Diplomasi
Belarus’tan ABD’ye 2021’den bu yana ilk gübre sevkiyatı yola çıktı

ABD, Belarus’tan 2021 yılından bu yana ilk kez potasyum gübresi alımı gerçekleştirmeye hazırlanıyor. St. Petersburg limanında yüklenen 30 bin tonluk kargonun ekim ortasında New Orleans’a ulaşması bekleniyor.
ABD, Belarus ile diplomatik yakınlaşma arayışlarının sürdüğü bir dönemde, bu ülkeden 2021 yılından bu yana ilk kez potasyum gübresi sevkiyatı almaya hazırlanıyor.
Emtia piyasası veri analiz kuruluşu Argus’un verilerine göre, Belaruslu bir üretici 15 Eylül’de Rusya’nın St. Petersburg limanında Marshall Adaları bayraklı bir gemiye 30 bin ton granül potasyum klorür yükledi.
Kpler veri platformuna göre geminin yükünü 14 Ekim’de New Orleans limanında boşaltması bekleniyor.
Yaptırımlar kaldırıldı, ilk kargo yola çıktı
İngiliz ekonomi gazetesi Financial Times’ın (FT) aktardığına göre, Washington’ın Minsk ile diplomatik temas kanallarını genişletme çabaları sevkiyatın önünü açtı.
ABD yönetimi, Belarus potasyum sektörüne yönelik ilk yaptırımları 2021 yılında uygulamaya koymuştu. Washington, Aralık 2025’te yaptırımları hafifletmeye başladı; Mart ayında ise Belaruslu potasyum şirketlerine yönelik kısıtlamalar tamamen kaldırıldı.
Yaptırımlar yürürlüğe girmeden önce, 2017 ile 2021 yılları arasında Belarus’tan ABD’ye yılda ortalama 635 bin ton potasyum gübresi ihraç ediliyordu.
FT, Ortadoğu’daki çatışmaların Hürmüz Boğazı’ndaki geçişleri fiilen durma noktasına getirmesi nedeniyle küresel gübre arzının giderek daraldığına işaret ediyor.
Trump anlaşma arayışında, Lukaşenko kapasiteye işaret ediyor
ABD Başkanı Donald Trump, Eylül ayında yaptığı açıklamada Washington’ın Minsk ile kapsamlı bir alım sözleşmesi hazırlığında olduğunu duyurmuştu.
Trump, “ABD, Belarus’tan potasyum gübresi almak için büyük bir anlaşma üzerinde çalışıyor. Fiyat şu anda Kanada’ya ödediğimizden çok daha düşük olacak; bu durum çiftçilerimiz ve hayvan yetiştiricilerimiz için mükemmel bir haber” ifadelerini kullanmıştı.
Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko ise ülkedeki mevcut üretim hacimlerinin bu yıl için tamamen sözleşmeye bağlandığını, bu nedenle Batı pazarlarına ek gübre tedarik edemeyeceklerini savunmuştu.
Lukaşenko konuya ilişkin olarak, “İstesek ve başka pazarlara, Batı pazarlarına sevkiyat yapmak istesek bile elimizde bu hacimler yok, tamamı sözleşmelere bağlandı” değerlendirmesini yapmıştı.
Diplomasi
G7 stratejik rezervlerden 100 milyon varil dizel yakıt çıkaracak

Uluslararası Enerji Ajansı üyesi ülkeler, Hürmüz Boğazı’ndaki krizin ardından kararlaştırılan acil durum planı kapsamında 325 milyon varil petrolü serbest bıraktı. Taahhüt edilen rezervin yüzde 80’inden fazlası piyasaya aktarılırken G7 liderleri arz açığını kapatmak için dört ay içinde 100 milyon varile kadar dizel yakıt çıkarma kararı aldı.
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) üyesi ülkeler, mart ayında kararlaştırılan 400 milyon varillik program kapsamında stratejik petrol rezervlerinden yaklaşık 325 milyon varili piyasaya sundu.
Kurumun yayımladığı basın bildirisinde açıklamalarına yer verilen IEA Direktörü Fatih Birol, taahhüt edilen miktarın yüzde 80’inden fazlasının pazara girdiğini belirtti.
Birol, acil durum rezervlerinin devreye sokulmasının arz açığını dengelemeye ve piyasadaki tedirginliği hafifletmeye yardımcı olduğunu vurguladı.
Hürmüz krizi ve rafineri saldırıları dizel arzını baskılıyor
Ortadoğu’dan ham petrol sevkiyatının büyük ölçüde toparlandığına dikkat çeken Birol, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin etkilerinin özellikle dizel yakıt tedarikinde ciddiyetini koruduğunu ifade etti.
İşlenmiş petrol ürünleri sevkiyatının halen ciddi biçimde kısıtlandığını kaydeden IEA Başkanı, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşta rafinerilere yönelik saldırıların dizel piyasasındaki tabloyu daha da ağırlaştırdığını dile getirdi.
Daralan arzın ve yükselen fiyatların küresel ekonomi açısından riskler barındırdığı uyarısında bulunan Birol, arzı kısa vadede istikrara kavuşturacak ve piyasa dayanıklılığını güçlendirecek olası adımları G7 liderlerine aktardı.
Zirvede yer alan liderler, ajansa bu yöndeki çalışmalarını sürdürme talimatı verdi.
IEA ülkeleri, Ortadoğu’daki çatışmaların ardından Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrol ve petrol ürünleri akışının çatışma öncesi seviyenin yüzde 10’una kadar gerilemesi üzerine 11 Mart’ta tarihinin en büyük rezerv kullanım kararını almış ve 400 milyon varilin serbest bırakılmasında mutabık kalmıştı.
ABD takas ihaleleri açtı, G7 dizel rezervlerini devreye sokuyor
Ortak plan doğrultusunda ABD, kendi stratejik rezervinden 172 milyon varil çıkarma kararı almış, Enerji Bakanı Chris Wright sevkiyat sürecini başlangıçta yaklaşık 120 gün olarak öngörmüştü.
ABD Enerji Bakanlığı daha sonra şirketlere, ilerleyen süreçte ilave miktarla geri verilmesi şartıyla 40 milyon varil ham petrol aktarılması için ihale açtı.
Başvuruları 6 Ekim’e kadar toplanacak teslimatların Kasım ve Aralık 2026 döneminde yapılması planlanıyor. Bakanlık, daha önceki dört takas işleminde şirketlere 133 milyon varili aşkın petrol aktarıldığını bildirdi.
ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ekim’de Avrupa ülkelerinin stratejik dizel rezervlerini kullanmayı kabul ettiğini duyurdu.
Reuters’ın haberine göre Fransa, pazara 50 milyon varil dizel sunulmasını ve IEA ülkelerinin de 50 milyon varil ilave ham petrol sağlamasını önermişti.
Müzakereler, Washington’ın Avrupa rezervlerinin açılması yönündeki ısrarı ve Avrupa’ya dizel ihracatını kısıtlama uyarıları eşliğinde yürütüldü.
G7 toplantısının ardından açıklama yapan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, IEA koordinasyonunda dört ay içinde stratejik rezervlerden 100 milyon varile kadar dizel yakıtın serbest bırakılması konusunda uzlaşmaya varıldığını duyurdu.
G7 liderleri ayrıca rafineri kapasitelerini artırma ve ortak ülkeler arasında enerji ürünleri ticaretine yönelik kısıtlamalara gitmeme kararı aldı.
Bünyesinde Türkiye, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve Japonya’nın da yer aldığı IEA’nın toplam 32 üyesi mevcut.
Diplomasi
Kenya kıyısına günde 700 bin varillik rafineri: Mahkeme projeyi durdurdu

Nijeryalı milyarder Aliko Dangote’nin Kenya’da kurmayı planladığı 15 milyar dolarlık rafineri projesi, yerel halkın açtığı davanın ardından mahkeme kararıyla durduruldu. Günlük 700 bin varil kapasiteyle Doğu Afrika’nın Ortadoğu kaynaklarına bağımlılığını azaltması hedeflenen tesis, çevre örgütleri ve UNESCO korumasındaki tarihi Lamu kenti sakinlerinin tepkisini çekiyor.
Nijeryalı milyarder Aliko Dangote, Kenya kıyısında 15 milyar dolar değerinde bir petrol rafinerisi kurmayı planlıyor.
The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre tesis, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan tarihi Lamu kentinin karşısına inşa edilmek isteniyor.
Dangote Industries şirketi saha zemin etütlerine başladı ve gerekli ekipman siparişlerini verdi. Şirket projeyi hızlandırılmış bir takvimle tamamlamayı hedeflerken, Kenya’da bir mahkeme eylül ayı sonunda inşaat hazırlıklarını durdurma kararı aldı.
Karar, Lamu’da yaşayan 100’ü aşkın kişinin açtığı dava üzerine verildi. Bölge sakinleri, tesisin ailelerinin nesillerdir tarım yaptığı ve mezarlarının bulunduğu arazilere zarar vereceğini dile getiriyor.
Kenya hükümeti ise rafineri projesini destekliyor. Nairobi yönetimi, tesisin ülkenin enerji güvenliğini artıracağını, Doğu Afrika’nın Basra Körfezi’nden petrol ürünü ithalatına bağımlılığını azaltacağını ve yaklaşık 60 bin kişiye istihdam sağlayacağını savunuyor.
Projeden pay alan hükümetin siyasi desteği, ABD ile İran arasındaki gerilimin küresel enerji piyasalarındaki yansımalarıyla birlikte arttı.
Günde 700 bin varil işleme kapasitesi hedefleniyor
Tesisin günlük 700 bin varil ham petrol işleme kapasitesine sahip olması öngörülüyor. Dangote Industries; Nijerya, ABD, Brezilya, Libya, Angola ve Gana’dan gelecek ham petrolü işlemeyi, elde edilen petrol ürünlerini ise genişletilmesi planlanan Lamu Limanı üzerinden ihraç etmeyi tasarlıyor.
Lamu Limanı, Kenya’yı kara bağlantısı olmayan Güney Sudan ve Etiyopya’ya otoyol, demiryolu ve boru hattıyla bağlamayı amaçlayan 25 milyar dolarlık bir ekonomik koridorun çıkış noktası olarak tasarlandı.
Liman 2021 yılında hizmete girdi ancak koridor altyapısının geri kalanı, finansman yetersizliği ve Eş-Şebab örgütünün inşaat işçilerine yönelik saldırıları nedeniyle planlanan hızda ilerleyemedi.
Buna karşılık İran gerilimi ve Hürmüz Boğazı’ndaki aksamalar sonucunda limanın iş yükü yükseldi.
Bazı kargo rotalarının Kenya’ya yönelmesiyle Lamu, 2026’nın ilk yarısında 2025 yılının tamamına kıyasla iki kat daha fazla yük elleçledi. Kenya makamları rafinerinin faaliyete geçmesiyle hem limanın hem de koridorun yeniden canlanacağını hesaplıyor.
Çevre ve turizm temsilcilerinden itirazlar yükseliyor
Dangote’nin yatırım planı çevre kuruluşları ile turizm sektöründe endişe yaratıyor.
Kenya’daki mangrov ormanlarının yaklaşık yüzde 70’i Lamu bölgesinde yer alıyor. Yüksek miktarda karbon tutan bu ekosistemler deniz canlılarının üremesi ve göçmen kuşlar için hayati önem taşıyor.
Hükümetin daha önce yürüttüğü araştırmalar, ekonomik koridorun inşası sırasında söz konusu ormanların üçte birinden fazlasının kaybedilebileceğini gösteriyordu. Yöre halkı da liman inşaatının mercan resiflerine şimdiden zarar verdiğini belirtiyor.
UNESCO, WSJ’ye yaptığı açıklamada Kenya makamlarından rafineri planları hakkında bilgi talep ettiğini, henüz nihai bir pozisyon almadığını bildirdi.
Kurum, projenin dünya mirası statüsüyle bağdaşıp bağdaşmadığının çevresel ve kültürel etki değerlendirmeleriyle incelenmesi gerektiğine işaret etti.
Dangote Industries ise AB ve ABD standartlarına uyacağını, gerekli çevre izinleri için resmi başvuruları yaptığını savunuyor.
Dangote’nin Nijerya’da, Lagos yakınlarında 20 milyar dolarlık bir başka rafinerisi mevcut. Şubat ayında tam kapasiteye ulaşan bu tesis dizel, benzin ve havacılık yakıtı üretiyor.
Nijeryalı milyarder, Lagos’taki tesisin kapasitesini de ikiye katlayarak günde 1,4 milyon varile çıkarmayı hedefliyor.
Körfez bölgesindeki istikrarsızlık, geleneksel ihracatçıların dışındaki ülkelerin pazar payını artırıyor. Nüfusu 1 milyonun altındaki Guyana, açık deniz rezervleri sayesinde günde yaklaşık 1 milyon varil üretim seviyesine ulaştı.
Benzer şekilde Namibya ve Fildişi Sahili açıklarında yeni rezervler keşfedilirken, Uganda üretime hazırlanıyor. Çin ve Hindistan gibi ithalatçılar da Ortadoğu’ya bağımlılığı azaltmak amacıyla Afrika ve Brezilya kaynaklarına yöneliyor.
Diplomasi
Emekli Albay Zhou Bo: İdeolojik rekabet bitti, yeni mücadelenin alanı yapay zekâ

Editörün notu: Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Strateji Merkezi Uzmanı emekli albay Zhou Bo, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki hitabında tarihin her döneminde çok kutuplu olan uluslararası düzenin bugün de aynı niteliği koruduğunu belirtti. Soğuk Savaş tarzı ideolojik kamplaşmaların sona erdiğini dile getiren Zhou, ABD ile Çin arasındaki rekabetin düşmanlık boyutuna varmadan, aynı uluslararası çatı altında ve özellikle açık kaynaklı yapay zekâ ekseninde şekillendiğini ifade etti. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yükselen platformların aşırı genişleme nedeniyle karar alma felci yaşama riski taşıdığına dikkat çeken uzman, Avrupa güvenliğinin ise Rusya ile NATO’nun kaçınılmaz birlikteliğine dayandığını vurguladı.
Şunu belirtmek isterim ki ezelden beri uluslararası düzen, geçmişte olduğu gibi bugün de çok uluslu bir düzendir. Neden mi? Gayet basit. Bir zamanlar Büyük Britanya örneğinde görüldüğü üzere, tarihin en kudretli imparatorluğunun dahi bütün dünyayı tek başına fethedemediğini hatırlayın, değil mi? Demek ki insanlık tarihinin herhangi bir evresinde veya aynı zaman diliminde dünya; farklı kültürlerin, dinlerin ve medeniyetlerin serpilip boy verdiği bir yer olagelmiştir.
Evet, dünya her daim çok kutupluydu. Dolayısıyla buna tarihin geri dönüşü demeyeceğim; bu yalnızca yalın bir gerçek. Şayet kendinizi tepedeki o parıldayan şehir sanıyor ya da vazgeçilmez olduğunuza inanıyorsanız, bu yalnızca tarihsel bir miyopluğa tutulduğunuzu gösterir. Mesele bu kadar basit.
Zihnimi sık sık kurcalayan bir soru var: Artık hepimiz 21. yüzyılda yaşıyoruz; peki, 21. yüzyıl 20. yüzyıldan daha mı iyi? Kendi hayatımı doğrudan ilgilendirdiği için bu soruyu önemsiyorum. Vardığım netice şu: Evet, öyle olmasını umuyorum. “Umuyorum” diyorum çünkü 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini geride bıraktık ve geleceğin ne getireceğini kestiremiyorum. Yine de umutluyum. Neden derseniz; iki dünya savaşına ve her gün insanların topyekûn bir savaşa hazırlandığı, tehlikesi asla azımsanamayacak bir Soğuk Savaş’a sahne olan 20. yüzyılla kıyaslandığında bugünkü tablo çok daha farklı.
Evet, şu anda iki savaşın içindeyiz ancak bunların ölçeği sınırlı. Ukrayna’daki çatışmalar şimdiden Birinci Dünya Savaşı’ndan daha uzun sürse de, hatta altı yıl bir gün süren İkinci Dünya Savaşı’nı geride bırakma ihtimali taşısa da küresel çapta yaratacağı etki çok daha dar kalacaktır. Bu bağlamda Çin-ABD ilişkilerine de değinmem gerekir; zira Başkan Trump’ın mayıs ayındaki Çin ziyaretinin en can alıcı noktası soyut bir kavramda saklıydı: Her iki taraf da yapıcı bir stratejik istikrar ilişkisi kurma hususunda mutabık kaldı. Bu, Çin açısından son derece mühim bir adımdı.
Neden mi? Çünkü stratejik istikrar, ABD’nin tarihte ilk kez Çin’i kendi sikletinde, denk bir güç olarak tanıdığı anlamına gelir. Zira gerçek bir dengeden ve istikrardan söz edebilmek, ancak iki ülkenin veya iki insanın aynı ağırlıkta olmasıyla mümkündür.
Şimdilerde asıl mesele, Çin’in ABD ile nasıl bir münasebet yürüteceğidir. İşin sevindirici yanı, aynı uluslararası sistemin sınırları içinde rekabet ediyoruz. Rakibiz; fakat Soğuk Savaş devrindeki ABD ve Sovyetler Birliği gibi amansız düşmanlar değiliz…
20. yüzyıla dair beslediğim iyimserliğin ardında bir başka gerekçe daha yatıyor: İdeolojik rekabetin bir daha geri dönmemek üzere tarihe karıştığına inanıyorum. Aslında bunu söylemek için sabırsızlanıyorum dense yeridir; ideoloji kavgasının çoktan bittiği kanaatindeyim. Zira Başkan Joe Biden, demokrasi ile otokrasi karşıtlığını bayraklaştıran son liderdi.
Kendi döneminde dahi müttefiklerinin pek azı bu yolda arkasından gitti. Donald Trump’ın göreve gelişiyle birlikte, gelecekte hiçbir Amerikan başkanının böylesi bir ideolojik kamplaşmayı yeniden sahipleneceğini sanmıyorum. İşin ilginç yanı, Çin ile ABD kıyaslandığında Çin aslında ideolojiden çok daha uzaktır. Bu rekabette diğer ülkeleri taraf seçmeye zorlayan taraf hâlâ ABD; gerçi artık ideolojide değil, teknolojide taraf seçtiriyor.
ABD’nin diğer ülkelere nasıl baskı kurduğuna bizzat şahit oluyoruz. Endonezya gibi ülkeler dahi Çin’in 5G altyapısını kullanamıyor. Bir sonraki cephe ise yapay zekâ. Ancak ABD’nin yapay zekâ yarışında Çin’i alt edebileceğine pek ihtimal vermiyorum. Üstünlük salt teknolojiden değil, Çin yapay zekâsının açık kaynaklı doğasından kaynaklanıyor. Burada temsil edilen ülkeler de dâhil olmak üzere herkes, ABD’nin her adıma bedel biçen kapalı modeline kıyasla bu cömert yaklaşımı kucaklayacaktır. Açık ve paylaşımcı davrandığınızda insanların hem aklını hem gönlünü kazanırsınız. Çin ile ABD arasındaki rekabetin özü de budur: Kendi hatalarını asgariye indirmek ve diğer milletlerin desteğini kazanmak.
Bu oturumda BRICS ve benzeri yapılar üzerine konuşmam bekleniyor. Açık söylemek gerekirse, BRICS’in veya Şanghay İşbirliği Örgütünün tam olarak nereye evrildiğini ben de kestiremiyorum. Neden kurulduklarını iyi biliyorum; değişen uluslararası düzenin somut birer tezahürü olarak doğdular. Ne var ki yönlerinin nereye çevrildiği henüz o kadar berrak değil.
Gördüğümüz manzara son derece dikkat çekici: Tren hareket etti ve herkes geride kalma korkusuyla bir an önce trene atlama telaşında. Şanghay İşbirliği Örgütü ile BRICS’in kapısına dayanıp “Biz de katılmak istiyoruz” diyenlerin oluşturduğu kuyruk bundan ileri geliyor. Fakat bu yöneliş, bahsi geçen teşkilatlar için çetin bir ikilem doğuruyor; şayet üye sayısı aşırı artar ve her kararda oydaşma arama mecburiyeti sürerse, iki örgüt de işlevsizleşir. Yükselen bu yeni yapıların önündeki en büyük açmaz tam olarak bu.
Avrupa’ya da birkaç kelam etmek gerekir. Avrupa’nın güvenliğine dair çıkarımım son derece yalın: Mesele eninde sonunda Rusya ile NATO’nun nasıl bir arada yaşayabileceğine dayanıyor. İstediğiniz kadar yok saymaya çalışın, Rusya’yı haritadan silemezsiniz; onunla birlikte yaşamak zorundasınız. Çin’deyken katıldığım pek çok forumda Avrupalı yetkililerin, sanki Rusya bir Asya ülkesiymiş edasıyla “Rusya’nın gölgesi Avrupa’nın üzerinde” dediklerini duyardım. Çaykovski Çinli mi ki? Elbette değil.
Rusya, Asyalı olmaktan çok Avrupalı bir ülkedir. Bazı çevreleri endişelendiren Çin-Rusya ilişkisini ise tek bir cümleyle özetleyebilirim: Çin-Rusya münasebeti birbirine paralel iki çizgi gibidir; ne kadar yakınlaşırlarsa yaklaşsınlar, asla üst üste binip tek bir hatta dönüşmezler.
Son olarak Çin’in geleceğine değinelim. Çin artık yükselen bir güç değil, yükselmiş bir güçtür. Yirmi yıl evvel Afrika ülkelerinin Çin’den bir süper güç olarak söz ettiğini işitirdiniz. Şimdilerde Shangri-La Diyaloğu ve Münih Güvenlik Konferansı’nda Fransa Cumhurbaşkanı’nın veya İngiltere Başbakanı’nın kendi ülkelerini orta ölçekli güç, Çin’i ise süper güç olarak nitelendirmelerini hayretle dinledim; doğrusu bu bana aşırı bir iltifat gibi geliyor. Fazlasıyla tatlı, tıpkı bir Türk tatlısı gibi bünyeme fazla şekerli geliyor. Malum, biz Çinliler Ortadoğu tatlılarının damak tadımıza göre fazlaca şerbetli olduğuna inanırız.
Hülasa, Çin’in geleceği… Çin yükselmiş bir güçtür. Haliyle karşımıza şu sual çıkıyor: Çin, dünyayı daha güzel bir yer kılamasa bile daha az tehlikeli hale nasıl getirebilir? Dünyanın nasıl güzelleştirileceğini bilemem ama bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Çin sayesinde dünya bugün daha az tehlikeli. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana Amerikalıların kaç cana kıydığını bir düşünün.
Tükenmek bilmeyen bahaneler ardına sığınılarak art arda çıkarılan savaşlar ve bu uğurda can veren sayısız Amerikan askeri… Oysa 1979 yılından bu yana Çin’in sınırlarında verdiği tek kayıp, bu sabah Zhang Weiwei’nin de bahsettiği o ölüm vadisinde yaşanan ve dört Çinli asker ile 20 Hint askerinin hayatını kaybettiği hadisedir. Bu tablo dahi daha güçlü bir Çin’in dünyaya illa ki yıkım getirmeyeceğini düşünmek için kâfi bir sebeptir.
Yine Zhang Weiwei’nin değindiği üzere, Güney Çin Denizi’nde süregelen bir gerilim var. Filipinliler karaya oturmuş paslı bir gemiye bir düzine asker yerleştirdiğinde, onlara fiili müdahalede bulunmak bizim için işten bile değildi.
Fakat hiçbir şey yapmadık. Bunun yerine Güney Çin Denizi’nde barışı muhafaza edecek bir davranış kuralları bütünü üzerinde müzakere yürütüyoruz. Sözün özü, Çin’in dünya için bir denge ve istikrar unsuru olduğuna güvenebilirsiniz. Gelecekte Çin’in barışın kolaylaştırıcısı, arabulucusu ve hatta yeri geldiğinde bir teminatçısı olarak daha fazla rol üstlenmesini temenni ediyorum. Teşekkür ederim.
Diplomasi7 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi2 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Rusya2 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Asya1 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik









