Bizi Takip Edin

Dünya Basını

WSJ: Suudi-BAE rekabeti, ABD’nin İran planlarını baltalıyor

Yayınlanma

Körfez ülkeleri arasında uzun yıllardır müttefik olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki ilişkilere 2019’dan beri gerilim hâkim. İki ülke arasında özellikle ekonomik çıkarların örtüşmemesi ve bu alanda yaşanan rekabet nedeniyle çekişmeler yaşanıyor.

Wall Street Journal’da yayınlanan analiz, iki ülke arasındaki ilişkilerin neden gerildiğini açıklamaya çalışırken mayıs ayında Biden yönetimi aracılığıyla yetkililerin masaya oturduğu bilgisini veriyor.  ABD’nin iki ülke arasında ilişkilerin gerilmesinden rahatsızlık duyduğu ve bu gerginliğin ABD planlarını engellediğini belirten analize göre şimdilik ufukta barış sağlanma ihtimali gözükmüyor. Ancak bölgede normalleşme girişimlerine öncülük eden Riyad’ın BAE’ye karşı temkinli bir politika izleyeceği ve ilişkileri daha da germekten imtina edeceği düşünülüyor.

Summer Said, Dion Nissenbaum, Stephen Kalin ve Saleh al-Batati’nin kaleme aldığı analizi dikkatinize sunuyoruz:

***

Düşmanların En İyisi: Suudi Veliaht Prensi, BAE Başkanı ile Çatışıyor

Suudi lider, ABD’nin gücünün azaldığı Körfez’e hâkim olmak için rekabet ederken eski akıl hocasından uzaklaştı.

Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman aralık ayında Riyad’da yerel gazetecileri kayıt dışı nadir bir brifing için topladı ve çarpıcı bir mesaj verdi. Ülkenin onlarca yıllık müttefiki Birleşik Arap Emirlikleri için, “Bizi sırtımızdan bıçakladı” dedi.

Toplantıya katılanlara göre, gruba “Ne yapabileceğimi görecekler” dedi.

37 yaşındaki Muhammed ile bir zamanlar mentoru olan BAE Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayid en-Nehyan arasında, Orta Doğu ve küresel petrol piyasalarında jeopolitik ve ekonomik güç rekabetini yansıtan bir çatlak meydana geldi. İki kraliyet üyesi, Arap dünyasının zirvesine çıkmak için neredeyse on yıl harcamış olsalar da şimdi ABD’nin rolünün azaldığı bir Orta Doğu’da kimin söz sahibi olduğu konusunda anlaşmazlık yaşıyorlar.

ABD’li yetkililer Körfez’deki rekabetin İran’a karşı birleşik bir güvenlik ittifakı oluşturmayı, Yemen’de sekiz yıldır süren savaşı sona erdirmeyi ve İsrail’in Müslüman ülkelerle diplomatik ilişkileri genişletmeyi zorlaştıracağından endişe ettiklerini söyledi.

Biden yönetiminden üst düzey bir yetkili, “Bunlar bölgede kilit oyuncular olmak isteyen, son derece hırslı iki insan” dedi. “Belli bir düzeyde hâlâ iş birliği yapıyorlar. Şimdi ikisi de diğerinin aynı tahtta olmasından rahatsız görünüyor. Genel olarak, birbirlerinin boğazına sarılmaları bizim için yararlı değil.”

Bir zamanlar yakın olan iki adam -Suudi MBS ve 62 yaşındaki BAE Başkanı MBZ olarak biliniyor- kendilerine yakın kişilerin söylediğine göre altı aydan uzun bir süredir konuşmadılar ve özel anlaşmazlıkları açığa çıktı.

BAE ve Suudi Arabistan’ın Yemen’deki çatışmayı sona erdirme çabalarını baltalayan farklı çıkarları var ve BAE’nin, Suudi Arabistan’ın küresel petrol fiyatını yükseltme baskısından duyduğu hayal kırıklığı Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nde yeni çatlaklar yaratıyor.

İki ülke aynı zamanda giderek daha fazla ekonomik rakip haline geliyor. MBS’nin Suudi Arabistan’ın petrole olan ekonomik bağımlılığını sona erdirme planlarının bir parçası olarak şirketleri, bölgesel merkezlerini, Batılıların tercih ettiği daha kozmopolit bir şehir olan BAE’nin Dubai’sinden Suudi başkenti Riyad’a taşımaya teşvik ediyor. Ayrıca teknoloji merkezleri kurmak, daha fazla turist çekmek ve BAE’nin Orta Doğu’nun ticaret merkezi konumuna rakip olacak lojistik merkezler geliştirmek için planlar yapıyor. Mart ayında, Dubai’nin üst düzey Emirates’i ile rekabet edecek ikinci bir ulusal havayolu şirketinin kurulduğunu duyurdu.

Yumuşak güç alanında, Suudilerin 2021’de İngiltere’nin futbol kulübü Newcastle’ı satın alması ve küresel süperstar oyunculara yatırım yapması, Abu Dabi’nin yönetici ailesinin önde gelen bir üyesinin sahibi olduğu Manchester City’nin İngiltere ve Avrupa futbol şampiyonluklarını kazanmasının hemen ardından gerçekleşti.

Körfez yetkililerine göre Birleşik Arap Emirlikleri Başkanı MBZ, BAE yetkililerinin bazı ciddi yanlış adımlar attığına inandığı bir Suudi kraliyet ailesi tarafından gölgede bırakılmaktan rahatsız.

İran ile Anlaşma

Hükümet adına konuşan bir BAE yetkilisi The Wall Street Journal’a verdiği demeçte ilişkilerin gerildiği iddialarının “kategorik olarak yanlış ve dayanaktan yoksun” olduğunu söylerken, bir Suudi yetkili de bu fikrin “kesinlikle doğru olmadığını” belirtti.

Suudi yetkili, “BAE, Suudi Arabistan’ın yakın bir bölgesel ortağıdır ve politikalarımız karşılıklı çıkarları ilgilendiren çok çeşitli konularda birbirine yaklaşmaktadır” dedi. Yetkili, iki ülkenin diğer Körfez komşularıyla siyasi, güvenlik ve ekonomik koordinasyon konularında birlikte çalıştığını söyledi.

BAE’li yetkili “stratejik ortaklıklarının bölgesel refah, güvenlik ve istikrar için aynı hedef ve vizyona dayandığını” söyledi.

Aralık ayında Yemen politikası ve OPEC limitleri konusundaki görüş ayrılıklarının yoğunlaşmasının ardından MBS gazetecileri toplantıya çağırdı. Oradaki kişiler Suudi liderin BAE’ye bir talep listesi gönderdiğini söyledi. MBS, küçük Körfez ülkesinin hizaya gelmemesi halinde Suudi Arabistan’ın, Riyad’ın üç yıldan uzun bir süre diplomatik ilişkileri kestiği ve Abu Dabi’nin yardımıyla ekonomik boykot uyguladığı 2017’de Katar’a karşı yaptığı gibi cezalandırıcı adımlar atmaya hazır olduğu uyarısında bulundu.

Orada bulunan kişilere göre gazetecilere “Katar’a yaptığımdan daha kötü olacak” dedi.

Aralık ayındaki toplantıdan bu yana MBS bir dizi diplomatik hamle yaptı ve Suudi suikast timinin 2018’de gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı öldürmesiyle tetiklenen siyasi izolasyonuna son verdi.

Suudi Arabistan’ın İran ile ilişkilerini düzeltmek için Çin’den yardım istedi ve ardından Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönmesini sağladı ki bu süreç birkaç yıl önce BAE tarafından başlatılmıştı. Ülke, Devlet Başkanı Beşar Esad’ın değişim için gösteri yapan Suriyeli sivillere yönelik acımasız baskılarının ardından 2011 yılında ihraç edilmişti.

MBS, BAE’nin 2020’de yaptığı gibi İsrail’i resmen tanıma konusunda ABD ile görüşmeler yürütüyor. MBS, BAE’nin karşı tarafı desteklediği Sudan’daki şiddeti bastırmak için diplomatik çabalara öncülük ediyor.

Her iki ülkeden yetkililere göre, Suudi Arabistan ve BAE gerilimi yumuşatmak amacıyla şikâyetlerini ve değişim taleplerini özetleyen bildiriler yayınladılar.

Suudi Arabistan’ın şikâyetlerine sivri bir yanıt veren MBZ, geçen yılın sonlarında Suudi yöneticiyi eylemlerinin iki ülke arasındaki bağları zayıflattığı konusunda özel olarak uyardı. Körfez yetkilileri, Suudi Veliaht Prensi’ni petrol politikalarında Rusya’ya fazla yaklaşmakla ve İran’la diplomatik anlaşma gibi riskli hamleleri BAE’ye danışmadan yapmakla suçladı.

MBZ, Çin lideri Xi Jinping’in Riyad ziyareti için MBS’nin çağrıda bulunduğu Arap zirvesine katılmadı ve mayıs ayında Arap Birliği’nin Suriye’nin gruba geri dönmesi için yaptığı oylamaya gelmedi. MBZ ocak ayında Birleşik Arap Emirlikleri’nde alelacele düzenlenen bölgesel bir zirvede Arap liderlerle bir araya geldiğinde MBS’nin kendisi yoktu.

Uluslararası Kriz Grubu’nun Orta Doğu ve Kuzey Afrika Programı’nda kıdemli danışman olan Dina Esfandiary, “Aralarındaki gerilim artıyor çünkü kısmen MBS, MBZ’nin gölgesinden çıkmak istiyor” dedi: “İşler daha da kötüye gidecek çünkü her iki ülke de dış politikalarında daha özgüvenli ve iddialı hale geliyor.”

Sahte ittifak

Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri kendilerini en yakın müttefikler olarak tanımlasalar da BAE’nin 1971’de İngiltere’den bağımsızlığını kazanmasından önce bile zaman zaman gergin bir ilişkileri olmuştu.

BAE’nin kurucu babası Şeyh Zayid en-Nahyan, Suudilerin Arap yarımadasındaki hakimiyetinden rahatsızdı ve dönemin Suudi Kralı Faysal, çeşitli toprak anlaşmazlıklarında koz elde etmek için yıllarca Basra Körfezi’ndeki komşusunu tanımayı reddetti. 2009 yılında BAE, Riyad’da kurulması önerilen ortak bir Körfez merkez bankası planını suya düşürdü. Bugün de iki ülke arasında petrol zengini topraklar üzerinde bölgesel anlaşmazlıklar var.

İki ülke MBZ ve MBS’nin yükselişiyle daha da yakınlaştı. Emirlik asilzadesi, üvey kardeşi Devlet Başkanı Şeyh Halife bin Zayid’in felç geçirdiği 2014 yılında 54 yaşındayken ülkesinin fiili hükümdarı oldu. MBS, babası Kral Selman’ın 2015’te tahta geçmesinin ardından güç kazanırken, MBZ o zamanlar henüz 29 yaşında olan genç Suudi prensi yetiştirmeye başladı.

Journal’ın haberine göre, iki adam uçsuz bucaksız Suudi çölünde bir gecelik kamp gezisinden önce birbirlerini pek tanımıyorlardı. Geziye aşina olan kişilere göre, eğitimli şahinler ve küçük bir maiyetin eşlik ettiği, Körfez geleneğindeki başkanlık golf turuna kabaca eşdeğer olan bu gezi dostluklarında bir dönüm noktası oldu.

MBZ ve diğer üst düzey Emirlik yetkilileri, Trump yönetiminin o dönemde henüz veliaht prens yardımcısı olan MBS lehine lobi yapmasında kilit rol oynadı. MBZ, dönemin Başkanı Donald Trump’ın 2017’de Suudi Arabistan’a yaptığı ve MBS’yi güçlendiren gezinin düzenlenmesine yardımcı oldu. Suudi prens bir sonraki ay veliaht olmak için bir saray darbesi düzenledi ve ardından eleştirmenleri ve potansiyel rakiplerini ortadan kaldırmaya başladı.

Muhafazakâr krallığını dönüştürme ve dışa açma planını formüle ederken MBS, rehberlik için MBZ’ye başvurdu ve Emirliklerin on yıl önce benzer bir plan için kullandığı banka ve danışmanların bazılarından yararlandı.

MBS ve MBZ, Yemen’e müdahale eden, Mısır’da Abdülfettah Es-Sisi’nin darbeyle iktidara gelmesine yardım eden, bölünmüş ülkenin doğusundaki Libyalı savaşçıları silahlandıran ve İran ve İslamcılarla bağları nedeniyle Katar’ı boykot eden bir dış politika ittifakı kurdu.

Her iki adam da o zamandan beri ülkelerini bu müdahalelerden kurtarmaya çalışıyor. Körfez yetkililerine göre bugün MBS, BAE başkanının kendisini Suudi Arabistan’ın değil BAE’nin çıkarlarına hizmet eden feci çatışmalara sürüklediğini düşünüyor.

Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan Ortadoğu Enstitüsü’nde misafir akademisyen olarak çalışan emekli bir Merkezi İstihbarat Teşkilatı subayı olan Douglas London, MBS’nin “onu sevmediğini ve ona gününü göstermek istediğini” söyledi. London, İran ve terörist gruplardan gelen tehditler azaldıkça aralarındaki gerilimin tırmanmasının muhtemel olduğunu söyledi. Yine de London, Suudi liderin ülkesini yönetmek için daha pratik bir yaklaşım geliştirdiği ve bu nedenle BAE’ye karşı aceleci adımlar atma ihtimalinin düşük olduğunu görüşünde.

OPEC anlaşmazlığı

Bu anlaşmazlık geçen yıl Ekim ayında, Rusya ile ittifak halinde olan 13 ülkeli petrol üretim grubu OPEC’in, Biden yönetimini şaşkına çeviren bir hamleyle üretimi azaltma kararı almasıyla su yüzüne çıktı. Birleşik Arap Emirlikleri kesintiye uydu, ancak özel olarak ABD yetkililerine ve medyaya Suudi Arabistan’ın kendisini bu karara katılmaya zorladığını söyledi.

Bu dinamik, Riyad’ın dünyanın en büyük ham petrol ihracatçısı olarak uzun süredir hâkim olduğu OPEC’teki politika konusunda Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında yıllardır devam eden çekişmeyi yansıtıyordu. Emirlikler petrol üretim kapasitelerini günde dört milyon varilin üzerine çıkardılar ve beş milyonun üzerine çıkma planları var, ancak OPEC politikası uyarınca yaklaşık üç milyondan fazla pompalamalarına izin verilmiyor ve bu da yüz milyarlarca dolarlık gelir kaybına mal oluyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin petrol üretim kapasitesini artırması aynı zamanda üretim miktarını ve dolayısıyla küresel petrol fiyatlarını aşağı yukarı hareket ettirme potansiyelini de beraberinde getiriyor. Yakın zamana kadar sadece Suudi Arabistan bu tür bir piyasa gücüne sahipti.

Körfez ve ABD yetkililerine göre BAE’nin hayal kırıklığı ABD’li yetkililere OPEC’ten çekilmeye hazır olduklarını söylemelerine kadar vardı. ABD’li yetkililer bunu gerçek bir tehdit olarak değil Emirliklerin öfkesinin bir işareti olarak algıladıklarını söylediler. OPEC’in haziran ayındaki son toplantısında Birleşik Arap Emirlikleri’nin üretim tabanında mütevazı bir artışa izin verildi ve enerji bakanı Suudi mevkidaşıyla el ele çıktı.

İki lider arasındaki görüş ayrılıkları, Suudiler, Birleşik Arap Emirlikleri ve bir dizi Yemenli grubu, 2014 yılında başkent Sana da dahil ülkenin büyük bölümünü ele geçiren İran destekli Husi isyancılarla karşı karşıya getiren Yemen’deki savaşı sona erdirmek için yürütülen çabaları tehdit ediyor.

BAE, güneyde bir Yemen devletini kurmak isteyen Yemenli ayrılıkçı bir hareketi desteklemeye devam ediyor. Bu durum ülkeyi bir arada tutma çabalarını baltalayabilir. Husi güçlerini yenmek için birlikte çalışan Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri destekli savaşçılar, yıllar içinde zaman zaman silahlarını birbirlerine doğrulttular.

Aralık ayında BAE, Suudi destekli Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi ile Abu Dabi’ye Yemen’e ve kıyılarındaki sulara müdahale etme hakkı veren bir güvenlik anlaşması imzaladı. Suudi yetkililer bunu Yemen stratejilerine meydan okuma olarak değerlendirdi.

Suudi Arabistan’ın, krallıktan Hadramut bölgesi üzerinden Arap Denizi’ne doğru bir petrol boru hattı inşa etme ve bölgenin başkenti Mukalla’da bir deniz limanı kurma planları bulunuyor. Ancak, Hadramut’taki Emirlik destekli güçler bu planları tehdit ediyor.

Londra’daki bağımsız düşünce kuruluşu Chatham House’un Orta Doğu ve Kuzey Afrika programındaki analistler, rakip Yemen güçlerinin devam eden barış görüşmelerini tehdit edecek yeni çatışmalara hazırlandığı uyarısında bulundu. Analistler bir dizi Twitter paylaşımında “İki Körfez monarşisi bölgede genel olarak birbirlerine karşı daha fazla güç tasarlıyor ve daha agresif davranıyor” dedi: “Yemen sadece ilk ve en aktif cephe hattı.”

Yemenli yetkililer, Suudilerin Yemen’den şimdi çekilmesi halinde Husilerin kontrolündeki kuzey bölgesinin İran’la, güney bölgesinin de BAE’yle aynı safta yer alacağını ve Riyad’a savaştan geriye pek bir şey kalmayacağını söylüyor ve bu da Suudilerin endişelerini yansıtıyor.

Biden’ın hedefi

Suudi-Emirlik çekişmesi, Riyad ve Abu Dabi gibi dost Körfez başkentlerinin İran’a karşı birleşik bir cephe oluşturmasına yardımcı olmasını isteyen Biden yönetimini rahatsız ediyor. Yemen’de insani bir felakete yol açan savaşı sona erdirmek de bölgede ve petrol piyasalarında istikrar isteyen yönetimin temel dış politika hedeflerinden biri.

Ne MBS ne de MBZ, Ukrayna ve Çin gibi önemli konularda Washington ile mükemmel bir uyum içinde değil. ABD’li yetkililer, MBS gibi Pekin ve Moskova ile daha güçlü bağlar kuran MBZ’nin bu ülkelere ulaşmasından giderek daha fazla endişe duyuyor.

Biden göreve gelirken, MBS’nin kendisinin emretmediğini söylediği Kaşıkçı cinayeti nedeniyle krallığa parya devlet muamelesi yapma sözü vermişti. Bunun yerine Biden Temmuz 2022’de Suudi Arabistan’ı ziyaret ederek izolasyonun sona ermesine yardımcı oldu. Şimdi, krallıkla ilişki kurmakta tereddüt eden ABD şirketleri ikinci bir göz atıyor. Bu ilgi, Suudi hükümetinden sözleşme alan şirketlerin Dubai yerine Riyad’da üs kurmaları yıl sonu tarihi yaklaştıkça muhtemelen hızlanacaktır.

Konuyla ilgili bilgi sahibi kişiler, Biden yönetiminin 7 Mayıs’ta MBS ile bir zamanlar Suudi veliaht prensin sırdaşı olarak görülen Emirlik başkanının küçük kardeşi Şeyh Tahnoun bin Zayed arasında bir toplantıya aracılık ettiğini söyledi. Bu kişiler, Tahnoun’un ABD’den yardım alana kadar krallığa en az altı sefer yaptığını ancak MBS ile bir görüşme ayarlayamadığını belirtti.

Kişiler MBS’nin Tahnun’a, BAE’nin Yemen’de Suudilerin öncülük ettiği ateşkes görüşmelerini bozmamaları gerektiğini söylediğini ve BAE’ye taviz sözü verdiğini aktardı. Ancak daha sonra danışmanlarından BAE’ye yönelik herhangi bir politika değişikliğine gitmemelerini istedi.

Dünya Basını

Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Yayınlanma

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:

ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura

Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli

Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.

MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.

Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.

17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.

Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.

Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.

Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.

Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.

Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.

Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.

Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.

Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.

Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.

Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.

ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.

“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.

Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.

Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.

Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:

“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”

Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.

Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.

Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.

ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.

Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.

Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.

Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil

Okumaya Devam Et

Diplomasi

‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Yayınlanma

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.

South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.

Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.

Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.

İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.

Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.

İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.

Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.

“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”

Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.

Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.

Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.

Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.

Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.

Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.

Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.

Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.

Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu

Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.

Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.

Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.

Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.

Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.

Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.

Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.

“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.

Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.

“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.

Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.

“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Yayınlanma

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:

Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile yaptığı yeni anlaşma, istikrarı tehlikeli bir zemine sürüklüyor

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.

Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.

Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.

Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı

Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.

Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.

Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.

“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”

Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.

Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.

Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.

Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.

Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.

Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.

Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.

İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor

Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.

İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.

Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.

Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.

Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.

ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.

İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.

Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English