Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Meloni’nin ‘Afrika için Mattei Planı’

Yayınlanma

Çevirmenin notu: İtalya’nın sağcı başbakanı Giorgia Meloni’nin dış politikada izlediği rotanın seleflerinden “radikal biçimde” farklı olduğu ve mevcut statükonun değişeceği iddia ediliyordu. Önceki hükümetlerin özellikle Afrika’da yürüttüğü fiili sömürgecilik faaliyetleri, Meloni döneminde de yeni bir kılıfa sokularak devam ediyor.


Statükoya meydan okumak mı? Giorgia Meloni’nin Afrika için Mattei Planı

Thomas Simon Mattia
Geopoliticalmonitor
13 Haziran 2023

Giorgia Meloni, Afrika ülkelerine yönelik yeni bir uluslararası işbirliği çabası olan ve Fratelli d’Italia (İtalya’nın Kardeşleri) milletvekili Marco Osnato’nun ifadesiyle Afrika’ya kaynaklarının geliştirilmesi yoluyla “onurunu iade etmeyi” amaçlayan “Afrika için Mattei Planı” aracılığıyla İtalya’yı Avrupa’nın enerji merkezi haline getirme taahhüdü verdi. Cezayir ve Tunus’a yaptığı ziyaretler sırasında “yağmacı olmayacağını” tekrarlayan Meloni, planın bu sonbaharda yapılması beklenen İtalya-Afrika zirvesinde tanımlanmasını bekliyor.

İtalyan diplomasisinin mevcut durumu

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana İtalya, dış ilişkilere savunmacı neorealist bir bakış açısıyla yaklaştı: Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ABD’nin Avrupa’nın güvenliğiyle ilgilenmemesi tehdidi İtalya’nın Atlantikçiliğinin altını oyarken ve ülkenin “Bribesville” skandalı da iç siyasetini büyük ölçüde yeniden yapılandırırken, İtalya’nın dış politika hedefleri yalnızca ülkenin iç güvenlik hedeflerini tatmin edecek şekilde yeniden boyutlandırıldı ve ideolojik karakterden yoksun bırakıldı. İtalya’nın yüzde 120’lik borç/GSYİH oranını tam anlamıyla bir ekonomik resesyona dönüştüren 2010 Avro Bölgesi krizinin ardından ülke, “batamayacak kadar büyük, kurtarılamayacak kadar büyük” hale geldiğinde, kemer sıkmaya doğru büyük bir kayma kritik hale geldi. 2011’deki emeklilik reformu ve 2014’teki iş yasası, borç ve açığın sürdürülebilirliğini sağlamak ve özel yatırımı teşvik etmek adına işçilerin korunmasını ve aşırı sosyal harcamaları azaltarak bu hedefi yerine getirdi ve İtalya’nın o zamandan beri baskın olan neoliberal söylemini mutlak anlamda pekiştirdi.

2014’ün temmuz ayında dönemin başbakanı Matteo Renzi, İtalyan fosil yakıt devi Eni’nin ülkede tarihinin en büyük doğalgaz keşfini yapmasının hemen ardından yabancı yatırım dostu yasayı teşvik etmek üzere İtalya’nın üst düzey petrol ve doğalgaz yöneticilerinden oluşan bir heyetle birlikte Mozambik Maputo’ya geldi. Renzi’nin misyonu başarılı oldu ve belki de İtalya’nın gelişmekte olan ülkelerde yatırımları kolayca güvence altına almak ve yeni bulduğu neoliberal ajandasını yerine getirmek için savunmacı bir neorealist olarak itibarını kullanabileceğinin farkına varmasına yol açtı. Batı ile Doğu arasında yeni bir Soğuk Savaş başlamışken, hem taraf seçmek istemeyen gelişmekte olan ülkeler hem de paranoyak küresel güçler İtalya’nın ideolojiden arınmış dış politika yaklaşımını güven verici bulacaktı. Bunun ardından 2014-2016 yılları arasında İtalya’dan gelişmekte olan ülkelere dönük yabancı yatırımlarda yüzde 250’lik bir artış yaşandı ve ülke, 2019 yılında ihracat finansmanına en fazla yatırım yapan tek OECD ülkesi oldu.

Giorgia Meloni’nin öncelikleri

Dış ilişkilerde Giorgia Meloni’ye her zaman iki önemli danışman eşlik eder: askeri ve savunma danışmanı General Franco Federici ve dışişleri danışmanı Büyükelçi Francesco Maria Talò. Bu isimlerin her ikisi de bariz birer Atlantikçi: Eylül 2011’de dönemin ABD Başkonsolosu Büyükelçi Talò, Afganistan’a giderek 11 Eylül’ün onuncu yıldönümünü ülkedeki İtalyan NATO misyonu askerleriyle birlikte “Hepimiz Amerikalıyız, hepimiz NATO’yuz,” sözleriyle anarken, General Federici, misyonun komutanlığından daha henüz ayrılmıştı. On yıl sonra General Federici, Kosova’da yeniden bir NATO misyonunun komutasını üstlenirken Büyükelçi Talò da İtalya’nın NATO’daki Daimi Temsilcisi olarak görev yapacaktı.

Meloni’nin yakın çevresini seçmesi İtalya’nın uzun süredir devam eden Atlantikçi tavrını teyit ederken, icraatları da dış ilişkilere yönelik savunmacı neorealist yaklaşımını da teyit etti. Giorgia Meloni’nin seçim başarısı, partisinin, aynı ittifakı paylaştığı üç parti de dahil olmak üzere diğer partilerden farklı olarak İtalyanları her şeyden çok endişelendiren şey olan enerji güvenliğinin iyileştirilmesinin kritik önemini en çok vurgulayan parti olmasından kaynaklanıyordu. Sahiden de gaz güvenliğinin iyileştirilmesi, hükümetin çabalarıyla Toskana’nın Piombino kentinde yeni tartışmalı yeniden gazlaştırma tesisinin inatla kurulmasının da gösterdiği gibi, İtalya’nın iç güvenlik hedefleri listesinin en başına taşındı. Seçilmesinden bu yana, Rusya’nın yanı sıra İtalya’nın başlıca doğalgaz ticaret ortaklarıyla da sıkı bağlantılar kurdu. Ocak ayında Libya Başbakanını ziyaret ettiğinde, beş gün önce Cezayir Cumhurbaşkanı ile imzaladığı anlaşmaya benzer bir işbirliğiyle, enerji ve göç akışlarının düzenlenmesi anlaşması imzaladı. Bir ay sonra Katar Emiri ile görüşmeyi planlamıştı ama gribe yakalanınca telefon görüşmesi yapmakla yetinmek zorunda kaldı. Haziran ayında çabaları Tunus’un temerrüdü üzerinde yoğunlaştı, Cumhurbaşkanı Kays Said’i ziyaret ederek tam desteğini ortaya koydu ve AB Komisyonu başkanı von der Leyen ve Hollanda Başbakanı Rutte ile birlikte temerrüdü önleyebilecek ve daha da önemlisi İtalya’yı Tunus üzerinden Cezayir’e bağlayan Transmed doğalgaz boru hattına dönük güvenlik tehditlerini bertaraf edebilecek bir IMF kredisinin sunulmasını sağlamak için ikinci bir ziyaret sözü verdi. İtalya’nın Rus doğalgazına olan bağımlılığını azaltmak adına Meloni, doğalgaz rezervleri bakımından dünyanın yedinci ülkesi olan ülkesinin enerji güvenliğini artırmada kayda değer bir rol oynayabileceğini söylediği Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkileri geliştirmek üzere bu ülkeye uygulanan silah ambargosunu kaldırmaya kadar gitti. Benzer şekilde Meloni, doğalgaz rezervleri bakımından dünyada sırasıyla 12., 15. ve 19. sırada yer alan Irak, Kazakistan ve Özbekistan ile de enerji işbirliği bağlarını güçlendirmeye çalışıyor. Cezayir, Libya ve Tunus’un yanı sıra Meloni, dikkatini Angola, Kongo Cumhuriyeti, Burundi, Etiyopya, Moritanya, Nijer ve Somali gibi diğer Afrika ülkelerine de odaklayarak “Afrika için Mattei Planı”na olan bağlılığını açıkça ortaya koydu.

Afrika’da ihracat finansmanının on yılı

Daha önce de belirtildiği gibi, İtalya’nın Afrika’daki ticareti yeni bir olgu değil ve özellikle son on yılda ülkenin yeni keşfedilen neoliberal kimliği ile öne çıktı. Aslında 2013 ile 2021 yılları arasında İtalyan devleti, kredi sigortası, doğrudan finansman, kefalet veya kredi şeklinde sağladığı tahmini toplam 22 milyar avro karşılığında, potansiyel olarak orta veya yüksek düzeyde olumsuz çevresel veya sosyal etkileri olan yüzlerce projeyi resmi olarak destekledi. Bu projelerden sadece 27’si Afrika ülkelerine yönelikti, fakat birlikte toplam hacmin yaklaşık yüzde 32’sini —yaklaşık 7,2 milyar avro— oluşturuyorlardı (SACE ex-post yıllık raporlarından elde edilmiştir). İtalya’nın kendisini Afrika ülkeleri için pragmatik bir ortak olarak sunma çabalarına rağmen yatırılan miktarın yüzde 47,3’ü oldukça tartışmalı projelere gitti.

En iyi örnek, Mozambik’te İtalya’nın Afrika’daki en son yatırım stratejisinin pekişmesini sağlayan ve Eni tarafından üstlenilen, daha önce bahsedilen gaz üretim projesi. İtalya, 2016 ile 2021 yılları arasında proje için 1,6 milyar avro tutarında garanti verdi ama bu yatırımlar Eni adına bir dizi tutulmayan sözle geldi. Şirket, 2015 yılında CEO’su Claudio Descalzi tarafından “herkesin yaptığı gibi ihracat için üretim yapmak yerine —çünkü çok daha fazla kazanabilirsiniz—Libya, Nijerya ve Kongo’nun yanı sıra Mozambik’te yaptıkları gibi iç piyasa için de üretim yapan tek ve kesinlikle ilk [şirket] olduğu için övülmüştü,” diyerek, projenin yüzer üretim ünitesinin üretiminin yüzde 100’ünü —2021 yılında militan silahlı grubunun karadaki ünitelere saldırmasının ardından şu anda çalışan tek ünite— bir sonraki yıl British Petroleum’a sattı. Yerli nüfusun yüzde 70’inin elektriğe erişimi olmadığı düşünüldüğünde, üretimin en azından bir kısmı yerel sektöre fayda sağlayabilirdi. Geliştirme öncesinde yapılan yerel toplantılarda Eni tarafından verilen, destek operasyonları için hem vasıflı hem de vasıfsız işgücünü içeren yerli işçi istihdam etme sözü de 2022 yılında Singapurlu bir açık deniz konaklama gemisinin yüzer üretim biriminin destek operasyonlarında istihdam edilen işçilere ev sahipliği yapmak üzere Madagaskar boğazında denize açılmasıyla bozuldu. Bu durum Mozambik’in işgücünü, genel okuryazarlık oranı yüzde 47, kadınlar arasında ise sadece yüzde 28 olan yerli halk için tek gerçek istihdam fırsatı olan konaklama, ağırlama ve yemek hizmetlerinde düşük vasıflı iş talebini karşılama fırsatından mahrum bıraktı. LNG geliştirme projeleri, o zamana ek bölgeye yararı olan turizm sektöründeki ivmeyi durdurduğu için yerli halka bu tür istihdam fırsatları borçluydu. En trajik olanı ise, Mozambik’teki LNG projelerinin geliştirilmesinin, yaklaşık 4 bin insanın ölümüne ve 1 milyonunun yerinden edilmesine neden olan çatışmanın şiddetlenmesine katkıda bulunduğunun düşünülmesi. Eni ve Anadarko tarafından geliştirilen iskân planının, hem yerlerinden edilen 557 haneye tazminat ödenmesi hem de geçim kaynaklarının korunması açısından yetersiz olduğu belli olunca yerli halkın ortaya çıkan şikayetleri, Müslüman Makua ve Mwani ile Hıristiyan ve siyasi olarak baskın Makonde halkları arasındaki zıtlaşmaları istismar eden cihatçı silahlı grup Ensar es-Sunne için eleman toplama fırsatı haline geldi. Bu başarısızlık, Etiyopya’da Turkana, Nyangatom ve Dassanach halkları arasında yaşanan çatışmaların yoğunluğunun artmasına neden olan zorunlu tahliyelere ve su kıtlığına yol açan Koysha Barajı projesiyle birleştiğinde, İtalya’nın toplam yatırımının yüzde 17,8’ine tekabül ediyordu; yani ülkenin son on yıldaki yatırım hacminin neredeyse beşte biri silahlı çatışmalara neden olduğuna veya katkıda bulunduğuna inanılan projelere tahsis edilmişti.

İtalya, 2017 ve 2019 yıllarında Kenya’daki Kimwarer ve Arror nehirleri üzerinde çok amaçlı iki barajın inşasını destekledi ve bu işi, toplam 498 milyon avro karşılığında İtalyan müteahhitler CMC ve Itinera üstlendi. Barajlar hiçbir şekilde inşa edilmeyecekti. Kenya Maliye Bakanı, iki müteahhit lehine görevini kötüye kullanmakla suçlandı; Kenya Hazine Bakanı, soruşturmalar devam ederken projeyi finanse eden İtalyan bankası Intesa SanPaolo’ya 1,9 milyon avroluk bir ödemeyi gayri meşru olarak onaylamakla suçlandı ve CMC CEO’su, Kenya hükümetini dolandırmak için komplo kurmakla suçlandı ve Kenya’da mahkemeye çıkmaması üzerine hakkında iade talebi çıkarıldı. Tüm bunlar olurken İtalyan ihracat kredi kuruluşu SACE, Kenya’dan yüzde 17,5 sigorta primi talep ediyordu ki bu oran sektörün ortalama oranı olan yüzde 1,5’in yaklaşık 12 katı; Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Güney Sudan gibi ülkeler bile genellikle yüzde 3 civarında sigorta primi ödüyorlar. Maliye Bakanı tutuklandıktan ve soruşturmalar başladıktan sonra bile Intesa SanPaolo, Kenya Hazinesine 108 milyon avro ödemeye devam ederken CMC, 2018 yılında 51 milyon avroluk iki avans ödemesi almış olmasına rağmen, çalışmalar başlamamış ve proje için henüz arazi satın alınmamış olmasına rağmen Kenya hükümetine Uluslararası Tahkim Mahkemesinde tazminat davası açmaya karar verdi. 2021 yılında Ravenna Mahkemesi, iş kayıtlarında tahrifat yapıldığı iddiasıyla CMC hakkında soruşturma başlattı. Yükleniciler tarafından gerçekleştirilen bu tür yolsuzluk veya dolandırıcılık vakaları, toplam yatırım hacminin yüzde 30,4’üne gölge düşürdü.

2013 yılında Afrikalı milyarder Akilo Dangote, kıtanın en büyük rafinerisinin inşası için bir bankalar konsorsiyumundan 450 milyon dolar yatırım aldı. Toplam yatırımın 300 milyon avroluk kısmı İtalya’nın devlet ihracat kredi kuruluşu SACE tarafından garantilenmiş ve tüm sözleşme, İtalyan kamu kalkınma bankası CDP tarafından kolaylaştırılmıştı. Aynı yılın ilerleyen günlerinde işçiler, rafineri önünde ücret sorunları ve düşük maaşlar nedeniyle gösteri yapmaya başladı ve polisin kalabalığı dağıtma çabaları bir protestocunun ölümüyle sonuçlandı. Daha önce rafinerinin inşaatında yer alan müteahhitler binlerce Hintli, Çinli ve yerli işçiyi yerel Kovid-19 kısıtlamalarını ve sosyal mesafe kurallarını ihlal ederek çalışmaya devam etmeye zorlamıştı. Bu hareket, ölüm nedenlerinin işverenleri tarafından gizlendiği iddia edilen, hastalığa yakalanmış en az iki Hintli işçinin hayatına mal oldu. İşçiler polisi işverenlerinin suiistimaline ortak olmakla suçladı ve haklarına saygı gösterilmesini talep etti. İtalya, projeyi Dünya Bankası’nın IFC Performans Standardı 2 ile kıyasladığı için bu olaylardan kısmen sorumlu tutulmuştur; bu standart, yatırımda çıkarı olanların işçilerine adil davranmasını ve güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları sağlamasını talep ediyor. Tıpkı bu vakada olduğu gibi, toplam yatırım hacminin yüzde 30,1’i, Kenya’da daha önce Kipsigis halkına hizmet eden suyu, ülkede daha büyük siyasi ve iktisadi güce sahip olan çoğunluktaki Kikuyu etnik grubu lehine yeniden yönlendiren İtalyan liderliğindeki Itare Barajı projesi gibi insan hakları ihlalleri içeren projelere tahsis edildi.

İleriye baktığımızda, Giorgia Meloni’nin destekçileri onun dış ilişkiler stratejisini “radikal bir şekilde farklı” olarak tanımlamış ve Meloni’nin kendisi de İtalyanlar tarafından statükoyu sürdürmek için seçilmediğini söylemişti ama “Afrika için Mattei Planı”nın, şimdiye dek Afrika adına hayırlı olmayan işleri her zamanki gibi sürdürmek konusunda basit bir paravan olup olmayacağını göreceğiz.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English