Bizi Takip Edin

Görüş

Yaklaşan Modi-Putin Zirvesi: Hindistan’ın öncelikli hedefi S-400 filosunu genişletmek

Avatar photo

Yayınlanma

Hindistan 23. Hindistan-Rusya Yıllık Zirvesi için 4-5 Aralık’ta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i ağırlamaya hazırlanıyor. Bu, Putin’in Aralık 2021’den bu yana Hindistan’a yaptığı ilk ziyaret olacak. Hindistan ve Rusya Savunma Bakanları da Putin’in Hindistan’a yapacağı resmi ziyaret kapsamında 4 Aralık’ta Yeni Delhi’de bir araya gelecek. Yaklaşan Modi-Putin Zirvesi gündemi enerji ve savunmadan ticaret ve yatırıma kadar çeşitli konuları kapsayacak şekilde kapsamlı bir çerçeveye sahip ve zirve yeni anlaşmaların sonuçlandırılmasında etkili olabilir, ancak bunlar muhtemelen gizli tutulabilir.

Zirvede Hindistan’ın öncelikli hedefi Rusya’ya büyük bir S-400 genişleme paketi sunmak ve buna paralel olarak Delhi ayrıca Sukhoi-30MKI filosunu modernize etmek için bir plan hazırlığında. Delhi hava savunma yeteneklerini güçlendirmek için Rus S-400 sistemlerine fazlasıyla güveniyor. Hint Hava Kuvvetleri bu sistemlere ilişkin Sindoor Operasyonu sırasındaki performansını “son derece iyi” olarak değerlendirmiş ve S-400’ün Pakistan’a karşı “oyun değiştirici” rolüne vurgu yapmıştı. Delhi’nin mevcut S-400 üniteleri için ek karadan havaya füzeler konusunda da görüşme sağlayacağı bekleniyor, stokların yenilenmesi ve rezervlerin güçlendirilmesi amacıyla 120 km, 200 km, 250 km ve 380 km menzilli S-400 füzeleri için ayrı bir teklif masada olacak. Tüm bunlar Delhi’nin bu sistemlere güven duyduğunun somut bir işareti.

Ayrıca Hint Hava Kuvvetleri’nin 259 Sukhoi savaş uçağını modernize etme planı söz konusu ki modernizasyonun içeride yapılması beklenirken Rusya’nın da belirli alanlarda katkı sağlaması bekleniyor. Bu doğrultuda büyük olasılıkla ilk 84 Su-30MKI partisi için bir yükseltme planı masaya gelecektir. Yükseltme planı ile Hindistan’ın hedefi, bunların savaşla ilgili önemini otuz yıl daha uzatmak için yeni radarlar, aviyonikler, uzun menzilli silahlar ve çoklu sensör füzyonu hesaplanıyor.

İkmal ve yedek oluşturulmasını garanti altına almak amacıyla toplamda beş ek S-400 filosu, füze alımları ve Su-30MKI yükseltmeleri, masanın ana gündem konularından. Ve tüm bunlar Delhi’nin hava savunma ve muharebe yapısı için Rus platformlarına olan bağımlılığının devam ettiğini gösteriyor. Ancak Rusya hala Ukrayna kriziyle bağlantılı gecikmeler nedeniyle 2018 anlaşmasındaki son iki S-400 filosunu Hindistan’a teslim etmedi. Bunların Delhi tarafından Moskova’nın Kasım 2026’ya kadar teslim edileceğini ilettiği bildiriliyor ancak Hint Hava Kuvvetleri yine de temkinli. Bu yılın haziran ayında Şanghay İşbirliği Örgütü Savunma Bakanları Toplantısı kapsamında Hindistan Savunma Bakanı Rajnath Singh ile Rusya Savunma Bakanı Andrey Belousov Çin’de bir araya gelmiş ve Moskova S-400 teslimatlarının zamanında yapılmasına olan bağlılığını yinelemişti. Hindistan ilk etapta beş adet S-400 siparişi vermiş ve bunlardan üçü teslim edilmişti. Kalan ikisinin ise 2026 ve 2027’de teslim edilmesi planlanıyor.

Delhi açısından S-400 sistemi Sindoor Operasyonu da dahil olmak üzere son Hint operasyonlarında stratejik önemini kanıtlamış ve Lord Vishnu’nun mitolojik silahından esinlenerek Hint kuvvetleri tarafından resmen Sudarshan Chakra olarak adlandırılmıştı. Ayrıca Savunma Bakanlığı ülkede S-400 sistemi için bir Bakım, Onarım ve Revizyon tesisi kurmak üzere bir Hint firmasıyla anlaşmıştı. Dolayısıyla Moskova’nın Hindistan’da bir Bakım, Onarım ve Revizyon tesisi kurması bekleniyor. Daha önce Bağımsızlık Günü konuşmasında Hindistan’ın ulusal güvenlik mimarisini güçlendirmek için on yıl sürecek iddialı bir girişim olan Sudarshan Chakra Misyonu’nu duyuran Narendra Modi geçen cuma günü de bunu ayrıntılı olarak açıkladı ve misyonun temel ulusal, endüstriyel ve kamu sektörü varlıkları etrafında aşılmaz bir koruyucu duvar inşa etmeyi amaçladığını belirtti. Ve ekledi: “Düşman cüretkarlık göstermeye cesaret ederse, Hindistan’ın Sudarshan Chakrası onları yok edecektir.”

Hindistan’ın gündeminde ayrıca 600 km’ye kadar menzillerdeki balistik füzeleri ve 400 km’ye kadar menzillerdeki hava hedeflerini engelleyebilen Rusya’nın yeni nesil S-500 sisteminin alımı ve ortak üretimi de var. Ve Savunma Bakanlarının gemi inşası ve ortak geliştirilen silah sistemlerini de görüşmesi planlanıyor. Bu arada Moskova’nın Amerikan F-35’ine rakip olarak sunduğu Rus Sukhoi-57 beşinci nesil savaş uçağı da söz konusu ancak genel olarak hava savunma sistemleri ve mevcut filoların iyileştirilmesi konusunda hesaplar yapan Hindistan uzun vadeli Hava Kuvvetleri kabiliyetini tanımlayacak olan politik açıdan hassas beşinci nesil savaş uçağı taahhütleri konusunda yani Sukhoi-57, F-35 veya herhangi bir rakip uçak konusunda henüz kararını vermiş gözükmüyor.

S-500 hava savunma sistemlerinin ortak üretimi ve Su-57 savaş uçağı konusunda iki ülke müzakerelerin erken aşamalarında gibi görünüyor ve somutlaşmaları biraz zaman alacaktır. S-500’leri 2021’den beri Hindistan’a pazarlayan Rusya Hindistan’ın “potansiyel olarak” bu sistemin ilk yabancı alıcısı olacağını söylemişti. Ancak Moskova’nın önceliği kuşkusuz kendi silahlı kuvvetlerinin ihtiyaçlarını karşılamak ve dolayısıyla S-500 ihracatı şu anda çok uzak bir ihtimal gibi görünüyor. Bu arada S-500 sistemi için füzelerin seri üretimi 2021 ortalarında başlamış, bu hava savunma sistemlerinin seri üretimi ise Nisan 2022’de duyurulmuştu.

Su-57 konusuna gelecek olursak, paradoks şu ki Hindistan jetin yetersiz gizlilik ve süper seyir kabiliyetleri ve sınırlı teknoloji transferi gerekçesiyle 2018’de Rusya ile ortak beşinci nesil savaş uçağı programından çekilmişti. Ancak Hindistan Hava Kuvvetleri şu sıralar yetenek boşluklarını ve filo gücü açığını giderme ihtiyacını göz önünde bulundurarak Su-57 satın alımını potansiyel bir “geçici” çözüm olarak da değerlendirmiyor değil. Ve bu arada da doğru anı hisseden Moskova sınırsız teknoloji transferi ve jetlerin Hindistan topraklarında üretilmesi de dahil olmak üzere Delhi’nin taleplerini karşılamaya istekli olduğunu gösteriyor. Moskova Su-57’leri halihazırda yabancı ortaklara tedarik ediyor, Cezayir 2019 anlaşması kapsamında 12 jetten ilk ikisini aldı. Bu pazarlama çabalarına karşın Rusya’nın uçağı yalnızca sınırlı bir ölçüde kullanması dikkate alınırsa, Delhi’de Su-57’nin güvenilirliği konusunda hala çok sayıda kuşku var. Dolayısıyla Hindistan bir anlaşma yapmaya karar verse dahi teknik detayları koordine etmek ve Hava Kuvvetleri’nin özel gereksinimlerine yanıt vermek muhtemelen uzun bir süreç olacaktır.

Delhi, geleneksel Rus savunma ortağı ve Başkan Donald Trump yönetiminde daha işlemsel bir tutum sergileyen Amerika ile ilişkilerini tartmaya devam ediyor ve Washington Rus enerjisi ve silahları satın alan ülkeler üzerinde baskı kurmaya devam ediyor. Yaklaşan Modi-Putin zirvesi dış baskıların ikili işbirliğinin gidişatını zorlaştırmasına karşın Hindistan ve Rusya’nın enerji, savunma ve ticaret alanlarındaki kazanımlarını pekiştirmesi için bir fırsat sunuyor. 2022’den bu yana enerji, Delhi ve Moskova ortaklığının ana itici gücü ve Rusya Hindistan’ın en büyük ham petrol kaynağı haline geldi. Birkaç yaptırım turuna karşın Rus şirketleri Hindistan rafinerilerine petrol göndermeye devam etti. Amerika’nın en büyük Rus petrol şirketleri Rosneft ve Lukoil’e yönelik son kısıtlamaları tedarik işini biraz karmaşık hale getirse de bu önlemlerin Delhi ile Moskova arasındaki petrol bağlantısına ölümcül bir darbe vurması pek olası değil. Rusya petrol akışının yolunu bulacağına inanıyor ve Hindistan’ın bir dizi aracı ve geçici çözüm mekanizması aracılığıyla dolaylı alımlara devam edebilme yeteneğine güveniyor. Ki Delhi ulusal çıkarlarla örtüşen alanlarda Washington baskısına boyun eğme konusunda istekli değil ve halka açık şirketler, yaptırım uygulanmayan kuruluşlardan Rus petrolü ithalatına devam etme niyetlerini yineliyor. Yani süreç daha karmaşık hale gelse dahi iki ülke karşılıklı fayda sağlayan angajmanlarını sürdürmeye çalışacaklardır.

Ancak yine de son Amerikan yaptırımlarının 21 Kasım’da yürürlüğe girmesiyle birlikte Delhi’nin Moskova ile petrolle ilgili işlemlerini azaltması kuvvetle muhtemel. Bu Delhi’nin Putin Hindistan’a vardığında duyurmak isteyeceği bir şey olmasa da 2026 için en olası senaryo. Rus karar vericiler Delhi’nin uzun vadeli bir petrol müşterisi olarak kalmasını kesinlikle ister ki bu Moskova için bütçe projeksiyonlarını istikrara kavuşturmaya ve en büyük ihracat destinasyonu olarak Çin’e olan artan bağımlılığı dengelemeye yardımcı olacaktır. Bu nedenle Moskova petrol sevkiyatlarında önemli ölçüde daha yüksek indirimlerden yeni kurulan şirketler ve aracılar aracılığıyla yapılan anlaşmalara kadar bir dizi önlem hazırlıyor ve belli bir aradan sonra işlerin normale döneceği umudunu taşıyor. Moskova ayrıca Rosatom’un büyük ve küçük ölçekli nükleer santral projelerinin yerelleştirilmesini teklif etmesiyle Hindistan ile sivil nükleer işbirliğini genişletmeye istekli. Tamil Nadu’daki Kudankulam Nükleer Santrali’nin II. ve III. fazlarını tamamlamanın yanısıra Rus şirketi uzun zamandır Delhi’nin yeni bir santrale başlamasını öneriyor. Rosatom’un bir diğer önerisi de şebeke altyapısı sınırlı olan veya aşamalı olarak kullanımdan kaldırılan kömür santrallerine küçük modüler reaktörler inşa etmek. Şirket Nisan 2025’te Maharashtra hükümeti ile toryum bazlı küçük modüler reaktörler için bir Mutabakat Zaptı imzalamış olsa da Delhi’nin Amerika ve Fransa gibi diğer ortaklardan benzer teknolojiler tedarik etmeyi düşünmesi nedeniyle bunun uygulanması henüz belli değil. Delhi ayrıca Moskova ile Rosatom’un proje için gerekli bazı ekipmanları Hint yüklenicilerden tedarik ettiği Bangladeş’teki Roopur Nükleer Santrali’nin inşasında işbirliğine devam ediyor.

Yaklaşan zirvenin bir diğer odağı da ticaret ve endüstriyel işbirliğinin nasıl genişletileceğine dair tartışmalar olacak. Moskova’nın, Hindistan’ın makine, telekomünikasyon ekipmanı, kimyasallar, gıda ve ilaç ürünleri ihracatını artırmak amacıyla Hint şirketlerinin kendi pazarına daha fazla erişim sağlamasını sağlayacak bir dizi önlem sunması bekleniyor. Hindistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği ile ticaret görüşmelerinin hızlanması görünüşe göre ikili önlemlerin bir uzantısı. Ağustos 2025’te imzalanan Referans Şartları kapsamında kabul edilen 18 aylık çalışma planı Hint mikro, küçük ve orta ölçekli işletmelere yani Delhi’nin can alıcı noktası KOBİlere, çiftçilere ve balıkçılara yeni pazarları açmayı içeriyor.

Bu arada iki ülke arasındaki bankacılık entegrasyonu da genişliyor. En büyük Rus bankalarından bazıları Hindistan’daki varlıklarını ve faaliyetlerini artırıyor ve ulusal para birimleri üzerinden doğrudan ödemeler ikili ticarete hakim oluyor. Finansal etkileşimi derinleştirmek, ödeme ve finansal iletişim sistemlerinin entegrasyonunu teşvik etmek amacıyla Rusya Merkez Bankası Hindistan’da bir temsilcilik ofisi açmayı planlıyor. Ayrıca beklenen zirve sonuçlarına ilişkin Delhi’nin istikrarlı gübre tedarikini sağlamak için Rusya’da bir üre üretim tesisi kuracağını duyurması bekleniyor. Bu arada sivil havacılık sektöründe ise Hindustan Aeronautics kısa mesafeli uçuşlar için tasarlanmış iki motorlu dar gövdeli bir yolcu uçağı olan SJ-100 uçağı üretmek üzere Rusya’nın United Aircraft Corporation şirketiyle bir anlaşma imzaladı. Moskova ayrıca denizcilik işbirliğini derinleştirmek için Delhi’ye çeşitli önerilerde de bulunuyor. Bu öneriler arasında Mumbai ve Chennai limanlarında Rus katılımıyla gemi inşa ve gemi onarım kümeleri kurulması var. Bu alandaki diğer girişimler arasında nükleer olmayan buzkıranların ortak inşası, mürettebat eğitimi ve okyanus araştırmalarında bilimsel faaliyetlerde işbirliği ve Rusya’nın yeşil denizciliğin geliştirilmesine desteği de söz konusu.

Tüm bunlar ve daha fazlası masada olacaktır ancak iki ülke jeopolitik zorluklarla mücadele ederken ve ilişkilerine engel teşkil eden dış engellerle karşı karşıya kalırken zirve ağırlıklı olarak sembolik kalacak, Delhi ve Moskova’nın niyetleri işleyen anlaşmalara dönüştürme önceliği hala öncelik olmaya devam edecektir. Bu arada da proje aşamasındaki bazı projeler ikili ilişkilerin dayanıklılığını vurgulamak üzere tasarlanırken diğerleri yaptırım radarlarına takılmamak için kasıtlı olarak düşük profilli tutulacaktır. Yeniden canlanan bir Hindistan-Rusya ortaklığı için ideal zaman henüz hala beklenmekte…

Görüş

Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.

Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.

Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.

Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası

Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.

Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.

Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.

Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?

ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.

Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.

Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

Savaşın Maliyeti

Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.

Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:

  • Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
  • Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
  • Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
  • Ticari yatırımların gerilemesi.
  • Enflasyonist baskıların artması.
  • Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.

Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.

Amerika’nın İç Siyaset Hesabı

Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.

Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.

Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.

Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.

NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya

NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.

Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.

Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.

Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi

Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.

Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.

Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.

Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği

Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.

Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.

Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.

Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı

Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.

Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.

ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.

Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?

Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.

Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.

Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.

Sonuç

Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.

Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.

Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.

Kaynaklar:

  • ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
  • Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
  • Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
  • Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
  • Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
  • Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
  • Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
  • NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
  • Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
  • OECD – Ekonomik Görünüm.
Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English