Ortadoğu
İsrail’de hangi ‘halk’ yaşıyor?

İsrail’in Filistin, Lübnan, Suriye ve Yemen’den sonra İran’a saldırmasıyla birlikte hayli tuhaf bir tartışma başladı.
Saldırganın saldırı coğrafyasının genişliği bile tartışmayı bitirmeliydi aslında. Oysa öyle olmadı: İran ile İsrail’i aynı kefeye koyan mı dersin; İsrail ile İran’ın aslında “danışıklı dövüş” yürüttüğünü söyleyen mi; yoksa İsrail’in Gazze’deki katliamdan dünya kamuoyunun dikkatini uzaklaştırmak için bir “oyun” olarak İran’a yöneldiği mi…
Artık “ahir zaman”da yaşıyoruz. Emperyalizme dair derin bir kavrayışı olmasını beklediğimiz kimi solcular dahi, terazinin bir kefesine “soykırımcı” İsrail’i, diğer kefesine “idamcı” İran’ı koyuyor, emperyalistler arası savaşta taraf olmama, işçi-emekçi halk cumhuriyeti çağrısı yapıyor.
Bu arada ne hikmetse, bu üçüncü yolcu “halk cumhuriyeti”nin esas muhatabı İsrail değil, İran oluyordu. Sosyal medyada acayip bir gönderiye rastladım: Bu “üçüncü yol” savunucularından biri, Türkiye’deki komünistlerin muhatabının İran’da “komünistler ve halklar” olduğunu söylerken, İsrail’de muhataplık “halklar”dan uzaklaşarak sadece “komünistlere” yöneliyordu. Demek ki İran’da “halklar” vardı ama İsrail’de yoktu.
“Emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme” çağrısı, İran’da çalışıyor ama İsrail’de pek çalışmıyor gibiydi: Pejoratif “rejim” sözcüğü, ancak Suriye gibi, İran gibi ülkelere yakışıyordu; zinhar İsrail gibi bir ülkeye değil…(1) İran’ın “faşist bir burjuva devlet” olduğunu bile sosyal medyanın dehlizlerinden öğreniyoruz.
Her gün yeni bir bilgi!
Soldaki bu tartışmanın daha “derin” görünen versiyonları da var. Bunlardan biri, İsrail’de de “sivillerin” yaşadığı iddiası. 2 yaşındaki bir İsrailli bebeğin “sivil” olup olmadığının tartışılacak hali yok. Öte yandan “sivil” olmak, başkasının toprağında hak sahibi olmak anlamına gelmiyor.
Bunun daha ince hali “İsrail halkı” hakkında yazılanlar. Bir “halka” (herhalde Yahudi halkı kastediliyor) sahip olduğu için meşru kabul ediliyor olmalı İsrail adı verilen entite. Barış Yıldırım şöyle yazmış: “Sanıyorlar ki İsrail’de halk olmadığını iddia ettiklerinde acayip anti-İsrail oluyorlar. Aslında tam tersi: Orada 10 milyonluk çoluk çocuk kadın erkek işgalci bir ordu olduğunu varsaymak tam da İsrail’in kafalara aşılamak istediği Siyonist bir fikir.”
Ezberlere sahip olmak her zaman kötü bir şey değil. Örneğin ABD’den hayırlı bir şey gelmeyeceği ezberi iyi bir ezberdir; faşistlerden iyi bir şey beklememek gerektiği iyi bir ezberdir; gerici fikirlerin ezilenlerin kurtuluşuna hizmet etmeyeceği ezberi iyi bir ezberdir; halkların kardeşliğini, emekçilerin birliğini yüce tutmak solun asla vazgeçemeyeceği bir ezberdir.
Ne var ki ezber, cehaleti örtmek için kullanılamaz.
Yıldırım devam ediyor: “Bu tür fikirler sol liberalizmin Türkiye’de yaygınlaşmasının ürünü. Bir yandan ‘Türklük sözleşmesi’, ‘Bu halkın topu soykırımcı’, ‘Türk halkı faşist’ falan gibi özcü fikirlere, öte yandan ‘Devlet=Halk’ demagojisine o kadar inandılar ki 10 milyon insanı düşman sanıyorlar.”(2)
Ortada hiçbir benzerlik yok; ezber, cehaletin ürünü. Ya da daha kötüsü, cehalet işine geliyor; somut duruma uyarlanamayan ezberler, “sevmiyorum ama bilgili biri” denmesini sağlıyor.
Ama önce dört işlem: İsrail’in resmi nüfusu gerçekten 10 milyon civarında. Bunun aşağı yukarı yüzde 20’si ise “Arap” olarak kabul ediliyor (Siyonist anlatıda “Filistin” veya “Filistinli” diye bir şey yok, “Arap” var). Bunlar, Nekbe’den sonra “İsrail”de hasbelkader kalabilenler, 1966’ya kadar askeri yönetim altında yaşayanlar ve onların çocukları, torunları.
İyi de kalan 8 milyon kimlerden oluşuyor? Örneğin İsrailli çifte vatandaşların sayısı, istatistikler yayımlanmadığı için kesin olarak bilinmiyor. Dünya çapında Yahudileri İsrail vatandaşı yapma misyonu edinen bir şirket olan WRAI, %10 civarında bir nüfustan bahsediyor. Amerikan yayını CBS, 1948 yılında devletin kurulmasından bu yana, 3,3 milyondan fazla göçmenin İsrail’e taşındığını, bunların yaklaşık 1,5 milyonunun 1990 yılından sonra geldiğini yazıyor. Bunların kahir ekseriyeti, İsrail’e kitlesel Yahudi göçüne izin vermeyen Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra, eski sosyalist ülkelerden göçenlerden oluşuyor. Siyonizmin “Doğu Avrupalı” kökenine uygun bir “aliya” olarak görebiliriz.
Dahası, bir anayasaya sahip olmayan İsrail’de, “Geri Dönüş Yasası” olarak bilinen yasa ile, dünyanın herhangi bir ülkesinin vatandaşı olan Yahudiler, İsrail vatandaşı olabiliyorlar. Örneğin Kanada vatandaşı bir Yahudi, Filistin’e gelip “vatandaş” olabiliyor.
Solculuk adına, “Ne var bunda? Sınırsız, sömürüsüz bir dünya istiyoruz işte!” diyen çıkar mı, bilmiyorum.
Ama bunun, yerleşimci sömürgecilik olarak bilinen yapıya birebir uyduğunu söyleyebilirim. Dolayısıyla, İsrail’de sivil var mı, yok mu türünden skolastik bir tartışma yerine, siyonizmin köküne inmenin çok daha faydalı olacağına inanıyorum. Bu kök, güncel olarak İran ile İsrail’in birbirine neden eşitlenemeyeceğinin, birinin diğerine karşı silahlı direnişinin neden meşru olduğunun ipuçlarını da barındırıyor.
Siyonizmin Yahudi milletinin “milli kurtuluş” hareketi olduğuna dair iddia, İsrail’de bir “halk” yaşadığına ilişkin tezin de temel kaynağıdır. Oysa siyonizm, burjuva devrimlerinin damga vurduğu milli-liberal bir kurtuluş hareketi değil, emperyalist çürümenin damga vurduğu irrasyonel-dekadan sömürgeci dönemin bir ürünüdür.(3) Siyonizme damga vuran bu nitelik, 1948 ile başlamamıştır: Ta Theodor Herzl’den itibaren, hatta Filistin’deki ilk siyonist yerleşimlerden bu yana siyonizmi belirleyen milli kurtuluş değil, yerleşimci sömürgeciliktir.
Siyonist sömürgeciliğin diğer klasik sömürgecilikten farklı özelliklere sahip olmasının nedeni, toprak ve işgücü piyasaları söz konusu olduğunda Filistin’de verili bulduğu olumsuz koşulları telafi etmek istemesinden kaynaklanır. Siyonistler açısından mesele, Filistinlileri kendi toplumlarından dışlayacakları mı (segregasyon), yoksa onları kendi toplumları içerisinde bağımlı bir iktisadi “kast” haline mi getirecekleri idi.
Gershon Shafir, siyonizm ile sömürgeciliği kıyasladığı makalesinde, siyonist sömürgeleştirmede deneme-yanılma yöntemine işaret eder: Önce Fransız tipi kolonizasyon, sonra Prusya tipi “iç kolonizasyon” (piyasa merkezli değil, devlet kaynaklı toprak dağıtımı).
Sömürgeleştirmede üç kritik unsur toprak, emek ve demografi olarak öne çıkar. İsrail devletinin kuruluşunda kritik bir rol oynayan Yişuv ve onun bağlı olduğu “İşçi Siyonizmi” (Labor Zionism), Yahudi işgücü ile Filistinlileri tamamen ayırmaya (“kast sistemi”) dayanıyordu (1967’den sonra bu durum değişmeye başladı. Siyonist işçi sendikası Histadrut 100 binin üzerinde “yurttaş olmayan Filistinlileri” de işgücü piyasasına dahil etmeyi kabul etti). İşçi Siyonizmi, işgücü eksklusivizmini (dışlayıcılık) teritoryal sınırlama ile kabul ediyordu. Sonrasında bu eksklusivizm tekrar gündeme geldiğinde teritoryal sınırlama da ortadan kalkacaktı.(4)
David Ben-Gurion’un biyografisini yazan Tom Segev, İşçi Sosyalizmindeki sözümona işçiciliği şöyle tarif ediyor:
“Arapları iş yerlerinden kovup onların yerine Yahudileri yerleştirmek için yürütülen kampanya ‘emeğin fethi’ olarak adlandırıldı. Bu terim Shlomo Zemach tarafından icat edilmişti. Ben-Gurion ve diğerleri, Arap işçilere Kutsal Kitap ve dini çağrışımlar içeren bir terim taktılar: avodah zara, kelime anlamı ‘yabancı işçi’ olmakla birlikte, kökeni Yahudi dini metinlerinde bulunan ve Yahudi halkı için yasak olan ‘putperestlik’ anlamına geliyordu. Ben-Gurion ve arkadaşları ‘emeğin fethi’nden bahsettiklerinde, aslında ülkenin fethi kast ediyorlardı.” (s. 83)
Tarihçi Ilan Pappé de siyonizmi “konvansiyonel olmayan bir sömürgecilik” biçimi olarak görüyor. Filistin’i kolonize etmek isteyen başkaları da olmuştu: Hıristiyanlar (Basel Misyonu) ve Almanlar. Peki Filistinliler ne olacaktı? Örneğin Filistinlileri sürmek yerine sömürmeyi önerenler vardı. Lord Laurence Oliphant, ki daha sonra siyonist hareket üzerinde önemli etki bırakacaktı, Ürdün bölgesinde Filistinlileri rezervasyonlarda hapse tıkmayı tavsiye ediyordu.
Siyonizmi “sömürgeci” bir olgu olarak nitelendirenlere karşı öne sürülen başlıca argümanlardan biri, siyonizmin bilinen bir anavatanı veya metropolü olmadığı için sömürgeci olamayacağıdır.
Fakat Pappé, siyonizmin sıradan kolonilere kıyasla “uydu” statüsü olduğuna, yani temelde Büyük Britanya ile geliştirdiği karmaşık ilişkilere işaret eder. Yahudi milli yurdu, Britanya imparatorluğunun desteği sayesinde kurulmuş ve ayakta kalabilmişti. Londra aksini isteseydi, Yahudi devleti hiç kurulmazdı. Britanya’nın nihayetinde benimsediği strateji, Filistin’de bir Yahudi topluluğunun yavaş yavaş kurulmasını desteklemek ve bunun yeni bir İngiliz-Arap Orta Doğu siyasi sistemine entegre edilebileceğini ummaktı. (s. 628)
Pappé’yi destekleyen tarihi kayıtlar da bulabiliyoruz. Hem de hiç beklenmedik birinden: Filistin’de Yahudi yurdunun mucidi (ve korkunç bir antisemit!) İngiliz Lord Arthur Balfour, ABD’li ateşli siyonist Yargıç Brandeis ile mülakatında bu gerçeğe işaret ediyor. Üç sene önce çevirdiğim bir makaleye düştüğüm dipnottan aktarıyorum:
“Mülakatın çevirmediğim kısımları da önemsiz değildir. Örneğin Yargıç Brandies’ın Siyonist programın tamamlanabilmesi için yerine getirilmesi gerektiğini düşündüğü üç koşul bugün bile çok kritiktir: 1) Yalnızca Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmamalıdır, Filistin bir Yahudi yurdu haline gelmelidir; Yargıç’a göre bu ilkeye zaten Balfour Deklarasyonu ve Paris Barış Konferansı bağlılığını teyit etmiştir. 2) Yahudi Filistin’e ekonomik hareket alanı sağlanmalıdır; sağlıklı bir toplumsal yaşam için kendi kendine yeterlilik gerekmektedir, bunun için Filistin’de küçük bir bahçeye değil, münasip hudutlara ihtiyaç vardır. Bu da, Brandies’a göre, Kuzey’deki su kaynaklarının kontrolü demektir. 3) Brandies, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde konuşmaktadır: Gelecekteki Yahudi Filistin, sağlam bir ekonomik yaşamın kalbinde yer alan toprağı ve doğal kaynakları kontrol etmelidir. Yaratılan ve yaratılacak değerler, özel kişilerin ellerine değil, Devlete gitmelidir. Söylemeye gerek bile yok, Lord Balfour bu üç koşulla da tamamen hemfikirdir. Üstelik Balfour, Filistin’de Siyonizmin ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ çerçevesinde değerlendirilemeyeceğini de itiraf etmektedir; Siyonizm, bir bölgede zaten var olan bir topluluğun kaderini tayin etmesi değil, bilinçli bir şekilde yeniden oluşturulan ve gelecekte sayısal çoğunluğu ele geçirmesi hedeflenen sömürgeci bir inşa faaliyetidir.”
Altını çiziyorum: Britanya ve siyonist yardakçıları açısından mesele Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasından ibaret değildir; hedef, en başından itibaren, Filistin’in judaize edilmesi, Filistin’in bir Yahudi yurdu haline getirilmesidir.
Elbette ilk hedefe de itiraz etmek mümkün; ama ilki ile ikincisi arasında fark, millet inşası ile sömürge inşası arasındaki farka da işaret eder.
Yani Filistin emeği ile Yahudi emeğini ayrıştırmak; Filistin topraklarına el koymak; ve Filistinli köylüleri tehcir etmek aynı soruna verilmiş cevapların farklı isimleriydi. Hatta tehcir, emek ve toprak sorununun bir türevi olarak bile görülebilir.
Öte yandan bu, David Ben-Gurion’un merkezinde yer aldığı siyonizm ile Ze’ev Jabotinsky’nin merkezinde yer aldığı siyonizm (“revizyonizm”) arasındaki farkın sınırlarını da belirler. İngiliz hükümeti, siyonist projenin liderlerini iktisadi olarak kendi kendilerine yetmeleri için teşvik etti ve doğal kaynakları onlara emanet etti. Bu şekilde siyonist ekonomi, toprak ve işgücü piyasası gibi Filistin ekonomisinden ayrıştırıldı ve bir Yahudi iktisadi bölgesi yaratıldı. “İşçi Siyonizmi”nin kontrol ettiği Yişuv, bu ayrıştırılmış işgücü piyasasının belkemiği, sömürgeci faaliyetin odak noktasıydı.
Ne var ki Nur Masalha, Yişuv politikası için şu tespiti yapıyor: Tek tip olmaktan uzak olsa da, Filistin’deki “Arap sorunu”nun çözümüne ilişkin temel varsayımlar genel olarak ortaktı ve temel farklılıklar taktik, retorik ve üslup düzeyindeydi.
İşçi Siyonizminin ana kollarından, Ben-Gurion’un kurucusu olduğu Mapai lideri Berl Katznelson, Filistinlilerin tehcirinden (“transfer”) konuşurken, açıkça Filistinli kiracı çiftçileri tekil olarak zaten her gün topraklarından ettiklerini, ama bunun daha sistematik ve ulusal çapta uygulanmasını istediklerini (“zorunlu transfer”) dile getiriyor.
Masalha, baz “marjinal” iki uluslu çözüm savunan gruplara rağmen, siyonizm içindeki ana bölünmenin İşçi ve Revizyonist hareketler arasında olduğuna işaret ediyor. Transürdün’ü de Filistin’e dahil etmek için İngiliz mandasının “revizyonunu” savunan Revizyonizm, Yişuv’a egemen İşçi Siyonizminin “pragmatik, aşamalı ve esnek” yaklaşımının aksine, maksimalist ve uzlaşmaz tutumuyla tanındı.
Ne var ki, yine Masalha vurguluyor, bu iki akımın “Arap sorunu”na ilişkin nihai çözümler konusunda aralarında çok az fark vardı.
Hatta Jabotinsky ve Revizyonizmin (bugünkü Likud’un atası), Ben-Gurion ve İşçi Siyonizmine göre çok daha açık sözlü olduğunu kabul etmek gerek. Jabotinsky şöyle diyor, Masalha aktarıyor:
“Siyonist kolonizasyon, en kısıtlı haliyle bile, ya sona erdirilmeli ya da yerli halkın iradesine karşı gelinerek sürdürülmelidir. Bu kolonizasyon, bu nedenle, yalnızca yerel halktan bağımsız bir gücün koruması altında, yerli halkın aşamayacağı demir bir duvar arkasında devam edebilir ve gelişebilir. Bu, Araplara karşı politikamızın tamamıdır. Bunu başka bir şekilde ifade etmek ikiyüzlülük olur.” (s. 28)
Sonra, eski İsrail Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann’ın görüşleri var. 1937’de yayımlanan ve Britanya’nın “bölünme”yi ilk kez zımnen kabul ettiği metin sayılan Peel Komisyonu raporu yayınlandıktan sonra Weizmann, “Arap sorununa temel çözüm” olarak adlandırdığı siyonist seçeneklerin ikiye indirgendiğine işaret ediyordu: Birincisi, bölünmeyi reddeden ve “transferi” (yani tüm Filistinlilerin tehcirini) talep eden maksimalist bir yaklaşımdı. İkincisi ise, kısa vadeli ve taktiksel bir temelde bölünmeyi kabul eden, karşılığında ise tam olmasa da önemli ölçüde “transferi” öngören pragmatik bir yaklaşımdı.
Nitekim Tom Segev, Ben-Gurion ile Jabotinsky arasındaki farkı şöyle tarif eder:
“Jabotinsky, Ben-Gurion’un Marksist olduğundan daha fazla faşist değildi. Ben-Gurion, Jabotinsky’den daha az milliyetçi veya militarist değildi. Siyonist hareket içindeki sağ-sol ayrımı, büyük ölçüde temel değerlerden ziyade tarz ve çalışma biçimleriyle ilgiliydi. Büyük resimde, bu fikirlerden çok iktidar mücadelesiydi. Jabotinsky liberal demokratik fikirleri ve serbest piyasayı benimsemişti, fakat devlet destekli kalkınma ve yerleşim projelerini reddetmiyordu; Ben-Gurion kendini sosyalist olarak tanımlıyordu, fakat özel teşebbüsü reddetmiyordu. O aslında bir sosyal demokrattı.” (s. 256)
İsrail “halkını” oluşturan süreç, az çok bu iki yaklaşımın “kavgası” ile belirlendi.
Üstelik, nihayetinde, Jabotinsky’nin çizgisinin –eşyanın tabiatı gereği– galebe çaldığı bile söylenebilir. Jabotinsky’ye göre, Filistinlilerle, Yahudilerin çoğunluğu oluşturacağı ve sonunda bir devlet kurmasına izin veren bir anlaşma imzalamak –ki bu, 1920’lerde ve 1930’ların başında İşçi Siyonizmi grupları tarafından açıkça savunuluyordu– ne mümkün ne de arzu edilebilirdi. Aksine, Jabotinsky için, bir çatışma doğal ve hatta kaçınılmazdı. Sadece Yahudi silahlı garnizonunun oluşturduğu bir “demir duvar” Ürdün Nehri’nin her iki yakasında Yahudi egemenliğini güvence altına alabilirdi.
Meir Bar-Ilan bunu çok daha açık sözlü bir şekilde dile getiriyordu: “Siyonizmin temeli, İsrail topraklarının bizim olduğu ve Araplara ait olmadığıdır. Bunun nedeni, onların geniş topraklara sahip olması ve bizim ise çok az toprağa sahip olmamız değildir. Filistin’i talep ediyoruz çünkü o bizim ülkemiz.” (Masalha, s.79)
Tüm bunlar akılda tutulduğunda şu sonuca varırız: Fransızlar Cezayir’de, İngilizler Hindistan’da, Almanlar Polonya ve Ukrayna’da ne kadar “halk” idilerse, siyonist yerleşimciler de Filistin’de o kadar “halk” sayılmalılar. Siyonist rejimin nasıl yıkılacağı/yıkılıp yıkılamayacağı, nükleer güce sahip sömürgeci bir gücün salt askeri taktiklerle geriletip geriletilemeyeceği, sömürgeciliğe karşı savaşlarda “metropol”deki iç gerilimlerin nasıl yönetileceği ve ittifakların nasıl şekillenmesi gerektiği türünde tartışmalar önemsiz değil.
Ama önce her şey yerli yerine oturmalı. 20. yüzyılın belki de en kanlı sömürge savaşlarının birinden yenilgiyle çıkan ülkenin komünist partisi, barbarlığı durdurmakta başarısız olduğu için kendisini de eleştirdiği bir bildiride şunları yazıyordu:
“‘Göze göz’ kuralı geçerli olsaydı, Alman halkının hali nice olurdu?”(5)
En azından, sitem edebilecekleri bir “halk” vardı diyerek kendimizi avutuyoruz.
Dipnotlar:
(1) Emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme politikasında, savaşın emperyalistler arasında olduğu mesajı açık değil mi? İsrail ile İran arasındaki savaş acaba hangi emperyalistler arasındaki savaşa işaret ediyor? Örneğin Çin ve Rusya emperyalistse, İran nasıl bir “bağımlı” ülke ki, bu “emperyalistler” İran’ı askeri olarak kurtarmak için parmaklarını kıpırdatmıyorlar? Kavramların üzerinde tepinmek neyse de, hakikatin üzerinde bu denli tepinmek de mi “post-truth” çağına ait? Bir de, Los Angeles’ı görenler neden ABD’de “iç savaş” çağrısı yapmaktan imtina ediyorlar?
(2) Yazının ruhu zaten bu olduğu için dipnot düşüyorum: Araplar, Farslar, Kürtler, Türkler veya Filistin’in, Yemen’in, Irak’ın Yahudileri Orta Doğu’nun otokton halklarıdır ve bu topraklarda milli ve/veya dini haklara sahiplerdir. Siyonist yerleşimcilerin böyle bir hakkı yoktur. O nedenle özellikle Kürt halkı söz konusu olduğunda, Kürdistan ile İsrail’in adını yan yana anmak hassaten Barzani yanlısı Kürt milliyetçilerinin en büyük basiretsizliklerinden sayılmalı.
(3) Aslında bir süredir, siyonizmin bu emperyalist çağa özgü mitsel niteliklerini yazmak için fırsat yaratmaya çalışıyordum ama bir türlü elim gitmedi. Şimdilik sadece şunu not ediyorum: Siyonizmin kurucusu babası Herzl’in Nietzsche’ci “aristokratik isyan” ile ilişkisi giderek daha fazla deşiliyor. Herzl’in Avrupa’daki Yahudiye atfedilen “marjinalliğe” yanıtı, Nietzsche’ci bir “üst insan/Yahudi” kurgusu olarak beliriyor: Yahudi yığının üzerinde yükselen, varoluşsal sınırları zorlayan bir birey. Herzl’ın dostu ve yoldaşı Max Nordau, tıpkı Nietzsche gibi, Avrupa kültürünün “dejenere” olduğunu düşünüyordu. Herzl de en nihayetinde özgür, yaratıcı ve gururlu “otantik” Yahudinin Avrupa dışında, Siyon’da yaratılacağı sonucuna varmıştı.
(4) Siyonizmin, tıpkı diğer sömürgeci girişimler gibi, bünyesinde güçlü bir “kolektivist” damar barındırması, onu sosyalist yapmaz. Sanayileşmenin risklerinden ve getirdiği kötülüklerden kurtulma, kent yerine kıra mistik bir özlem duyma, belli-belirsiz bir tarımsal ütopyaya sarılma veya toprakla haşır neşir olmayı sanayiye üstün tutma, “emeğe” yapılan övgü… Bunların hepsi sömürgeci unsurlarda yerleşik özellikler olarak öne çıkar. Nahum Gross 1990 tarihli makalesinde, kırdaki tarımsal siyonist yerleşimlerin bel kemiğini oluşturacak kooperatif birliklerin kurulmasının kapitalist şirketlerin yerini alacak bir uygulama olduğuna işaret eder. Pappe’ye göre bu, “siyonist sosyalizm” gibi düşüncelerin doğru olmadığını gösteriyor. Ernest Gellner ve Gershon Shafir de erken dönem “siyonist sosyalizmi”, düşmanca koşullarla çevrili siyonist hareketin taktik bir hamlesi olarak değerlendirir.
(5) Almanya Komünist Partisi (KPD) uzun yıllar boyunca yeraltına itilmesine rağmen, Hitler’in düşüşünün ardından Kızıl Ordu’nun kurtardığı bölgelerde bildiri yayınlayan ilk partiydi. Bu söz de 11 Haziran 1945 tarihli “Alman Komünist Partisi Merkez Komitesi Bildirisi” başlıklı metinde geçiyor. Belgenin tamamını yakında çevirmeyi umuyorum.
Kaynakça:
Gershon Shafir, “Zionism and Colonialism: A comparative approach”, The Israel/Palestine Question: A Reader içinde, ed. Ilan Pappé, 2007, Routledge, s. 81-96.
Ilan Pappé, “Zionism as Colonialism: A Comparative View of Diluted Colonialism in Asia and Africa”, South Atlantic Quarterly 107:4, Sonbahar 2008, s. 611-633.
Jacob Golomb, “Thus Spoke Herzl: Nietzsche’s Presence in Herzl’s Life and Work”, The Leo Baeck Institute Year Book, Volume 44, Issue 1, January 1999, s. 97–124.
Nur Masalha, Expulsion of the Palestinians: The Concept of “Transfer” in Zionist Political Thought 1882-1948, Institute for Palestine Studies, Washington, D.C., 1992.
Tom Segev, A State at Any Cost: The Life of David Ben-Gurion, çev. Haim Watzman, Farrar, Straus and Giroux, 2019, New York.
Ortadoğu
İran, Hürmüz Boğazı’nda BAE tankerlerini vurdu

Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı’ndan geçen iki petrol tankerinin İran seyir füzeleriyle vurulduğunu, saldırıda bir kişinin hayatını kaybettiğini, sekiz kişinin ise yaralandığını duyurdu. İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD’nin hava saldırılarına karşı başlattığı misilleme operasyonları kapsamında uyarıları dikkate almayan tankerleri hedef aldığını açıkladı.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yönetimi, ülkeye ait iki petrol tankerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri esnasında İran seyir füzeleriyle vurulduğunu bildirdi.
BAE Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, “Mombasa ve Al-Bahiyah adlı ulusal tankerler, Umman karasuları içinde, Hürmüz Boğazı’nın güney deniz rotasından geçerken iki İran seyir füzesiyle hedef alındı” ifadesine yer verildi. Bakanlık, Mombasa tankerinde çalışan Hindistan uyruklu bir mürettebatın yaşamını yitirdiğini, sekiz kişinin de yaralandığını açıkladı. Açıklamada, saldırı nedeniyle her iki tankerde yangın çıktığı, yangınların daha sonra kontrol altına alındığı ve gemilerde maddi hasar oluştuğu kaydedildi.
Abu Dabi yönetimi, saldırıyı bölgenin güvenlik ve istikrarını tehdit eden “uluslararası hukukun açık ve ciddi bir ihlali” olarak nitelendirerek kınadı. BAE ayrıca söz konusu gerilimi tırmandırıcı adımlara karşılık verme hakkını saklı tuttuğunu açıkladı. Birleşik Krallık Deniz Ticareti Operasyonları (UKMTO) verilerine göre salı günü Umman’ın Limah kentinin güneydoğusunda bir tankerin daha füzeyle vurulduğu saptandı.
BAE tankerlerine yönelik saldırıların, İran’ın ABD’nin son operasyonlarına karşı bölgede başlattığı yeni misilleme dalgası kapsamında gerçekleştiği bildirildi.
Devrim Muhafızları tankerlerin uyarıları dikkate almadığını savundu
İran Devrim Muhafızları Ordusu, bölgedeki çok sayıda ABD askeri tesisinin yanı sıra Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş kurallarını ihlal eden tankerlerin de hedef alındığını duyurdu.
Devrim Muhafızları Ordusundan yapılan açıklamada, “Kuralları ihlal eden iki süper tanker ABD tarafından kandırıldı, Hürmüz Boğazı Deniz Güvenliği Kontrol Merkezi’nin tekrarlanan uyarılarını dikkate almadı ve seyir sistemlerini kapattı. Mayınlı bir koridordan geçmeyi seçerek deniz trafiğini tehlikeye attılar” ifadesi kullanıldı. Devrim Muhafızları, bölge ülkelerine “saldırgan düşmanla işbirliği” yapmamaları yönündeki uyarılarını yineledi.
İran, “Zafer II Operasyonu” adıyla başlattığı yeni harekât kapsamında Bahreyn’deki ABD askeri altyapısının da hedef alındığını açıkladı. Vurulan noktalar arasında silah depoları ile bir uydu iletişim merkezinin yer aldığı belirtildi.
Devrim Muhafızları Ordusu, Bahreyn’de konuşlu ABD Beşinci Filosu’na füze ve insansız hava araçlarıyla yeni saldırılar düzenlendiğini duyurdu. Açıklamada, yakıt depolama tesislerinin ateşe verildiği; Patriot radar sistemleri, filonun hava kontrol radarı, erken uyarı amaçlı C-RAM radar sistemi ile insansız güdümlü botların sevk ve idare edildiği komuta merkezinin imha edildiği aktarıldı. Devrim Muhafızları ayrıca Ürdün’deki ABD tesislerinin de vurulduğunu açıklayarak misilleme operasyonlarının devam ettiğini vurguladı.
İran ordusu da Kuveyt’teki hava savunma sistemleri, yakıt depoları ve mühimmat tesislerine insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlendiğini bildirdi. Ordu, ABD’nin adımlarına karşı operasyonların süreceğini açıkladı. İran’ın bu açıklamaları, ABD’nin üst üste üçüncü gece ülkenin farklı bölgelerine ağır saldırılar düzenlediği sırada geldi.
Trump savaşı Kongre’ye bildirdi
Diğer yandan ABD Başkanı Donald Trump, İran’a karşı askeri harekâtın yeniden başladığını Kongre’ye resmen bildirdi. Trump yönetimi, bu adımla birlikte ABD ordusunun Kongre onayı olmadan bölgede faaliyet yürütebileceği 60 günlük yeni bir sürenin başladığını kaydediyor.
Reuters haber ajansının aktardığı mektupta Trump, “Bu askeri harekâtı, Amerikalıları, ABD’nin ulusal güvenliğini ve dış politika çıkarlarını koruma sorumluluğum doğrultusunda başlattım” ifadesini kullandı.
Pazartesi gecesi ve takip eden saatlerde, ABD’nin İran’a yönelik şiddetli saldırıları üst üste üçüncü gecede de devam etti. Yayınlanan görüntülerde, İran’ın Kiş Adası, Seravan kenti ve Washington’ın saldırılarıyla sivil teknelerin ateşe verildiği kıyı şeridi dahil olmak üzere ülke genelindeki ağır yıkım yansıdı. Saldırılarda bir milli park koruma istasyonu ve yem deposunun da hedef alındığı, bu saldırı sonucunda bir park korucusunun iki oğlu ve gelini dahil olmak üzere ailesinin hayatını kaybettiği bildirildi.
İran limanlarına yönelik ablukayı yeniden yürürlüğe koyan Trump, ABD’yi “Hürmüz’ün Muhafızı” ilan etti. Trump, Fox News televizyonuna verdiği demeçte, “Bu gece onlara çok sert vuracağız, yarın da çok sert vuracağız ve bu konuda yapabilecekleri hiçbir şey yok. Hiçbir şeyleri yok. Büyük laflar etmek dışında hiçbir şeyleri kalmadı. Onları tanıdım ve tamamen delirmiş durumdalar” dedi.
Ortadoğu
Suudi Arabistan ile BAE arasındaki gerilim finans devlerini ürküttü

Suudi Arabistan ile Birleşik Arab Emirlikleri arasındaki güç mücadelesinin tırmanması, Wall Street merkezli çok uluslu dev finans kuruluşlarını acil durum senaryoları hazırlamaya yöneltti. Egemen varlık fonlarının toplam büyüklüğü 3 trilyon doları aşan iki Körfez ülkesinin ekonomik rekabeti, küresel bankaların iki ortak arasında seçim yapmak zorunda kalma endişesini artırıyor.
Suudi Arabistan ile Birleşik Arab Emirlikleri (BAE) arasında giderek büyüyen nüfuz ve ekonomi odaklı anlaşmazlık, küresel finans dünyasında endişeleri artırdı.
Bloomberg’in konuya vakıf üst düzey yöneticilere dayandırdığı haberine göre aralarında Goldman Sachs Group, Morgan Stanley, BlackRock ve Brookfield’ın da yer aldığı dünyanın önde gelen banka ve varlık yönetim şirketleri, iki Körfez ülkesi arasındaki ilişkilerin daha da bozulması ihtimaline karşı acil durum planları hazırlamaya başladı.
Yöneticiler, Basra Körfezi’nin en büyük iki ekonomisi arasındaki gerilimin küresel finans kuruluşlarında ciddi kaygı yarattığını ifade etti. Wall Street temsilcileri, iki müttefik arasındaki rekabetin sertleşmesi halinde çapraz ateşte kalmaktan endişe duyuyor.
Söz konusu şirketler uzun yıllardır hem Suudi Arabistan hem de BAE pazarındaki faaliyetlerini genişletmek için yoğun çaba gösteriyor. İki ülkenin kontrol ettiği egemen varlık fonlarının toplam büyüklüğü 3 trilyon doları aşarken, Riyad ve Abu Dabi yönetimleri son yıllarda yapay zeka, finans ve altyapı sektörlerine milyarlarca dolarlık yatırımlar gerçekleştirdi.
Bloomberg, kaygıların boyutunu şu ifadelerle aktardı:
“Kaygılar, bazı küresel yatırım bankalarının ve bölgedeki en az bir hükümetin yetkililerinin, ekonomik rekabetin daha da sertleşmesi durumunda nasıl hareket edeceklerini belirlemek üzere kurum içi değerlendirmeler yapmasına yol açacak kadar yüksek.”
Yöneticiler, iki ülke arasında doğrudan bir askeri çatışma beklemediklerini ancak tarafların daha iddialı ve uzlaşmaz tutumlar benimsemesi durumunda, gelecekte Riyad ile Abu Dabi arasında çok daha zorlu tercihler yapmak zorunda kalabileceklerini belirtiyor.
Risk yönetimi şirketi Crownox’un Üst Yöneticisi Hussein Nasser-Eddin de iki ülke arasındaki gerilimin göz ardı edilmemesi ve gelişmelerin yakından takip edilmesi gerektiği uyarısında yer verdi.
Riyad ve Abu Dabi’den güvence açıklamaları
Tansiyonun yükselmesine rağmen her iki ülkeden de resmi olarak ilişkilerin normal seyrinde devam ettiğine dair açıklamalar geliyor.
BAE’li bir yetkili Bloomberg’e yaptığı açıklamada, Riyad ile Abu Dabi’nin “önemli ticaret ve yatırım akışlarıyla desteklenen, köklü ve güçlü ekonomik ve ticari bağlarını sürdürdüğünü” ifade etti.
Yetkili ayrıca BAE Ekonomi Bakanlığına banka transferleriyle ilgili ulaşmış herhangi bir şikayet yer almadığını belirtti.
Suudi Arabistan Merkez Bankası ise yazılı açıklamasında, ülkenin finans sektörünün “güçlü bir düzenleyici çerçeve içinde faaliyet gösterdiğini ve belirli ülkelere yönelik doğrudan herhangi bir kısıtlama bulunmadığını” kaydetti.
Çalışma vizeleri hakkında bilgi veren Suudi bir yetkili ise vizelerin işverenlerin talepleri doğrultusunda verilmeye devam ettiğini ve uygulama prosedürlerinde herhangi bir değişiklik yapılmadığını bildirdi. Ancak aynı yetkili, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ikili ilişkilerin geleceğine dair soruları yanıtsız bıraktı.
Resmi güvencelere karşın sahada farklı gelişmelerin yaşandığı kaydediliyor. Financial Times gazetesi, geçen hafta yayımladığı haberinde Suudi Arabistan’ın BAE’deki hesaplara gönderilen bazı para transferlerini geciktirdiğini veya engellediğini öne sürmüştü.
Gazeteye konuşan kaynaklar, Suudi bankalarından BAE’deki şirket ve kişilere ait hesaplara yapılan transferlerin mayıs ayından bu yana çoğunlukla herhangi bir gerekçe gösterilmeden iade edildiğini ya da bekletildiğini aktarmıştı.
Yemen, Sudan ve İran başlıklarında derin ayrışma
İki ülke arasında uzun süredir devam eden nüfuz rekabeti, 2025’in sonlarında ve 2026’nın ilk aylarında Yemen’de belirgin bir kırılmaya yol açtı.
2015 yılında Husi milislerine karşı ortak askeri operasyon başlatan iki müttefik, daha sonra karşı karşıya geldi. BAE destekli ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyinin Yemen’in güneyinde bağımsızlık ilan etme girişimi üzerine Suudi Arabistan, bölgedeki Emirlik destekli milisleri hedef alan askeri adımlar attı.
Bu gerilimin ardından BAE, Yemen’deki askeri misyonunu sonlandırdığını duyurdu.
İki başkent arasındaki anlaşmazlık Sudan’da da kendini gösterdi. Riyad yönetimi, BAE’nin Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) verdiği desteğe açıkça karşı çıkarak Sudan ordusunu ve resmi devlet kurumlarını destekleme kararı aldı.
Bölgesel güvenlik politikalarında, özellikle İran ile ilişkiler konusunda da ciddi görüş ayrılıkları yer alıyor. ABD’nin Tahran’daki rejimi devirme odaklı baskı politikasının sonuçsuz kalmasının ardından Suudi Arabistan, kendi güvenliğini önceleyerek İran ile doğrudan diyalog zeminini tercih etti.
Bloomberg, mayıs ayındaki haberinde Suudi Arabistan’ın, BAE tarafından gündeme getirilen “İran’a karşı koordineli ve ortak bir Körfez askeri saldırısı düzenlenmesi” yönündeki çağrıyı reddettiğini yazmıştı.
Ortadoğu
İran ABD’nin Hürmüz Boğazı geçiş ücretini “yüksek” buldu

ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden yüzde 20 güvenlik ücreti talep edeceğini duyurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bu oranı yüksek bulduğunu açıklarken, İran parlamentosuna boğazın yönetimiyle ilgili yeni bir yasa tasarısı sunuldu.
ABD ile İran arasında şubat ayında başlayan askeri çatışmalar, haziran ayındaki kısa süreli ateşkes girişiminin ardından yeniden alevlendi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ticareti ve askeri dengeleri sarsacak yeni kararlar açıklamasına, Tahran yönetiminden diplomatik, askeri ve yasa koyucu düzeyde sert yanıtlar geldi.
ABD Başkanı Donald Trump, 13 Temmuz Cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran’a yönelik deniz ablukasını yeniden tesis ettiğini, diğer ülkeler için ise seyrüsefer serbestisinin korunacağını duyurdu.
Trump, Washington’ın bundan böyle “Hürmüz Boğazı’nın Muhafızı” olarak anılacağını belirterek, bölgedeki seyrüsefer güvenliğini sağlama maliyetlerini karşılamak amacıyla boğazdan taşınan tüm kargoların değerinin yüzde 20’sinin ABD’ye ödenmesini talep etti.
Trump, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda, “ABD bundan sonra Hürmüz Boğazı’nın Muhafızı olarak bilinecektir. Adalet gereği, dünyanın bu son derece istikrarsız bölgesinde güvenlik ve emniyeti sağlama işinin gerektirdiği her türlü maliyeti karşılamak üzere, sevk edilen tüm kargolardan yüzde 20 oranında geri ödeme alınacaktır” ifadelerini kullandı.
Ablukanın resmi olarak 15 Temmuz Salı günü ABD Doğu Yaz Saati ile 16.00’da başlayacağı bildirildi.
Arakçi: Yüzde 20 çok fazla, biz adil olacağız
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, X hesabı üzerinden yaptığı açıklamada Trump’ın ücret talebine yanıt verdi. Arakçi, “ABD Başkanı kesinlikle haklı. Ticari gemilerin Hürmüz Boğazı’ndan güvenli ve emniyetli geçişini sağlayan her kimse, bu hizmetin karşılığında bir tazminat almalıdır. Ancak yüzde 20 elbette çok fazla. Biz adil olacağız” dedi.
Arakçi ayrıca, İran’ın Hürmüz Boğazı’nın “sonsuza dek tek koruyucusu” olduğunu ve bu statüsünün değişmeyeceğini vurguladı.
ABD Kongresine resmi savaş bildirimi
Başkan Trump, geçen hafta Kongreye gönderdiği iki sayfalık resmi mektupla, ABD’nin İran’a yönelik askeri saldırılarını yeniden başlattığını bildirdi.
Savaş Yetkileri Yasası uyarınca, askeri harekatın başlamasından sonraki 48 saat içinde Kongreyi bilgilendirmekle yükümlü olan Trump, mektupta saldırıların 7 Temmuz Pazar günü başladığını kaydetti.
Trump mektubunda, “Bu saldırılarda ABD kara unsurları yer almamaktadır. Saldırılar sınırlı, ölçülü, planlı ve sivil kayıpları en aza indirecek şekilde tasarlanmış ve icra edilmiştir” ifadelerine yer verdi.
Savaş Yetkileri Yasası çerçevesinde yapılan bu bildirim, Pentagon’a Kongre onayı olmaksızın ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) bölgesinde 60 gün boyunca askeri güç kullanma yetkisi tanıyor. Bu süre gerektiğinde başkan tarafından 30 gün daha uzatılabiliyor.
Trump, daha önce NATO zirvesinde yaptığı açıklamada da iki ülke arasındaki ateşkesin “sona erdiğini” ilan etmişti. CENTCOM, geçen hafta İran sınırları içindeki 300’den fazla hedefe dört dalga halinde saldırı düzenlendiğini açıkladı.
Savaşta bir ilk: ABD insansız deniz araçlarıyla liman vurdu
Askeri operasyonların pazar gecesi düzenlenen son dalgasında, ABD ordusu muharebe tarihinde bir ilke imza atarak intihar tipi insansız deniz araçlarını (USV) kullandı.
CENTCOM tarafından pazartesi günü yapılan açıklamada, Saronic şirketi tarafından üretilen üç adet “Corsair” tipi otonom deniz aracının, İran Deniz Kuvvetleri’nin karargahı konumundaki Bender Abbas Deniz Üssü’ne yönelik saldırıda kullanıldığı bildirildi.
Saldırıda üste yer alan bir gemi bakım tesisi ile bir denizaltının hedef alındığı belirtildi. CENTCOM, “Dün gece düzenlenen saldırılar, İran’ın ticari taşımacılığa yönelik saldırılarını sürdürme kabiliyetini sekteye uğratmıştır” açıklamasını yaptı.
Teksas merkezli savunma sanayi firması Saronic tarafından geliştirilen 7,3 metre (24 feet) uzunluğundaki Corsair otonom tekneleri, yaklaşık 450 kilogram (1000 pound) faydalı yük taşıyabiliyor ve 35 knotun üzerinde hıza ulaşabiliyor.
Bu araçlar, ABD Deniz Kuvvetleri’nin yapay zeka ve insansız araçlar görev gücü kapsamında mart ayı sonundan bu yana CENTCOM bölgesinde görev yapıyordu.
Devrim Muhafızları iki petrol tankerini vurdu
Bölgedeki çatışmalar sürerken, İran Devrim Muhafızları Ordusu, Hürmüz Boğazı’nda iki dev petrol tankerinin vurularak devre dışı bırakıldığını açıkladı.
Devrim Muhafızları tarafından yapılan açıklamada, tankerlerin İran’ın güvenlik uyarılarını dikkate almadığı, navigasyon sistemlerini kapattığı ve yasa dışı bir rota kullanarak mayınlı alana girdiği belirtildi.
Açıklamada, tankerlerin ABD tarafından yönlendirildiği iddia edilerek şu ifadelere yer verildi:
“ABD ordusu, birkaç saat önce bazı gemileri kışkırtarak bu rotayı kullanmaya sevk etti. Saldırgan düşmanla işbirliği yapmak ve mayınlı koridordan geçmek, pişmanlık ve kayıptan başka bir sonuç doğurmaz. Bu durum Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını geciktirecek ve küresel bir enerji krizine yol açacaktır.”
İran Hürmüz Boğazı Yönetim Ofisi ise boğazdaki geçişlerin ikinci bir duyuruya kadar askıya alındığını, geçişlerin ancak özel izin belgesiyle mümkün olabileceğini duyurdu.
Son iki günde ABD’nin Bender Abbas, Buşehr, Sirik, Keşm, Cask, Konarek ve Çabahar’daki ekonomik ve sivil altyapı tesislerini hedef alan saldırılar düzenlediği bildirildi.
İran Meclisine yeni Hürmüz yasası sunuldu
ABD’nin bölgedeki askeri hareketliliğine karşı İran parlamentosu da yasal bir adım attı.
İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı İbrahim Azizi, “Hürmüz Boğazı ve Körfez’de Güvenlik ve Sürdürülebilir Kalkınma İçin Stratejik Eylem” başlıklı yasa tasarısının resmi olarak meclise sunulduğunu açıkladı.
Azizi, bu tasarının ilk adım olduğunu ve bunu “düşmanı pişman edecek” yeni önlemlerin izleyeceğini belirterek, “İran Meclisi, başta Hürmüz Boğazı’nın yönetimi olmak üzere kırmızı çizgilerimizi savunma konusunda kararlıdır” dedi.
Silahlı Kuvvetler Genel Karargahına bağlı Hatemü’l-Enbiya Karargahı da bir açıklama yaparak, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nın yönetimine müdahale etmesine asla izin verilmeyeceğini duyurdu.
Karargahtan yapılan açıklamada, “ABD’nin bölge yönetimine müdahale etmeye yönelik maceraları, bölge güvenliğini, uluslararası ticareti ve petrol tankerlerinin geçişini ciddi şekilde tehlikeye atmıştır” denildi.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Diplomasi2 hafta önceAB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti












