Bizi Takip Edin

Görüş

Yazı dizisi: Rusya ekonomisinin dönüşümü – 3

Avatar photo

Yayınlanma

Rusya: ekonomi, sorunlar, istikrar halkaları, çözüm arayışları – 3

İstikrar halkaları: içeride zor ve tehdit

Yukarıda saydığım bütün kasvetli göstergelere rağmen onları sınırlayan bir takım faktörler de var. En önemlisi, saydığım sektörler büyük ölçüde devletin elinde, dolayısıyla bu işletmelerde iflaslara izin verilmeyeceği açık. Bu da, kuşkusuz, genel riski azaltan bir faktör.

Devlet sektörünün organizasyonu, özgül devlet kapitalizmi, tamamen başka bir yazı konusu; bu nedenle burada derinlemesine incelemeyeceğim. Ancak istikrar halkaları kapsamında devlet zorunun sayılması gerek.

Genel olarak böyle durumlarda (Türkiye’de olduğu gibi) enflasyon artışını tetikleyen temel faktör şirketlerin süper kârlarıdır. Kapitalizmde yapısal bir eğilim bu ve dolayısıyla Rusya’da da gözleniyor; ama iktidarın bonapartist (bu kavramı şartlı kullanıyorum; Rusya’da iktidar meselesi ayrı, geniş ve kapsamlı bir teorik çalışma gerektiriyor) niteliği bu eğilimin güçlenmesine engel. 2024 boyunca bir dizi örnekte devlet baskısıyla kâr oranlarının yükselmesine engel olunduğu ve fiyatların az çok kontrol altında tutulduğu gözlendi. Bunlar iki kanaldan yürütüldü. Federal Anti-Tekel İdaresi (FAS) ve Genel Savcılık.

FAS, başta telekomünikasyon, temel gıda maddeleri ve inşaat malzemeleriyle ilgili anti-tekel müktesebatına dayanarak bir dizi soruşturma açtı. Bu soruşturmalar çoğu defa idari veya cezai süreç başlatılmadan fiyatların geri çekilmesiyle sona erdi.

Burada dikkat çekici bir ayrıntı var. FAS’in bir önceki başkanı İgor Artemyev’di. 11 Kasım 2022’de Artemyev’in yerine Maksim Şaskolskiy atandı. İkisi neredeyse tamamen karşıt kişilikler; daha önce liberal-neoliberal Yabloko partisinin Duma grubu başkan vekili olan Artemyev devletin ekonomiden elini ayağını çekmesi taraftarıydı, onun döneminde federal bölgelerin devlete ait enerji şirketlerinin satışına getirmek istediği sınırlamalar birçok defa FAS engeline takılmıştı. Dahası, bir devlet siyaseti olan küçük ve ortaburjuvazinin güçlendirilmesi de FAS tarafından zaman zaman bloke edilmişti; örneğin 2015’te tekel soruşturmalarının sadece yüzde 11’i büyük şirketlere (yani tekellere) karşı yürütülmüştü; yüde 36’sı ise orta ölçekli işletmeleri hedef almıştı.

“Rusya…”da FAS’ın 2018 rekabet raporunda devletin ekonomideki payının artmasından Artemyev’in rahatsızlığını ifade eden cümleler aktarmıştım; şöyle diyordu: “Devletin ekonomideki rolünün güçlendirilmesi süreci yeni, nitel bir aşamaya girdi” ve devlet kural koymakla kalmayıp “ülkenin bütün ekonomik sistemini düzenlemeye çalışıyor”.

Başka deyişle Artemyev’in başkanlığında Anti-Tekel İdaresi esas itibariyle devleti “küçültme” ve özel sektörün tekelleşmesini artırma amacı güdüyordu ve bu, doğal olarak, tekel kârlarının teşvikini de kapsıyordu.

Şaskolskiy ise büyük çoğunluğu Leningrad oblastindeki devlet şirketlerinin (veya büyük hisseleri devlete ait şirketlerin) yönetiminde bulunmuştu; selefinin tersine liberal entelijensiyanın uzağındaydı ve atanmasının tam da batının yaptırım saldırısına denk düştüğüne bakılırsa devletin FAS’a verdiği rolde bir değişimi de gösteriyordu.

Mevcut müktesebata göre (İdari Suçlar Kanunu, KoAP) “emtia piyasasındaki hâkim konumunu kötüye kullanmanın” cezası iki başlıkta ele alınıyor: eğer belli bir mala yapılan zam (yani kâr oranı) rekabeti tahrip etmiyor veya sınırlamıyor ama başkalarının menfaatine zarar veriyorsa 300 bin rubleden 1 milyon rubleye kadar ceza kesiliyor; eğer rekabeti sınırlıyor ve tahrip ediyorsa da o şirketin pazara girmesi üç yıl boyunca yasak ediliyor veya o malın cirosunun yüzde 1-15’i kadar ceza kesiliyor (işletmenin toplam emtia cirosunun yüzde 2’sini aşmamak ve 100 bin rubleden az olmamak kaydıyla).  Bu ikinci durum, her ne kadar kâr oranı belirtilmemiş olsa da, fiilen bütün kâra el konulması anlamına geliyor.

Kanunun bu maddesinde en son tashih 2015’te yapılmıştı; ancak yakın zamanda iki tashih girişimi daha oldu. 2022 ağustosunda Artemyev başkanlığındaki FAS’ın ilk girişimi, aslında bu engeli kaldırmaktan başka bir anlam taşımıyordu; buna göre 60 gün içinde yüzde 30’dan fazla fiyat artışı soruşturma konusu olacaktı. Bu girişim sonuçsuz kaldı. İkinci  öneri ise bu yılın başında (şubat) Şaskolskiy’in başkanlığındaki FAS tarafından yapıldı; buna göre de herhangi bir malın fiyatı 60 gün içinde yıllık TÜFE’nin yüzde 5’inden fazla arttıysa ekonomik bir gerekçesi olmadığı kabul edilecek ve ilgili şirket para cezası ödeyecek; demek ki bileşik hesapla bir mala yılda en çok yüzde 34 fiyat artışı sınırı konuluyor ve bu da en çok büyük zincir marketleri ilgilendiriyor. Bu tasarı halen hükümette.

Tasarı kabul edilir mi, bilmiyorum (bu tür tasarılar kabul edilmeden önce komisyonda uzun süre tutularak da tehdit aracı olarak kullanılabilir); ancak FAS’ın yetkisini kullanarak fiyat artışlarını durdurmaya çalıştığı belli. 2023’te FAS, ülkenin iki büyük mobil telefon operatörü hakkında haksız zam soruşturmaları açmıştı. Bu şirketlerin açtığı itiraz davasında Moskova tahkim mahkemesi geçen yıl FAS’ı haklı buldu. Ne kadar ceza kesildiğiyle ilgili net bir bilgi bulamadım; bu belki de ciddi bir meblağ olmadığına ve soruşturmanın bir başlangıç niteliği taşıdığına işaret ediyor. FAS 2023’te ceza yiyen operatörlerden MTS’ye geçen yıl gene haksız zam soruşturması açtı, bu defa 3 milyar ruble ceza kesti ve zammı geri aldırdı. MTS’nin bu yıl ortasında operatörlükten gelen toplam cirosu 115,1 milyar, kârı da 7,2 milyar rubleydi; demek ki FAS’ın cezayı en üst sınırdan kesmiş ve soruşturmaya konu olan davada bütün kâra (eğer daha fazlasına değilse) el konulmuş.

MTS cezası daha çok bir gözdağını andırıyor. Yıl boyunca benzer soruşturmalar sürdü ve çoğu durumda yapılan zamların geri çekilmesiyle sonuçlandı. FAS sadece bir önceki yıl toplam 5,8 milyar ruble ceza kesmişti; bunun 2,4 milyarı merkezi (906 milyon Apple’a), geri kalanı da federal bölgelerde kesilen cezalardı. Geçen yıl da antitekel cezalarının aşağı yukarı aynı seviyede kalması beklenebilir. Toplu istatistikler henüz yayınlanmadı; ancak FAS’ın resmi sitesindeki, soruşturmaların tamamını yansıtmaktan çok uzak haberlere bakılırsa merkezi soruşturmalarda 3 milyar rublenin üzerinde ceza kesildiği, 2 milyar rubleden fazla da geçen iki yıldaki cezaların ek tahsilatının yapıldığı anlaşılıyor.

Bunlar ciddi meblağlar değil, ancak tedbirin sıkılığı ve ibret-i âlem cezalar başka şirketlerin benzer eğilimlerini frenlemesine neden oluyor.

FAS, tekel fiyatlarını sınırlandırmanın araçlarından biri; ama özellikle gıda maddelerinde (ve “sosyal açıdan önem taşıyan diğer malların fiyatlandırılmasında”) bunlar sadece idari değil kriminal soruşturmalara da konu oluyor. Bu soruşturmalar Genel Savcılık tarafından yürütülüyor. Savcılık yıl boyunca başta yumurta olmak üzere gıda maddelerinden hijyene ve internet alışveriş sitelerindeki fiyatlandırmalara soruşturmalar açtı, bunların fiyatlarının savcılığın kontrolü altında olduğunu bildirdi ve karaborsa gözlendiği takdirde ağır ceza isteneceğini duyurdu.

İstikrar halkaları: düşen işsizlik, artan ücretler

En genelde bakıldığında her şeye rağmen bir dizi olumluluktan söz etmek
de mümkün. Bunların başında enflasyon hedeflerinin tutturulamamasına rağmen işsizlik oranlarının düşmeye devam etmesi geliyor. Aynı şekilde ücret ve gelir artışı eğilimi de devam ediyor. (Bak. Grafik 8.)

Grafik 8. Reel ücretler (2018 = 100)

Bununla birlikte, Grafik 9’un gösterdiği gibi, mevduat faizlerindeki yükselmeye rağmen reel gelirin tasarrufa ayrılan kısmında çok büyük bir değişiklik yok.

Grafik 9. Reel gelirin tüketim ve mevduata bölünmesi

Bunun bir dizi nedeni var. Birincisi, ücretler ne kadar yükselirse yükselsin zaruri giderlere ayrılan pay da artıyor. İkincisi, 1990’ların iflasından çıkmış olan halkın tasarruf güdüsü zayıf; mevduat faizleri rekor da kırsa halk yarın ne olacağını bilmediğinden ya eline geçeni harcayacak, ya araç veya ev alacak, ya da değerli metaller şeklinde tutmayı tercih edecektir — banka hesapları ise son tercih olacaktır.

Gerçekten de 2024 üçüncü çeyreğe kadar otomobil alımları hızla artıyordu. 2021’in ikinci çeyreğinde 490 bin otomobil satılmıştı; ilk yaptırım dalgasının ardından bu miktar 153 bine kadar düştü, ama ardından 2024 üçüncü çeyrekte 415 bine kadar yükseldi. Sabit fiyatlara vurulduğunda ise tablo daha da ilginç: 2021’de satılan 490 bin otomobil 2018 fiyatlarıyla 161 birime denk düşüyordu; 2024 üçüncü çeyrek itibariyle satılan 415 bin araç ise aynı fiyatlarla 228 birime yükselmişti. Yani otomobil fiyatlarındaki artışa rağmen gelirin daha büyük bir bölümü buna ayrılıyor.

Benzer bir durum konut alımında da var. MB’nın faiz siyaseti tüketici kredilerinin de daraltılmasını, hatta son verilmesini öngörüyor. Ama bütün ısrarına rağmen bunu başarması mümkün olmadı. Çünkü tüketici kredilerinin siyasi bir önemi de var; bunlar konsolidasyonun en önemli vasıtalarından biri.

Bu bağlamda Konut meselesi siyasi açıdan son derece önemli ve sektörün faiz riskinin yüksekliği, inşaat malzemelerinde enflasyon ortalamasının üzerinde fiyat artışı (başbakan yardımcısı Husnullin 20 Aralık’ta 2021’den bu yana inşaat malzemelerinde yüzde 64 artış olduğunu söylemişti), yeni inşaat yatırımlarının düşmesi yüzünden stagnasyonun etkisi birkaç yıl içinde daha derin hissedilebilir. Ancak mevcut projelerde bir aksama yok, bunun nedeni de aslında tüketici kredileri ucuzken (ayrıcalıklı krediler sayesinde hâlâ düşük) sektörde konut almaya hazırlananlardan toplanmış büyük bir sermaye birikimi olması (Husnullin bunun 7 trilyon ruble civarında olduğunu söylemişti — yani GSYH’nın yüzde 4’ünden fazla).

Burada bir başka dikkat çekici şey de şu: reel gelirin gıda, içecek ve tütün mamullerine harcanan kısmı az çok istikrarlı bir şekilde artıyor, ama hizmetlere ve gıda ürünü dışındaki emtiaya ayrılan kısmının artışı durdu veya yavaşladı. Veriler henüz kritik bir eşiğe işaret etmiyor, bununla birlikte halkta ekonominin gidişatına yönelik endişe algısının yükselmeye başladığı anlaşılıyor.

Diğer istikrar halkaları

Bütçe. Şimdilik petrol gelirlerinde aşırı bir düşüş gözlenmiyor. Federal bütçe de hâlâ fazla veriyor. Harcamaların GSYH’ya oranında düşüş var, ancak bu durum savunma sanayisine hiç dokunmadığı gibi sosyal yardımlar ve milli projelerden kısma anlamına da şimdilik gelmiyor, zira aynı dönemde GSYH da yükseldi: 2019 üçüncü çeyrekte 28,5 trilyondan 2024 üçüncü çeyrekte 50 trilyon rubleye. Ukrayna krizinin başından beri artış oranı ise yüzde 30’dan fazla. Bütçe gelirlerinin yüzde 35-40’ını eskisi gibi petrol ve doğalgaz gelirleri oluşturuyor.

Grafik 10. Federal bütçe

Grafik 10, 2019’dan bu yana federal bütçe gelir, gider ve açığının GSYH’ya oranını gösteriyor.  2025’te ise yeni vergi kanunu (kademeli vergi) ile bütçe gelirlerinde 2,6 trilyon ek artış bekleniyor; bu bütçenin geleneksel bileşimini kısmen değiştirebilir ve petrol-doğalgaz dışındaki gelirlerin payını yüzde 70’e çıkarabilir.

Kapasite kullanımı. İmalat sektöründe hiç de MB’nın iddia ettiği gibi aşırı ısınma, aşırı kapasite kullanımı gözlenmiyor. Bizzat MB’nın verilerine göre bütün ekonomide üretim kapasitesi kullanımı 2021 ikinci çeyrekten beri ciddi bir değişiklik göstermiyor: yüzde 79-81 seviyesinde. Maden ve mineral çıkarılmasındaki kapasite kullanımında aynı dönemde küçük bir azalma bile gözleniyor (yüzde 80-81). İmalat sektöründe yüzde 73’den 75’e artış var, ama bu da genel kapasite kullanımının altında. İnşaat sektöründeki oranlar da buna yakın (bununla birlikte 2023 ortasından beri aşağı yukarı yüzde 80’den 78’e düşüyor). Ulaştırmada ise yüzde 75’den 77’ye yükselmiş. Ama aynı dönemde işsizlik yüzde 5’ten 2,3’e gerilemiş.

Sabit sermaye yatırımları. Bu kalemde artış temposu geçtiğimiz yıl boyunca ciddi biçimde düştü: birinci çeyrekte (bir önceki döneme göre) yüzde 3,5, sonra sırasıyla yüzde 0,8 ve 0,6. Ancak hiç değilse pozitif oranlar şimdilik korunuyor. Bununla birlikte sermaye verimliliği faiz oranlarının altına düştüğü ölçüde negatif oranlar da ortaya çıkacaktır. Nitekim, grafiklerde göstermemiş olsam da, inşaat sektöründe yıl boyunca yüzde -0,1 seviyesinde sürekli bir düşüş var.

Gelir artış temposu. GSYH’daki artışın başlıca gelir kalemlerine göre (işgücü ödemeleri, brüt kâr ve brüt karma gelir, net vergi ve ithalat) dağılımını gösteren grafiklerde 2023 boyunca sürekli ve hızlı bir artışın ardından 2024 boyunca sürekli ama itidalli bir gerileme var. Ama yüksek gelir, yüksek işgücü ödemelerine ve yüksek kâra hâlâ izin veriyor.

Stagnasyon? Bununla birlikte istatistiklerde izlenebilen sektörlerde, özellikle imalat sanayisi ve inşaat sektöründe stagnasyon eğilimi gözleniyor. Özel sektörün yatırım aktivitesi zayıflıyor.

Yazı dizisi: Rusya ekonomisinin dönüşümü – 2

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English