Bizi Takip Edin

Görüş

Yeşil Alman Hükümeti’nin Çin Stratejisi

Avatar photo

Yayınlanma

Alman hükümetinin strateji belgesi 13 Temmuz 2023 tarihinde kabul edildi. 64 sayfalık belge, Alman hükümetinin Çin politikası konusundaki büyük bilgi eksikliğini açıkça ortaya koyuyor. Yeni yön değişikliği Alman ekonomisini sabote eden milyarlarca dolarlık ödemelerin yapıldığı ABD düşünce kuruluşlarından gelen kötü tavsiyeler nedeniyle korumacılık anlamına geliyor.

Çin’in başarısı reformlara dayanır. Çin Halk Cumhuriyeti özellikle son on yılda hukukun üstünlüğü, yüksek teknoloji, yoksulluğun azaltılması, iklimin korunması ve engellilerin korunması alanlarında çok önemli mesafeler kat etti. Kalkınma hiçbir zaman durmadı ve durmayacak. Çin tarzı sosyalizm, insanların yaşamlarını uyum, barış ve refah içinde, doğayla barışık ve karşılıklı saygı çerçevesinde şekillendirmeyi amaçlıyor. Dünya siyaseti açısından, insanlığın bölünmüş bir geleceği olduğu görülüyor, bu nedenle dünyadaki çatışmaları çözmek için birlikte çalışmak önemli. Çin dünyadaki hiçbir çatışmaya askeri müdahalede bulunmuyor ve dünyadaki hiçbir ülkeye kendi iradesini dayatmıyor. Tüm ortaklar Çin’i seçiyor, çünkü Çin her ülkenin kültürel, siyasi ve tarihi özelliklerine saygı duyuyor – özellikle de Almanya’nın iradesine.

Almanya’nın kendisi de son on yılda büyük zorluklarla karşılaştı. Tüm AB ve transatlantik ortakları başarı yerine çatışmalarla karşı karşıya geldi. Örneğin, Afrika, Orta Doğu ve son olarak Ukrayna’da özgürlük, demokrasi ve “kurallara dayalı dünya düzeni”nin korunması için verilen savaşlar mülteci akınlarına ve ekonomik istikrarsızlığa yol açtı. Ulusal düzeyde, sosyal, ulaşım, eğitim ve konut altyapısına yapılan büyük yanlış yatırımlar huzursuzluğa yol açıyor. Fransa gibi diğer Avrupa ülkelerinde de kitlesel protestoların yaşanması sebepsiz değil. Sonuç ise enerji krizi, yüksek enflasyon ve ağır hasar görmüş bir ekonomi.

Temel unsurlarını Almanya’daki Amerikan medyasının, Amerikan düşünce kuruluşlarının ve ABD’deki yeşil lobilerin etkisinden alan Alman hükümetinin strateji belgesi, şimdi Çin’e olan ekonomik ve siyasi mesafeyi kapatıyor. Avrupalı şirketlerin Çin’in ilerlemesine katılması artık daha zor olabilir. Bunun temel nedeni, Alman hükümetinin Çin’de neler olup bittiğini anlamaması. Çin’in son on yılda kaydettiği ilerlemeyi anlayabilmiş değiller. Aradaki fark giderek açılıyor, Çin’in yükselişi durdurulamıyor. Alman hükümeti dünyanın büyük projelerinde birlikte çalışmak yerine şiddetli bir fırtınaya doğru yelken açıyor.

Retorik kelime oyunları Tek Çin ilkesini zayıflatıyor ve Tayvan’ın özerkliğini tanıyor

Alman hükümetinin strateji belgesi, açıkça korumacılığı hedefleyen ama yüzeysel olarak işbirliği görüntüsü veren retorik-politik kelime oyunlarıyla dilsel olarak karakterize ediliyor. Bu durum özellikle Tayvan sorunu örneğinde açıkça ortaya çıkıyor. Nitekim Alman hükümeti Tek Çin ilkesine olan bağlılığını dile getirmeye devam ederken, bunu açıkça “AB’nin Tek Çin ilkesi” olarak ifade ediyor. Dünya genelinde Tek Çin ilkesinin, Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin’in tek meşru ulusu olarak tanıyan tek bir ortak tanımı var. Birleşmiş Milletler ve tüm uluslararası örgütlerde Çin Halk Cumhuriyeti, Tayvan eyaleti de dahil olmak üzere tüm Çin’i temsil eder. Ancak Alman hükümeti, şimdi AB adına konuşuyor ve strateji belgesinde Tayvan’ı uluslararası örgütlere katılımda Çin Halk Cumhuriyeti’nin yanında desteklemek istediğini açıkça belirtiyor. Bu durum, Tek Çin ilkesi kavramının altını oyuyor ve Tayvan’ın bağımsız bir devlet olarak dolaylı bir şekilde meşrulaştırılmasına yol açıyor.

İpek Yolu’na (Kuşak ve Yol) kaotik bir alternatif olarak AB Küresel Geçidi

Alman hükümeti, İpek Yolu projesinin yanı sıra Küresel Kalkınma İnisiyatifi ve Küresel Güvenlik Güçleri İnisiyatifi’ne de açıkça mesafeli duruyor. Federal Almanya, Kuşak ve Yol Projesini Çin’in kendisini merkeze yerleştirmesi ve diğer ülkeleri “bağımlı” hale getirmesi için bir araç olarak görüyor. Alman hükümeti kendisini Bir Kuşak Bir Yol projesine bir alternatif oluşturmaya yetkin konumda görüyor. Örneğin AB, Avrupa değerlerini ve çıkarlarını gözeten ülkelerin altyapısına 2027 yılına kadar 600 milyar dolar yatırım yapmak istiyor. Yani, ortada net bir konsept yok, ancak son on yıllarda zaten başarıya ulaşmamış olan sulama kanalı benzeri bir fon dağıtımı var.

Yeşil federal hükümetin Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin ne anlama geldiğini bilmediği strateji belgesinin ifadelerinde açıkça ortaya çıkıyor. Örneğin, Kuşak ve Yol Projesi, tüm katılımcı devletler tarafından gönüllü olarak ve büyük ölçüde destekleniyor. Kuşak ve Yol Projesi, altyapı, okul, konut, hastane inşası, kapsayıcılık veya teknoloji geliştirme alanlarında Afrika ve Orta Doğu’da yoksulluğun azaltılmasına büyük ölçüde katkıda bulundu. Teknoloji işbirliği kuruluyor, İpek Yolu boyunca üniversiteler işbirliği yapıyor ve lojistik inanılmaz derecede ucuzluyor. Proje kapsamında örneğin Afrikalı öğrenciler burs alarak Çin’de ücretsiz eğitim görebiliyor ve becerilerini ülkelerini inşa etmek için kullanabiliyorlar. Güvenli bir altyapı insanlara istikrar getirir ve ticareti canlandırır. İpek Yolu üzerindeki yerel ürünler, örneğin Pakistan’daki küçük çiftçilerin ürünleri, bir anda Çin pazarında satılabilir. Bu, doğayla uyum içinde insanlığın ortak geleceği için bir proje. Çin’in uluslararası politikası kazan-kazan işbirliğini, çok kutuplu bir dünyayı, diğer kültürlere ders vermeden saygı duymayı ve “doğru” yaşamanın ne anlama geldiğini temsil ediyor. On yıllardır Batı’nın egemenliği altında olan ve aktif olarak istikrarsızlığı teşvik eden ulusların artık yeni bir alternatifi var ve aktif olarak buna doğru ilerliyorlar. Çin’deki Afrikalı öğrencilerle Batı ile Çin arasındaki farkı konuştuktan sonra, Çin’in parayı hükümete verdiğini, hükümetin de altyapıya yatırım yaptığını ve Çin know-how’ıyla okullar vs. inşa ettiğini anlattılar. Batı ise parayı yolsuzluk yapan, savaş ağalarını finanse eden ve kültürleri bilmeden politika belirlemek isteyen yerli-yabancı kuruluşlara veriyor.

Alman hükümetinin mesafesi ve yatırım eksikliği nedeniyle Almanya ve Avrupa’nın tamamının şansı olmayacak. Alman şirketleri ve teknolojilerinin yanı sıra Alman hissedarlar da siyaset tarafından dışlanıyor ve Kuşak ve Yol Girişimi’nde küresel toplumun gelişimine katılamıyor. Bu aynı zamanda Almanya’nın ilgili bölgelerde kendi politikalarını müzakere etmesini de zorlaştırıyor. Almanya kendi kendini dışlıyor.

Hammadde, teknoloji ve ticaret alanında korumacılık

Çin, ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci patent sahibi. Kilit teknolojiler Çinlilerin elinde. Halk Cumhuriyeti bu teknolojileri tüm ortaklarıyla paylaşıyor ve insanlığın gelişimini kazan-kazan temelinde destekliyor. Federal Cumhuriyet, Çin’i örneğin yapay zeka, kuantum teknolojileri ya da otonom sürüş gibi alanlarda dünya lideri olarak kabul ediyor. Ancak, Almanya burada “bağımlı” olmamak için kendisini Çin’den ayırmak istiyor. AB/Federal Almanya Cumhuriyeti aynı zamanda yapay zeka gibi kendi teknolojilerini de sübvanse ediyor. AB çip yasası uygulamaya konuluyor. Çinli şirketler herhangi bir iştirakten hariç tutulacak. Yeni hammadde ortakları bulunacak. Strateji belgesine göre bu teknolojiler sadece Avrupalıların temel değerlerini temsil eden devletler tarafından kullanılabilecek. Bu da söz konusu teknolojileri dünya pazarından koparıyor ki bu da rekabete zarar veriyor ve Soğuk Savaş dönemindeki teknoloji zincirini anımsatıyor. Buna karşılık Federal Cumhuriyet, transatlantik ittifaka halen sadık ve bu tür teknolojileri ABD’yle paylaşmak, pazarı ABD şirketlerine açmak ve bunu güvenlik ve askeri işbirliğine bağlamak istiyor. Korumacılığın yaptırımlarla eşdeğer olup olmadığı ve Çin’in karşı önlemler almasına yol açacak Çin Dış Yaptırımlarla Mücadele Yasası’nın devreye girip girmeyeceği de bir soru işareti.

Almanya’nın gayri-siyasi, rasyonel iş dünyası derneklerinden biri olan Federal İş Geliştirme Derneği (BWA) Yönetim Kurulu Başkanı Michael Schumann şu yorumu yapıyor: “Federal Hükümetin bu sözde ‘strateji’sini, zor bir dönemde Almanya’nın en önemli ticaret ortağıyla ilişkilerini daha da zora sokacağı için kesinlikle hoş karşılamıyoruz. Bu belgedeki önceliklendirme, kelime seçimi ve eylem önerileri, Çin’de başarılı bir şekilde faaliyet gösteren ve gelecekte de böyle olmaya devam etmeyi planlayan şirketlerimizin çıkarına değildir.”

İklimin korunması kendi korumacılığıyla sabote ediliyor

Federal Almanya Cumhuriyeti’nin en önemli ikili hedeflerinden biri, iklimin korunması alanında Çin Halk Cumhuriyeti’yle işbirliği yapmak. Çin Halk Cumhuriyeti yenilenebilir teknolojiler konusunda dünya çapında bir öncü. Örneğin, Çin’de sokaklarda içten yanmalı motorları giderek daha az görülüyor. Alman hükümetinin korumacı politikası, paradoksal bir şekilde, iklimin korunması için önemli olabilecek teknolojiler için ticaret koşullarını zorlaştırmayı amaçlıyor. Tescilli teknolojilerin araştırılması ve geliştirilmesine de Çin’in erişimi engellenecek. Bu şekilde, Alman hükümeti kendi iklim hedeflerini sekteye uğratıyor ve işbirliğini daha da zorlaştırıyor. Çin’in gelişmekte olan ülkelerdeki kömürlü termik santrallere verdiği sübvansiyonlar da eleştiriliyor. Burada Alman hükümeti gelişmeleri yavaşlatmak ve “kurallara dayalı bir dünya düzeni” anlamında ulusal güvenlik çıkarlarına karşı çalışmak istiyor. Buna ek olarak AB, yeni bir yatırım yasasının hazırlanmasını beklemeye aldı. Federal Cumhuriyet, ayrıca Çin’e gelişmekte olan ülke statüsü verilmesini savunurken, aynı zamanda Çin’de hala birçok gelişmeye ihtiyaç duyulduğu eleştirisini yapıyor. Bu tür paradoksal ifadeler strateji belgesinin tamamında yer alıyor.

Çin’in ulusal kalkınmasına ilişkin bilgisizlik strateji belgesine şekil veriyor

Alman hükümetinin strateji belgesinde özellikle dikkat çeken husus, Çin’deki iç gelişmelere ilişkin bilgi eksikliği. Her zamanki gibi Hong Kong, Tayvan, Tibet ya da Sincan’la ilgili ulusal meselelerde, basın özgürlüğü ve Alman şirketlerinin Çin pazarına daha zor erişimi eleştiriliyor.

İfade özgürlüğü söz konusu olduğunda, yapıcı eleştiriler Çin’de açıkça hoş karşılanıyor. Eleştiri ve tartışma Çin’de kalkınmanın garantisi. Hatta akademik alanda, yeni gelişmelerin sağlanması amacıyla ABD, Almanya ve Dünya Bankası gibi uluslararası tanınmış kuruluşlarla açık bir diyalog sürdürülüyor. Akademik tartışmalar canlı ve insanların yaşamlarını iyileştirmek için yurtdışından gelen eleştiriler de memnuniyetle karşılanıyor. Akademik tartışmaların yanı sıra, partinin 90 milyonu aşkın üyesiyle olan yakınlığı nedeniyle halk da demokratik olarak güçlü bir şekilde katılım gösteriyor. Örneğin, tüm sitelerde parti mahalle komiteleri bulunmaktadır ve bu komiteler site sakinlerinin sorunlarıyla günlük olarak ilgilenmekte ve ihtiyaçları ilgili makamlara iletmektedir. Konut sakinleri kendileri de partiye üye olabilir ve böylece demokratik ve tartışma sürecine katılabilirler. Bu, merkezi hükümete kadar her düzeyde, halkla doğrudan diyalog içinde yapılır.

Strateji belgesinin özellikle ekonomi ile ilgili önemli bir bileşeni adil, sürdürülebilir ve karşılıklı ticaret ve insan haklarının korunması. Özellikle Federal Cumhuriyet için Çin’de ne gibi gelişmelerin yaşandığı belirsiz. Tedarik Zinciri Yasası, yurtdışında insan haklarını korumayan Alman şirketlerine bile yaptırım uyguluyor. Çin Halk Cumhuriyeti çok sayıda yeni yasayı yürürlüğe koydu. Patent, telif hakkı ve diğer koruma yasaları Alman ve uluslararası standartlarla güçlü bir şekilde uyumlu hale getirildi. Kişisel Bilgilerin Korunması Yasası (PIPL) 2020 veya Avrupa veri koruma yasasına neredeyse karşılık gelen Siber Güvenlik Yasası da çıkarıldı. 2021’de yeni bir Medeni Kanun yayınlandı ve burada da ilkeler büyük ölçüde Alman Medeni Kanunu’na dayanıyor. Strateji belgesinde Çin’de zorla çalıştırmadan (İş Sözleşmesi Kanunu) bahsedilmesine rağmen Çin’in zorla çalıştırmayı dışlayan kendi iş kanunu var.

2022 yılında Çin’deki anti-tekel yasası da yenilendi. Çin’de faaliyet gösteren şirketlerin özel bir kurumsal sosyal sorumluluğu da bulunuyor. Bu, çevrenin korunması, çalışanlarının korunması ve endüstriyel konumlarının korunması konusunda sorumluluk almaları gerektiği anlamına geliyor. Örneğin, şu anda yabancı girişimcilerin ilk kez arazinin yarı sahibi olabileceği yeni bir toprak reformu gerçekleştiriliyor. Ancak bu girişimcilerin kamunun çıkarlarını gözetmeleri ve kırsal alanlarda çevreyi korumaları gerekiyor. Özel özerklik de Çin’de, engellerin daha yüksek olduğu Almanya’ya kıyasla daha güçlü bir şekilde garanti altına alındı. Geri kalmışlık iddiasının nereden kaynaklandığı oldukça tartışmalı. Aksine, ABD tarafından kullanılan ancak AB tarafından kullanılmayan daha fazla yatırım fırsatı var. Hukukun üstünlüğü, nüfusun ve bireyin korunması alanında da aşırı derecede genişletildi. Avukatların eğitimi teşvik ediliyor, polis memurları, devlet memurları ve sıradan vatandaşlar hukuki konularda giderek daha fazla eğitiliyor. Çin hukuk devleti uluslararası anlaşmalara dayanıyor ve bu açıdan Almanya’nın birçok özelliğini taşıyor.

Azınlıklara baskı yapıldığı yönündeki eleştiriler ise temelsiz. Aksine, devlet kültürel azınlıkları büyük ölçüde desteklemekte ve kamu kurumlarına, üniversitelere, okullara ve hatta iş hayatına erişimlerini kolaylaştırıyor. Günlük uygulamada bu, kültürel azınlıklar ve korunmaları hakkında ülke çapında bilgilendirme kampanyaları anlamına da geliyor. Dahası, azınlıklar Çin’in en yüksek organı olan Ulusal Halk Kongresi’nde her zaman temsil ediliyor. Müzelerde, sanat salonlarında ve filmlerde her zaman kültürel azınlıklarla ilgili fotoğraflar, ifadeler bulabilirsiniz. Tüm 56 kültürle birlikte ülke genelinde saygı ve hayranlık görürler.

Bir başka yanlış anlama da Çin parti sistemiyle ilgili. Örneğin, strateji belgesinde Çin’in tek partili bir sisteme sahip olduğu söyleniyor. Bu gerçekte doğru değil. Çin Komünist Partisi’nin liderliği altında birçok parti bulunuyor. Ulusal Kongre’ye paralel olarak gerçekleştirilen Halkın Siyasi Danışma Konferansı’nda (CPPCC) bu partiler yeni reformları tartışıyorlar. Partiler farklı çıkar gruplarını yansıtıyor. Ancak, Komünist Parti tüm halkı temsil ettiğinden, çıkar grupları danışma lobilerine benzer bir etkiye sahip, örneğin, demokrasi ve fikir sürecine aktif olarak katılan sanatçı grupları vb.

Politika belgesi, insan hakları diyaloğunda kadınları korumayı amaçlıyor. Örneğin, sosyalist Çin’de kadınlar komünist anlayışa göre uzun zamandır eşit haklara sahip. Kadınlar uzay görevlerinde yer alıyor, kocalarının yanında duruyor ve ülkenin yönetilmesine yardımcı oluyor. Çin Anayasası’nda ve medeni hukukta da kültürler ve cinsiyetler uzun zamandır eşit.

Çin’in Almanya’daki faaliyetlerinin önündeki engeller

Ekonomik ablukanın yanı sıra Çin tarafıyla işbirliği de daha yoğun bir incelemeye tabi tutulacak. Örneğin, Konfüçyüs enstitüleri veya kuruluşları gibi Çin kurumları da daha sıkı kontrollere tabi olacak, Tayvan eyaletindeki kurumlarla ortaklıklar ise devam edecek. Almanya’daki üniversiteler Çin kurumlarıyla daha yakın işbirliği yapacak. Alman hükümeti Çin’de Deutsche Welle gibi kendi yumuşak güç kurumlarını daha fazla kurmak isterken, tıpkı Rus medyası gibi Almanya’daki Çin medyasını da engellemek ve kısıtlamak istiyor.

Sonuç Avrupa için zor bir gelecek öngörüsü

Alman hükümetinin strateji belgesi, bir yandan ABD ile yakınlaşmaya çalışılırken diğer yandan Çin’e yönelik korumacılığın harekete geçirildiğini açıkça ortaya koyuyor. Belgedeki kelime seçimi yüzeysel olarak işbirliğini gösteriyor. Ancak, ekonomik işbirliği ve karşılıklı anlayış için tüm önemli noktalar eksik. Alman ekonomisi, Çin’deki, Orta Doğu’daki ve hatta Afrika’daki büyük ölçekli projelere katılamayacak. Aynı zamanda, Avrupa kendi içine kapanıyor. Alman hükümeti, ABD düşünce kuruluşları tarafından yanlış bilgilendirilmesine izin veriyor ve Alman halkına, Alman ekonomik çıkarlarına ve bir bütün olarak Avrupa’ya zarar veriyor. Çin’in içişlerine dair bilgisizlik büyük bir iletişim eksikliği. Çözüm olarak Çin’in eğitim kampanyaları başlatması ve Çin özelliklerine sahip sosyalizmin dünya için ne anlama geldiğini Batı’ya derinlemesine açıklaması bekleniyor. Avrupa’nın kendi ürünleri için yeni bir pazar açma girişimi, bunların dünya için erişilebilir kılınması koşuluyla memnuniyetle karşılanmalı. Ancak, strateji belgesine göre, bu pazar müttefiklerle sınırlı ve bu da dünyayı daha da dışa kapatıyor ve 21. yüzyılda korumacılığı getiriyor.

Christian Wagner, Alman ağır makine endüstrisinde yedi yıl çalıştı ve mekatronik alanında ve işletme hukuku alanında lisans derecesine sahip. Wagner, Çin ve diğer Asya ülkelerinde ekonomik, siyasi ve akademik işbirlikleri için ortaklıklar düzenlemiştir. Şu anda Çin’de Renmin Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yüksek lisans yapmaktadır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English