Bizi Takip Edin

Görüş

Yeşil Alman Hükümeti’nin Çin Stratejisi

Avatar photo

Yayınlanma

Alman hükümetinin strateji belgesi 13 Temmuz 2023 tarihinde kabul edildi. 64 sayfalık belge, Alman hükümetinin Çin politikası konusundaki büyük bilgi eksikliğini açıkça ortaya koyuyor. Yeni yön değişikliği Alman ekonomisini sabote eden milyarlarca dolarlık ödemelerin yapıldığı ABD düşünce kuruluşlarından gelen kötü tavsiyeler nedeniyle korumacılık anlamına geliyor.

Çin’in başarısı reformlara dayanır. Çin Halk Cumhuriyeti özellikle son on yılda hukukun üstünlüğü, yüksek teknoloji, yoksulluğun azaltılması, iklimin korunması ve engellilerin korunması alanlarında çok önemli mesafeler kat etti. Kalkınma hiçbir zaman durmadı ve durmayacak. Çin tarzı sosyalizm, insanların yaşamlarını uyum, barış ve refah içinde, doğayla barışık ve karşılıklı saygı çerçevesinde şekillendirmeyi amaçlıyor. Dünya siyaseti açısından, insanlığın bölünmüş bir geleceği olduğu görülüyor, bu nedenle dünyadaki çatışmaları çözmek için birlikte çalışmak önemli. Çin dünyadaki hiçbir çatışmaya askeri müdahalede bulunmuyor ve dünyadaki hiçbir ülkeye kendi iradesini dayatmıyor. Tüm ortaklar Çin’i seçiyor, çünkü Çin her ülkenin kültürel, siyasi ve tarihi özelliklerine saygı duyuyor – özellikle de Almanya’nın iradesine.

Almanya’nın kendisi de son on yılda büyük zorluklarla karşılaştı. Tüm AB ve transatlantik ortakları başarı yerine çatışmalarla karşı karşıya geldi. Örneğin, Afrika, Orta Doğu ve son olarak Ukrayna’da özgürlük, demokrasi ve “kurallara dayalı dünya düzeni”nin korunması için verilen savaşlar mülteci akınlarına ve ekonomik istikrarsızlığa yol açtı. Ulusal düzeyde, sosyal, ulaşım, eğitim ve konut altyapısına yapılan büyük yanlış yatırımlar huzursuzluğa yol açıyor. Fransa gibi diğer Avrupa ülkelerinde de kitlesel protestoların yaşanması sebepsiz değil. Sonuç ise enerji krizi, yüksek enflasyon ve ağır hasar görmüş bir ekonomi.

Temel unsurlarını Almanya’daki Amerikan medyasının, Amerikan düşünce kuruluşlarının ve ABD’deki yeşil lobilerin etkisinden alan Alman hükümetinin strateji belgesi, şimdi Çin’e olan ekonomik ve siyasi mesafeyi kapatıyor. Avrupalı şirketlerin Çin’in ilerlemesine katılması artık daha zor olabilir. Bunun temel nedeni, Alman hükümetinin Çin’de neler olup bittiğini anlamaması. Çin’in son on yılda kaydettiği ilerlemeyi anlayabilmiş değiller. Aradaki fark giderek açılıyor, Çin’in yükselişi durdurulamıyor. Alman hükümeti dünyanın büyük projelerinde birlikte çalışmak yerine şiddetli bir fırtınaya doğru yelken açıyor.

Retorik kelime oyunları Tek Çin ilkesini zayıflatıyor ve Tayvan’ın özerkliğini tanıyor

Alman hükümetinin strateji belgesi, açıkça korumacılığı hedefleyen ama yüzeysel olarak işbirliği görüntüsü veren retorik-politik kelime oyunlarıyla dilsel olarak karakterize ediliyor. Bu durum özellikle Tayvan sorunu örneğinde açıkça ortaya çıkıyor. Nitekim Alman hükümeti Tek Çin ilkesine olan bağlılığını dile getirmeye devam ederken, bunu açıkça “AB’nin Tek Çin ilkesi” olarak ifade ediyor. Dünya genelinde Tek Çin ilkesinin, Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin’in tek meşru ulusu olarak tanıyan tek bir ortak tanımı var. Birleşmiş Milletler ve tüm uluslararası örgütlerde Çin Halk Cumhuriyeti, Tayvan eyaleti de dahil olmak üzere tüm Çin’i temsil eder. Ancak Alman hükümeti, şimdi AB adına konuşuyor ve strateji belgesinde Tayvan’ı uluslararası örgütlere katılımda Çin Halk Cumhuriyeti’nin yanında desteklemek istediğini açıkça belirtiyor. Bu durum, Tek Çin ilkesi kavramının altını oyuyor ve Tayvan’ın bağımsız bir devlet olarak dolaylı bir şekilde meşrulaştırılmasına yol açıyor.

İpek Yolu’na (Kuşak ve Yol) kaotik bir alternatif olarak AB Küresel Geçidi

Alman hükümeti, İpek Yolu projesinin yanı sıra Küresel Kalkınma İnisiyatifi ve Küresel Güvenlik Güçleri İnisiyatifi’ne de açıkça mesafeli duruyor. Federal Almanya, Kuşak ve Yol Projesini Çin’in kendisini merkeze yerleştirmesi ve diğer ülkeleri “bağımlı” hale getirmesi için bir araç olarak görüyor. Alman hükümeti kendisini Bir Kuşak Bir Yol projesine bir alternatif oluşturmaya yetkin konumda görüyor. Örneğin AB, Avrupa değerlerini ve çıkarlarını gözeten ülkelerin altyapısına 2027 yılına kadar 600 milyar dolar yatırım yapmak istiyor. Yani, ortada net bir konsept yok, ancak son on yıllarda zaten başarıya ulaşmamış olan sulama kanalı benzeri bir fon dağıtımı var.

Yeşil federal hükümetin Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin ne anlama geldiğini bilmediği strateji belgesinin ifadelerinde açıkça ortaya çıkıyor. Örneğin, Kuşak ve Yol Projesi, tüm katılımcı devletler tarafından gönüllü olarak ve büyük ölçüde destekleniyor. Kuşak ve Yol Projesi, altyapı, okul, konut, hastane inşası, kapsayıcılık veya teknoloji geliştirme alanlarında Afrika ve Orta Doğu’da yoksulluğun azaltılmasına büyük ölçüde katkıda bulundu. Teknoloji işbirliği kuruluyor, İpek Yolu boyunca üniversiteler işbirliği yapıyor ve lojistik inanılmaz derecede ucuzluyor. Proje kapsamında örneğin Afrikalı öğrenciler burs alarak Çin’de ücretsiz eğitim görebiliyor ve becerilerini ülkelerini inşa etmek için kullanabiliyorlar. Güvenli bir altyapı insanlara istikrar getirir ve ticareti canlandırır. İpek Yolu üzerindeki yerel ürünler, örneğin Pakistan’daki küçük çiftçilerin ürünleri, bir anda Çin pazarında satılabilir. Bu, doğayla uyum içinde insanlığın ortak geleceği için bir proje. Çin’in uluslararası politikası kazan-kazan işbirliğini, çok kutuplu bir dünyayı, diğer kültürlere ders vermeden saygı duymayı ve “doğru” yaşamanın ne anlama geldiğini temsil ediyor. On yıllardır Batı’nın egemenliği altında olan ve aktif olarak istikrarsızlığı teşvik eden ulusların artık yeni bir alternatifi var ve aktif olarak buna doğru ilerliyorlar. Çin’deki Afrikalı öğrencilerle Batı ile Çin arasındaki farkı konuştuktan sonra, Çin’in parayı hükümete verdiğini, hükümetin de altyapıya yatırım yaptığını ve Çin know-how’ıyla okullar vs. inşa ettiğini anlattılar. Batı ise parayı yolsuzluk yapan, savaş ağalarını finanse eden ve kültürleri bilmeden politika belirlemek isteyen yerli-yabancı kuruluşlara veriyor.

Alman hükümetinin mesafesi ve yatırım eksikliği nedeniyle Almanya ve Avrupa’nın tamamının şansı olmayacak. Alman şirketleri ve teknolojilerinin yanı sıra Alman hissedarlar da siyaset tarafından dışlanıyor ve Kuşak ve Yol Girişimi’nde küresel toplumun gelişimine katılamıyor. Bu aynı zamanda Almanya’nın ilgili bölgelerde kendi politikalarını müzakere etmesini de zorlaştırıyor. Almanya kendi kendini dışlıyor.

Hammadde, teknoloji ve ticaret alanında korumacılık

Çin, ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci patent sahibi. Kilit teknolojiler Çinlilerin elinde. Halk Cumhuriyeti bu teknolojileri tüm ortaklarıyla paylaşıyor ve insanlığın gelişimini kazan-kazan temelinde destekliyor. Federal Cumhuriyet, Çin’i örneğin yapay zeka, kuantum teknolojileri ya da otonom sürüş gibi alanlarda dünya lideri olarak kabul ediyor. Ancak, Almanya burada “bağımlı” olmamak için kendisini Çin’den ayırmak istiyor. AB/Federal Almanya Cumhuriyeti aynı zamanda yapay zeka gibi kendi teknolojilerini de sübvanse ediyor. AB çip yasası uygulamaya konuluyor. Çinli şirketler herhangi bir iştirakten hariç tutulacak. Yeni hammadde ortakları bulunacak. Strateji belgesine göre bu teknolojiler sadece Avrupalıların temel değerlerini temsil eden devletler tarafından kullanılabilecek. Bu da söz konusu teknolojileri dünya pazarından koparıyor ki bu da rekabete zarar veriyor ve Soğuk Savaş dönemindeki teknoloji zincirini anımsatıyor. Buna karşılık Federal Cumhuriyet, transatlantik ittifaka halen sadık ve bu tür teknolojileri ABD’yle paylaşmak, pazarı ABD şirketlerine açmak ve bunu güvenlik ve askeri işbirliğine bağlamak istiyor. Korumacılığın yaptırımlarla eşdeğer olup olmadığı ve Çin’in karşı önlemler almasına yol açacak Çin Dış Yaptırımlarla Mücadele Yasası’nın devreye girip girmeyeceği de bir soru işareti.

Almanya’nın gayri-siyasi, rasyonel iş dünyası derneklerinden biri olan Federal İş Geliştirme Derneği (BWA) Yönetim Kurulu Başkanı Michael Schumann şu yorumu yapıyor: “Federal Hükümetin bu sözde ‘strateji’sini, zor bir dönemde Almanya’nın en önemli ticaret ortağıyla ilişkilerini daha da zora sokacağı için kesinlikle hoş karşılamıyoruz. Bu belgedeki önceliklendirme, kelime seçimi ve eylem önerileri, Çin’de başarılı bir şekilde faaliyet gösteren ve gelecekte de böyle olmaya devam etmeyi planlayan şirketlerimizin çıkarına değildir.”

İklimin korunması kendi korumacılığıyla sabote ediliyor

Federal Almanya Cumhuriyeti’nin en önemli ikili hedeflerinden biri, iklimin korunması alanında Çin Halk Cumhuriyeti’yle işbirliği yapmak. Çin Halk Cumhuriyeti yenilenebilir teknolojiler konusunda dünya çapında bir öncü. Örneğin, Çin’de sokaklarda içten yanmalı motorları giderek daha az görülüyor. Alman hükümetinin korumacı politikası, paradoksal bir şekilde, iklimin korunması için önemli olabilecek teknolojiler için ticaret koşullarını zorlaştırmayı amaçlıyor. Tescilli teknolojilerin araştırılması ve geliştirilmesine de Çin’in erişimi engellenecek. Bu şekilde, Alman hükümeti kendi iklim hedeflerini sekteye uğratıyor ve işbirliğini daha da zorlaştırıyor. Çin’in gelişmekte olan ülkelerdeki kömürlü termik santrallere verdiği sübvansiyonlar da eleştiriliyor. Burada Alman hükümeti gelişmeleri yavaşlatmak ve “kurallara dayalı bir dünya düzeni” anlamında ulusal güvenlik çıkarlarına karşı çalışmak istiyor. Buna ek olarak AB, yeni bir yatırım yasasının hazırlanmasını beklemeye aldı. Federal Cumhuriyet, ayrıca Çin’e gelişmekte olan ülke statüsü verilmesini savunurken, aynı zamanda Çin’de hala birçok gelişmeye ihtiyaç duyulduğu eleştirisini yapıyor. Bu tür paradoksal ifadeler strateji belgesinin tamamında yer alıyor.

Çin’in ulusal kalkınmasına ilişkin bilgisizlik strateji belgesine şekil veriyor

Alman hükümetinin strateji belgesinde özellikle dikkat çeken husus, Çin’deki iç gelişmelere ilişkin bilgi eksikliği. Her zamanki gibi Hong Kong, Tayvan, Tibet ya da Sincan’la ilgili ulusal meselelerde, basın özgürlüğü ve Alman şirketlerinin Çin pazarına daha zor erişimi eleştiriliyor.

İfade özgürlüğü söz konusu olduğunda, yapıcı eleştiriler Çin’de açıkça hoş karşılanıyor. Eleştiri ve tartışma Çin’de kalkınmanın garantisi. Hatta akademik alanda, yeni gelişmelerin sağlanması amacıyla ABD, Almanya ve Dünya Bankası gibi uluslararası tanınmış kuruluşlarla açık bir diyalog sürdürülüyor. Akademik tartışmalar canlı ve insanların yaşamlarını iyileştirmek için yurtdışından gelen eleştiriler de memnuniyetle karşılanıyor. Akademik tartışmaların yanı sıra, partinin 90 milyonu aşkın üyesiyle olan yakınlığı nedeniyle halk da demokratik olarak güçlü bir şekilde katılım gösteriyor. Örneğin, tüm sitelerde parti mahalle komiteleri bulunmaktadır ve bu komiteler site sakinlerinin sorunlarıyla günlük olarak ilgilenmekte ve ihtiyaçları ilgili makamlara iletmektedir. Konut sakinleri kendileri de partiye üye olabilir ve böylece demokratik ve tartışma sürecine katılabilirler. Bu, merkezi hükümete kadar her düzeyde, halkla doğrudan diyalog içinde yapılır.

Strateji belgesinin özellikle ekonomi ile ilgili önemli bir bileşeni adil, sürdürülebilir ve karşılıklı ticaret ve insan haklarının korunması. Özellikle Federal Cumhuriyet için Çin’de ne gibi gelişmelerin yaşandığı belirsiz. Tedarik Zinciri Yasası, yurtdışında insan haklarını korumayan Alman şirketlerine bile yaptırım uyguluyor. Çin Halk Cumhuriyeti çok sayıda yeni yasayı yürürlüğe koydu. Patent, telif hakkı ve diğer koruma yasaları Alman ve uluslararası standartlarla güçlü bir şekilde uyumlu hale getirildi. Kişisel Bilgilerin Korunması Yasası (PIPL) 2020 veya Avrupa veri koruma yasasına neredeyse karşılık gelen Siber Güvenlik Yasası da çıkarıldı. 2021’de yeni bir Medeni Kanun yayınlandı ve burada da ilkeler büyük ölçüde Alman Medeni Kanunu’na dayanıyor. Strateji belgesinde Çin’de zorla çalıştırmadan (İş Sözleşmesi Kanunu) bahsedilmesine rağmen Çin’in zorla çalıştırmayı dışlayan kendi iş kanunu var.

2022 yılında Çin’deki anti-tekel yasası da yenilendi. Çin’de faaliyet gösteren şirketlerin özel bir kurumsal sosyal sorumluluğu da bulunuyor. Bu, çevrenin korunması, çalışanlarının korunması ve endüstriyel konumlarının korunması konusunda sorumluluk almaları gerektiği anlamına geliyor. Örneğin, şu anda yabancı girişimcilerin ilk kez arazinin yarı sahibi olabileceği yeni bir toprak reformu gerçekleştiriliyor. Ancak bu girişimcilerin kamunun çıkarlarını gözetmeleri ve kırsal alanlarda çevreyi korumaları gerekiyor. Özel özerklik de Çin’de, engellerin daha yüksek olduğu Almanya’ya kıyasla daha güçlü bir şekilde garanti altına alındı. Geri kalmışlık iddiasının nereden kaynaklandığı oldukça tartışmalı. Aksine, ABD tarafından kullanılan ancak AB tarafından kullanılmayan daha fazla yatırım fırsatı var. Hukukun üstünlüğü, nüfusun ve bireyin korunması alanında da aşırı derecede genişletildi. Avukatların eğitimi teşvik ediliyor, polis memurları, devlet memurları ve sıradan vatandaşlar hukuki konularda giderek daha fazla eğitiliyor. Çin hukuk devleti uluslararası anlaşmalara dayanıyor ve bu açıdan Almanya’nın birçok özelliğini taşıyor.

Azınlıklara baskı yapıldığı yönündeki eleştiriler ise temelsiz. Aksine, devlet kültürel azınlıkları büyük ölçüde desteklemekte ve kamu kurumlarına, üniversitelere, okullara ve hatta iş hayatına erişimlerini kolaylaştırıyor. Günlük uygulamada bu, kültürel azınlıklar ve korunmaları hakkında ülke çapında bilgilendirme kampanyaları anlamına da geliyor. Dahası, azınlıklar Çin’in en yüksek organı olan Ulusal Halk Kongresi’nde her zaman temsil ediliyor. Müzelerde, sanat salonlarında ve filmlerde her zaman kültürel azınlıklarla ilgili fotoğraflar, ifadeler bulabilirsiniz. Tüm 56 kültürle birlikte ülke genelinde saygı ve hayranlık görürler.

Bir başka yanlış anlama da Çin parti sistemiyle ilgili. Örneğin, strateji belgesinde Çin’in tek partili bir sisteme sahip olduğu söyleniyor. Bu gerçekte doğru değil. Çin Komünist Partisi’nin liderliği altında birçok parti bulunuyor. Ulusal Kongre’ye paralel olarak gerçekleştirilen Halkın Siyasi Danışma Konferansı’nda (CPPCC) bu partiler yeni reformları tartışıyorlar. Partiler farklı çıkar gruplarını yansıtıyor. Ancak, Komünist Parti tüm halkı temsil ettiğinden, çıkar grupları danışma lobilerine benzer bir etkiye sahip, örneğin, demokrasi ve fikir sürecine aktif olarak katılan sanatçı grupları vb.

Politika belgesi, insan hakları diyaloğunda kadınları korumayı amaçlıyor. Örneğin, sosyalist Çin’de kadınlar komünist anlayışa göre uzun zamandır eşit haklara sahip. Kadınlar uzay görevlerinde yer alıyor, kocalarının yanında duruyor ve ülkenin yönetilmesine yardımcı oluyor. Çin Anayasası’nda ve medeni hukukta da kültürler ve cinsiyetler uzun zamandır eşit.

Çin’in Almanya’daki faaliyetlerinin önündeki engeller

Ekonomik ablukanın yanı sıra Çin tarafıyla işbirliği de daha yoğun bir incelemeye tabi tutulacak. Örneğin, Konfüçyüs enstitüleri veya kuruluşları gibi Çin kurumları da daha sıkı kontrollere tabi olacak, Tayvan eyaletindeki kurumlarla ortaklıklar ise devam edecek. Almanya’daki üniversiteler Çin kurumlarıyla daha yakın işbirliği yapacak. Alman hükümeti Çin’de Deutsche Welle gibi kendi yumuşak güç kurumlarını daha fazla kurmak isterken, tıpkı Rus medyası gibi Almanya’daki Çin medyasını da engellemek ve kısıtlamak istiyor.

Sonuç Avrupa için zor bir gelecek öngörüsü

Alman hükümetinin strateji belgesi, bir yandan ABD ile yakınlaşmaya çalışılırken diğer yandan Çin’e yönelik korumacılığın harekete geçirildiğini açıkça ortaya koyuyor. Belgedeki kelime seçimi yüzeysel olarak işbirliğini gösteriyor. Ancak, ekonomik işbirliği ve karşılıklı anlayış için tüm önemli noktalar eksik. Alman ekonomisi, Çin’deki, Orta Doğu’daki ve hatta Afrika’daki büyük ölçekli projelere katılamayacak. Aynı zamanda, Avrupa kendi içine kapanıyor. Alman hükümeti, ABD düşünce kuruluşları tarafından yanlış bilgilendirilmesine izin veriyor ve Alman halkına, Alman ekonomik çıkarlarına ve bir bütün olarak Avrupa’ya zarar veriyor. Çin’in içişlerine dair bilgisizlik büyük bir iletişim eksikliği. Çözüm olarak Çin’in eğitim kampanyaları başlatması ve Çin özelliklerine sahip sosyalizmin dünya için ne anlama geldiğini Batı’ya derinlemesine açıklaması bekleniyor. Avrupa’nın kendi ürünleri için yeni bir pazar açma girişimi, bunların dünya için erişilebilir kılınması koşuluyla memnuniyetle karşılanmalı. Ancak, strateji belgesine göre, bu pazar müttefiklerle sınırlı ve bu da dünyayı daha da dışa kapatıyor ve 21. yüzyılda korumacılığı getiriyor.

Christian Wagner, Alman ağır makine endüstrisinde yedi yıl çalıştı ve mekatronik alanında ve işletme hukuku alanında lisans derecesine sahip. Wagner, Çin ve diğer Asya ülkelerinde ekonomik, siyasi ve akademik işbirlikleri için ortaklıklar düzenlemiştir. Şu anda Çin’de Renmin Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yüksek lisans yapmaktadır.

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English