Bizi Takip Edin

Diplomasi

Kishida enerji arzını güvenceye almak için Körfez turunda

Yayınlanma

Japonya Başbakanı Fumio Kishida, Ukrayna savaşıyla kızışan enerji rekabetinin ortasında enerji arzını güvence altına almaya ve Japon yeşil teknolojisini sunmaya odaklanan Körfez turunun ikinci durağı için pazartesi günü Birleşik Arap Emirlikleri’ne geldi.

Devlet haber ajansı WAM, Kishida’nın Abu Dabi’ye indikten sonra Emirlik Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed el-Nahyan ile bir araya geldiğini ve iki liderin BAE ile Japonya arasında “kapsamlı bir stratejik ortaklığı” tartıştığını bildirdi. WAM, farklı sektörleri kapsayan çeşitli anlaşmalar imzaladıklarını da ekledi.

Kishida ayrıca, salı günü büyük gaz üreticisi Katar’a gitmeden önce BAE-Japonya iş forumuna katıldı.

Japonya aktif olarak yenilenebilir enerji teknolojilerini geliştiriyor ve 2050 yılına kadar karbon nötr olmayı hedefliyor. Kasım ayında Dubai’de yapılacak iklim zirvesi öncesi Kishida’nın “Japon bilgi birikimini teşvik etmeye” çalışacağı belirtildi.

Daha önce devlet petrol devi Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi, Japonya’nın ham petrolünün yaklaşık %25’ini BAE’den ithal ettiğini ve bunun da onu ADNOC’un en büyük uluslararası petrol ve gaz ürünleri ithalatçısı yaptığını söyledi.

BAE devlet haber ajansı WAM tarafından pazar günü yayınlanan bir yazıda Kishida, “BAE’den gelen güvenli enerji arzı, Japonya’nın ekonomik büyümesini yıllardır destekledi” denildi.

BAE ziyareti ise, Riyad’ın Japonya’ya petrol arzını güvence altına almaya kararlı olduğunu ve temiz hidrojen, amonyak ve geri dönüştürülmüş karbon yakıtları konusunda Tokyo ile işbirliğini sürdüreceğini söylediği pazar günkü Suudi Arabistan ziyaretinin ardından geldi.

Suudi Arabistan ile 26 anlaşma imzalandı

Suudi devlet haber ajansı SPA’nın pazartesi günü bildirdiğine göre, Kishida ve Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin net sıfır geçişlerine ulaşmalarına yardımcı olacak “Manar” girişimini başlatma konusunda anlaştılar.

Japonya Dışişleri Bakanlığı tarafından pazartesi günü yayınlanan açıklamaya göre, Tokyo ve Riyad ayrıca dışişleri bakanı düzeyinde yeni bir stratejik diyalog başlatmaya hazırlanıyor.

Açıklamada, “Her iki lider de iki ülke arasındaki siyaset, diplomasi ve güvenliği kapsayan alışverişleri daha fazla canlandırma konusunda anlaştılar” denildi.

Kishida ayrıca, Suudi Yatırım Bakanı Halid el-Falih ile bir araya geldi.

Bakan Falih, imzalanan anlaşmalar ve protokollerin iki ülke arasındaki ekonomik ve ticari ilişkileri güçlendirmeye katkı sağlayacağını, ortaklığı genişleteceğini söyledi.

Yapılan 26 anlaşma ve protokolün temiz enerji alanlarında yoğunlaştığını kaydeden Bakan Falih, bunların yenilenebilir enerji, hidrojen enerjisi, uzay, teknoloji, tarım, eğlence, yapay zeka gibi bir alanı kapsadığını belirtti.

Falih, “İki ülke arasında imzalanan anlaşmalar gelecek dönemde ekonomik ortaklığı yeni düzeylere taşıyacaktır” dedi.

Japonya Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey bir yetkili de bu hafta gazetecilere verdiği demeçte, Kishida’nın gezisi sırasında enerji piyasalarını tartışmayı planladığını ve aynı zamanda net sıfıra geçiş için Japon teknolojileri sunmayı hedeflediğini söyledi.

Katar ile LNG işbirliği

Japon liderin salı günü ise dünyanın en büyük LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) ihracatçısı Katar’a geçmesi bekleniyor. Doha ziyareti öncesi Katar Haber Ajansı’na (QNA) konuşan Kishida, Katar’ı Japonya için “önemli bir ortak” olarak nitelendirerek, Japonya ve Katar’ın ilişkilerini sadece enerji sektöründe değil, çeşitli alanlarda da istikrarlı bir şekilde geliştirdiğini söyledi.

Göreve başlamasından bu yana ülkeye yaptığı ilk ziyaretin önemini vurgulayan Kishida, mevcut ziyaretin, işbirliğini genişletme potansiyeli olan iki ülke arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesini tartışmak için harika bir fırsat olacağını da sözlerine ekledi.

Uzun yıllardır Katar’dan gelen istikrarlı LNG ve petrol arzının Japonya’nın ekonomik büyümesini desteklediğini ve Japonya ile Katar’ın istikrarlı bir şekilde karşılıklı yarar sağlayan bir ilişki geliştirmesine izin verdiğini söyleyen Kishida, 1990’lardan beri Japon şirketlerinin, Katar’da tam ölçekli LNG tesislerinin inşasına katkıda bulunduğunun altını çizdi:

“Katar’ın refahının mihenk taşı olarak görülen Kuzey Sahası Genişletme Projesi’nde, Şubat 2021’de bir Japon şirketi ile LNG tesislerinin geliştirilmesi ve inşası için sözleşme imzalandı. Ayrıca Japon şirketleri, Katar’daki önemli altyapının inşasına katkıda bulundu. Doha Metrosu ve Hamad Uluslararası Havalimanı’nın inşası gibi. Japon yüksek teknoloji şirketlerinin Katar’ın daha da gelişmesine katkıda bulunmaya devam etmesinden çok memnunum.”

Japonya Başbakanı, ayrıca Katar’ın 11 Mart 201’deki büyük deprem sırasında 4 milyon tonluk ek LNG tedariki ve 100 milyon $’lık destek fonunu içeren cömert yardımı için takdirini yineledi.

“Yeşil bir toplumun gerçekleştirilmesine yönelik küresel hareket hızlanırken, Japonya’nın Ekim 2020’de duyurduğu 2050 yılına kadar karbon nötr ve karbondan arındırılmış bir topluma ulaşma hedefinden” bahseden Kishida, nispeten düşük çevresel etkiye sahip bir enerji kaynağı olan LNG’yi kullanırken, enerji tasarrufu, hidrojen ve amonyak dahil olmak üzere temiz enerji alanındaki işbirliğinin önemini vurguladı. İki ülkenin temiz enerji alanındaki işbirliği kapsamında Katar’daki ilk büyük ölçekli güneş enerjisi üretim projesine bir Japon firmasının katıldığına dikkat çekti.

Bölgede ve dünyada barış, istikrar ve refahı sağlamak için “Özgür ve Açık Hint-Pasifik” vizyonunu savunduklarını öne süren Kishida, bu kapsamda Katar’la daha yakın çalışmayı arzu ettiklerini vurguladı.

Katar ile Japonya arasındaki ilişkinin enerji işbirliğinin ötesine geçtiğini kaydeden Kishida, Ortadoğu’da, Körfez’de barış gündemini, “Çin ve Kuzey Kore gibi Doğu Asya meseleleri” konusunda da görüş alışverişinde bulunduklarını ifade etti.

Japonya Başbakanı, “Uluslararası arenada, Afganistan’daki durum da dahil olmak üzere uluslararası toplumdaki durumun istikrara kavuşturulması ve gerilimlerin hafifletilmesinde hayati bir rol oynayan Katar ile yakın bir şekilde çalışmak niyetindeyim” dedi.

Tokyo’da LNG Konferansı

Japonya, yarın Tokyo’da LNG Üretici-Tüketici Konferansı 2023’e ev sahipliği yapacak.

Bilgi sahibi kaynaklara göre hükümet, bu konferansta, Uluslararası Enerji Ajansı (UEA) üyesi ülkeler için bir gaz stoklama çerçevesi oluşturulmasını önerecek.

Japonya sunacağı gaz stoku önerisinin şubat ayında yapılacak UEA bakanlar toplantısının gündemine dahil edilmesini hedefliyor.

UEA halihazırda ABD ve Japonya gibi üye ülkelerin acil durumlarda en az 90 günlük net ithalata eşdeğer bir acil durum petrol rezervine sahip olmasını şart koşuyor ve Japonya’nın önerisi gaz için benzer bir strateji oluşturmayı hedefliyor.

Kishida’nın Körfez ziyaretinin bu önerinin sunulacağı toplantıyla aynı zamanda denk gelmesi dikkat çekti.

Japonya enerji ihtiyacının yüzde 90’nını Ortadoğu’dan karşılıyor.

Ziyaret öncesi Japan Times’a konuşan Japonya Enerji Ekonomisi Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi Shıji Hosaka, “Gelecekte enerji ithalatı azalmaya devam etse de Japonya’nın 2050’den sonra bile Ortadoğu’dan petrol ve doğal gaz almaya devam edeceğini düşünüyorum” yorumunu yaptı.

Japonya Gaz Birliği Başkanı Takahiro Honjo da bu ziyaretin, LNG ve diğer yakıt türlerinin istikrarlı bir şekilde tedariğinin sağlanmasına yardımcı olmasını beklediklerini belirtmişti.

Diplomasi

Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Yayınlanma

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.

Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.

Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.

Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.

Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.

Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.

Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.

Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.

Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.

Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.

Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.

Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.

Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.

Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.

Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”

Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:

“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”

Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.

Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması  ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.

Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.

Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.

Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.

Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.

Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.

Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.

Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.

191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.

Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.

Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.

Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.

Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.

Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.

Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.

Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.

Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”

BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.

Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.

Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:

“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”

Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor

ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.

Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.

İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı

Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.

Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.

Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.

Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.

İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.

Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.

ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.

Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.

Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.

Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.

Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.

Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:

“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”

Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.

Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.

Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.

Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.

Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.

Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English