Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Yargı reformunun İsrail ekonomisine etkisi: Yatırımcılar “bekle gör” modunda

Yayınlanma

İsrail’de yüksek teknoloji sektörü, ülke ekonomisinin ana lokomotiflerinden birisi sayılıyor. Ülkedeki istihdamın yüzde 10,4’ünü karşılayan yüksek teknoloji sektörü, dünya genelinde nüfusa oranla bu sektörde çalışan kişi sayısında birinci sırada yer alıyor. Ancak Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümetinin yükselen tüm itirazlara rağmen yargının bağımsızlığına karşı attığı kararlı adımlar yüksek teknoloji sektörünü yurtdışındaki faaliyetlerini artırmaya sevk etti.

Financial Times, sektörde faaliyet gösteren iş insanlarıyla görüştü. Yargı reformunun iş dünyasını nasıl etkileyeceğini ve İsrail ekonomisini gelecekte neyin beklediğine dair öngörülerini sordu:

***

İsrail teknoloji sektörü Netanyahu’nun yargı değişiklikleri konusunda alarm veriyor

Girişimciler, yargının gücünü zayıflatmaya yönelik tartışmalı girişimin ekonomik etkileri konusunda uyarıyor

James Shotter 

Eran Shir, 2015 yılında bir otomotiv startup’ı olan Nexar’ı kurduğundan beri İsrail’de yaklaşık 120 işyeri yaratılmasına yardımcı oldu. Ancak bu yıl, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun yargıyı zayıflatmak için başlattığı sert tartışmalar nedeniyle, yurtdışındaki faaliyetlerini artırmaya karar verdi.

Shir, “İsrail dışındaki lokasyonlarımıza daha fazla yatırım yapıyoruz ve İsrail dışında fikri mülkiyet üretiyoruz … ve aktif olarak başka yerlerde açılmaya bakıyoruz” dedi. “Bu yıl İsrail’de daha fazla işe alım yapmadık ama Portekiz’de beş kişiyi işe aldık” diye ekleyen Shir, bu kararların yargıdaki reformdan “büyük ölçüde etkilendiğini” belirtti.

Shir’in kararları, İsrailli teknoloji girişimcileri ve iş dünyası liderleri arasında Netanyahu’nun radikal koalisyonu tarafından dayatılan reformun ekonomik sonuçları konusunda artan endişeyi yansıtıyor. Yargıda yapılan değişiklikler yedi ay süren kitlesel protestolara yol açmış, ABD’nin eleştirilerine neden olmuş ve binlerce yedek askerin gönüllü olarak istifa tehdidinde bulunmasına yol açmıştı.

Şimdilik İsrail’in 500 milyar dolarlık ekonomisinin temelleri sağlam. Büyümenin bu yıl yüzde 3 civarında olacağı tahmin edilirken, işsizlik yüzde 3,3 seviyesinde ve enflasyon yüzde 4,2 ile küresel standartlara göre düşük. Geçen hafta çok sayıda şirket kısa süreli bir greve katılmış olsa da yargıdaki değişikliklere karşı mücadeleden kaynaklanan ekonomik kesinti şu ana kadar nispeten sınırlı kaldı.

Ancak siyasi çalkantılar İsrail’in mali piyasalarını şimdiden etkiledi. Kriz ilerledikçe, şekel dolar karşısında yaklaşık yüzde 8 değer kaybederken blue-chip endeksi neredeyse hiç yükselmedi. Morgan Stanley geçen hafta, çalkantının borçlanma maliyetlerini artırabileceği uyarısında bulundu. İsrail Merkez Bankası Nisan ayında yaptığı açıklamada, önümüzdeki üç yıl içinde ülkenin ekonomik çıktısında yıllık ortalama yüzde 2,8’e varan bir düşüş yaşanabileceğini söyledi.

Hükümet yetkilileri, aşırı etkin yargıyı dizginlemek için reformun gerekli olduğunda ısrar ediyor. Önlemler arasında geçen hafta kabul edilen ve en üst mahkemenin hükümet kararlarını bozma yetkisini sınırlayan bir yasa ve yargıç atamalarında koalisyona daha fazla yetki verme planları yer alıyor.

Ayrıca ekonomik etkilere ilişkin endişeleri de görmezden geldiler. Derecelendirme kuruluşları Moody’s ve Standard & Poor’s’un geçen hafta reformun ekonomik yansımaları konusunda uyarıda bulunmasının ardından Netanyahu ve Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, çip üreticileri Intel ve Nvidia tarafından İsrail’de planlanan büyük yatırımlara dikkat çeken ve ülke ekonomisinin “çok güçlü” olduğunda ısrar eden bir açıklama yaptı.

Ancak pek çok ekonomist, yönetici ve yatırımcı, önerilen yargı değişikliklerini, İsrail’in iş dostu ortamını aşındırabilecek düzensiz politika yapımının bir reçetesi olarak görüyor.

“İsrail şimdiye kadar iyi kurumlara, bir dizi denge ve denetleme mekanizmasına, güçler ayrılığına ve etkin bir bürokrasiye sahipti. Ancak tüm bunlar hükümet tarafından hedef alınıyor” diyor Kudüs İbrani Üniversitesi’nden ekonomist Itzchak Raz: “Asıl endişe verici olan, bunun çok uzun bir süre boyunca daha düşük bir ekonomik büyüme oranına dönüşecek olması.”

Nexar’ın ortak kurucusu Shir, en büyük endişesinin, İsrail toplumunun geniş kesimlerinden ve en önemli müttefiki ABD’den gelen itirazlara rağmen, hükümetin reformu ilerletmek için hazırlıklı olması olduğunu söyledi. “Hükümet, geçen hafta İsrail ekonomisinin refahıyla ilgilenmediklerini gösterdi” dedi: “Misyonları üç kazanmak var ve bunu yapmak için gerekli her şeyi feda edecekler.”

İsrail’in ekonomik çıktısının altıda birini ve ihracatının yarısından fazlasını oluşturan teknoloji sektöründe diğer şirketler de benzer endişelere sahip. Start-Up Nation Central adlı düşünce kuruluşu tarafından geçen ay yapılan bir anket, yargı mücadelesi başladığından bu yana start-up’ların yüzde 68’inin faaliyetlerini ya da nakitlerini İsrail dışına taşımak gibi yasal ya da finansal adımlar attığını ortaya koydu. Sektöre yapılan yatırımlar yılın ilk yarısında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 67 azaldı.

Bazıları bu tepkinin abartılı olduğunu düşünüyor. Bir risk sermayesi şirketi olan Heroic Ventures’ın kurucusu Michael Fertik, İsrail’e bu yıl geçen yıla göre daha fazla para yatırdığını ve ülkenin teknoloji sektörüne yatırım yapmak için temel nedenlerin değişmediğini söyledi, “Aynı düzeyde yaratıcılığa, aynı düzeyde faaliyete ve aynı düzeyde hırsa sahip” dedi.

Diğerleri ise daha az iyimser. Risk sermayesi kolunun yanı sıra bir start-up platformu da işleten Team8’den Nadav Zafrir, özellikle yeni yatırımcılar için kaynak yaratmanın “kesinlikle” daha zor hale geldiğini söyledi.

“İsrail’in küresel bir inovasyon merkezi olarak gücü, derinliği ve önemi o kadar kritik ki, şimdiye kadar İsrail’e yatırım yapanların çoğu İsrail’de kaldı” dedi. Ancak İsrail’e henüz yatırım yapmamış bazı yatırımcıların “bekleyip ne olacağını görmeye” karar verdiklerini “kesin olarak” bildiğini de ekledi.

Uzun vadede sorulması gereken soru, İsrailli şirketlerin -özellikle de mobilitesi yüksek teknoloji sektöründe- şimdiye kadar ticari faaliyetlerini başka bir yere taşıma yönünde attıkları küçük adımların daha büyük bir şeye dönüşüp dönüşmeyeceği. Yöneticiler ve yatırımcılar şu ana kadar durumun böyle olmadığını söyledi. Ancak böyle bir göçün İsrail ekonomisi üzerindeki en büyük tehdit olduğunu da belirttiler.

“[İsrail ekonomisi] neredeyse enerjiye bağımlı bir ekonomi gibi, satışlarının tamamını topraktan maden çıkararak elde ediyor. Bu durumda madenler girişimcilerdir” diyor İsrailli start-up’lara 1,5 milyar dolar yatırım yapmış olan Bessemer Venture Partners’ın yönetici ortağı Adam Fisher:

“Tek sorun şu ki, madenler topraktan çıkarılıp başka bir yere taşınamazken, girişimciler ve çalışanlar hareket edebiliyor. İşte bu yüzden yüksek teknoloji sektörü sesimizi yüksek sesle duyuruyor.”

Ortadoğu

İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Yayınlanma

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.

Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.

Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.

Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.

İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.

Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.

Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.

Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor

Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.

Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.

İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.

İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.

Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.

Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi

Taviz koparmak için tırmandırma

Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.

Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.

Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.

Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.

Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”

Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.

Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.

Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.

Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.

Dayanıklılık üzerine kurulu kumar

İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.

Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.

Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.

Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.

Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.

Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.

Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.

Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English