Dünya Basını
WSJ: Suudi-BAE rekabeti, ABD’nin İran planlarını baltalıyor

Körfez ülkeleri arasında uzun yıllardır müttefik olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki ilişkilere 2019’dan beri gerilim hâkim. İki ülke arasında özellikle ekonomik çıkarların örtüşmemesi ve bu alanda yaşanan rekabet nedeniyle çekişmeler yaşanıyor.
Wall Street Journal’da yayınlanan analiz, iki ülke arasındaki ilişkilerin neden gerildiğini açıklamaya çalışırken mayıs ayında Biden yönetimi aracılığıyla yetkililerin masaya oturduğu bilgisini veriyor. ABD’nin iki ülke arasında ilişkilerin gerilmesinden rahatsızlık duyduğu ve bu gerginliğin ABD planlarını engellediğini belirten analize göre şimdilik ufukta barış sağlanma ihtimali gözükmüyor. Ancak bölgede normalleşme girişimlerine öncülük eden Riyad’ın BAE’ye karşı temkinli bir politika izleyeceği ve ilişkileri daha da germekten imtina edeceği düşünülüyor.
Summer Said, Dion Nissenbaum, Stephen Kalin ve Saleh al-Batati’nin kaleme aldığı analizi dikkatinize sunuyoruz:
***
Düşmanların En İyisi: Suudi Veliaht Prensi, BAE Başkanı ile Çatışıyor
Suudi lider, ABD’nin gücünün azaldığı Körfez’e hâkim olmak için rekabet ederken eski akıl hocasından uzaklaştı.
Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman aralık ayında Riyad’da yerel gazetecileri kayıt dışı nadir bir brifing için topladı ve çarpıcı bir mesaj verdi. Ülkenin onlarca yıllık müttefiki Birleşik Arap Emirlikleri için, “Bizi sırtımızdan bıçakladı” dedi.
Toplantıya katılanlara göre, gruba “Ne yapabileceğimi görecekler” dedi.
37 yaşındaki Muhammed ile bir zamanlar mentoru olan BAE Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayid en-Nehyan arasında, Orta Doğu ve küresel petrol piyasalarında jeopolitik ve ekonomik güç rekabetini yansıtan bir çatlak meydana geldi. İki kraliyet üyesi, Arap dünyasının zirvesine çıkmak için neredeyse on yıl harcamış olsalar da şimdi ABD’nin rolünün azaldığı bir Orta Doğu’da kimin söz sahibi olduğu konusunda anlaşmazlık yaşıyorlar.
ABD’li yetkililer Körfez’deki rekabetin İran’a karşı birleşik bir güvenlik ittifakı oluşturmayı, Yemen’de sekiz yıldır süren savaşı sona erdirmeyi ve İsrail’in Müslüman ülkelerle diplomatik ilişkileri genişletmeyi zorlaştıracağından endişe ettiklerini söyledi.
Biden yönetiminden üst düzey bir yetkili, “Bunlar bölgede kilit oyuncular olmak isteyen, son derece hırslı iki insan” dedi. “Belli bir düzeyde hâlâ iş birliği yapıyorlar. Şimdi ikisi de diğerinin aynı tahtta olmasından rahatsız görünüyor. Genel olarak, birbirlerinin boğazına sarılmaları bizim için yararlı değil.”
Bir zamanlar yakın olan iki adam -Suudi MBS ve 62 yaşındaki BAE Başkanı MBZ olarak biliniyor- kendilerine yakın kişilerin söylediğine göre altı aydan uzun bir süredir konuşmadılar ve özel anlaşmazlıkları açığa çıktı.
BAE ve Suudi Arabistan’ın Yemen’deki çatışmayı sona erdirme çabalarını baltalayan farklı çıkarları var ve BAE’nin, Suudi Arabistan’ın küresel petrol fiyatını yükseltme baskısından duyduğu hayal kırıklığı Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nde yeni çatlaklar yaratıyor.
İki ülke aynı zamanda giderek daha fazla ekonomik rakip haline geliyor. MBS’nin Suudi Arabistan’ın petrole olan ekonomik bağımlılığını sona erdirme planlarının bir parçası olarak şirketleri, bölgesel merkezlerini, Batılıların tercih ettiği daha kozmopolit bir şehir olan BAE’nin Dubai’sinden Suudi başkenti Riyad’a taşımaya teşvik ediyor. Ayrıca teknoloji merkezleri kurmak, daha fazla turist çekmek ve BAE’nin Orta Doğu’nun ticaret merkezi konumuna rakip olacak lojistik merkezler geliştirmek için planlar yapıyor. Mart ayında, Dubai’nin üst düzey Emirates’i ile rekabet edecek ikinci bir ulusal havayolu şirketinin kurulduğunu duyurdu.
Yumuşak güç alanında, Suudilerin 2021’de İngiltere’nin futbol kulübü Newcastle’ı satın alması ve küresel süperstar oyunculara yatırım yapması, Abu Dabi’nin yönetici ailesinin önde gelen bir üyesinin sahibi olduğu Manchester City’nin İngiltere ve Avrupa futbol şampiyonluklarını kazanmasının hemen ardından gerçekleşti.
Körfez yetkililerine göre Birleşik Arap Emirlikleri Başkanı MBZ, BAE yetkililerinin bazı ciddi yanlış adımlar attığına inandığı bir Suudi kraliyet ailesi tarafından gölgede bırakılmaktan rahatsız.
İran ile Anlaşma
Hükümet adına konuşan bir BAE yetkilisi The Wall Street Journal’a verdiği demeçte ilişkilerin gerildiği iddialarının “kategorik olarak yanlış ve dayanaktan yoksun” olduğunu söylerken, bir Suudi yetkili de bu fikrin “kesinlikle doğru olmadığını” belirtti.
Suudi yetkili, “BAE, Suudi Arabistan’ın yakın bir bölgesel ortağıdır ve politikalarımız karşılıklı çıkarları ilgilendiren çok çeşitli konularda birbirine yaklaşmaktadır” dedi. Yetkili, iki ülkenin diğer Körfez komşularıyla siyasi, güvenlik ve ekonomik koordinasyon konularında birlikte çalıştığını söyledi.
BAE’li yetkili “stratejik ortaklıklarının bölgesel refah, güvenlik ve istikrar için aynı hedef ve vizyona dayandığını” söyledi.
Aralık ayında Yemen politikası ve OPEC limitleri konusundaki görüş ayrılıklarının yoğunlaşmasının ardından MBS gazetecileri toplantıya çağırdı. Oradaki kişiler Suudi liderin BAE’ye bir talep listesi gönderdiğini söyledi. MBS, küçük Körfez ülkesinin hizaya gelmemesi halinde Suudi Arabistan’ın, Riyad’ın üç yıldan uzun bir süre diplomatik ilişkileri kestiği ve Abu Dabi’nin yardımıyla ekonomik boykot uyguladığı 2017’de Katar’a karşı yaptığı gibi cezalandırıcı adımlar atmaya hazır olduğu uyarısında bulundu.
Orada bulunan kişilere göre gazetecilere “Katar’a yaptığımdan daha kötü olacak” dedi.
Aralık ayındaki toplantıdan bu yana MBS bir dizi diplomatik hamle yaptı ve Suudi suikast timinin 2018’de gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı öldürmesiyle tetiklenen siyasi izolasyonuna son verdi.
Suudi Arabistan’ın İran ile ilişkilerini düzeltmek için Çin’den yardım istedi ve ardından Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönmesini sağladı ki bu süreç birkaç yıl önce BAE tarafından başlatılmıştı. Ülke, Devlet Başkanı Beşar Esad’ın değişim için gösteri yapan Suriyeli sivillere yönelik acımasız baskılarının ardından 2011 yılında ihraç edilmişti.
MBS, BAE’nin 2020’de yaptığı gibi İsrail’i resmen tanıma konusunda ABD ile görüşmeler yürütüyor. MBS, BAE’nin karşı tarafı desteklediği Sudan’daki şiddeti bastırmak için diplomatik çabalara öncülük ediyor.
Her iki ülkeden yetkililere göre, Suudi Arabistan ve BAE gerilimi yumuşatmak amacıyla şikâyetlerini ve değişim taleplerini özetleyen bildiriler yayınladılar.
Suudi Arabistan’ın şikâyetlerine sivri bir yanıt veren MBZ, geçen yılın sonlarında Suudi yöneticiyi eylemlerinin iki ülke arasındaki bağları zayıflattığı konusunda özel olarak uyardı. Körfez yetkilileri, Suudi Veliaht Prensi’ni petrol politikalarında Rusya’ya fazla yaklaşmakla ve İran’la diplomatik anlaşma gibi riskli hamleleri BAE’ye danışmadan yapmakla suçladı.
MBZ, Çin lideri Xi Jinping’in Riyad ziyareti için MBS’nin çağrıda bulunduğu Arap zirvesine katılmadı ve mayıs ayında Arap Birliği’nin Suriye’nin gruba geri dönmesi için yaptığı oylamaya gelmedi. MBZ ocak ayında Birleşik Arap Emirlikleri’nde alelacele düzenlenen bölgesel bir zirvede Arap liderlerle bir araya geldiğinde MBS’nin kendisi yoktu.
Uluslararası Kriz Grubu’nun Orta Doğu ve Kuzey Afrika Programı’nda kıdemli danışman olan Dina Esfandiary, “Aralarındaki gerilim artıyor çünkü kısmen MBS, MBZ’nin gölgesinden çıkmak istiyor” dedi: “İşler daha da kötüye gidecek çünkü her iki ülke de dış politikalarında daha özgüvenli ve iddialı hale geliyor.”
Sahte ittifak
Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri kendilerini en yakın müttefikler olarak tanımlasalar da BAE’nin 1971’de İngiltere’den bağımsızlığını kazanmasından önce bile zaman zaman gergin bir ilişkileri olmuştu.
BAE’nin kurucu babası Şeyh Zayid en-Nahyan, Suudilerin Arap yarımadasındaki hakimiyetinden rahatsızdı ve dönemin Suudi Kralı Faysal, çeşitli toprak anlaşmazlıklarında koz elde etmek için yıllarca Basra Körfezi’ndeki komşusunu tanımayı reddetti. 2009 yılında BAE, Riyad’da kurulması önerilen ortak bir Körfez merkez bankası planını suya düşürdü. Bugün de iki ülke arasında petrol zengini topraklar üzerinde bölgesel anlaşmazlıklar var.
İki ülke MBZ ve MBS’nin yükselişiyle daha da yakınlaştı. Emirlik asilzadesi, üvey kardeşi Devlet Başkanı Şeyh Halife bin Zayid’in felç geçirdiği 2014 yılında 54 yaşındayken ülkesinin fiili hükümdarı oldu. MBS, babası Kral Selman’ın 2015’te tahta geçmesinin ardından güç kazanırken, MBZ o zamanlar henüz 29 yaşında olan genç Suudi prensi yetiştirmeye başladı.
Journal’ın haberine göre, iki adam uçsuz bucaksız Suudi çölünde bir gecelik kamp gezisinden önce birbirlerini pek tanımıyorlardı. Geziye aşina olan kişilere göre, eğitimli şahinler ve küçük bir maiyetin eşlik ettiği, Körfez geleneğindeki başkanlık golf turuna kabaca eşdeğer olan bu gezi dostluklarında bir dönüm noktası oldu.
MBZ ve diğer üst düzey Emirlik yetkilileri, Trump yönetiminin o dönemde henüz veliaht prens yardımcısı olan MBS lehine lobi yapmasında kilit rol oynadı. MBZ, dönemin Başkanı Donald Trump’ın 2017’de Suudi Arabistan’a yaptığı ve MBS’yi güçlendiren gezinin düzenlenmesine yardımcı oldu. Suudi prens bir sonraki ay veliaht olmak için bir saray darbesi düzenledi ve ardından eleştirmenleri ve potansiyel rakiplerini ortadan kaldırmaya başladı.
Muhafazakâr krallığını dönüştürme ve dışa açma planını formüle ederken MBS, rehberlik için MBZ’ye başvurdu ve Emirliklerin on yıl önce benzer bir plan için kullandığı banka ve danışmanların bazılarından yararlandı.
MBS ve MBZ, Yemen’e müdahale eden, Mısır’da Abdülfettah Es-Sisi’nin darbeyle iktidara gelmesine yardım eden, bölünmüş ülkenin doğusundaki Libyalı savaşçıları silahlandıran ve İran ve İslamcılarla bağları nedeniyle Katar’ı boykot eden bir dış politika ittifakı kurdu.
Her iki adam da o zamandan beri ülkelerini bu müdahalelerden kurtarmaya çalışıyor. Körfez yetkililerine göre bugün MBS, BAE başkanının kendisini Suudi Arabistan’ın değil BAE’nin çıkarlarına hizmet eden feci çatışmalara sürüklediğini düşünüyor.
Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan Ortadoğu Enstitüsü’nde misafir akademisyen olarak çalışan emekli bir Merkezi İstihbarat Teşkilatı subayı olan Douglas London, MBS’nin “onu sevmediğini ve ona gününü göstermek istediğini” söyledi. London, İran ve terörist gruplardan gelen tehditler azaldıkça aralarındaki gerilimin tırmanmasının muhtemel olduğunu söyledi. Yine de London, Suudi liderin ülkesini yönetmek için daha pratik bir yaklaşım geliştirdiği ve bu nedenle BAE’ye karşı aceleci adımlar atma ihtimalinin düşük olduğunu görüşünde.
OPEC anlaşmazlığı
Bu anlaşmazlık geçen yıl Ekim ayında, Rusya ile ittifak halinde olan 13 ülkeli petrol üretim grubu OPEC’in, Biden yönetimini şaşkına çeviren bir hamleyle üretimi azaltma kararı almasıyla su yüzüne çıktı. Birleşik Arap Emirlikleri kesintiye uydu, ancak özel olarak ABD yetkililerine ve medyaya Suudi Arabistan’ın kendisini bu karara katılmaya zorladığını söyledi.
Bu dinamik, Riyad’ın dünyanın en büyük ham petrol ihracatçısı olarak uzun süredir hâkim olduğu OPEC’teki politika konusunda Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında yıllardır devam eden çekişmeyi yansıtıyordu. Emirlikler petrol üretim kapasitelerini günde dört milyon varilin üzerine çıkardılar ve beş milyonun üzerine çıkma planları var, ancak OPEC politikası uyarınca yaklaşık üç milyondan fazla pompalamalarına izin verilmiyor ve bu da yüz milyarlarca dolarlık gelir kaybına mal oluyor.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin petrol üretim kapasitesini artırması aynı zamanda üretim miktarını ve dolayısıyla küresel petrol fiyatlarını aşağı yukarı hareket ettirme potansiyelini de beraberinde getiriyor. Yakın zamana kadar sadece Suudi Arabistan bu tür bir piyasa gücüne sahipti.
Körfez ve ABD yetkililerine göre BAE’nin hayal kırıklığı ABD’li yetkililere OPEC’ten çekilmeye hazır olduklarını söylemelerine kadar vardı. ABD’li yetkililer bunu gerçek bir tehdit olarak değil Emirliklerin öfkesinin bir işareti olarak algıladıklarını söylediler. OPEC’in haziran ayındaki son toplantısında Birleşik Arap Emirlikleri’nin üretim tabanında mütevazı bir artışa izin verildi ve enerji bakanı Suudi mevkidaşıyla el ele çıktı.
İki lider arasındaki görüş ayrılıkları, Suudiler, Birleşik Arap Emirlikleri ve bir dizi Yemenli grubu, 2014 yılında başkent Sana da dahil ülkenin büyük bölümünü ele geçiren İran destekli Husi isyancılarla karşı karşıya getiren Yemen’deki savaşı sona erdirmek için yürütülen çabaları tehdit ediyor.
BAE, güneyde bir Yemen devletini kurmak isteyen Yemenli ayrılıkçı bir hareketi desteklemeye devam ediyor. Bu durum ülkeyi bir arada tutma çabalarını baltalayabilir. Husi güçlerini yenmek için birlikte çalışan Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri destekli savaşçılar, yıllar içinde zaman zaman silahlarını birbirlerine doğrulttular.
Aralık ayında BAE, Suudi destekli Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi ile Abu Dabi’ye Yemen’e ve kıyılarındaki sulara müdahale etme hakkı veren bir güvenlik anlaşması imzaladı. Suudi yetkililer bunu Yemen stratejilerine meydan okuma olarak değerlendirdi.
Suudi Arabistan’ın, krallıktan Hadramut bölgesi üzerinden Arap Denizi’ne doğru bir petrol boru hattı inşa etme ve bölgenin başkenti Mukalla’da bir deniz limanı kurma planları bulunuyor. Ancak, Hadramut’taki Emirlik destekli güçler bu planları tehdit ediyor.
Londra’daki bağımsız düşünce kuruluşu Chatham House’un Orta Doğu ve Kuzey Afrika programındaki analistler, rakip Yemen güçlerinin devam eden barış görüşmelerini tehdit edecek yeni çatışmalara hazırlandığı uyarısında bulundu. Analistler bir dizi Twitter paylaşımında “İki Körfez monarşisi bölgede genel olarak birbirlerine karşı daha fazla güç tasarlıyor ve daha agresif davranıyor” dedi: “Yemen sadece ilk ve en aktif cephe hattı.”
Yemenli yetkililer, Suudilerin Yemen’den şimdi çekilmesi halinde Husilerin kontrolündeki kuzey bölgesinin İran’la, güney bölgesinin de BAE’yle aynı safta yer alacağını ve Riyad’a savaştan geriye pek bir şey kalmayacağını söylüyor ve bu da Suudilerin endişelerini yansıtıyor.
Biden’ın hedefi
Suudi-Emirlik çekişmesi, Riyad ve Abu Dabi gibi dost Körfez başkentlerinin İran’a karşı birleşik bir cephe oluşturmasına yardımcı olmasını isteyen Biden yönetimini rahatsız ediyor. Yemen’de insani bir felakete yol açan savaşı sona erdirmek de bölgede ve petrol piyasalarında istikrar isteyen yönetimin temel dış politika hedeflerinden biri.
Ne MBS ne de MBZ, Ukrayna ve Çin gibi önemli konularda Washington ile mükemmel bir uyum içinde değil. ABD’li yetkililer, MBS gibi Pekin ve Moskova ile daha güçlü bağlar kuran MBZ’nin bu ülkelere ulaşmasından giderek daha fazla endişe duyuyor.
Biden göreve gelirken, MBS’nin kendisinin emretmediğini söylediği Kaşıkçı cinayeti nedeniyle krallığa parya devlet muamelesi yapma sözü vermişti. Bunun yerine Biden Temmuz 2022’de Suudi Arabistan’ı ziyaret ederek izolasyonun sona ermesine yardımcı oldu. Şimdi, krallıkla ilişki kurmakta tereddüt eden ABD şirketleri ikinci bir göz atıyor. Bu ilgi, Suudi hükümetinden sözleşme alan şirketlerin Dubai yerine Riyad’da üs kurmaları yıl sonu tarihi yaklaştıkça muhtemelen hızlanacaktır.
Konuyla ilgili bilgi sahibi kişiler, Biden yönetiminin 7 Mayıs’ta MBS ile bir zamanlar Suudi veliaht prensin sırdaşı olarak görülen Emirlik başkanının küçük kardeşi Şeyh Tahnoun bin Zayed arasında bir toplantıya aracılık ettiğini söyledi. Bu kişiler, Tahnoun’un ABD’den yardım alana kadar krallığa en az altı sefer yaptığını ancak MBS ile bir görüşme ayarlayamadığını belirtti.
Kişiler MBS’nin Tahnun’a, BAE’nin Yemen’de Suudilerin öncülük ettiği ateşkes görüşmelerini bozmamaları gerektiğini söylediğini ve BAE’ye taviz sözü verdiğini aktardı. Ancak daha sonra danışmanlarından BAE’ye yönelik herhangi bir politika değişikliğine gitmemelerini istedi.
Dünya Basını
Demokrasi namına: AB’nin iç düşmana karşı savaşı

Avrupa Birliği yaptırımlarının hedefi olan gazeteci Hüseyin Doğru’nun kaleme aldığı bu köşe yazısı, kıtada demokratik değerleri koruma söylemi altında inşa edilen yeni güvenlik doktrinini ve bunun toplumsal yansımalarını ele alıyor. Doğru, dış tehditlerle mücadele gerekçesiyle oluşturulan denetim mekanizmalarının zamanla iç siyasetteki muhalif sesleri, özellikle de Müslümanları ve İsrail politikalarını eleştiren çevreleri susturmak üzere devreye sokulduğunu vurguluyor. Kendi maruz kaldığı idari yaptırımları ve somut delilden yoksun kısıtlamaları aktaran Doğru, geçmişteki tasfiye politikalarıyla günümüz uygulamaları arasında tarihsel bağlar kuruyor.
Demokrasi namına: AB’nin iç düşmana karşı savaşı
Hüseyin Doğru
19 Ekim 2026
AB yaptırımlarına maruz kalan gazeteci Hüseyin Doğru, bu yazısında bir zamanlar dış müdahalelerle mücadele amacıyla kurulan Avrupa güvenlik aygıtının artık nasıl kendi halkına yöneldiğini gözler önüne seriyor. Bu süreçte namlunun ucundaki ilk hedefler ise Müslümanlar ve İsrail’i eleştirenler oluyor.
Avrupa Parlamentosu, 8 Ekim 2026’da “İslamcı nüfuz” üzerine son derece İslamofobik bir karar tasarısını kabul etti. Metin, AB siyasetine yön veren muhafazakâr blok Avrupa Halk Partisinin imzasını taşıyor. “Renew Europe” (Avrupa’yı Yenile) bünyesindeki liberallerin ve aşırı sağın desteğiyle oylamaya sunulan metin, 167’ye karşı 381 oyla kabul edildi.
Karar tasarısı, Avrupa demokrasisini aşırılık yanlılarından korumanın bir aracı gibi sunuluyor; oysa içerdiği hükümler, Avrupa’daki hak ve özgürlüklerimizin geleceğini dert edinen herkesi derin derin düşündürmeli.
Örneğin “İsrail nefreti” kavramını ele alalım. Tasarı, hiçbir tanımı bulunmayan bu kavramı ideolojik radikalleşmenin bir göstergesi sayarken, eş zamanlı olarak “ayrımcılıkla mücadele mevzuatının araçsallaştırılmasına” dair alarm zilleri çalıyor.
Bunun ne anlama geldiğini sorgulamak gerekiyor: Ayrımcılığa karşı yürütülen bir kampanya ya da savaş suçlarıyla itham edilen bir devlete yöneltilen eleştiriler, AB’nin giderek genişleyen güvenlik tehdidi ağına dahil edilebilir mi?
Bu karar tasarısı, Avrupa’da zaten şeytanlaştırılmış Müslüman nüfusa yönelik bir saldırıdan çok daha fazlası; aykırı seslerin peşinen şüpheli konumuna düşürüldüğü, Avrupa Birliği genelinde sorgulanmaksızın yaşanan daha geniş çaplı bir dönüşümün parçası. Ben bizzat bu tablonun sonuçlarıyla yaşıyorum.
Dış müdahaleden iç siyasetteki muhalefete
AB, yıllardır dezenformasyon, yabancı müdahalesi ve hibrit savaş gibi sözde tehditler etrafında bir güvenlik aygıtı inşa ediyor.
Bu yapının merkezinde ise büyük ölçüde “Rusya’nın enformasyon operasyonlarına” yanıt olarak geliştirilen “Foreign Information Manipulation and Interference” (Yabancı Bilgi Manipülasyonu ve Müdahalesi – FIMI) kavramı yer alıyor.
AB Dış İlişkiler Servisi, FIMI’yi siyasi süreçleri ve değerleri olumsuz etkileyebilecek “büyük ölçüde yasa dışı olmayan” faaliyetler olarak tanımlıyor.
Bu tanım, dışarıda bıraktığı alanla aslında çok şey anlatıyor. Avrupa değerlerinin manipüle edilip edilmediğine karar verme yetkisi hukuki değil, siyasi karar alıcılara bırakılıyor. Bu keyfi yargılar işletildiğinde siyasi eleştirinin ve gazeteciliğin akıbeti ne olacak?
Mayıs 2025’te AB, Rusya kaynaklı hibrit tehditlerle mücadele mekanizması kapsamında şahsıma ve medya kuruluşum “red.”e yaptırım uyguladı. İsnat edilen sözde suçum gazetecilik yapmaktı; özellikle de Almanya’daki Filistin ile dayanışma eylemlerini haberleştirmemdi. AB, bu yayınların Rusya’nın Avrupa’yı istikrarsızlaştırma çabalarına destek verdiğini öne sürdü.
Aleyhimdeki kanıtlar, “red.”in ve şahsi sosyal medya hesaplarımın yayımladığı somut olgulara dayalı paylaşımların ekran görüntülerinden ibaret. Bu paylaşımların büyük kısmı Almanya’nın iç ve dış politikasını aktarıyor veya eleştiriyor. Kanıt dosyasının tek bir sayfasında bile Rusya’nın adı dahi geçmiyor.
Hakkımda hiçbir cezai suçlama, yargılama veya mahkûmiyet kararı bulunmaksızın banka hesaplarım donduruldu, çalışma ve seyahat özgürlüğüm elimden alındı.
Bir de idari yaptırımlar meselesi var. AB, mahkemeye başvurma hakkı tanındığı için sürecin hukuka uygun ilerlediğini iddia edecektir; fakat bir yargıç dosyayı ele alana dek iş işten geçmiş oluyor. Kısıtlamaların kaldırılması için hedefteki kişinin yıllar süren, maliyetli ve siyasallaşmış hukuk mücadelelerine katlanması gerekirken geçim kaynakları kurutuluyor, banka hesapları bloke ediliyor ve hayatlar altüst ediliyor.
Burada sergilenen olağanüstü bir tahakkümdür: Herhangi bir suç kanıtlanmaksızın önce ceza kesiliyor, itiraz hakkı ise ancak sonradan tanınıyor.
Yaptırımı ihlal ettiğiniz takdirde adli kovuşturma ve hapis tehdidiyle karşılaşıyorsunuz; tek kusurunuz bebeğinize bez satın almak olsa bile, bu durum kuralların arkasından dolanmak sayılabiliyor.
Parlamentonun “İslamcı sızma” tasarısını oyladığı 8 Ekim günü, AB Konseyi adımın yer aldığı yaptırım rejimini Ekim 2027’ye kadar uzattı ve listeye alınma gerekçelerimi yineledi.
Yeni metin, “red.”in haberleştirdiği üniversite işgaline katılan eylemcileri “İsrail karşıtı vandallar” olarak nitelemeyi sürdürüyor. Konsey, sürenin uzatılmasını meşrulaştırmak için Parlamentonun eylül ayında hibrit tehditlere dair hazırladığı bir rapora atıfta bulundu. Kurumlardan biri gerekli siyasi zemini hazırlıyor, diğeri ise bu havadan yararlanıp benim gibi isimleri listelere ekliyor.
İçerideki düşman
İslamcı “nüfuz” hakkındaki karar tasarısı, bu mantığı daha da ileriye taşıyor. “Nüfuz”, yerleşik kurumlara sızarak onları içeriden dönüştürmeye çalışan siyasi grupları ifade ediyor.
Bu vakada Parlamento; İslamcı ağların Avrupa siyasetinde ağırlık kazanmak amacıyla yardım derneklerini, gençlik gruplarını, üniversiteleri ve sivil toplumun diğer unsurlarını kullandığını öne sürerek uyarıda bulunuyor. Fikir Paris’ten ithal edildi; zira metin, Fransa İçişleri Bakanlığının Mayıs 2025 tarihli raporuna dayanıyor. Söz konusu bakanlık, bir zamanlar Cezayir Müslümanlarını sömürge tebaası olarak yöneten kurumun ta kendisi.
Tehdit artık sadece Avrupa’nın iç işlerine karıştığı iddia edilen yabancı bir güçten kaynaklanmıyor. AB, namlusunu doğrudan içerideki düşmana çeviriyor.
Bu ifadenin tarihsel bir arka planı var. Margaret Thatcher, Temmuz 1984’te Muhafazakâr Partili arka sıra milletvekillerine seslenirken Britanya’nın Falkland Adaları’nda “dış düşmanla” savaştığını, şimdiyse “iç düşmanla” karşı karşıya olduğunu söylemişti. Kastedilenler grevdeki maden işçileriydi.
Tasarının, “İsrail nefreti” kavramını tanımlamaksızın radikalleşme belirtisi olarak ayrıştırması dikkat çekiyor. Metindeki kimi paragraflarda bunun devlete yönelik “meşru eleştirilere” engel teşkil etmediği kabul edilse de ikisi arasındaki sınırın nasıl ve kim tarafından çizileceğine dair hiçbir çerçeve sunulmuyor.
Bir hükümeti benimsememek ne zamandan beri aşırılık şüphesi sayılıyor? Yoksa Avrupalıların İsrail’i sevmek mecburiyetinde olduğunu mu varsayacağız? Burada gerçekte kimin çıkarlarına hizmet edildiği sorulabilir. Avrupa Komisyonunun verilerine göre AB, 2024 yılında 42,6 milyar avroluk ticaret hacmiyle İsrail’in en büyük ticari ortağı konumundaydı.
Bu ticaretin sonlandırılmasını veya bir silah ambargosu uygulanmasını talep etmek demokrasiye değil, Avrupa’nın ticari çıkarlarına yönelik bir tehdittir.
Başka kuruluşlarla iş birliği yapmak, belirli temasları sürdürmek ya da ayrımcılık karşıtı kampanyaları istismar ettiği öne sürülmek de artık şüphe gerekçesi haline gelebiliyor.
Tasarının sıraladığı uyarı işaretleri arasında “belirli ortaklıkların ısrarla kurulması”, “daha önce tespit edilmiş ağlara yakınlık” ve hatta “aktivist raporları hazırlamak” dahi yer alıyor.
Karar tasarısı; kurumlara erişimin ve finansman olanaklarının kısıtlanmasını, vize ve oturum izinlerinde daha sıkı denetimler yapılmasını, “nefret vaizi” diye nitelenen kişilerle irtibatlı akademisyenler de dahil olmak üzere bireylerin hareket alanının daraltılmasını talep ediyor.
Benzer bir süreci geçmişte de tecrübe ettik. 1972 yılında Almanya’daki “Radikaller Kararnamesi” çerçevesinde, kamu hizmetine başvuran yaklaşık 3,5 milyon kişi iç istihbarat servisi tarafından güvenlik soruşturmasından geçirildi. Komünistler ve diğer sol görüşlüler, işledikleri fiiller yüzünden değil, kimlikleri nedeniyle işten çıkarıldı ya da öğretmen, postacı veya makinist olarak göreve başlamaları engellendi.
Tasarı, Avrupa’nın hangi Müslümanları kabullenmeye razı olduğunu da ortaya koyuyor. Demokratik değerleri savunan ve “İslamcı baskılara” direnen “Müslüman temsilcilere” destek sözü veriliyor. Bir diğer deyişle “makbul Müslüman”, devletin onayından geçen Müslümandır.
Tasarının hukuken bağlayıcı olmaması vahametini azaltmıyor. Parlamento, meşru eylemlerin dahi bir güvenlik riski oluşturabileceği fikrini onaylayarak gelecekte yürürlüğe konabilecek kısıtlamaların zeminini hazırladı.
Demokrasi adına baskı
Gerek FIMI yaptırım rejimi gerekse “İslamcı nüfuz” hakkındaki karar tasarısı, demokrasinin savunulması ve Avrupa değerlerinin muhafazası kisvesi altında meşrulaştırılıyor. Ancak AB, tam da bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasını giderek bir suç şüphesi haline getiriyor.
Bunların hiçbiri bir boşlukta yaşanmıyor. Komisyonun yalnızca “ReArm Europe” planıyla 800 milyar avroya varan kaynağı harekete geçirmeyi hedeflediği düşünülürse, Avrupa Soğuk Savaş’tan bu yana görülmemiş bir boyutta silahlanırken diğer yandan Gazze’nin yıkımında İsrail’in yanında duruyor.
Savaşa hazırlanan bir devletin iç cephede sükûnete ihtiyacı vardır. Başka coğrafyalardaki soykırıma itiraz edenler veya askeri harcamaların içerideki sosyal kesintilerle finanse edilmesine karşı çıkanlar, yabancı ajan ya da “beşinci kol” mensubu olarak yaftalanmak zorundadır.
Nelerin “İsrail nefreti” sayılacağı meçhuldür. Ayrımcılıkla mücadelenin ne zaman bir “araçsallaştırmaya” dönüştüğüne kim karar veriyor? AB dış politikasını eleştirmek ne vakit dış müdahale haline geliyor? Bir gazetecinin, bilim insanının ya da aktivistin güvenlik riski damgası yemesi için kaç temas yeterli görülüyor?
Halihazırda bu sonuçlarla yüzleşen bizler için bunlar soyut sorular değildir.
AB’nin otoriter yönelimi, dillerden düşürmediği liberal değerlerin sınırlarını da ifşa ediyor: İfade özgürlüğü ve siyasal katılım, sermayenin ve ona hizmet eden devletlerin menfaatlerine dokunmadığı müddetçe baş tacı ediliyor. Liberal demokrasilerin çekmecesinde grev gözlemcileri, komünistler ve sömürgeleştirilenler için her daim ikinci bir kural kitabı hazır bekler.
Dış müdahaleye karşı bir mücadele olarak başlatılan süreç, gittikçe ülke içindeki muhalefeti bastırmaya yöneliyor. Avrupa’da zaten en çok dışlanan ve taciz edilen kesimlerin başında gelen Müslümanlar ile İsrail’i eleştirenler ilk hedeftir.
Fakat son hedef onlar olmayacak. Sendikacılar, iklim aktivistleri ve savaş ekonomisinin karşısına dikilen herkes bu gidişatı dikkatle izlemelidir.
Avrupa’nın siyasi seçkinleri demokrasiyi savunma iddialarıyla birbirlerini kutlamayı sürdürürken, hasımlarını susturacak mekanizma herkesin gözü önünde adım adım inşa ediliyor.
Dünya Basını
Tarihçi Emmanuel Todd: Fransa’da asıl tehdit Rusya değil Macron yönetimidir

Sud Radio canlı yayınına konuk olan antropolog ve tarihçi Emmanuel Todd, Fransa’nın kaynaklarını gençlerden alıp yaşlılara aktaran katı bir gerontokrasi rejimine sürüklendiğini açıkladı. Bebek ölüm hızının binde 4,1 seviyesine fırladığı ülkede 65 yaş üzeri yaşam süresinin Avrupa zirvesine çıktığına işaret eden yazar, eğitim harcamalarındaki düşüşe dikkat çekti.
Fransa’da yayın yapan Sud Radio kanalında Périco Légasse ve Anissa’nın sunduğu tartışma programına konuk olan tarihçi, antropolog ve nüfusbilimci Emmanuel Todd, Gallimard Yayınevi tarafından basılan “Çözülme” adlı yeni incelemesini kamuoyuyla paylaştı.
Daha önce yayımlanan ve küresel çapta ses getiren “Batı’nın Yenilgisi” isimli eserinden yola çıktığını hatırlatan Todd, yeni kitabında modern toplumların içten içe parçalanma süreçlerini mercek altına aldığını dile getirdi.
Çalışmasının özellikle Fransa’ya ayırdığı ve “Nihai Çöküş” başlığını taşıyan bölümüne dikkat çeken Todd, beş yıllık cumhurbaşkanlığı döneminin ağır bir toplumsal bunalımla noktalandığını belirtti.
Batı dünyasında gözlenen çözülmenin her ülkede farklı bir milli karakter sergilediğini vurgulayan Todd, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri örneklerinin ardından Fransız toplumunun kendine özgü kırılganlıklarını tahlil ettiğini söyledi.
Fransız toplumunun Amerikan yapısına benzediğini ancak onun kadar kudretli olmadığını kaydeden Todd, bireycilik ve çekirdek aile temeline dayanan bu düzenin Japonya’daki dayanıklılıktan veya Almanya’daki disiplinli katılıktan yoksun olduğunu ifade etti.
Yaklaşan Rusya zaferinden ziyade bu sürecin Batı dünyasında tetiklediği çürüme dalgasıyla ilgilendiğini anlatan düşünür, Fransa’daki krizin son derece hızlı ve yıkıcı bir ivme kazandığını kaydetti.
“Fransa, Avrupa’nın en gerontokratik ülkesidir”
Fransa’da sokakları ateşe veren gösterileri, yağma olaylarını ve tırmanan şiddeti önceden kaleme aldığı satırlarla karşılaştırdığını belirten Todd, metnin merkezinde kuşaklararası çatışma olgusunun yer aldığını açıkladı.
Ülkedeki kaynak dağılımının artık genç nesiller aleyhine ve yaşlılar lehine bozulduğunu vurgulayan yazar, iki temel demografik verinin yaklaşan fırtınayı açıkça haber verdiğini söyledi.
Fransa Ulusal Demografik Çalışmalar Enstitüsü bünyesinde hazırlanan kapsamlı raporu titizlikle incelediğini aktaran antropolog, Fransa’nın Avrupa kıtasında bebek ölüm hızı yükselen yegane ülke konumuna gerilediğini duyurdu.
Buna karşılık 65 yaşındaki nüfusun beklenen yaşam süresi bakımından Fransa’nın Avrupa’da zirveye yerleştiğini vurgulayan Todd, “Karşımızda genç çiftlerin en çok ezildiği, yaşlıların ise en fazla gözetildiği tuhaf bir tablo var.” dedi.
Todd, “Elde ettiğim bulgular beni Fransa’nın Avrupa’daki en katı yaşlılar egemenliğine, yani gerontokrasiye teslim olduğu sonucuna ulaştırdı.” ifadelerini kullandı.
Uzun yıllar boyunca ülkedeki yüksek doğum oranlarına güvenerek Fransa’nın yaşlanma tuzağına düşmeyeceğini düşündüğünü itiraf eden araştırmacı, İtalya ve Almanya gibi yaşlı nüfusu kalabalık ülkelerden çok daha vahim bir yaşlı egemenliğiyle karşılaştıklarını kaydetti.
Fransa’da ekonomik dengesizliğin doğrudan nüfus dinamiklerini vurduğunu söyleyen yazar, 74 yaşında bir aydın olarak kendi kuşağına hakaret etme niyeti taşımadığını ancak gerçekleri gizleyemeyeceğini belirtti.
İtalya ve Almanya gibi geçmişinde faşizm veya nasyonal sosyalizm tecrübesi barındıran ülkelerin aksine Fransa’nın güçlü bir temsil geleneğine sahip olduğunu hatırlatan Todd, bu durumun paradoksal bir açmaz yarattığına dikkat çekti.
Fransız siyasetinde doğrudan sandığa yansıyan genel oy hakkının yaşlıların elinde mutlak bir iktidar aracına dönüştüğünü kaydeden düşünür, bu tablonun fiili bir yaşlılar diktatörlüğü doğurduğunu vurguladı ana fikrinde birleşti.
Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyaseten yaşlı kuşağın temsilcisi olduğunu vurgulayan yazar, “En genç cumhurbaşkanını iş başına getirdik ancak tarihin en yaşlı ve en tutucu politikalarını uyguluyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Fransa’da medyan yaşın 41,5 olduğunu, çalışan faal nüfus ile seçmen kitlesi birleştiğinde gerçek seçmen medyan yaşının 53 ila 54 seviyesine fırladığını hatırlatan Todd, seçmenlerin yarısının 53 yaşın üzerinde yer aldığını aktardı.
Todd, “Seçmen kitlesinin yarısı 53 yaşını aşmış durumda ve tek hedefleri çok kısa bir süre sonra, yani 62 yaşında emekliliğe ayrılabilmek.” dedi.
Siyaset mekanizmasının bütün mesaisini emeklilik yaşı tartışmalarına hasretmesinin arkasında yatan gerçek nedenin bu demografik çıkar örtüşmesi olduğunu kaydeden araştırmacı, klasik liberal demokrasiye yürekten bağlı bir düşünür olarak sarsıcı bir tespiti paylaştı.
“Genel oy hakkı ilk kez toplumun geleceğini tüketiyor”
Genel oy mekanizmasının tarihte ilk kez toplumun geleceğini inşa etmek yerine tükenişe sürükleyen bir vasıtaya dönüştüğünü anlatan yazar, bu tablonun demokratik sistemin temellerini sarstığını belirtti.
Todd, “Eğer genel oy hakkı toplumun sınırlı kaynaklarını yeni gelen nesiller yerine dünyadan ayrılmak üzere olan kuşaklara aktarıyorsa, o toplumun hayatta kalması imkansızdır.” uyarısını yaptı.
Milli gelirden eğitime ayrılan payın 2000 yılından 2025 yılına uzanan süreçte yüzde 7,3 seviyesinden yüzde 6,7 düzeyine indiğini gösteren verileri paylaşan araştırmacı, buna karşılık emeklilik harcamalarının yüzde 11,6 seviyesinden yüzde 14,1 seviyesine sıçradığını hatırlattı.
Eğitim kurumlarındaki kadro tasfiyeleri ve lise seviyesindeki çöküşle başlayan sürecin son derece dramatik boyutlara ulaştığını söyleyen düşünür, soğuk ve nesnel gözlemlerinin insanları ürkütmesinden endişe duyduğunu dile getirdi.
Sokak eylemlerinde dükkanları yerle bir edilen küçük esnafın mağduriyetini görmezden gelmediğini ve kamu düzeninin korunmasını şart gördüğünü belirten tarihçi, meselenin genç kuşakların gözünden de okunması gerektiğini bildirdi.
Milyonlarca gencin meydanları doldursa dahi sesini siyasi mercilere duyuramadığını vurgulayan yazar, seçim hesapları yapan yöneticilerin yalnızca yaşlı seçmen blokunu memnun etmeye odaklandığını söyledi.
Todd, “Genel oy hakkı esasen toplumsal şiddeti önlemek ve talepleri barışçıl pazarlıklara dönüştürmek amacıyla tasarlanmıştı ancak bu kanal tamamen tıkandı.” dedi.
Barışçıl gösterilerin demokrasinin vazgeçilmez bir parçası olduğunu hatırlatan düşünür, talepleri görmezden gelinen ve sadece göstermelik komisyonlarla oyalanan gençlerin çaresizlik içinde kaldığını ifade etti.
Siyaset kurumunun göstericileri uslu çocuklar, siyasi provokatörler ve yağmacılar şeklinde üç yapay kategoriye ayırdığını söyleyen Todd, barışçıl gençlerin de öfkeli isyancılara tamamen sırt çevirmediğini aktardı.
Gençlerin seslerini hiçbir şekilde duyuramadıklarını çok iyi bildiklerini kaydeden düşünür, şiddet içeren eylemlerin yaşlıların dikkatini gençliğin sefaletine çekme işlevi gördüğünü ve gençlerin bu duruma içten içe sempatiyle baktığını kaydetti.
Güvenlik eksenli tartışmaların hiçbir yere varamayacağını vurgulayan yazar, toplumun kaynakları neslin devamını sağlayacak genç nüfusa kaydırılmadığı müddetçe nihai çöküşün sadece erteleneceğini belirtti.
Yapıcı çözümler üretmeyip yalnızca felaket tablosu çizdiği yönündeki eleştirileri yanıtlayan Todd, son dönemde üretken yapay zeka araçlarıyla kendi fikirleri üzerine uzun sohbetler yürüttüğünü anlattı.
Yapay zeka sisteminin kendisini bir felaket habercisi gibi tanımlamasını tebessümle karşıladığını belirten yazar, “Tarih yazarken tıpkı bir adli tıp uzmanı gibi hareket ediyor, ölümün nerede ve hangi sebeplerle gerçekleştiğini belgeliyorum.” ifadelerini kullandı.
“Doğumhanelerin kapatılması bebek ölümlerini tetikliyor”
Fransa’daki bebek ölüm hızı verilerinin tüyler ürpertici bir gerçekliğe işaret ettiğini söyleyen programcı Périco Légasse, ülkenin 1996 ile 2000 yılları arasında Avrupa Birliği genelinde en düşük ölüm hızına sahip üçüncü ülke olduğunu hatırlattı.
Resmi verilerin 2024 yılında Fransa’yı 27 Avrupa Birliği üyesi arasında 21’inci sıraya kadar düşürdüğünü bildiren Légasse, 2011 yılında binde 3,5 olan ölüm oranının 2024 yılında binde 4,1 seviyesine tırmandığını aktardı.
Avrupa Birliği ortalamasının binde 3,5 olduğu bir dönemde İtalya’nın binde 2,5 ve İsveç’in binde 2,0 seviyesinde bulunduğunu belirten Légasse, Fransa’daki bebek ölüm riskinin İsveç’in iki katını aştığını kaydetti.
Ülkede her yıl yaklaşık 2 bin 550 bebeğin bir yaşına basamadan yaşamını yitirdiğini vurgulayan Légasse, sağlık altyapısındaki tasfiyelerin bu tabloda belirleyici rol oynadığını kaydetti.
Fransa’da 1975 yılında bin 369 olan doğumhane sayısının 2024 itibarıyla 428’e kadar gerilediğini ve sağlık merkezlerinin üçte ikisinden fazlasının kapatıldığını hatırlatan Légasse, son on yılda 88 doğumhanenin kapısına kilit vurulduğunu aktardı.
Konuyu ileri tıp alanında çalışan kadın doğum uzmanı hekim arkadaşı Bernard ile enine boyuna tartıştığını açıklayan Emmanuel Todd, küçük ölçekli doğumhanelerin tasfiyesinin büyük tıp merkezlerinde yığılmalara yol açtığını söyledi.
Hiçbir komplikasyon riski taşımayan sıradan doğumların dahi büyük merkezlerdeki uzman ekiplere yönlendirildiğini anlatan yazar, ileri ihtisas kadrolarının bu yoğunluk altında ezildiğini ve nitelikli bakım veremez hale geldiğini aktardı.
Sağlık krizinin siyasi tercihlerle doğrudan örtüştüğünü dile getiren düşünür, daha önce yayımladığı “Yirmi Birinci Yüzyılda Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” adlı kitabında bebek ölüm haritaları çıkardığını hatırlattı.
Bebek ölümlerinin en yoğun yaşandığı kuzeydoğu bölgelerinin aşırı sağcı Ulusal Birlik partisinin en yüksek oy aldığı yoksul havzalara denk geldiğini vurgulayan yazar, bu coğrafi fay hattının artık batı ve güney bölgelerine doğru yayıldığını belirtti.
Milli geliri ölçen ekonomik büyüme verilerinin siyasetçiler tarafından kolaylıkla manipüle edilebileceğini söyleyen düşünür, Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verilerinin hayat pahalılığını ölçmede yetersiz kaldığını açıkladı.
İstatistik kurumunun gençleri boğan konut maliyetlerini hesaplamalara dahil etmekten ısrarla kaçındığını kaydeden araştırmacı, demografik verilerin ekonomik verilere kıyasla tartışmasız ve acımasız bir kesinlik taşıdığını vurguladı.
Todd, “1976 yılında Sovyetler Birliği’nin çökeceğini haber verirken bebek ölümlerindeki artışı temel almıştım çünkü Moskova yönetimi ekonomik verileri tahrif etse de ölüm rakamlarını gizleyememiş ve 1974’te yayınları durdurmak zorunda kalmıştı.” hatırlatmasında bulundu.
Fransa’da 65 yaş üzeri nüfusun toplam nüfus içindeki payının 2026 itibarıyla yüzde 22,2 seviyesine çıktığını ve 20 yaş altı genç nüfusla eşitlendiğini hatırlatan araştırmacı, yoksulluk verilerindeki uçuruma parmak bastı.
Ülkede çocukların yüzde 22,4’ünün resmi yoksulluk sınırının altında yaşadığını, emeklilerde ise bu oranın yalnızca yüzde 10,4 olduğunu açıklayan düşünür, çocukların emeklilere kıyasla iki kat daha fazla sefaletle boğuştuğunu kaydetti.
“Gençlik artık geleceğin ezilen yeni proletaryasıdır”
Doğurganlık oranının kadın başına iki çocuk seviyesinden 1,6 seviyesine kadar gerilediğini belirten yazar, konut yetersizliği ve ekonomik darlıkların gençleri çocuk sahibi olmaktan alıkoyduğunu ifade etti.
Meseleyi sadece maddi sebeplere bağlamanın eksik kalacağını dile getiren düşünür, toplumun dini inançların sıfır noktasına ulaştığı, kitlesel narsisizm ve kişisel gelişim saplantısının öne çıktığı bencil bir evreye girdiğini belirtti.
Doğu Asya ve Çin örneklerinde gözlendiği gibi aşırı iktisadi kaygıların ve kapitalist değerlerin bizzat aile kurma iradesini ezdiğini söyleyen antropolog, bu vaziyetin derin bir ahlaki buhrana işaret ettiğini söyledi.
Kendisinin Marksist düşünce geleneğine ve tarihsel maddecilik anlayışına bağlı olduğunu anlatan yazar, 1939 yılındaki Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı sonrası Komünist Parti’den ayrılan ve 1940’ta Dunkerque kuşatmasında can veren dedesi Paul Nizan ile babası Olivier Todd’un entelektüel mirasını taşıdığını hatırlattı.
Karl Marx’ın hırçın kişiliğine karşılık Friedrich Engels’in insancıl ve cömert tabiatını daha yakın bulduğunu belirten düşünür, çalışma odasında Sovyet döneminden kalma bir Engels portresi bulundurduğunu söyledi.
Büyük oğlunun kendisine Engels ile baş başa verip kendini Marx zannettiği yönünde şakalar yaptığını tebessümle aktaran Todd, kuşaklararası mücadeleyi klasik sınıf çatışmasından ayrı görmediğini açıkladı.
Todd, “Bugün ağır baskı altında ezilen, yüksek eğitimli olmasına rağmen giderek yoksullaşan genç kuşak, geleceğin ezilen yeni proletaryasını oluşturuyor.” tespitinde bulundu.
Toplumdaki yaşlı kesimlerin eski egemen sınıfların mirasını tükettiğini söyleyen düşünür, gençlik ile yaşlılık arasındaki çelişkinin özünde somut bir sınıfsal hesaplaşma barındırdığını vurguladı.
Emeklilerin modern Fransa’da adeta yeni bir soylular zümresi, imtiyazlı bir aristokrasi haline geldiğini belirten düşünür, bu tablonun kötü niyetli komploların değil, tıp alanındaki başarıların plansız bir yan ürünü olduğunu açıkladı.
Kalp ve damar cerrahisindeki gelişmeler sayesinde ortalama yaşam süresinin 83 yıla çıktığını hatırlatan Todd, bu kazanımın toplumsal dinamiklerle harmanlandığında gençlerin önünü tıkayan otoriter bir yapı ürettiğini aktardı.
Todd, “Tıp alanındaki devrim son derece olumlu bir gelişmeydi ancak arkasında öngörülemeyen devasa bir toplumsal kriz bıraktı ve sistemin tıkanmasına yol açtı.” değerlendirmesini paylaştı.
“Gençlerin yaşlılara baktığı bir toplum ayakta kalamaz”
Programa Bretanya bölgesindeki Pontivy kasabasından telefonla katılan Michel isimli dinleyici, Todd ile aynı yaş grubunda yer aldığını ve analizleri bütünüyle onayladığını belirtti.
Yaklaşık yirmi yıl önce ailelerin kendi yaşlılarına bakamaz hale gelmesiyle birlikte bakım hizmetlerinin devlet kurumlarına ve özel merkezlere devredildiğini anlatan Michel, 2026 yılı itibarıyla bütçe olanaklarının tamamen kuruduğunu dile getirdi ve çaresizliğini ifade etti.
Barışçıl sokak yürüyüşlerinin eller cepte yapılan etkisiz gezintilere dönüştüğünü savunan dinleyici, sokakları ateşe veren gençlerin şiddetini onaylamasa da kurulu düzenin başka türlü sarsılmadığına işaret etti.
Dinleyicinin tespitlerine kendi tanıklığıyla destek veren Emmanuel Todd, Bretanya’ya seyahat ederken trende karşılaştığı genç bir Fransız çift ile girdiği diyaloğu dinleyicilerle paylaştı.
Lorient kentine doğru giden ve biri hemşire, diğeri fizyoterapist olan genç karı kocanın aslen o bölgeden olmadıklarını anlatan yazar, çiftin yalnızca emekli bakım sektöründe iş bulabilmek için oraya yerleştiğini aktardı.
Todd, “Gençlerin hayat planlarını yalnızca kıyı şeritlerine yerleşmiş varlıklı yaşlı emeklilerin bakımını üstlenmek üzerine kurduğu bir toplum asla sağlıklı kalamaz.” uyarısını yaptı.
Fransa’nın geleneksel Katolik batı kesiminin yaşlı bakımını kutsal bir vazife sayan kadim ahlaki yapısını yitirdiğini söyleyen araştırmacı, dinin toplumsal evrimini üç aşamalı bir şemayla izah etti.
İlk safhada halkın kiliseye düzenli gittiği aktif inanç döneminin yaşandığını belirten yazar, ikinci safhada ayinlere gidilmese de ahlaki disiplinin korunduğu zombi din döneminin hüküm sürdüğünü kaydetti.
Bugün gelinen üçüncü safhanın ise dini değerlerin ve fedakarlık reflekslerinin tamamen sıfırlandığı mutlak inançsızlık evresi olduğunu vurgulayan Todd, dayanışma kültürünün temelden çöktüğünü ifade etti.
“Fransa için varoluşsal tehdit Rusya değil, Emmanuel Macron’dur”
Programın ikinci saatinde Fransa’nın dış politika tercihlerini ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un söylemlerini masaya yatıran Périco Légasse, Elysee Sarayı’nın Rusya’yı varoluşsal bir tehdit olarak nitelediğini hatırlattı.
Todd, Légasse’ın hatırlatması üzerine, “Fransa için gerçek varoluşsal tehdit sınırların ötesinde değil bizzat kendi içimizdedir ve hatta bu tehdidin bizatihi kendisi Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’dur.” çıkışını yaptı.
Avrupa genelinde ve özellikle Fransa’da kök salan Rusya düşmanlığının psikolojik bir saptırma mekanizmasından ibaret olduğunu belirten yazar, Moskova’nın Batı Avrupa’yı işgal edecek ne bir niyeti ne de askeri kapasitesi bulunduğunu söyledi.
Fransız Genelkurmay Başkanı Mandon’un gençleri cepheye çağıran beyanatlarını ve savaş hazırlığı naralarını saçmalık olarak nitelendiren düşünür, yönetici seçkinlerin iç politikadaki muazzam iflaslarını gizlemek için dış düşman kurguladıklarını bildirdi.
Todd, “Fransız ve Avrupalı yönetici elitler kendi iç meselelerindeki mutlak başarısızlık yüzünden ağır bir umutsuzluk girdabına yakalandı ve bu yüzden durmaksızın Ukrayna krizini öne çıkarıyorlar.” dedi.
Donald Trump’ın varlığının dahi Avrupa elitlerine iç çöküşü konuşmaktan kaçınmak için elverişli bir bahane sunduğunu anlatan analist, temel meselelerden kaçmanın faturasının ağır olacağını kaydetti.
Ukrayna’daki çatışmaların Batı dünyası için sert bir uyanış niteliği taşıdığını belirten yazar, Batı sanayisinin Rusya’yı durdurmaya yetecek mühimmatı ve silahı üretemediğinin açıkça ortaya çıktığını hatırlattı.
Fransa’nın içinde patlak veren krizin de benzer bir uyanış şoku yaratacağını vurgulayan düşünür, hayali dış tehditlerin arkasına sığınarak gençliğin geleceğinin karartılamayacağını ve kaynakların derhal üretime yönlendirilmesi gerektiğini bildirdi.
Yükseköğretime geçişte kullanılan merkezi yerleştirme sistemi Parcoursup mekanizmasını sert sözlerle eleştiren Todd, bu yapının fırsat eşitliğini yok eden totaliter bir canavar olduğunu vurguladı.
Diplomaların değersizleştiğini ve akademik kalitenin hızla irtifa kaybettiğini kaydeden düşünür, nüfusun yarısını hiçbir üretken karşılığı olmayan üniversite programlarına yığmanın milli bir felaket olduğunu ifade etti.
Merkezi yerleştirme platformunun derhal yürürlükten kaldırılması gerektiğini savunan araştırmacı, eğitim sisteminin mühendislik, teknik zanaatlar ve doğrudan sınai üretim temelinde baştan aşağı yeniden yapılandırılmasının zorunlu olduğunu söyledi.
“Tüketim toplumu Fransız işçisini uluslararası sömürücüye çevirdi”
Fransa’daki eski Troçkist hareketlerin halka yönelik derin bir kibir barındırdığını söyleyen düşünür, 1968 olaylarından bu yana söz konusu siyasi çevrelerin emekçi sınıfları küçümsediğini bizzat müşahede ettiğini hatırlattı.
Mevcut siyasi arenada işçi sınıfının yüzde 50 oranında aşırı sağcı Ulusal Birlik partisine yöneldiğini, buna karşılık yüksek eğitimli şehirli sınıfların sol partileri tercih ettiğini belirten yazar, derin bir kutuplaşmanın yaşandığını kaydetti.
Boyun Eğmeyen Fransa lideri Jean-Luc Mélenchon ile aynı yaşta bulunduğunu anımsatan yazar, bütçe dengesini sağlamak adına hem kendisinin hem de Mélenchon’un oy kullanma hakkının elinden alınması gerektiği esprisini yaptı.
Gerek meclis kürsüsünde gerekse meydanlarda sergilenen aşırı gerilim ve sert polemiklerin ardında somut bir çaresizlik yattığını bildiren analist, hiçbir partinin ülkeyi düzlüğe çıkaracak ekonomik programa sahip olmadığını aktardı.
Todd, “Bugün uygulanan demokrasi üretim dünyasında doğmuştu; oysa savaş sonrası refah devletini inşa eden güç bizzat Fransız işçisinin kendi elleriyle gerçekleştirdiği milli üretimdi.” dedi.
Üretimin 1970’li yıllardan itibaren sınır dışına kaçırıldığını ve geriye yalnızca asalak bir tüketim toplumunun kaldığını kaydeden iktisat tarihçisi, küreselleşmenin yarattığı ahlaki aşınmaya dikkat çekti.
Çin’de veya Bangladeş’te çocuk işçilerin ürettiği ucuz ürünleri ve hazır yiyecekleri tüketen Fransız alt sınıflarının da bu adaletsiz küresel çarka ortak olduğunu vurgulayan düşünür, sarsıcı bir tahlilde bulundu.
Todd, “Uluslararası ölçekte bakıldığında mevcut Fransız emekçi sınıfları dahi ülke dışından çekilen artı-değerle geçinen küresel birer avcıya, asalağa dönüşmüş durumdadır.” ifadelerini kullandı.
Aşırı sağ seçmenler ile radikal sol seçmenlerin bu küresel sömürü mekanizmasından beslenme noktasında birbirinden farksız olduğunu belirten yazar, popülist dalgaların temelinde bu üretimsizlik krizinin yattığını kaydetti.
Programa Villeneuve-sur-Lot bölgesinden bağlanan Hakim isimli dinleyici, 18 ile 24 yaş aralığındaki genç nüfusun Jean-Luc Mélenchon’a duyduğu coşkulu desteğin ardındaki toplumsal dinamikleri sordu.
Gençlerin Mélenchon etrafında toplanmasını son derece kıymetli bulduğunu söyleyen Emmanuel Todd, genç kuşağın ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobiye karşı sergilediği net duruşu umut verici olarak nitelendirdi.
Todd, “Gençliğin bu ilkeli karşı duruşu, mevcut çürümüş sistem çöktüğünde Fransa’nın ırkçı bir bataklığa yuvarlanmayacağını ve kendi içinde bir çıkış yolu bulacağını ispatlıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Mélenchon’a oy veren genç seçmen kitlesini asla eleştirmediğini belirten düşünür, kendi aile çevresinde de çok sayıda gencin Boyun Eğmeyen Fransa hareketini desteklediğini dile getirdi.
Mélenchon’un halkı tanımlarken takındığı buyurgan dili ve kitleleri lümpen bir kalabalık gibi gören yaklaşımını kabul edilemez bulduğunu söyleyen Todd, geçmişteki Komünist Parti geleneğinde köylüye, işçiye ve aydına eşit saygı gösterildiğini anlattı.
Eski sol hareketlerin burjuva kültürünü toplumun en alt kesimlerine ulaştırarak herkesi yukarı çekmeyi hedeflediğini hatırlatan yazar, modern solun milli egemenlik ve bağımsızlık hedeflerini terk ettiğini vurguladı.
Fransa’nın kaderinin üretimi yeniden ülke topraklarına çekmekten ve genç kuşaklara hak ettikleri kaynakları teslim etmekten geçtiğini belirten Todd, sözlerini bu zorlu dönüşümün ertelenemeyeceği uyarısıyla noktaladı.
Dünya Basını
ABD’ye “gözünü Türk dünyasına dikme” çağrısı

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makalenin yazarına aşağıda kısaca değineceğiz; fakat makaleyi Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) toplantısı için araması ve ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın Türk dünyasından sitayişle bahsettiği tweetiyle birlikte okumanın faydalı olduğunu hatırlatalım. Yazar Luke Coffey, şu anda Hudson Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olsa da üç yıl boyunca Trump’ın ikinci başkanlık döneminin programını kaleme alan Heritage Vakfı’nda çalışmış, ayrıca eski Birleşik Krallık Savunma Bakanı Liam Fox’un özel danışmanı olarak görev yapmıştı. Dolayısıyla Coffey’in “Türkofil” bir ABD’li olarak önerileri ciddiye alınmalı. Barrack’ın açıklamasına geri dönersek, mütemadiyen Hazar’dan Akdeniz’e uzanan bölgeyi birleşik bir entite olarak düşündüğünü gizlemeyen bu ABD’li diplomat, “Türk i devletler” hattını Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun “menteşesi” olarak tanımlıyor.
ABD “Türki Yüzyıl”a neden dikkat etmeli?
Luke Coffey
National Interest
29 Ekim 2026
Orta Asya’da daha birleşik bir Türk dünyası, ABD’nin Rusya, Çin ve İran ile rekabetini güçlendirecektir.
30 Ekim’de, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) liderleri, 13. zirve için Ankara’da bir araya gelecek. “Türk Yüzyılı: Dil, Düşünce ve Eylemde Birlik” teması altında düzenlenecek toplantı, ticaret, ulaşım bağlantıları, dijital dönüşüm, kültür ve siyaset alanlarında işbirliğinin genişletilmesine odaklanacak. Liderler ayrıca, örgütü yeni bir döneme taşıyacak yeni bir genel sekreter seçecekler.
TDT, Avrasya’daki Türkçe konuşan ülkeler arasında işbirliğinin ana platformu olarak hizmet veren bir hükümetlerarası kuruluştur. O dönem Kazakistan Cumhurbaşkanı olan Nursultan Nazarbayev, bu fikri ilk olarak 2006 yılında ortaya attı. Üç yıl sonra Türk Konseyi kuruldu ve 2021’de Türk Devletleri Teşkilatı haline geldi. Bugün örgütün beş üyesi —Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Özbekistan— ve üç gözlemcisi bulunuyor: Türkmenistan, Macaristan ve fiilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.
Türk Devletleri Teşkilatı üye devletleri ve gözlemcileri birlikte yaklaşık 180 milyon insanı ve toplamda 2,4 trilyon doları aşan bir GSYİH’yi temsil ediyor. Bu rakamlar bir araya getirildiğinde, Türk Devletleri Teşkilatı dünyadaki en büyük 11. ekonomi konumuna geliyor. Bu ülkeler aynı zamanda doğal kaynaklar ve kritik mineraller açısından da zengindir; küresel uranyum üretiminin yüzde 45’inden fazlasını (büyük ölçüde Kazakistan’da) karşılıyorlar. Bir blok olarak değerlendirildiğinde, Türk Devletleri Teşkilatı dünyanın üçüncü en büyük enerji tedarikçisi konumunda.
Artan rolü ve önemine rağmen, Washington Türk Devletleri Teşkilatı’na pek ilgi göstermiyor. Bu durumun değişmesi gerekiyor.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Orta Asya ile Güney Kafkasya’da bağımsızlığın yeniden kazanılmasından bu yana, bu ülkeler Sovyet yetkililer tarafından bastırılan ya da Rus etkisine tabi kılınan Türk kimliği, dili ve kültürünün unsurlarını yeniden keşfettiler.
Türkiye’nin artan jeopolitik hedefleriyle birleşen bu yenilenen kimlik bilinci, 21. yüzyılda Türk işbirliğinin yükseliş eğilimine girmesine katkıda bulundu. Sonuç olarak, Türk dünyasındaki ülkeler son yıllarda işbirliğini derinleştirdiler; özellikle ulaşım ve gümrük prosedürlerinin basitleştirilmesi, ortak bir Türk alfabesinin benimsenmesi gibi ortak kültürel girişimlerin sürdürülmesi ve hatta daha yakın güvenlik işbirliğinin değerlendirilmesi alanlarında ilerleme kaydedildi.
Amerika Birleşik Devletleri için bu durum önemlidir, çünkü TDT, kasıtlı olsun ya da olmasın, giderek daha rekabetçi ve çok kutuplu hale gelen Avrasya’da fiili bir kutup haline geliyor. TDT ve daha geniş Türk dünyasının liderleri bunu kamuoyuna asla itiraf etmese de, daha güçlü ve daha bağımsız bir Türk kutbu, Avrasya genelinde Rusya, Çin ve İran’ın etkisini dengelemeye yardımcı olabilir. Dolayısıyla ABD için TDT ile ilişkiler kurmak, bölgedeki ülkelerle mevcut ikili ilişkilerini tamamlayacak ve aynı zamanda tek bir gücün Avrasya kıtasına hakim olmasını önleme yönündeki daha geniş jeopolitik hedefi destekleyecektir.
Amerika Birleşik Devletleri, Türk dünyasıyla ilişki kurmak için elverişli bir konumda. Türkiye, NATO’nun bir müttefiki ve Trump yönetimi, birçoğu TDT’ye de üye olan Orta Asya ülkeleriyle bağlarını genişletiyor. Bölgesel dengenin sağlanmasına yardımcı olabilecek bir örgütle ilişki kurmamak, kaçırılmış bir fırsat anlamına gelir.
Önümüzdeki on yıllarda Avrasya genelinde bir “Türk yüzyılı” yaşanmaya başlayabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa entegrasyonunu açıklamak için sıklıkla başvurulan iki sosyal bilim teorisi, bunun nedenini anlamak için yararlı bir bakış açısı sunuyor.
Neofonksiyonalizm, bir alandaki işbirliğinin diğer alanlara da yayılabileceğini, böylece işbirliğini derinleştirip nihayetinde entegrasyona yol açabileceğini savunur. Öte yandan, yapılandırmacılık, ortak bir kimliğin siyasi davranışları nasıl şekillendirebileceğini açıklamaya yardımcı olur. TDT içinde her iki dinamik de açıkça görülüyor: Ticaret ve bağlantılılık alanındaki işbirliği, ortak kültürel ve dilsel kimliği güçlendirme çabalarıyla birlikte artıyor.
Washington, TDT ile hızlı ve kolay diplomatik başarılar elde edebilir. Örneğin, TDT yeni genel sekreterini açıkladığında, Trump yönetimi hiç vakit kaybetmeden bu kişiyi Washington’a davet ederek Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmesini sağlamalıdır. Bu, TDT’nin artan etkisini takdir eden basit ama önemli bir sembolik jest olacaktır.
ABD ayrıca, ortak çıkarları ve gelecekteki işbirliği fırsatlarını belirlemek üzere TDT ile yetkililer düzeyinde bir çalışma grubu kurabilir. Trump yönetimi için halihazırda önem arz eden ticaret, enerji ve bağlantılılık konularına özel önem verilmeli.
Ayrıca, üst düzey ABD yetkilileri İstanbul’dan geçerken, TDT genel merkezini ziyaret etmek için birkaç saat ayırmalı. Bu tür bir temas çok az çaba gerektirse de, daha yakın kurumsal bağlar, karşılıklı güven ve kişisel ilişkiler kurulmasında büyük katkı sağlayabilir.
TDT, ABD’nin dahil olup olmadığına bakılmaksızın ivme kazanıyor. Washington’un TDT ile ilişki kurmaya başlamak için ayrıntılı bir yeni stratejiye ihtiyacı yok. Tek yapması gereken, bu eğilimi fark etmek, inisiyatif almak ve biraz diplomatik yaratıcılık sergilemek.
Fırsat ortada. Amerikalı politika yapıcılar bu fırsatı değerlendirmeli.
Diplomasi1 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Amerika2 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Görüş2 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Söyleşi1 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Dünya Basını2 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Dünya Basını2 hafta önce“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Asya6 gün önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı










