Bizi Takip Edin

Görüş

Yazı dizisi: Rusya ekonomisinin dönüşümü – 3

Avatar photo

Yayınlanma

Rusya: ekonomi, sorunlar, istikrar halkaları, çözüm arayışları – 3

İstikrar halkaları: içeride zor ve tehdit

Yukarıda saydığım bütün kasvetli göstergelere rağmen onları sınırlayan bir takım faktörler de var. En önemlisi, saydığım sektörler büyük ölçüde devletin elinde, dolayısıyla bu işletmelerde iflaslara izin verilmeyeceği açık. Bu da, kuşkusuz, genel riski azaltan bir faktör.

Devlet sektörünün organizasyonu, özgül devlet kapitalizmi, tamamen başka bir yazı konusu; bu nedenle burada derinlemesine incelemeyeceğim. Ancak istikrar halkaları kapsamında devlet zorunun sayılması gerek.

Genel olarak böyle durumlarda (Türkiye’de olduğu gibi) enflasyon artışını tetikleyen temel faktör şirketlerin süper kârlarıdır. Kapitalizmde yapısal bir eğilim bu ve dolayısıyla Rusya’da da gözleniyor; ama iktidarın bonapartist (bu kavramı şartlı kullanıyorum; Rusya’da iktidar meselesi ayrı, geniş ve kapsamlı bir teorik çalışma gerektiriyor) niteliği bu eğilimin güçlenmesine engel. 2024 boyunca bir dizi örnekte devlet baskısıyla kâr oranlarının yükselmesine engel olunduğu ve fiyatların az çok kontrol altında tutulduğu gözlendi. Bunlar iki kanaldan yürütüldü. Federal Anti-Tekel İdaresi (FAS) ve Genel Savcılık.

FAS, başta telekomünikasyon, temel gıda maddeleri ve inşaat malzemeleriyle ilgili anti-tekel müktesebatına dayanarak bir dizi soruşturma açtı. Bu soruşturmalar çoğu defa idari veya cezai süreç başlatılmadan fiyatların geri çekilmesiyle sona erdi.

Burada dikkat çekici bir ayrıntı var. FAS’in bir önceki başkanı İgor Artemyev’di. 11 Kasım 2022’de Artemyev’in yerine Maksim Şaskolskiy atandı. İkisi neredeyse tamamen karşıt kişilikler; daha önce liberal-neoliberal Yabloko partisinin Duma grubu başkan vekili olan Artemyev devletin ekonomiden elini ayağını çekmesi taraftarıydı, onun döneminde federal bölgelerin devlete ait enerji şirketlerinin satışına getirmek istediği sınırlamalar birçok defa FAS engeline takılmıştı. Dahası, bir devlet siyaseti olan küçük ve ortaburjuvazinin güçlendirilmesi de FAS tarafından zaman zaman bloke edilmişti; örneğin 2015’te tekel soruşturmalarının sadece yüzde 11’i büyük şirketlere (yani tekellere) karşı yürütülmüştü; yüde 36’sı ise orta ölçekli işletmeleri hedef almıştı.

“Rusya…”da FAS’ın 2018 rekabet raporunda devletin ekonomideki payının artmasından Artemyev’in rahatsızlığını ifade eden cümleler aktarmıştım; şöyle diyordu: “Devletin ekonomideki rolünün güçlendirilmesi süreci yeni, nitel bir aşamaya girdi” ve devlet kural koymakla kalmayıp “ülkenin bütün ekonomik sistemini düzenlemeye çalışıyor”.

Başka deyişle Artemyev’in başkanlığında Anti-Tekel İdaresi esas itibariyle devleti “küçültme” ve özel sektörün tekelleşmesini artırma amacı güdüyordu ve bu, doğal olarak, tekel kârlarının teşvikini de kapsıyordu.

Şaskolskiy ise büyük çoğunluğu Leningrad oblastindeki devlet şirketlerinin (veya büyük hisseleri devlete ait şirketlerin) yönetiminde bulunmuştu; selefinin tersine liberal entelijensiyanın uzağındaydı ve atanmasının tam da batının yaptırım saldırısına denk düştüğüne bakılırsa devletin FAS’a verdiği rolde bir değişimi de gösteriyordu.

Mevcut müktesebata göre (İdari Suçlar Kanunu, KoAP) “emtia piyasasındaki hâkim konumunu kötüye kullanmanın” cezası iki başlıkta ele alınıyor: eğer belli bir mala yapılan zam (yani kâr oranı) rekabeti tahrip etmiyor veya sınırlamıyor ama başkalarının menfaatine zarar veriyorsa 300 bin rubleden 1 milyon rubleye kadar ceza kesiliyor; eğer rekabeti sınırlıyor ve tahrip ediyorsa da o şirketin pazara girmesi üç yıl boyunca yasak ediliyor veya o malın cirosunun yüzde 1-15’i kadar ceza kesiliyor (işletmenin toplam emtia cirosunun yüzde 2’sini aşmamak ve 100 bin rubleden az olmamak kaydıyla).  Bu ikinci durum, her ne kadar kâr oranı belirtilmemiş olsa da, fiilen bütün kâra el konulması anlamına geliyor.

Kanunun bu maddesinde en son tashih 2015’te yapılmıştı; ancak yakın zamanda iki tashih girişimi daha oldu. 2022 ağustosunda Artemyev başkanlığındaki FAS’ın ilk girişimi, aslında bu engeli kaldırmaktan başka bir anlam taşımıyordu; buna göre 60 gün içinde yüzde 30’dan fazla fiyat artışı soruşturma konusu olacaktı. Bu girişim sonuçsuz kaldı. İkinci  öneri ise bu yılın başında (şubat) Şaskolskiy’in başkanlığındaki FAS tarafından yapıldı; buna göre de herhangi bir malın fiyatı 60 gün içinde yıllık TÜFE’nin yüzde 5’inden fazla arttıysa ekonomik bir gerekçesi olmadığı kabul edilecek ve ilgili şirket para cezası ödeyecek; demek ki bileşik hesapla bir mala yılda en çok yüzde 34 fiyat artışı sınırı konuluyor ve bu da en çok büyük zincir marketleri ilgilendiriyor. Bu tasarı halen hükümette.

Tasarı kabul edilir mi, bilmiyorum (bu tür tasarılar kabul edilmeden önce komisyonda uzun süre tutularak da tehdit aracı olarak kullanılabilir); ancak FAS’ın yetkisini kullanarak fiyat artışlarını durdurmaya çalıştığı belli. 2023’te FAS, ülkenin iki büyük mobil telefon operatörü hakkında haksız zam soruşturmaları açmıştı. Bu şirketlerin açtığı itiraz davasında Moskova tahkim mahkemesi geçen yıl FAS’ı haklı buldu. Ne kadar ceza kesildiğiyle ilgili net bir bilgi bulamadım; bu belki de ciddi bir meblağ olmadığına ve soruşturmanın bir başlangıç niteliği taşıdığına işaret ediyor. FAS 2023’te ceza yiyen operatörlerden MTS’ye geçen yıl gene haksız zam soruşturması açtı, bu defa 3 milyar ruble ceza kesti ve zammı geri aldırdı. MTS’nin bu yıl ortasında operatörlükten gelen toplam cirosu 115,1 milyar, kârı da 7,2 milyar rubleydi; demek ki FAS’ın cezayı en üst sınırdan kesmiş ve soruşturmaya konu olan davada bütün kâra (eğer daha fazlasına değilse) el konulmuş.

MTS cezası daha çok bir gözdağını andırıyor. Yıl boyunca benzer soruşturmalar sürdü ve çoğu durumda yapılan zamların geri çekilmesiyle sonuçlandı. FAS sadece bir önceki yıl toplam 5,8 milyar ruble ceza kesmişti; bunun 2,4 milyarı merkezi (906 milyon Apple’a), geri kalanı da federal bölgelerde kesilen cezalardı. Geçen yıl da antitekel cezalarının aşağı yukarı aynı seviyede kalması beklenebilir. Toplu istatistikler henüz yayınlanmadı; ancak FAS’ın resmi sitesindeki, soruşturmaların tamamını yansıtmaktan çok uzak haberlere bakılırsa merkezi soruşturmalarda 3 milyar rublenin üzerinde ceza kesildiği, 2 milyar rubleden fazla da geçen iki yıldaki cezaların ek tahsilatının yapıldığı anlaşılıyor.

Bunlar ciddi meblağlar değil, ancak tedbirin sıkılığı ve ibret-i âlem cezalar başka şirketlerin benzer eğilimlerini frenlemesine neden oluyor.

FAS, tekel fiyatlarını sınırlandırmanın araçlarından biri; ama özellikle gıda maddelerinde (ve “sosyal açıdan önem taşıyan diğer malların fiyatlandırılmasında”) bunlar sadece idari değil kriminal soruşturmalara da konu oluyor. Bu soruşturmalar Genel Savcılık tarafından yürütülüyor. Savcılık yıl boyunca başta yumurta olmak üzere gıda maddelerinden hijyene ve internet alışveriş sitelerindeki fiyatlandırmalara soruşturmalar açtı, bunların fiyatlarının savcılığın kontrolü altında olduğunu bildirdi ve karaborsa gözlendiği takdirde ağır ceza isteneceğini duyurdu.

İstikrar halkaları: düşen işsizlik, artan ücretler

En genelde bakıldığında her şeye rağmen bir dizi olumluluktan söz etmek
de mümkün. Bunların başında enflasyon hedeflerinin tutturulamamasına rağmen işsizlik oranlarının düşmeye devam etmesi geliyor. Aynı şekilde ücret ve gelir artışı eğilimi de devam ediyor. (Bak. Grafik 8.)

Grafik 8. Reel ücretler (2018 = 100)

Bununla birlikte, Grafik 9’un gösterdiği gibi, mevduat faizlerindeki yükselmeye rağmen reel gelirin tasarrufa ayrılan kısmında çok büyük bir değişiklik yok.

Grafik 9. Reel gelirin tüketim ve mevduata bölünmesi

Bunun bir dizi nedeni var. Birincisi, ücretler ne kadar yükselirse yükselsin zaruri giderlere ayrılan pay da artıyor. İkincisi, 1990’ların iflasından çıkmış olan halkın tasarruf güdüsü zayıf; mevduat faizleri rekor da kırsa halk yarın ne olacağını bilmediğinden ya eline geçeni harcayacak, ya araç veya ev alacak, ya da değerli metaller şeklinde tutmayı tercih edecektir — banka hesapları ise son tercih olacaktır.

Gerçekten de 2024 üçüncü çeyreğe kadar otomobil alımları hızla artıyordu. 2021’in ikinci çeyreğinde 490 bin otomobil satılmıştı; ilk yaptırım dalgasının ardından bu miktar 153 bine kadar düştü, ama ardından 2024 üçüncü çeyrekte 415 bine kadar yükseldi. Sabit fiyatlara vurulduğunda ise tablo daha da ilginç: 2021’de satılan 490 bin otomobil 2018 fiyatlarıyla 161 birime denk düşüyordu; 2024 üçüncü çeyrek itibariyle satılan 415 bin araç ise aynı fiyatlarla 228 birime yükselmişti. Yani otomobil fiyatlarındaki artışa rağmen gelirin daha büyük bir bölümü buna ayrılıyor.

Benzer bir durum konut alımında da var. MB’nın faiz siyaseti tüketici kredilerinin de daraltılmasını, hatta son verilmesini öngörüyor. Ama bütün ısrarına rağmen bunu başarması mümkün olmadı. Çünkü tüketici kredilerinin siyasi bir önemi de var; bunlar konsolidasyonun en önemli vasıtalarından biri.

Bu bağlamda Konut meselesi siyasi açıdan son derece önemli ve sektörün faiz riskinin yüksekliği, inşaat malzemelerinde enflasyon ortalamasının üzerinde fiyat artışı (başbakan yardımcısı Husnullin 20 Aralık’ta 2021’den bu yana inşaat malzemelerinde yüzde 64 artış olduğunu söylemişti), yeni inşaat yatırımlarının düşmesi yüzünden stagnasyonun etkisi birkaç yıl içinde daha derin hissedilebilir. Ancak mevcut projelerde bir aksama yok, bunun nedeni de aslında tüketici kredileri ucuzken (ayrıcalıklı krediler sayesinde hâlâ düşük) sektörde konut almaya hazırlananlardan toplanmış büyük bir sermaye birikimi olması (Husnullin bunun 7 trilyon ruble civarında olduğunu söylemişti — yani GSYH’nın yüzde 4’ünden fazla).

Burada bir başka dikkat çekici şey de şu: reel gelirin gıda, içecek ve tütün mamullerine harcanan kısmı az çok istikrarlı bir şekilde artıyor, ama hizmetlere ve gıda ürünü dışındaki emtiaya ayrılan kısmının artışı durdu veya yavaşladı. Veriler henüz kritik bir eşiğe işaret etmiyor, bununla birlikte halkta ekonominin gidişatına yönelik endişe algısının yükselmeye başladığı anlaşılıyor.

Diğer istikrar halkaları

Bütçe. Şimdilik petrol gelirlerinde aşırı bir düşüş gözlenmiyor. Federal bütçe de hâlâ fazla veriyor. Harcamaların GSYH’ya oranında düşüş var, ancak bu durum savunma sanayisine hiç dokunmadığı gibi sosyal yardımlar ve milli projelerden kısma anlamına da şimdilik gelmiyor, zira aynı dönemde GSYH da yükseldi: 2019 üçüncü çeyrekte 28,5 trilyondan 2024 üçüncü çeyrekte 50 trilyon rubleye. Ukrayna krizinin başından beri artış oranı ise yüzde 30’dan fazla. Bütçe gelirlerinin yüzde 35-40’ını eskisi gibi petrol ve doğalgaz gelirleri oluşturuyor.

Grafik 10. Federal bütçe

Grafik 10, 2019’dan bu yana federal bütçe gelir, gider ve açığının GSYH’ya oranını gösteriyor.  2025’te ise yeni vergi kanunu (kademeli vergi) ile bütçe gelirlerinde 2,6 trilyon ek artış bekleniyor; bu bütçenin geleneksel bileşimini kısmen değiştirebilir ve petrol-doğalgaz dışındaki gelirlerin payını yüzde 70’e çıkarabilir.

Kapasite kullanımı. İmalat sektöründe hiç de MB’nın iddia ettiği gibi aşırı ısınma, aşırı kapasite kullanımı gözlenmiyor. Bizzat MB’nın verilerine göre bütün ekonomide üretim kapasitesi kullanımı 2021 ikinci çeyrekten beri ciddi bir değişiklik göstermiyor: yüzde 79-81 seviyesinde. Maden ve mineral çıkarılmasındaki kapasite kullanımında aynı dönemde küçük bir azalma bile gözleniyor (yüzde 80-81). İmalat sektöründe yüzde 73’den 75’e artış var, ama bu da genel kapasite kullanımının altında. İnşaat sektöründeki oranlar da buna yakın (bununla birlikte 2023 ortasından beri aşağı yukarı yüzde 80’den 78’e düşüyor). Ulaştırmada ise yüzde 75’den 77’ye yükselmiş. Ama aynı dönemde işsizlik yüzde 5’ten 2,3’e gerilemiş.

Sabit sermaye yatırımları. Bu kalemde artış temposu geçtiğimiz yıl boyunca ciddi biçimde düştü: birinci çeyrekte (bir önceki döneme göre) yüzde 3,5, sonra sırasıyla yüzde 0,8 ve 0,6. Ancak hiç değilse pozitif oranlar şimdilik korunuyor. Bununla birlikte sermaye verimliliği faiz oranlarının altına düştüğü ölçüde negatif oranlar da ortaya çıkacaktır. Nitekim, grafiklerde göstermemiş olsam da, inşaat sektöründe yıl boyunca yüzde -0,1 seviyesinde sürekli bir düşüş var.

Gelir artış temposu. GSYH’daki artışın başlıca gelir kalemlerine göre (işgücü ödemeleri, brüt kâr ve brüt karma gelir, net vergi ve ithalat) dağılımını gösteren grafiklerde 2023 boyunca sürekli ve hızlı bir artışın ardından 2024 boyunca sürekli ama itidalli bir gerileme var. Ama yüksek gelir, yüksek işgücü ödemelerine ve yüksek kâra hâlâ izin veriyor.

Stagnasyon? Bununla birlikte istatistiklerde izlenebilen sektörlerde, özellikle imalat sanayisi ve inşaat sektöründe stagnasyon eğilimi gözleniyor. Özel sektörün yatırım aktivitesi zayıflıyor.

Yazı dizisi: Rusya ekonomisinin dönüşümü – 2

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English