Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İsrail’de hangi ‘halk’ yaşıyor?

Yayınlanma

İsrail’in Filistin, Lübnan, Suriye ve Yemen’den sonra İran’a saldırmasıyla birlikte hayli tuhaf bir tartışma başladı.

Saldırganın saldırı coğrafyasının genişliği bile tartışmayı bitirmeliydi aslında. Oysa öyle olmadı: İran ile İsrail’i aynı kefeye koyan mı dersin; İsrail ile İran’ın aslında “danışıklı dövüş” yürüttüğünü söyleyen mi; yoksa İsrail’in Gazze’deki katliamdan dünya kamuoyunun dikkatini uzaklaştırmak için bir “oyun” olarak İran’a yöneldiği mi…

Artık “ahir zaman”da yaşıyoruz. Emperyalizme dair derin bir kavrayışı olmasını beklediğimiz kimi solcular dahi, terazinin bir kefesine “soykırımcı” İsrail’i, diğer kefesine “idamcı” İran’ı koyuyor, emperyalistler arası savaşta taraf olmama, işçi-emekçi halk cumhuriyeti çağrısı yapıyor.

Bu arada ne hikmetse, bu üçüncü yolcu “halk cumhuriyeti”nin esas muhatabı İsrail değil, İran oluyordu. Sosyal medyada acayip bir gönderiye rastladım: Bu “üçüncü yol” savunucularından biri, Türkiye’deki komünistlerin muhatabının İran’da “komünistler ve halklar” olduğunu söylerken, İsrail’de muhataplık “halklar”dan uzaklaşarak sadece “komünistlere” yöneliyordu. Demek ki İran’da “halklar” vardı ama İsrail’de yoktu.

“Emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme” çağrısı, İran’da çalışıyor ama İsrail’de pek çalışmıyor gibiydi: Pejoratif “rejim” sözcüğü, ancak Suriye gibi, İran gibi ülkelere yakışıyordu; zinhar İsrail gibi bir ülkeye değil…(1) İran’ın “faşist bir burjuva devlet” olduğunu bile sosyal medyanın dehlizlerinden öğreniyoruz.

Her gün yeni bir bilgi!

Soldaki bu tartışmanın daha “derin” görünen versiyonları da var. Bunlardan biri, İsrail’de de “sivillerin” yaşadığı iddiası. 2 yaşındaki bir İsrailli bebeğin “sivil” olup olmadığının tartışılacak hali yok. Öte yandan “sivil” olmak, başkasının toprağında hak sahibi olmak anlamına gelmiyor.

Bunun daha ince hali “İsrail halkı” hakkında yazılanlar. Bir “halka” (herhalde Yahudi halkı kastediliyor) sahip olduğu için meşru kabul ediliyor olmalı İsrail adı verilen entite. Barış Yıldırım şöyle yazmış: “Sanıyorlar ki İsrail’de halk olmadığını iddia ettiklerinde acayip anti-İsrail oluyorlar. Aslında tam tersi: Orada 10 milyonluk çoluk çocuk kadın erkek işgalci bir ordu olduğunu varsaymak tam da İsrail’in kafalara aşılamak istediği Siyonist bir fikir.”

Ezberlere sahip olmak her zaman kötü bir şey değil. Örneğin ABD’den hayırlı bir şey gelmeyeceği ezberi iyi bir ezberdir; faşistlerden iyi bir şey beklememek gerektiği iyi bir ezberdir; gerici fikirlerin ezilenlerin kurtuluşuna hizmet etmeyeceği ezberi iyi bir ezberdir; halkların kardeşliğini, emekçilerin birliğini yüce tutmak solun asla vazgeçemeyeceği bir ezberdir.

Ne var ki ezber, cehaleti örtmek için kullanılamaz.

Yıldırım devam ediyor: “Bu tür fikirler sol liberalizmin Türkiye’de yaygınlaşmasının ürünü. Bir yandan ‘Türklük sözleşmesi’, ‘Bu halkın topu soykırımcı’, ‘Türk halkı faşist’ falan gibi özcü fikirlere, öte yandan ‘Devlet=Halk’ demagojisine o kadar inandılar ki 10 milyon insanı düşman sanıyorlar.”(2)

Ortada hiçbir benzerlik yok; ezber, cehaletin ürünü. Ya da daha kötüsü, cehalet işine geliyor; somut duruma uyarlanamayan ezberler, “sevmiyorum ama bilgili biri” denmesini sağlıyor.

Ama önce dört işlem: İsrail’in resmi nüfusu gerçekten 10 milyon civarında. Bunun aşağı yukarı yüzde 20’si ise “Arap” olarak kabul ediliyor (Siyonist anlatıda “Filistin” veya “Filistinli” diye bir şey yok, “Arap” var). Bunlar, Nekbe’den sonra “İsrail”de hasbelkader kalabilenler, 1966’ya kadar askeri yönetim altında yaşayanlar ve onların çocukları, torunları.

İyi de kalan 8 milyon kimlerden oluşuyor? Örneğin İsrailli çifte vatandaşların sayısı, istatistikler yayımlanmadığı için kesin olarak bilinmiyor. Dünya çapında Yahudileri İsrail vatandaşı yapma misyonu edinen bir şirket olan WRAI, %10 civarında bir nüfustan bahsediyor. Amerikan yayını CBS, 1948 yılında devletin kurulmasından bu yana, 3,3 milyondan fazla göçmenin İsrail’e taşındığını, bunların yaklaşık 1,5 milyonunun 1990 yılından sonra geldiğini yazıyor. Bunların kahir ekseriyeti, İsrail’e kitlesel Yahudi göçüne izin vermeyen Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra, eski sosyalist ülkelerden göçenlerden oluşuyor. Siyonizmin “Doğu Avrupalı” kökenine uygun bir “aliya” olarak görebiliriz.

Dahası, bir anayasaya sahip olmayan İsrail’de, “Geri Dönüş Yasası” olarak bilinen yasa ile, dünyanın herhangi bir ülkesinin vatandaşı olan Yahudiler, İsrail vatandaşı olabiliyorlar. Örneğin Kanada vatandaşı bir Yahudi, Filistin’e gelip “vatandaş” olabiliyor.

Solculuk adına, “Ne var bunda? Sınırsız, sömürüsüz bir dünya istiyoruz işte!” diyen çıkar mı, bilmiyorum.

Ama bunun, yerleşimci sömürgecilik olarak bilinen yapıya birebir uyduğunu söyleyebilirim. Dolayısıyla, İsrail’de sivil var mı, yok mu türünden skolastik bir tartışma yerine, siyonizmin köküne inmenin çok daha faydalı olacağına inanıyorum. Bu kök, güncel olarak İran ile İsrail’in birbirine neden eşitlenemeyeceğinin, birinin diğerine karşı silahlı direnişinin neden meşru olduğunun ipuçlarını da barındırıyor.

Siyonizmin Yahudi milletinin “milli kurtuluş” hareketi olduğuna dair iddia, İsrail’de bir “halk” yaşadığına ilişkin tezin de temel kaynağıdır. Oysa siyonizm, burjuva devrimlerinin damga vurduğu milli-liberal bir kurtuluş hareketi değil, emperyalist çürümenin damga vurduğu irrasyonel-dekadan sömürgeci dönemin bir ürünüdür.(3) Siyonizme damga vuran bu nitelik, 1948 ile başlamamıştır: Ta Theodor Herzl’den itibaren, hatta Filistin’deki ilk siyonist yerleşimlerden bu yana siyonizmi belirleyen milli kurtuluş değil, yerleşimci sömürgeciliktir.

Siyonist sömürgeciliğin diğer klasik sömürgecilikten farklı özelliklere sahip olmasının nedeni, toprak ve işgücü piyasaları söz konusu olduğunda Filistin’de verili bulduğu olumsuz koşulları telafi etmek istemesinden kaynaklanır. Siyonistler açısından mesele, Filistinlileri kendi toplumlarından dışlayacakları mı (segregasyon), yoksa onları kendi toplumları içerisinde bağımlı bir iktisadi “kast” haline mi getirecekleri idi.

Gershon Shafir, siyonizm ile sömürgeciliği kıyasladığı makalesinde, siyonist sömürgeleştirmede deneme-yanılma yöntemine işaret eder: Önce Fransız tipi kolonizasyon, sonra Prusya tipi “iç kolonizasyon” (piyasa merkezli değil, devlet kaynaklı toprak dağıtımı).

Sömürgeleştirmede üç kritik unsur toprak, emek ve demografi olarak öne çıkar. İsrail devletinin kuruluşunda kritik bir rol oynayan Yişuv ve onun bağlı olduğu “İşçi Siyonizmi” (Labor Zionism), Yahudi işgücü ile Filistinlileri tamamen ayırmaya (“kast sistemi”) dayanıyordu (1967’den sonra bu durum değişmeye başladı. Siyonist işçi sendikası Histadrut 100 binin üzerinde “yurttaş olmayan Filistinlileri” de işgücü piyasasına dahil etmeyi kabul etti). İşçi Siyonizmi, işgücü eksklusivizmini (dışlayıcılık) teritoryal sınırlama ile kabul ediyordu. Sonrasında bu eksklusivizm tekrar gündeme geldiğinde teritoryal sınırlama da ortadan kalkacaktı.(4)

David Ben-Gurion’un biyografisini yazan Tom Segev, İşçi Sosyalizmindeki sözümona işçiciliği şöyle tarif ediyor:

“Arapları iş yerlerinden kovup onların yerine Yahudileri yerleştirmek için yürütülen kampanya ‘emeğin fethi’ olarak adlandırıldı. Bu terim Shlomo Zemach tarafından icat edilmişti. Ben-Gurion ve diğerleri, Arap işçilere Kutsal Kitap ve dini çağrışımlar içeren bir terim taktılar: avodah zara, kelime anlamı ‘yabancı işçi’ olmakla birlikte, kökeni Yahudi dini metinlerinde bulunan ve Yahudi halkı için yasak olan ‘putperestlik’ anlamına geliyordu. Ben-Gurion ve arkadaşları ‘emeğin fethi’nden bahsettiklerinde, aslında ülkenin fethi kast ediyorlardı.” (s. 83)

Tarihçi Ilan Pappé de siyonizmi “konvansiyonel olmayan bir sömürgecilik” biçimi olarak görüyor. Filistin’i kolonize etmek isteyen başkaları da olmuştu: Hıristiyanlar (Basel Misyonu) ve Almanlar. Peki Filistinliler ne olacaktı? Örneğin Filistinlileri sürmek yerine sömürmeyi önerenler vardı. Lord Laurence Oliphant, ki daha sonra siyonist hareket üzerinde önemli etki bırakacaktı, Ürdün bölgesinde Filistinlileri rezervasyonlarda hapse tıkmayı tavsiye ediyordu.

Siyonizmi “sömürgeci” bir olgu olarak nitelendirenlere karşı öne sürülen başlıca argümanlardan biri, siyonizmin bilinen bir anavatanı veya metropolü olmadığı için sömürgeci olamayacağıdır.

Fakat Pappé, siyonizmin sıradan kolonilere kıyasla “uydu” statüsü olduğuna, yani temelde Büyük Britanya ile geliştirdiği karmaşık ilişkilere işaret eder. Yahudi milli yurdu, Britanya imparatorluğunun desteği sayesinde kurulmuş ve ayakta kalabilmişti. Londra aksini isteseydi, Yahudi devleti hiç kurulmazdı. Britanya’nın nihayetinde benimsediği strateji, Filistin’de bir Yahudi topluluğunun yavaş yavaş kurulmasını desteklemek ve bunun yeni bir İngiliz-Arap Orta Doğu siyasi sistemine entegre edilebileceğini ummaktı. (s. 628)

Pappé’yi destekleyen tarihi kayıtlar da bulabiliyoruz. Hem de hiç beklenmedik birinden: Filistin’de Yahudi yurdunun mucidi (ve korkunç bir antisemit!) İngiliz Lord Arthur Balfour, ABD’li ateşli siyonist Yargıç Brandeis ile mülakatında bu gerçeğe işaret ediyor. Üç sene önce çevirdiğim bir makaleye düştüğüm dipnottan aktarıyorum:

“Mülakatın çevirmediğim kısımları da önemsiz değildir. Örneğin Yargıç Brandies’ın Siyonist programın tamamlanabilmesi için yerine getirilmesi gerektiğini düşündüğü üç koşul bugün bile çok kritiktir: 1) Yalnızca Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmamalıdır, Filistin bir Yahudi yurdu haline gelmelidir; Yargıç’a göre bu ilkeye zaten Balfour Deklarasyonu ve Paris Barış Konferansı bağlılığını teyit etmiştir. 2) Yahudi Filistin’e ekonomik hareket alanı sağlanmalıdır; sağlıklı bir toplumsal yaşam için kendi kendine yeterlilik gerekmektedir, bunun için Filistin’de küçük bir bahçeye değil, münasip hudutlara ihtiyaç vardır. Bu da, Brandies’a göre, Kuzey’deki su kaynaklarının kontrolü demektir. 3) Brandies, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde konuşmaktadır: Gelecekteki Yahudi Filistin, sağlam bir ekonomik yaşamın kalbinde yer alan toprağı ve doğal kaynakları kontrol etmelidir. Yaratılan ve yaratılacak değerler, özel kişilerin ellerine değil, Devlete gitmelidir. Söylemeye gerek bile yok, Lord Balfour bu üç koşulla da tamamen hemfikirdir. Üstelik Balfour, Filistin’de Siyonizmin ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ çerçevesinde değerlendirilemeyeceğini de itiraf etmektedir; Siyonizm, bir bölgede zaten var olan bir topluluğun kaderini tayin etmesi değil, bilinçli bir şekilde yeniden oluşturulan ve gelecekte sayısal çoğunluğu ele geçirmesi hedeflenen sömürgeci bir inşa faaliyetidir.”

Altını çiziyorum: Britanya ve siyonist yardakçıları açısından mesele Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasından ibaret değildir; hedef, en başından itibaren, Filistin’in judaize edilmesi, Filistin’in bir Yahudi yurdu haline getirilmesidir.

Elbette ilk hedefe de itiraz etmek mümkün; ama ilki ile ikincisi arasında fark, millet inşası ile sömürge inşası arasındaki farka da işaret eder. 

Yani Filistin emeği ile Yahudi emeğini ayrıştırmak; Filistin topraklarına el koymak; ve Filistinli köylüleri tehcir etmek aynı soruna verilmiş cevapların farklı isimleriydi. Hatta tehcir, emek ve toprak sorununun bir türevi olarak bile görülebilir.

Öte yandan bu, David Ben-Gurion’un merkezinde yer aldığı siyonizm ile Ze’ev Jabotinsky’nin merkezinde yer aldığı siyonizm (“revizyonizm”) arasındaki farkın sınırlarını da belirler. İngiliz hükümeti, siyonist projenin liderlerini iktisadi olarak kendi kendilerine yetmeleri için teşvik etti ve doğal kaynakları onlara emanet etti. Bu şekilde siyonist ekonomi, toprak ve işgücü piyasası gibi Filistin ekonomisinden ayrıştırıldı ve bir Yahudi iktisadi bölgesi yaratıldı. “İşçi Siyonizmi”nin kontrol ettiği Yişuv, bu ayrıştırılmış işgücü piyasasının belkemiği, sömürgeci faaliyetin odak noktasıydı.

Ne var ki Nur Masalha, Yişuv politikası için şu tespiti yapıyor: Tek tip olmaktan uzak olsa da, Filistin’deki “Arap sorunu”nun çözümüne ilişkin temel varsayımlar genel olarak ortaktı ve temel farklılıklar taktik, retorik ve üslup düzeyindeydi.

İşçi Siyonizminin ana kollarından, Ben-Gurion’un kurucusu olduğu Mapai lideri Berl Katznelson, Filistinlilerin tehcirinden (“transfer”) konuşurken, açıkça Filistinli kiracı çiftçileri tekil olarak zaten her gün topraklarından ettiklerini, ama bunun daha sistematik ve ulusal çapta uygulanmasını istediklerini (“zorunlu transfer”) dile getiriyor.

Masalha, baz “marjinal” iki uluslu çözüm savunan gruplara rağmen, siyonizm içindeki ana bölünmenin İşçi ve Revizyonist hareketler arasında olduğuna işaret ediyor. Transürdün’ü de Filistin’e dahil etmek için İngiliz mandasının “revizyonunu” savunan Revizyonizm, Yişuv’a egemen İşçi Siyonizminin “pragmatik, aşamalı ve esnek” yaklaşımının aksine, maksimalist ve uzlaşmaz tutumuyla tanındı.

Ne var ki, yine Masalha vurguluyor, bu iki akımın “Arap sorunu”na ilişkin nihai çözümler konusunda aralarında çok az fark vardı.

Hatta Jabotinsky ve Revizyonizmin (bugünkü Likud’un atası), Ben-Gurion ve İşçi Siyonizmine göre çok daha açık sözlü olduğunu kabul etmek gerek. Jabotinsky şöyle diyor, Masalha aktarıyor:

“Siyonist kolonizasyon, en kısıtlı haliyle bile, ya sona erdirilmeli ya da yerli halkın iradesine karşı gelinerek sürdürülmelidir. Bu kolonizasyon, bu nedenle, yalnızca yerel halktan bağımsız bir gücün koruması altında, yerli halkın aşamayacağı demir bir duvar arkasında devam edebilir ve gelişebilir. Bu, Araplara karşı politikamızın tamamıdır. Bunu başka bir şekilde ifade etmek ikiyüzlülük olur.” (s. 28)

Sonra, eski İsrail Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann’ın görüşleri var. 1937’de yayımlanan ve Britanya’nın “bölünme”yi ilk kez zımnen kabul ettiği metin sayılan Peel Komisyonu raporu yayınlandıktan sonra Weizmann, “Arap sorununa temel çözüm” olarak adlandırdığı siyonist seçeneklerin ikiye indirgendiğine işaret ediyordu: Birincisi, bölünmeyi reddeden ve “transferi” (yani tüm Filistinlilerin tehcirini) talep eden maksimalist bir yaklaşımdı. İkincisi ise, kısa vadeli ve taktiksel bir temelde bölünmeyi kabul eden, karşılığında ise tam olmasa da önemli ölçüde “transferi” öngören pragmatik bir yaklaşımdı.

Nitekim Tom Segev, Ben-Gurion ile Jabotinsky arasındaki farkı şöyle tarif eder:

“Jabotinsky, Ben-Gurion’un Marksist olduğundan daha fazla faşist değildi. Ben-Gurion, Jabotinsky’den daha az milliyetçi veya militarist değildi. Siyonist hareket içindeki sağ-sol ayrımı, büyük ölçüde temel değerlerden ziyade tarz ve çalışma biçimleriyle ilgiliydi. Büyük resimde, bu fikirlerden çok iktidar mücadelesiydi. Jabotinsky liberal demokratik fikirleri ve serbest piyasayı benimsemişti, fakat devlet destekli kalkınma ve yerleşim projelerini reddetmiyordu; Ben-Gurion kendini sosyalist olarak tanımlıyordu, fakat özel teşebbüsü reddetmiyordu. O aslında bir sosyal demokrattı.” (s. 256)

İsrail “halkını” oluşturan süreç, az çok bu iki yaklaşımın “kavgası” ile belirlendi.

Üstelik, nihayetinde, Jabotinsky’nin çizgisinin –eşyanın tabiatı gereği– galebe çaldığı bile söylenebilir. Jabotinsky’ye göre, Filistinlilerle, Yahudilerin çoğunluğu oluşturacağı ve sonunda bir devlet kurmasına izin veren bir anlaşma imzalamak –ki bu, 1920’lerde ve 1930’ların başında İşçi Siyonizmi grupları tarafından açıkça savunuluyordu– ne mümkün ne de arzu edilebilirdi. Aksine, Jabotinsky için, bir çatışma doğal ve hatta kaçınılmazdı. Sadece Yahudi silahlı garnizonunun oluşturduğu bir “demir duvar” Ürdün Nehri’nin her iki yakasında Yahudi egemenliğini güvence altına alabilirdi.

Meir Bar-Ilan bunu çok daha açık sözlü bir şekilde dile getiriyordu: “Siyonizmin temeli, İsrail topraklarının bizim olduğu ve Araplara ait olmadığıdır. Bunun nedeni, onların geniş topraklara sahip olması ve bizim ise çok az toprağa sahip olmamız değildir. Filistin’i talep ediyoruz çünkü o bizim ülkemiz.” (Masalha, s.79)

Tüm bunlar akılda tutulduğunda şu sonuca varırız: Fransızlar Cezayir’de, İngilizler Hindistan’da, Almanlar Polonya ve Ukrayna’da ne kadar “halk” idilerse, siyonist yerleşimciler de Filistin’de o kadar “halk” sayılmalılar. Siyonist rejimin nasıl yıkılacağı/yıkılıp yıkılamayacağı, nükleer güce sahip sömürgeci bir gücün salt askeri taktiklerle geriletip geriletilemeyeceği, sömürgeciliğe karşı savaşlarda “metropol”deki iç gerilimlerin nasıl yönetileceği ve ittifakların nasıl şekillenmesi gerektiği türünde tartışmalar önemsiz değil.

Ama önce her şey yerli yerine oturmalı. 20. yüzyılın belki de en kanlı sömürge savaşlarının birinden yenilgiyle çıkan ülkenin komünist partisi, barbarlığı durdurmakta başarısız olduğu için kendisini de eleştirdiği bir bildiride şunları yazıyordu:

“‘Göze göz’ kuralı geçerli olsaydı, Alman halkının hali nice olurdu?”(5)

En azından, sitem edebilecekleri bir “halk” vardı diyerek kendimizi avutuyoruz.


Dipnotlar:

(1) Emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme politikasında, savaşın emperyalistler arasında olduğu mesajı açık değil mi? İsrail ile İran arasındaki savaş acaba hangi emperyalistler arasındaki savaşa işaret ediyor? Örneğin Çin ve Rusya emperyalistse, İran nasıl bir “bağımlı” ülke ki, bu “emperyalistler” İran’ı askeri olarak kurtarmak için parmaklarını kıpırdatmıyorlar? Kavramların üzerinde tepinmek neyse de, hakikatin üzerinde bu denli tepinmek de mi “post-truth” çağına ait? Bir de, Los Angeles’ı görenler neden ABD’de “iç savaş” çağrısı yapmaktan imtina ediyorlar?
(2) Yazının ruhu zaten bu olduğu için dipnot düşüyorum: Araplar, Farslar, Kürtler, Türkler veya Filistin’in, Yemen’in, Irak’ın Yahudileri Orta Doğu’nun otokton halklarıdır ve bu topraklarda milli ve/veya dini haklara sahiplerdir. Siyonist yerleşimcilerin böyle bir hakkı yoktur. O nedenle özellikle Kürt halkı söz konusu olduğunda, Kürdistan ile İsrail’in adını yan yana anmak hassaten Barzani yanlısı Kürt milliyetçilerinin en büyük basiretsizliklerinden sayılmalı.
(3) Aslında bir süredir, siyonizmin bu emperyalist çağa özgü mitsel niteliklerini yazmak için fırsat yaratmaya çalışıyordum ama bir türlü elim gitmedi. Şimdilik sadece şunu not ediyorum: Siyonizmin kurucusu babası Herzl’in Nietzsche’ci “aristokratik isyan” ile ilişkisi giderek daha fazla deşiliyor. Herzl’in Avrupa’daki Yahudiye atfedilen “marjinalliğe” yanıtı, Nietzsche’ci bir “üst insan/Yahudi” kurgusu olarak beliriyor: Yahudi yığının üzerinde yükselen, varoluşsal sınırları zorlayan bir birey. Herzl’ın dostu ve yoldaşı Max Nordau, tıpkı Nietzsche gibi, Avrupa kültürünün “dejenere” olduğunu düşünüyordu. Herzl de en nihayetinde özgür, yaratıcı ve gururlu “otantik” Yahudinin Avrupa dışında, Siyon’da yaratılacağı sonucuna varmıştı.
(4) Siyonizmin, tıpkı diğer sömürgeci girişimler gibi, bünyesinde güçlü bir “kolektivist” damar barındırması, onu sosyalist yapmaz. Sanayileşmenin risklerinden ve getirdiği kötülüklerden kurtulma, kent yerine kıra mistik bir özlem duyma, belli-belirsiz bir tarımsal ütopyaya sarılma veya toprakla haşır neşir olmayı sanayiye üstün tutma, “emeğe” yapılan övgü… Bunların hepsi sömürgeci unsurlarda yerleşik özellikler olarak öne çıkar. Nahum Gross 1990 tarihli makalesinde, kırdaki tarımsal siyonist yerleşimlerin bel kemiğini oluşturacak kooperatif birliklerin kurulmasının kapitalist şirketlerin yerini alacak bir uygulama olduğuna işaret eder. Pappe’ye göre bu, “siyonist sosyalizm” gibi düşüncelerin doğru olmadığını gösteriyor. Ernest Gellner ve Gershon Shafir de erken dönem “siyonist sosyalizmi”, düşmanca koşullarla çevrili siyonist hareketin taktik bir hamlesi olarak değerlendirir.
(5) Almanya Komünist Partisi (KPD) uzun yıllar boyunca yeraltına itilmesine rağmen, Hitler’in düşüşünün ardından Kızıl Ordu’nun kurtardığı bölgelerde bildiri yayınlayan ilk partiydi. Bu söz de 11 Haziran 1945 tarihli “Alman Komünist Partisi Merkez Komitesi Bildirisi” başlıklı metinde geçiyor. Belgenin tamamını yakında çevirmeyi umuyorum.


Kaynakça:

Gershon Shafir, “Zionism and Colonialism: A comparative approach”, The Israel/Palestine Question: A Reader içinde, ed. Ilan Pappé, 2007, Routledge, s. 81-96.
Ilan Pappé, “Zionism as Colonialism: A Comparative View of Diluted Colonialism in Asia and Africa”, South Atlantic Quarterly 107:4, Sonbahar 2008, s. 611-633.
Jacob Golomb, “Thus Spoke Herzl: Nietzsche’s Presence in Herzl’s Life and Work”, The Leo Baeck Institute Year Book, Volume 44, Issue 1, January 1999, s. 97–124.
Nur Masalha, Expulsion of the Palestinians: The Concept of “Transfer” in Zionist Political Thought 1882-1948, Institute for Palestine Studies, Washington, D.C., 1992.
Tom Segev, A State at Any Cost: The Life of David Ben-Gurion, çev. Haim Watzman, Farrar, Straus and Giroux, 2019, New York.

Ortadoğu

Büyükelçi Barrack: Türkiye, hiçbir zaman İsrail ile savaş arayışında olmadı

Yayınlanma

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’a bölgedeki son askeri ve diplomatik gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ve Türkiye ile yaşanan gerilimi ele alan Barrack, Şam ve Beyrut hatlarındaki müzakere süreçlerinin perde arkasını paylaştı.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak bölgedeki askeri hareketliliği, diplomatik girişimleri ve doğrudan çatışma risklerini değerlendirdi.

Barrack, Ortadoğu genelindeki gerilimlerin düşürülmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini belirtti.

İsrail ile Suriye arasındaki sınır ilişkilerinin tarihsel arka planına değinen Barrack, iki ülke arasındaki temasların her zaman çalkantılı olduğunu hatırlattı. Barrack, 1923, 1949 ve 1974 yıllarındaki sınır mutabakatlarına işaret ederek, “1974 yılındaki mutabakat ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü misyonu sonrasında, İsrail ile Suriye sınırı arasında zaman içinde üzerinde uzlaşılan çok sayıda sınır çizgisi belirlendi. İsrail o dönemde de sınırlarını koruma ve bu alanlarda ne tür askeri personelin ya da teçhizatın kullanılabileceği konusunda haklı bir endişe taşıyordu. Bu doğrultuda, zaman zaman her iki taraftan 5 kilometrelik alanı da kapsayan 90 kilometrelik bir hat tanımlandı ve tampon bölgenin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girdi” dedi.

“Suriye yönetimi İsrail’e karşı hasmane bir tutum içinde olmadığını açıkça belirtti”

Şam’da 8 Aralık tarihinde göreve gelen Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin ardından İsrail tarafında yeni yapının niteliğine dair soru işaretleri doğduğunu ifade eden Barrack, sürecin 7 Ekim sonrasında daha da hassaslaştığını dile getirdi.

Barrack, “İsrail Başbakanı, sınırlarımızdan gelebilecek agresif veya belirsiz hiçbir saldırı riskini kabul etmeyeceğim açıklamasında bulundu. Suriye ise saldırgan bir tutum sergilemedi. Lübnan’da güney bölgesi ve İran’ın uzantısı olan Hizbullah varlığı nedeniyle durum farklıydı ancak Şam’daki yeni yönetimle böyle bir sorun yaşanmadı. Yeni yönetim, İsrail’e karşı hiçbir şekilde saldırgan veya hasmane olmadıklarını akıllıca ve sağduyuyla ifade etti” şeklinde konuştu.

Suriye tarafının talebi üzerine beş resmi ve birkaç gayriresmi arabuluculuk oturumuna ev sahipliği yaptıklarını aktaran Barrack, “Gazze meselesi sürerken ve Filistin meselesi çözümsüz kalmışken Suriye, tıpkı Suudi Arabistan gibi İbrahim Anlaşmaları müzakerelerine girmekte zorlandı. Ancak sınır hattında gerilimi düşürme anlaşması yapmaya, sınırları barışçıl yöntemlerle denetlemeye ve bu hatlardaki mekanizasyon ile kullanım koşullarını ele almaya istekliydiler. Müzakereler son derece olumlu ilerliyordu” ifadelerini kullandı.

Barrack, 8 Aralık’taki iktidar değişimi sırasında sahada yer alan ve İsrail tarafından disiplinsiz görülen yabancı savaşçı unsurların varlığının güvenlik endişelerini artırdığını söyledi.

Süveyda bölgesindeki Dürzilerin durumunun da hassasiyet yarattığını belirten Barrack, “İsrail’in tutumu daha büyük bir İsrail kurma arayışından kaynaklanmıyordu. Karşılarında nasıl bir yapının olduğunu görmek ve zaman kazanmak istiyorlardı. Bu esnada Suriye tarafı da Kürtlerle ve Suriye Demokratik Güçleri ile uğraşıyordu” dedi.

“General Mazlum Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini duyurdu”

ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Suriye Demokratik Güçleri ile birlikte hareket ettiğini hatırlatan Barrack, Kürt unsurların Şam yönetimine entegrasyon sürecinin başlatıldığını vurguladı.

Barrack, “General Mazlum zorlu bir dönemde bizlere yardımcı oldu. Dün kendisi Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini ve kuzeydoğudaki yapının askeri açıdan Suriye ordusuna tam entegrasyonunu duyurdu. Siyasi ve eğitimsel boyutlar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor” açıklamasını yaptı.

Bölgedeki IŞİD varlığına ve tutukluların durumuna ilişkin kapsamlı veriler paylaşan Barrack, “Suriye genelindeki cezaevlerinde haklarında hiçbir resmi iddianame, dosya veya adli süreç bulunmayan 9 bin 400 IŞİD tutuklusu yer alıyor. 14 yıllık süreçte toplanan bu kişiler herhangi bir stratejik çözüm planı olmaksızın cezaevlerinde tutuldu. Bundan daha vahimi ise Hol ve Roj kamplarında bulunan ve bu tutukluların aileleri olan 75 bin kadın ve çocuktur. Sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler insani koşulları iyileştirmeye çalışsa da ortada kesin bir çözüm süreci bulunmuyor” dedi.

Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik yapılanmasını da değerlendiren Barrack, Ankara’nın PKK ile 40 yılı aşkın süredir mücadele yürüttüğünü anımsattı.

Barrack, “Kürt savaşçıların IŞİD ile mücadeledeki gücü nedeniyle ABD geçmişte bu yapının bir kısmını YPG olarak adlandırdı ve Suriye Demokratik Güçleri bünyesine katarak ayrı bir yapı kurdu. Türkiye de sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla kuzeydoğu hattında derinlemesine kontrol noktaları ve askeri üsler kurdu; sınır boyunca binlerce asker konuşlandırdı” diye konuştu.

“İsrail Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını devre dışı bıraktı”

İsrail’in 8 Aralık’taki rejim değişikliğinin hemen ertesinde 9 Aralık tarihinde Suriye’deki askeri hedeflere geniş çaplı hava harekatı düzenlediğini hatırlatan Barrack, “İsrail risk almak istemedi ve Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını vurdu. Geriye yalnızca 14 veya 15 uçak kaldı ve askeri havaalanlarının büyük kısmı kullanılamaz hale geldi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü harekatlarda kendisine engel oluşturabilecek herhangi bir savunma radarı veya saldırı kabiliyeti istemiyor. Suriye hava sahasını İran’ı vurmak için temiz ve açık bir şekilde kullanmayı hedefliyor” dedi.

Bu süreçte taraflar arasında koordinasyon sağlamak amacıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da teknik heyetlerden oluşan bir temas merkezi kurulduğunu açıklayan Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında her akşam IŞİD teröristlerinin takibine dair istihbarat koordinasyonu yürütüldüğünü bildirdi.

İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik son hava saldırısına değinen Barrack, saldırının arka planına dair üç ihtimal üzerinde durulduğunu belirtti.

Barrack, “İlk ihtimal sahada Türk askeri unsurlarının veya varlıklarının bulunduğu yönündeki istihbarattı ancak yaptığımız incelemelerde bunun doğru olmadığını tespit ettik. İkinci ihtimal İsrail istihbaratının derhal harekete geçmeyi gerektiren anlık bir hareketlilik tespit etmiş olmasıydı. Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise Türkiye’nin bu tesiste bir eğitim programı planladığına dair istihbarat konuşmalarının yakalanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini desteklediğini vurgulayan Barrack, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:

“Başkan Trump daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 8 Aralık’ta madem bu kadar etkiliydiniz neden Suriye’yi doğrudan kontrolünüz altına almadınız sorusunu yöneltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Çünkü biz orayı istemiyoruz. Suriye’nin bu zorlu coğrafyada egemen ve bağımsız bir ülke olarak kalmasını istiyoruz’ cevabını verdi.”

İsrail sınırına 85 kilometre mesafede bulunan T4 ve Palmira üslerine ilişkin daha önce de temaslar yürütüldüğünü belirten Barrack, Türk tarafının hiçbir zaman İsrail ile çatışma arayışında olmadığını ve sakin bir tutum izlediğini ifade etti.

“Türk ordusu ve istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir”

Saldırı öncesinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile yeni Mossad Başkanı arasında cuma günü iki saatlik verimli bir doğrudan görüşme yapıldığını kaydeden Barrack, sahadaki komutanların yanlış değerlendirmelerle pistleri hedef almış olabileceğini belirtti.

Barrack, “Türk ordusu ve Türk istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir. Sınıra doğru yaklaşan uçakları gördüklerinde kendi jetlerini havalandırma aşamasına geldiler. Sağduyulu aktörlerin anlık müdahalesi sayesinde doğrudan bir askeri çatışmanın eşiğinden dönüldü” dedi.

Barrack, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürekli temas ve diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabalarının hayati önem taşıdığını ifade ederek, Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee ve bölgedeki diğer temsilcilerin koordinasyon içinde çalıştığını aktardı.

Lübnan’daki duruma da geniş yer ayıran Barrack, sivil yerleşim yerlerinin yıkılmasına ve masum sivillerin ölümüne şahsen ve ilkesel olarak kesinlikle karşı olduğunu vurguladı.

Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, Başbakan Nevvaf Selam, Meclis Başkanı Nebih Berri ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa’nın zor şartlar altında yürüttüğü çalışmaları takdir ettiğini söyledi.

İsrail’in Lübnan köylerindeki tünel ağlarına dair endişelerine işaret eden Barrack, “Hizbullah, Gazze’deki taktiklere benzer şekilde yerleşim yerlerinin altına geniş tüneller inşa etti ve bu tünellerde on binlerce roket ve füze barındırıyor. Ancak sivillerin evlerinin yıkılması ve köylerin yok edilmesi kabul edilemez. Lübnan ordusu ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor durumda bulunuyor. Bir Hizbullah mensubu ayda 2 bin 400 dolar gelir elde ederken Lübnan ordusundaki bir asker yaklaşık 300 dolar alıyor” dedi.

“İran Hizbullah’a her ay yaklaşık 90 milyon dolar aktarıyor”

Lübnan’daki krizin çözümünde Hizbullah’ın silahsızlandırılması kadar ekonomik alternatiflerin üretilmesinin de şart olduğunu belirten Barrack, “İran geleneksel olarak örgüte ayda yaklaşık 90 milyon dolar mali kaynak aktarıyor. Bu finansman akışı kesilmeden ve askerlere alternatif bir yaşam sunulmadan yalnızca silah bırakmalarını istemek gerçekçi bir sonuç üretmiyor” değerlendirmesinde bulundu.

İsrail’in Lübnan topraklarını kalıcı olarak ilhak etme ihtimalinin düşük olduğunu belirten Barrack, “İsrail yönetimi böyle bir adıma uluslararası alanda ve ABD nezdinde izin verilmeyeceğini biliyor. Başkan Trump gerilimi düşürme çizgisini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak Golan Tepeleri’ndeki işgal durumu uluslararası kararlara rağmen devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın İran ile yürütülen dolaylı müzakerelerde büyük gayret gösterdiğini dile getiren Barrack, İran’ın Lübnan’ı kendi etki alanında tutma çabalarına karşı Lübnan hükümetinin bağımsız kalma isteğini desteklediklerini belirtti.

Ortadoğu’daki tarihsel ve inançsal dinamiklere de değinen Barrack, “Başkan Trump’a bölgenin karmaşıklığını anlatırken şu ifadeyi kullandım: Musevilik ve Hristiyanlık tarihine bakıldığında 57 peygamberin tamamı bu coğrafyaya gönderildi. İslamiyet’e bakıldığında binlerce peygamber yine bu dar coğrafyada yer aldı. Bu coğrafyanın çözümü sabır ve sürekli diplomasi gerektiriyor” dedi.

Trump yönetiminin bölgesel aktörlere kendi güvenlik sorumluluklarını alma çağrısı yaptığını hatırlatan Barrack, ABD’nin artık tüm dünyanın tek güvenlik garantörü rolünü üstlenemeyeceğini ifade etti.

Barrack; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın arabuluculuk çabalarının önemine değinirken, Türkiye’nin jeopolitik konumuna dikkat çekti:

“Türkiye sekiz komşusu, dört denizi, Orta Asya ve Hazar bağlantılarıyla güçlü, modern ve etkin bir güç merkezidir. Bölgedeki tüm zorluklara rağmen diplomasi ve sağduyunun hakim olacağına inanıyorum.”

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

Yayınlanma

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.

Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.

Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.

Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.

ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.

Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.

Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.

Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.

Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.

Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.

Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.

Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.

ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.

Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.

İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.

İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.

Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.

Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.

ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.

ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.

Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.

Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.

Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.

ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Yayınlanma

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.

Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.

Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.

Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.

bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:

“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”

Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.

Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.

Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.

Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.

Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.

Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.

ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.

13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.

Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.

27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.

Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı. 

Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.

Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.

Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.

Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.

Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.

Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.

Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.

En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.

Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.

Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.

30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.

Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.

“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.

Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.

Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.

Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.

Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.

Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.

Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.

Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.

Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.

Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.

Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.

Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.

Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.

Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.

30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.

Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.

Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.

Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.

Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.

Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.

Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.

Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.

Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English