Dünya Basını
İsraillinin korkusu 21 dakika, Filistinlinin ölümü 22 saniye

İsrail’in çocuk, yaşlı, hasta demeden yağdırdığı ve yağdırmaya devam ettiği bombaların dumanları Gazze’nin üzerinde sis gibi çökmüşken ABD başta olmak üzere ana akım Batı medyası, yaşanan katliama çanak tutmaya devam ediyor. Çocuklarının cansız bedenlerini dondurma arabasına koymak zorunda kalan Filistinliler bugün vahşi olmakla itham ediliyor. Yıllarca tüm dünyanın gözü önünde İsrail tarafından insan yerine konmayan Filistinlilere bugün barbar gözüyle bakılıyor.
Sömürgecilik, katliam ve soykırımlar üzerinden yükselen Batı medeniyetinin bugün İsrail’in katliamlarını en hafif tabiriyle aklama çabası şaşırtıcı değil. Dün, Rusya-Ukrayna savaşı patlak verdiğinde Dostoyevski’yi yasaklamaya kalkan, Rus kedilerine yaptırım uygulayan bir medeniyetten bahsediyoruz. Afrikalı mülteciyi denizde ölüme iten, beyaz tenli Ukraynalı için kapıyı ardına kadar açan demokrasinin beşiği medeniyet…
Kendi muhabirlerini öldüren, gazetecileri bilerek ve isteyerek hedef alan İsrail’i görmezden gelen Batı basınının tavrı bizler için şaşırtıcı değil, ancak Batı basınındaki İsrail’in kendini savunma hakkı karşısında Filistinlinin harcanabilir ve değersiz olduğu anlatısı Türkiye’de bazı eğilimleri de beslemesi açısından dikkat çekilmesi gereken bir nokta.
Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD ana akım medyasındaki bu tutuma mercek tutuyor. Kullanılan dilden haberlerin içeriğine ve hangi haberin ne kadar süre ekranda kaldığına kadar analizini yapan makale, çarpıcı örneklere de yer veriyor. Yazar makalenin sonunda “Şu anda tanık olduğumuz katliamların bir an önce sona ermesi için pek çok şeyin değişmesi gerekiyor. Bunlardan biri de İsraillilere kederlerini, korkularını ve yaşamlarını dünyayla paylaşmaları için neredeyse 21 dakikalık bir yayın hakkı tanıyan ve Filistinlilere de aynı şeyi yapmaları için 22 saniye veren medya ekosistemi” diyor.
***
Medyaya bir hatırlatma: Filistinlilerin hayatı da önemli
Gazze ve İsrail’de dehşetin yaşandığı geçen hafta boyunca, ABD’deki ana akım haber programları, Filistinlilerin kendileri için gözden çıkarılabilir olduğunu acı bir şekilde açıkça ortaya koydu.
JACK MIRKINSON
Amerika’nın üç büyük gece haber yayını bir zamanlar sahip olduğu etkiyi yaratmıyor ancak ülkedeki en büyük haber kaynaklarından olmaya devam ediyorlar. Geçen hafta ABC’nin World News Tonight programı, kablolu ya da açık tüm televizyon kanallarında en çok izlenen spor dışı program oldu; NBC Nightly News ise en çok izlenen beşinci program oldu. Bu yayınların hangi hikayeleri ele aldıkları ve bunları nasıl işledikleri hâlâ önemli.
Bu hafta, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, gündemde gerçekten tek bir hikâye vardı: Gazze ve İsrail’de giderek artan şiddet. Aslında bu tam olarak doğru değil. Bu programlardaki hikâye neredeyse tamamen İsrail ve yalnızca İsrail ile ilgili.
Örneğin NBC Nightly News’in çarşamba günkü yayınına bir göz atın. Neredeyse 21 dakikalık yayının tamamı İsrail hakkındaydı. Hamas savaşçılarının İsrailli sivillere karşı gerçekleştirdiği katliamla ilgili haberler; Hamas tarafından rehin alındığından korkulan kişilerin aileleriyle yapılan uzun röportajlar; bir kibutza (NBC’nin adını açıklamadığı) yapılan saldırıdan kurtulanlarla yapılan uzun röportajlar; İsrail ve Filistin konusunda üniversite kampüslerinde yaşanan gerginliklerle ilgili bir haber (Larry Summers ile Harvard’ın duruma verdiği tepkiyi eleştirdiği bir röportaj da dahil); ve İsrail’in nasıl “sonsuza kadar değiştiğine” dair bir haber.
Açıkça ifade etmek gerekirse, NBC News, Hamas saldırılarının mağdurlarıyla konuştuğu için haksız değil. Çocuklar da dahil sivillere yönelik acımasız katliamlar korkunçtu ve Hamas’ın gerçekleştirebildiği saldırıların ölçeği daha önce görülmemişti. Bu trajedilerin ardından yaşananlar bu haberin yadsınamaz derecede önemli bir parçası.

Saldırılar sonucu aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda yaralı, tedavi için Şifa Hastanesi’ne getiriliyor. Foto: Ashraf Amra / AA
Ancak İsrailliler nasıl şiddetin etkileriyle baş etmeye çalışıyorsa, Gazze’deki Filistinliler de öyle. İsrail’in şimdiden binlerce sivilin ölümüne neden olan, kıyameti andıran bombardımanına maruz kalıyorlar ve elektrik, gıda, su ve yakıt kaynakları kesilmiş durumda. Cuma sabahı İsrail 1.1 milyon Gazzeliye ya bölgeyi boşaltmalarını ya da daha fazla bombardımanla karşı karşıya kalacaklarını söyledi ki bu dünyanın en büyük açık hava hapishanesi olarak bilinen yerde yaşayan insanlar için yerine getirilmesi neredeyse imkansız bir talimat. İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un “[Gazzeli] sivillerin saldırılara dahil olmadığı ve bunun farkında olmadıkları söylemi kesinlikle doğru değil” şeklindeki sözleri, devletin tüm Gazzelileri, Hamas’tan farksız gördüğünün açık bir işareti. Tel Aviv’de insanlar ellerinde “Gazze’ye soykırım ” yazılı pankartlar taşırken fotoğraflandı.
Peki çarşamba günkü NBC haberi, hikâyenin bu kısmını nasıl ele aldı? Sunucu Lester Holt bombardımanı “Hamas üzerindeki baskıyı artırmanın” bir yolu olarak tanımladı ve İsrail kaynaklarının “Hamas teröristlerinin ‘yuvası’ olarak adlandırdıkları bir mahallede bugün 200’den fazla hedefi vurduklarını” söylediğini aktardı. Holt ayrıca, “İsrail’in misilleme saldırıları” olarak tanımladığı saldırılarda oğlu öldürülen bir anneye yaklaşık 22 saniye ayırdı ve “Pek çok kişi kaçacak yerleri olmadığını söylüyor” dedi. (Tüm yayın boyunca başka hiçbir Filistinlinin sesi duyulmadı).
NBC daha sonra muhabir Richard Engel’in şu satırlarını içeren bir haber yayınladı:
“İsrail son beş gündür Hamas’ı zayıflatmak için Gazze’yi bombalıyor, elektriği ve suyu kesiyor. İsrail Savunma Bakanı bundan sonra olacakların Gazze’yi sonsuza dek yeniden şekillendireceğini söylüyor.”
“Bu çatışmanın yeni bir aşaması başlamak üzere ve çok sayıda kayıp olacak. İsrail askerleri için riskler yüksek.”
“Gazze’deki 2 milyon sivil için riskler daha da yüksek. Gazze dünya üzerindeki en yoğun nüfuslu bölgelerden biri. Sokak sokak çatışmalar binlerce kişiyi öldürebilir. Ayrıca Hamas’ın elinde 150 rehine olduğu tahmin ediliyor.”
Engel haberin sonunda şu sonuca varıyor: “Oyunun sonu Hamas’ı devirmek, ancak İsrail Gazze Şeridi’ni yeniden işgal etmeye istekli olmadığı sürece bir kara saldırısının Gazze’de Hamas’ı nasıl devireceğini hayal etmek zor görünüyor. Ve bu konuda istekli değil, bu yüzden çoğunlukla cezalandırıcı.”
Daha sonra yayına devam edildi.
Teknik olarak, NBC’nin hikâyenin “Gazze kısmını” kapsadığını söyleyebilirsiniz. Ancak kanalın, Filistinlilerin çektiği acılara ayırdığı çok dar alanda bile, her satıra ya bir tür aklayıcı sözcük eklediğine ya da mümkün olan en muğlak, en yatıştırıcı terimlerle konuşmaya gösterdiği özene dikkat edin. İsrail mahalleleri 200 kez bombalıyor çünkü buralar, Holt’un İsrail ordusundan aldığı gelişigüzel ırkçı bir tanımla, “teröristlerin yuvası” (Gazzelilerin kaçacak hiçbir yerlerinin olmadığı gerçeği ise Filistinlilerin “söylediği” bir şey olarak tanımlanıyor). Anne oğlunu sivil yaşamı hiçe sayan ve yaygın olarak savaş suçu olarak kabul edilen ayrım gözetmeyen bir bombardımanda değil, bir “misilleme saldırısında” kaybetti, Savunma Bakanı Yoav Gallant’a atıfta bulunuluyor, ancak Gazzelileri “insansı hayvanlar” olarak tanımlamasından bahsedilmiyor ve bölgeyi yok etmeye yönelik açık çağrıları “Gazze’yi sonsuza kadar yeniden şekillendirmek” ifadeleriyle örtbas ediliyor. “Çok sayıda kayıp” olacak -bunu söylemenin bir başka yolu “insanlar ölecek” olabilirdi- ve özel olarak herhangi biri değil, sadece “çok sayıda”. Gazze’deki siviller düşünülmeden önce İsrail askerlerine yönelik risklerden bahsediliyor. Ve (muhabir) Engel, İsrail’in Gazze’ye yapacağı herhangi bir saldırıyı, sanki arkasında kitlesel ölümden başka bir strateji olmadığını kabul ediyormuş gibi, kayıtsızca “cezalandırıcı” olarak nitelendiriyor, ama görünüşe göre bununla bir sorunu yok.
Tüm bunları bu kadar ayrıntılı olarak ele aldım çünkü bu yayın, bu haftaki olayların ve daha genel olarak Filistin’le ilgili haberlerin çoğunun- farkında olmadan da olsa- ortaya attığı temel soruyu yansıtıyor: İnsanlığa kim izin veriyor, kim vermiyor? Kimlerin ölümü üzerinde durulmaya değer trajediler ve kimlerin ölümü birkaç saniyeyle geçiştirilebilir? Kimin çocukları hakkında bir şeyler öğrenmeye değer? Kimin acısı üzerinde durmaya değer? Ve kanı dökülme riski olan hangi insanlar dünyanın her şeyi bir kenara bırakıp onların yanına koşmasını hak eder? Cevap çok açık. Filistinliler barışçıl protesto gösterileri de dahil İsrail tarafından her zaman öldürülüyor. Ancak dünya hiçbir zaman onların acısına tanıklık etmek için kendi işini gücünü askıya almıyor. En iyi haber sunucuları onların hayatlarını anmak için her şeyi bir kenara bırakmıyor. İnsanların onları da önemsemesini hak etmiyorlar mı?
Bu hafta ABD ve diğer ülkelerdeki izleyicilere Filistinlilerin hayatının ucuz olduğu mesajı tekrar tekrar verildi. BBC’nin Newsnight programında sunucu Kirsty Wark, Birleşik Krallık’taki Filistin Misyonu Başkanı Husam Zomlot’un altı aile üyesinin İsrail hava saldırılarında nasıl öldüğünü anlatmasını dinledi. Wark şu şekilde tepki gösterdi: “Kişisel kaybınız için üzgünüm. Yine de açık konuşabilir miyim, İsrail’de sivillerin öldürülmesine göz yumamazsınız, değil mi?”
Marco Rubio, CNN’de Jake Tapper’ın Gazze’deki sivil kayıplarla ilgili sorusuna şu yanıtı verdi: “İsrail’in bu vahşilerle bir arada yaşamasının ya da diplomatik bir çıkış yolu bulmasının beklenebileceğini sanmıyorum… Yok edilmeleri gerekiyor. Ve siz de çok zor bir mücadeleye işaret ettiniz. Bu inanılmaz derecede acı verici olacak. İnanılmaz derecede zor olacak. Ve ödenmesi gereken bedel dehşet verici olacak.” (Tapper herhangi bir takip sorusu sorma gereği duymadı.) Fox News’te Lindsey Graham bunun bir “dini savaş” olduğunu ilan etti ve İsrail’i, Gazze’yi “yerle bir etmeye” çağırdı.
Bunlar Twitter’daki rastgele insanlar değil. Bunlar açıkça soykırımcı söylemler savuran ABD senatörleri. Yayınlar, konukların Rubio ve Graham ya da Gallant ile aralarına mesafe koymaları yönündeki taleplerle dolup taşıyor mu? Hayır, çünkü ABD ve Batı söyleminde İsrail’in ölümleri kayda değer, Filistinlilerin ölümleri ise dünyanın işleyişinin bir parçası ya da haklı görülebilir. (Bu varsayım o kadar derin ki insanlardan bunu hesaba katmaları istendiğinde öfkeye kapılıyorlar. İsrail eski başbakanı Naftali Bennett’in Sky News kanalında Gazze’deki bebeklere yönelik tehditlerle ilgili bir soruya verdiği şu yanıta şahit olun: “Cidden bana Filistinli sivilleri sormaya devam mı ediyorsunuz? Neyiniz var sizin?”)
Bu tür bir insanlıktan çıkma için açıkça ortam sağlamayan yayın organları bile önceliklerini açıkça ortaya koyuyor. New York Times, benim saydığım kadarıyla, son birkaç gün içinde bazı solcuların Hamas hakkında söylediklerine ilişkin iki köşe yazısı ve bir dizi mektup yayınladı. Bu yazı yazıldığı sırada Times, Gazze’deki bir Filistinliden gelen bir köşe yazısı yayınladı. Şu anda birincisinin ikincisinden üç kat daha önemli olduğunu düşünen herkes ahlaki melekelerini kaybetmiş demektir.
İsrail’in 16 yıldır Gazze’yi kuşatma altında tuttuğunu ve Gazze Şeridi’ne erişimi kısıtladığını unutmamak gerek. Ve sahadaki koşullar haberciliği inanılmaz derecede tehlikeli ve zor hale getiriyor, özellikle de İsrail’in elektriği kesmesiyle gazetecilerin dış dünyayla iletişim kurması çok daha zorlaştı. Ancak bu imkânsız değil. Gazze’de her gün akıl almaz koşullarda haber yapan gazeteciler var. İngiltere’deki Channel 4 News, Filistinli bir yardım görevlisi olan Yusuff Hammash’ın bu dikkat çekici haberini yayınladı. Gazeteciler zeki insanlar. Küresel bağlantıları ve geniş kitleleri olan büyük haber kuruluşları Gazze’den daha fazla haber geçmek için çaba sarf edebilirler. Ama yapmıyorlar. Dolayısıyla izleyiciye yapılan çağrı çok açık: Bu çatışmanın sadece bir tarafıyla özdeşleşin.
Bu sadece Filistinlilerin ilgiye değer görülmesiyle ilgili bir mesele değil. Bu temel bir gazetecilik sorumluluğu meselesi. Sık sık tekrarlanan “bu hikâyenin iki tarafı olmadığı” ısrarına rağmen, bu haftaki şiddetin sadece teröristlerin kötü eylemleri olarak açıklanabileceği fikri, İsrail’in içindeki pek çok kişinin de belirttiği gibi, gerçeklerden çok uzak. İsrailli hayatlar -ve İsrailli ölümler- yas tutmak, tanımak ve anlamak için önemli. Ancak Filistinlilerin yaşamları ve ölümleri de öyle. Gazze’deki yaşamın nasıl olduğunu öğrenmek, Filistinlilerin görüşlerini meşru kabul etmek, İsrail’in bir apartheid devleti olduğuna dair giderek artan uluslararası fikir birliğini düşünmek ve hatta olayların neden bu kadar korkunç bir şekilde patladığını ciddi bir şekilde sorgulamak için gerçek bir girişimde bulunulmazsa, izleyicilerine resmin tamamını verdiklerini kim söyleyebilir?
Şu anda tanık olduğumuz katliamların bir an önce sona ermesi için pek çok şeyin değişmesi gerekiyor. Ancak bunlardan biri, İsraillilere kederlerini, korkularını ve yaşamlarını dünyayla paylaşmaları için neredeyse 21 dakikalık bir yayın hakkı tanıyan ve Filistinlilere de aynı şeyi yapmaları için 22 saniye veren medya ekosistemidir.
İsrail’in Gazze’ye hayal edilemeyecek kadar yıkıcı bir saldırı başlatmaya hazırlandığı şu günlerde, medya korkunç bir sınava tabi tutuluyor. İsraillilere davrandığı gibi Filistinlilere de her yönden tam olarak insan muamelesi yapacak mı? Onların acılarına ortak olmamızı, onlarla birlikte yas tutmamızı, ölüleri için yas tutmamızı talep edecek mi? Hem medyamızda hem de dünyanın geri kalanında bu gerçekleşene kadar hepimiz şu anda bulunduğumuz yerde olacağız, görünüşe göre sonu olmayan bir çatışmanın yeni bir aşamasının dehşetini inceleyeceğiz.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını1 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












