Diplomasi
Avrupa, Orta Doğu’daki sömürgeci geçmişini görmezden geliyor

ABD’de George Floyd’un polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybetmesinin ardından halklarının sokaklara döküldüğü Avrupa ülkeleri, kanlı sömürgeci geçmişlerini yeniden hatırlamaya başladı. Avrupalılar ırkçılık ve adaletsizliği protesto ederken, aynı zamanda sömürgeci geçmişi hatırlatan heykel, büst ve müzeler de mercek altına alındı. Avrupalı liderler sömürgeci geçmişleriyle yüzleşmeye hevesli olmasalar da bu sömürgeci miras ve mirasın yarattığı tahribat gündemde. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Avrupa’nın geçmişiyle yüzleşirken Orta Doğu’nun neden ve nasıl göz ardı edildiğine odaklanıyor:
***
Avrupa Orta Doğu hariç sömürgecilik mirasıyla yüzleşmeye başladı
Gazze savaşına yönelik küresel ilginin ortasında, çok az yorumcunun Avrupa emperyalizminin İsrail-Filistin çatışmasının temellerini nasıl attığına dikkat çekmesi ilginç.
CHRISTOPHER PHILLIPS
Avrupa Parlamentosu üyeleri Avrupa Birliği’ni Avrupa sömürgeciliğinin kalıcı etkilerini ele almaya ve tersine çevirmeye çağırdı.
Yeşiller-Avrupa Özgür İttifakı tarafından önerilen bir karar tasarısı, AB’nin “Avrupa sömürgeciliğinin kalıcı etkilerini tanımak, ele almak ve düzeltmek için hiçbir ortak çaba göstermediğinden” yakınıyor ve sömürgecilik ve kölelik mirasından etkilenen devletlere tazminat ödenmesi için bir tazminat programı öneriyor.
AB tarafından kabul edilmesi önünde çeşitli engeller bulunan karar tasarısı, geçmiş sömürgecilik mirasının Avrupa ve Britanya’da nasıl hızla ana akım bir siyasi mesele haline geldiğinin bir göstergesi.
Avrupa’nın denizaşırı imparatorluklarının dağılmasından sonraki on yıllarda, bu konular nadiren kamusal tartışmalara konu oldu, genellikle öğrenciler arasındaki tartışmalara ve akademik çalışmalara indirgendi. Ancak ABD’deki Black Lives Matter hareketine verilen destek ve genel olarak eleştirel ırk çalışmalarına artan ilgiyle birlikte aktivistler siyasetçileri bu soruyla ciddi bir şekilde ilgilenmeye zorlamaya başladı.
Üniversite müfredatlarını ‘sömürgecilikten arındırma’ çabaları, öğrencilerin sömürge döneminden kalma heykellerin kaldırılmasını talep etmelerine yol açmıştı. 2020 yılında İngiltere’nin Bristol kentindeki protestocuların 17. yüzyıldan kalma bir köle tüccarının heykelini yıkmasıyla bu kampanya kampüs dışına taştı.
Benzer protestolar Fransa, Belçika, Hollanda ve Almanya’da da meydana geldi. Buna karşılık, sağdaki bazı politikacıların öncülük ettiği eşit derecede hararetli bir tepkinin olduğu görülüyor.
Kayda değer farklar
Yine de bazılarının emperyal miraslarla yüzleşmeye yönelik hevesi konusunda ilginç olan, odak noktalarındaki bir boşluk dikkate değer: Orta Doğu. Avrupa Parlamentosu karar taslağında, “Karayipler, Afrika ve Latin Amerika da dâhil birçok eski Avrupa sömürgesi, sömürgeciliğin mirasından sosyal, ekonomik ve çevresel olarak hâlâ zarar görmektedir” deniliyor.
Bu şüphesiz doğru ve sömürgeciliğin bu bölgeler üzerindeki zararlı etkilerinin hiç biri önemsiz değil, ancak aynı şey Orta Doğu’nun bazı bölgeleri için de söylenebilir.
Gerçekten de Gazze savaşına yönelik küresel ilginin ortasında, çok az politikacının ve hatta yorumcunun Avrupa emperyalizminin İsrail-Filistin çatışmasının temellerini nasıl attığına dikkat çekmesi veya İngiltere’nin (ve Fransa’nın) bazı sorumluluklar taşıdığını söylemesi ilginç.
Avrupa geçmişiyle yüzleşiyor
1492 ve 1914 yılları arasında Avrupalı devletler dünyanın %84’ünü ele geçirmişti. Tek başına İngiltere, 1920’de imparatorluğunun zirvesindeyken dünya topraklarının %24’ünde hak iddia ederken Fransa, İtalya, Portekiz, Belçika, Hollanda, Almanya, Danimarka ve İspanya geçmişte önemli sömürge topraklarına sahipti.
Bu toprakların fethi ve elde tutulması sıklıkla köleleştirme, etnik temizlik, zorunlu iskân, sömürü, toplu katliam ve savaşı içeriyordu. Buna rağmen, Avrupa hükümetleri bunu kabul etmekte isteksiz davranmış ve ataları adına herhangi bir sorumluluk üstlenmekte daha da tereddüt ettiler.
Bu mesele Avrupa halkları arasında görüş ayrılıklarına yol açtı. Birçok Avrupa ülkesinde, hükümetlerinin geçmişteki sömürgeci adaletsizlikler için özür dilemesini ve tazminat teklif etmesini talep eden hareketler görülüyor. Bu hareketler genellikle sömürgeleştirilmiş halklarla yakın ya da uzak ata bağları olan vatandaşları kapsıyor.
Diğer taraftan, bazı sağ eğilimli siyasi gruplar da buna karşı çıkıyor. Küçük bir grup, imparatorluk hükümetleri tarafından modern altyapının inşa edilmesi gibi algılanan faydaların altını çizerek imparatorluğu savunurken, daha büyük bir grup ise modern hükümetlerin uzak seleflerinin davranışlarından sorumlu tutulmaması gerektiğini iddia ediyor.
Bugünün standartlarının geçmişteki aktörleri yargılamaması gerektiği görüşü de var. Hollandalı tarihçi Sander Philipse, The Guardian’a şunları söyledi: “Genel kanı hâlâ şu: Biz yaptık, uzun zaman önceydi, herkes yapıyordu, o kadar da ciddi değil, özür dilenecek bir şey yok.”
Çoğu hükümet bu konuda ince bir çizgide yürümeye çalıştı. Bir yandan, çoğu lider bunun yurtdışında hassas bir konu olduğunu bilecek kadar anlayışlı, zira Avrupalı olmayan devletlerin çoğu bir şekilde Avrupa sömürgeciliğine maruz kalmış ve bunun getirdiği acıların kabul edilmesini bekliyor.
Öte yandan, birkaç istisna dışında, Avrupalı liderler suçun tam olarak kabul edilmesinin tazminat için yasal taleplere yol açabileceğinin bilincindedirler ve bu talepleri karşılamakta isteksizler.
Yine de son yıllarda kayda değer bir değişim yaşandı.
Hollanda Kralı 2020’de eski sömürgesi olan Endonezya’yı ziyareti sırasında ülkesinin geçmişte uyguladığı “aşırı şiddet” nedeniyle özür diledi. İngiltere Kralı Charles da Ekim 2023’te Nairobi’yi ziyareti sırasında sömürge döneminde Kenya’da İngiliz askerleri tarafından işlenen “iğrenç ve haksız şiddet eylemlerinden” üzüntüyle bahsetti.
Diğer değişimler kültürel düzeydedir. Bir zamanlar Kral Leopold’un Kongo’daki kolonisinden getirilen sömürge tebaasından oluşan bir ‘insan hayvanat bahçesi’ barındıran Belçika’nın Gryseels müzesi, Belçika’nın sömürgeci geçmişini eleştiren sergilere ev sahipliği yaptı.
Benzer şekilde, Birleşik Krallık müzelerinin bazı eserleri emperyalistler tarafından yağmalandıkları orijinal yerlerine iade etmesine ilişkin tartışmalar da giderek artıyor.
Muhtemelen Almanya bu konuda en ileri düzeyde olan ülke. Batı Almanya’nın 1952 yılında İsrail ile imzaladığı tazminat anlaşması başta olmak üzere, Nazi seleflerinin işlediği pek çok suçu uzun süredir kabul eden Berlin için bir emsal teşkil ediyor.
Yakın zamanda, akademik ve siyasi dikkatler Almanya’nın Nazi öncesi dönemine, özellikle de Namibya’yı sömürgeleştirmesine çekildi. Alman Dışişleri Bakanı 2015 yılında, 20. yüzyılın başlarında Namibya’da yaptıklarının “savaş suçu ve soykırım” olarak anılması gerektiğini söyleyerek Berlin’in suçluluğunu resmen kabul etmiş gibi göründü.
Orta Doğu istisnası
Bu kademeli değişimlere rağmen, eleştirmenler hızın çok yavaş olduğunu, dolayısıyla Yeşiller-Avrupa Özgür İttifakı’nın konuyu AB içinde (ancak İngiltere’de değil) zorlama çabalarını savunuyor. Ancak bu çabaların bile dikkate değer bir kör noktası var: Orta Doğu.
Bölge, dünyanın diğer bölgelerine kıyasla geç sömürgeleştirildi. Bu süreç İngiltere’nin 19. yüzyılda Körfez’e ve Mısır’a girmesi ve Fransa ve İngiltere’nin de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap topraklarını paylaşmasıyla tamamlandı.
Yine de hem Ortadoğulular hem de Batılı emperyalizm akademisyenleri bu sınırlı sömürge deneyiminin kalıcı bir etkisi olduğu konusunda hemfikir.
1918’den sonra bölünen bölge, sadece son zamanlarda şiddetli istikrarsızlıklara ev sahipliği yaptığı için değil, aynı zamanda yerli halkın bölünmeye bu kadar kararlı bir şekilde karşı çıkması nedeniyle de özel bir incelemeye tabi tutuldu.
1919 Amerikan King-Krane Komisyonu Lübnan, Filistin ve Suriye topraklarında nüfusunun ezici çoğunluğunun, tüm bölgeleri tek bir bağımsız demokratik krallıkta birleştiren ve Siyonist proje olmaksızın, birleşik bir Büyük Suriye istediği sonucuna vardı ancak görmezden gelindi.
Osmanlı mirası, sosyo-ekonomik gelişmeler, Soğuk Savaş müdahaleleri, yerel liderlerin kararları ve yabancı güçlerin müdahaleleri gibi diğer faktörlerin de rol oynadığı düşünüldüğünde, Lübnan, Suriye, Irak ve İsrail-Filistin’deki çatışmaları tamamen sömürgeciliğe bağlamak tembel bir genelleme olur. Ancak çoğu uzman Avrupa emperyalizminin daha sonra yaşanan acıların temelini attığı konusunda hemfikir.
Filistin buna bir örnek. İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kontrolü ele geçirme ve Avrupalı Yahudilerin manda yönetimine göçünü kolaylaştırma kararı, İsrail-Filistin çatışmasının koşullarını yaratmaya yardımcı oldu.
İngiliz birlikleri 1917’de Kudüs’e ilk girdiklerinde Yahudi nüfusu %10’du; 1947’de ayrıldıklarında ise bu oran %32’ye yükselmişti.
Filistinli akademisyen Rashid Khalidi, İngiltere’nin Filistinlilerin 1936-9 isyanını bastırmak için Yahudi milislerin eğitilmesine ve silahlandırılmasına nasıl yardım ettiğini, Arap tarafını zayıflatırken rakiplerini gelecekteki bağımsızlık savaşı için güçlendirdiğini belirtmiştir.
İsrail-Filistin çatışması karmaşık olsa da ve barış sürecinin başarısızlığına ve Gazze’de devam eden savaşa yol açan diğer müteakip faktörler olsa da birçok Filistinli, haklı olarak yetkilerinin ellerinden alınmasının başlangıç noktası olarak İngiliz emperyalizmine işaret ediyor.
Lübnan ve Suriye, Avrupa sömürgeciliğinin olumsuz deneyimlerinin diğer örnekleri. Lübnan’da Fransa kendisini Maruni Hıristiyan toplumunun koruyucusu olarak gördü ve bu nedenle Lübnan’ın Maruni olmayan diğer gruplarına kıyasla nüfusu azalsa bile müttefiklerini baskın bir konumda tutacak mezhepsel temsile dayalı bir siyasi sistem kurdu.
Bu siyasi sistemin kusurları 1958 ve 1975-90 yıllarında iki iç savaşa yol açtı ve muhtemelen Lübnan’ın bugün yaşadığı siyasi felce ve mali krize katkıda bulundu. Aynı şekilde Suriye’de de Fransızlar, Sünni olmayan azınlık gruplarını orduya katılmaya teşvik ederek bölmeye ve yönetmeye çalıştı.
Fransa 1946’da ülkeyi terk ettiğinde, bu durum siyasete düzenli olarak müdahale eden ordunun azınlık grupların hakimiyetine girmesini ve tek bir grubun; Alevilerin, hâkim olmasını sağladı. Suriye’de 2011’de başlayan iç savaşın tek nedeni bu olmasa da Fransız sömürgeciliğiyle ilişkilendirilebilecek bir rol oynadı.
Benzer bir hikâye Irak’ta da yaşandı. İngiltere 1921’de Arap Şiilerin çoğunlukta olduğu yeni bir devlet kurdu ancak Osmanlı döneminde geleneksel olarak hüküm süren Sünni Arapları güçlendirdi. Bu eğilim bağımsızlıktan sonra da devam etti ve 2003 yılında Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra mezhepsel şiddete dönüşen gerginliklere katkıda bulundu.
Yine, sömürgecilik oyundaki tek faktör olmaktan çok uzak. Ancak Orta Doğuluların isimlerini ‘sosyal, ekonomik ve çevresel açıdan sömürgeciliğin mirasından hâlâ acı çeken’ bölgeler listesine eklemeye her türlü hakkı var.
Bir sorumluluk meselesi
Bazı Avrupalı aktivistler, Orta Doğu devletlerini Avrupa sömürgeciliğinin tazmin edilecek kurbanları listesine dahil etmeye istekli olsalar da Batılı liderlerin bunu kabul etmesi pek olası görünmüyor.
Daha önce de belirtildiği üzere, kölelik gibi daha tartışmasız tarihsel yanlışlarda bile, başka yerlerdeki sömürge miraslarının sorumluluğunu kabul etme konusunda zaten isteksizler. Bu nedenle, son derece tartışmalı Orta Doğu’daki tarihi eylemler için özür dilemeyi düşünmek konusunda muhtemelen daha da isteksiz olacaklar.
Ancak yine de meşum bir sessizlik sürüyor. Britanya da dahil olmak üzere Avrupalı liderler, ister Birleşik Krallık’ın Irak’a müdahaleleri olsun, ister Fransa’nın Lübnan’a mali yardım sağlama girişimleri olsun, ister IŞİD karşıtı koalisyonlarda yer alan çok sayıda devlet olsun, son yıllarda Orta Doğu’da kendilerini kanıtlamış istekli aktörler oldular.
Birçok Avrupalı benzer şekilde mevcut Gazze savaşında İsrail’e destek verirken, başta Fransa olmak üzere bazıları da ateşkesi desteklemeye başladı. Ancak hiçbiri devletlerinin içinde bulundukları krizlere katkıda bulunan tarihsel rolleriyle yüzleşmeye ya da bunları kabul etmeye istekli görünmüyor ve başka yerlerdeki sömürgeci mirasların aksine, aktivistlerden bunu düzeltmek için sadece sınırlı bir baskı var.
Öyle görünüyor ki, Avrupalılar geçmiş emperyal mirasları için gerçekten suçluluk ve sorumluluk kabul etmeye başlarlarsa, Orta Doğu tartışmalarda öne çıkmayacak.
Diplomasi
Gürcistan’ın tek rafinerisi Rus petrolünü tamamen kesiyor

Gürcistan’ın tek petrol rafinerisi Kulevi, Rus ham petrolünü Kazakistan ve Libya menşeli hammaddelerle değiştirerek eylül sonuna kadar geçişi tamamlamayı hedefliyor. İşletmeci Black Sea Petroleum, Avrupa Komisyonu’nun tanıdığı altı aylık geçiş süresine uyduğunu açıkladı ve Libya petrolü için 2027 sonuna kadar geçerli sözleşme imzaladığını duyurdu.
Gürcistan’ın liman kenti Kulevi’deki tek petrol rafinerisi, Rus ham petrolünü Kazakistan ve Libya’dan gelecek hammaddelerle değiştirerek eylül ayı sonuna kadar tamamen Rus olmayan petrole geçmeyi planlıyor.
Tesisin işletmecisi Black Sea Petroleum (BSP), yayımladığı basın bülteninde bu stratejik değişimin takvimini ve yeni tedarik kaynaklarını resmen açıkladı.
Şirket, 1 Temmuz 2026 tarihinde yaptığı duyuruda, ağustos-eylül 2026 döneminde tamamen Rus olmayan ham petrol işleyeceğini ilan etmişti.
Kulevi Rafinerisi, temmuz ayı başında Kazakistan menşeli petrolü işlemeye başladı; kalan hacmin ise ağustos ayında işlenmesine devam edilecek.
Libya petrolü için uzun vadeli sözleşme
Black Sea Petroleum, 3 Temmuz’da uluslararası bir ticaret şirketiyle imzaladığı sözleşme kapsamında Libya’dan bir petrol sevkiyatının ağustos ayının ikinci yarısında Kulevi’ye ulaşacağını bildirdi.
Şirketten yapılan açıklamada, bu anlaşmanın 2027 yılı sonuna kadar geçerli olduğu ve uzatma seçeneği içerdiği belirtildi.
BSP, Avrupa Komisyonu’nun 24 Temmuz’da teyit ettiği altı aylık geçiş dönemine atıfta bulundu.
Komisyon, rafinerinin Rus hammaddesinden vazgeçmesi için tanınan süreyi doğruladı; şirket de attığı adımların “bu amaca ve zaman çizelgesine uygun” olduğunu kaydetti.
Şirket yetkilileri, tedarik çeşitlendirmesini sürdüreceklerini, düzenleyici kurumlarla yapıcı diyalog içinde olacaklarını ve Rus olmayan petrole geçiş sürecinde üretim istikrarını korurken “açık ve doğrulanabilir ilerleme kanıtları” sunacaklarını taahhüt etti.
Gürcü rafineri, Rus petrolünden vazgeçme kararını ilk kez 1 Temmuz’da duyurmuştu. BSP o tarihte, hammadde değişikliğinin tesise daha yüksek kâr marjlı pazarlara erişim imkanı sağlayacağını vurgulamıştı.
Şirketin verilerine göre tesis, 2026 yılının ilk yarısında 650 bin tondan fazla ham petrol işledi.
Black Sea Petroleum’un üretim planları arasında, 2027’nin ilk çeyreğinde yol bitümü ve ikinci çeyreğinde jet yakıtı üretmeye başlamak yer alıyor.
AB, Gürcistan’ın tek petrol rafinerisine yaptırım kararı aldı
AB yaptırımı ve artan Rus petrolü alımları
Avrupa Birliği’nin temmuz ayında üzerinde mutabık kaldığı 21. Rusya karşıtı yaptırım paketi, Kulevi Rafinerisi’ni de kapsadı.
Tesis, üç Rus ve bir Belarus rafinerisiyle birlikte yaptırım listesine alındı. Ancak Gürcü rafineriye yönelik AB yaptırımları önleyici nitelik taşıyor; bu önlemler, tesisin Rus petrolünü işlemeyi bırakmaması durumunda 25 Ocak 2027’de yürürlüğe girecek.
Moskova, söz konusu yaptırımları yasa dışı olarak nitelendiriyor.
Gürcistan’ın Rus petrolü alımları ise 2025 yılında belirgin bir artış gösterdi. Ulusal İstatistik Servisi’nin verilerine göre ülke, 2025’te Rusya’dan 95,8 milyon dolar karşılığında 225 bin 300 ton ham petrol satın aldı.
Bu rakam, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla 21 kattan fazla bir yükselişe işaret ediyor. Tedariklerin büyük bölümü, Kulevi Rafinerisi’nin faaliyete geçtiği 2025 sonbaharında gerçekleşti.
Diplomasi
Singapur’da Filistin bayrağı açan Massive Attack üyelerine süresiz giriş yasağı verildi

Singapur yönetimi, 29 Temmuz’daki konserlerinde Filistin bayrağı açan ve slogan atan İngiliz müzik grubu Massive Attack üyeleri Robert Del Naja ile Grant Marshall’a ülkeye giriş ve sahne alma yasağı getirdi. Grup üyeleri, gözaltına alındıklarını, sorgulandıklarını ve pasaportlarına el konulduğunu açıklayarak karara tepki gösterdi.
İngiliz müzik grubu Massive Attack, Singapur’daki konserinde Filistin’e destek mesajları vermesinin ardından ülke makamlarının kendilerine yönelik tutumu karşısında şaşkınlığa uğradıklarını ve hayal kırıklığı yaşadıklarını açıkladı.
Grubun iki üyesi Robert Del Naja ile Grant Marshall, 29 Temmuz’daki konserde sahnede Filistin bayrağı açtı ve izleyicilerle birlikte “Özgür Filistin” sloganı attı.
Singapur polisi önce olay hakkında soruşturma başlattı, ardından Del Naja ve Marshall’ın ülkeye yeniden girişinin ve burada sahne almalarının süresiz olarak yasaklandığını duyurdu.
Massive Attack, pazar günü Instagram’da yayımladığı açıklamada üyelerinin polis tarafından gözaltına alındığını, birbirlerinden ayrıldığını ve ayrı ayrı sorgulandığını bildirdi. Gruba göre bazı üyelerin otel odaları arandı ve pasaportlarına geçici olarak el konuldu. Massive Attack, yaşananları “gerçeküstü bir deneyim” olarak nitelendirerek Singapur makamlarının tutumundan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.
Iconic British band Massive Attack is under police investigation in Singapore for displaying a Palestinian flag at their July 29 concert. Videos show members holding the flag on stage, prompting "Free Palestine" chants from the crowd. The band, known for their outspoken activism… pic.twitter.com/8vu7jRa3Ne
— Eye on Palestine (@EyeonPalestine) July 31, 2026
Singapur polisi, 31 Temmuz’da yayımladığı ilk açıklamada konser sırasında Filistin bayrağı açılmasıyla ilgili soruşturma başlatıldığını duyurmuştu. Polis ve yerel medya, soruşturmanın “lisans koşullarının ihlal edilmiş olabileceği” gerekçesiyle yürütüldüğünü bildirmişti.
Singapur yasalarına göre yabancı ülkelere ait bayrak ve diğer ulusal sembollerin izin veya muafiyet olmaksızın halka açık alanlarda sergilenmesi yasaklanıyor.
Polis sözcüsü, daha sonra BBC’ye yaptığı açıklamada Del Naja ve Marshall’ın Singapur’a yeniden girmelerine ve ülkede sahne almalarına izin verilmeyeceğini söyledi. İki müzisyene, yabancı bayrakların kamusal alanda sergilenmesini kısıtlayan ve halka açık etkinliklerde siyasi ifadeleri düzenleyen iki yasa kapsamındaki olası ihlaller nedeniyle “sert uyarı” verildi.
Massive Attack, konser başlamadan önce ve konserin sonunda salondaki izleyicilerin büyük bölümünün kendiliğinden “Özgür Filistin” sloganları attığını belirtti. Grubun açıklamasında, “Muhtemelen bu kendiliğinden ifadenin tek başına hükümetlerinin sansür yasalarını ihlal edebileceğinin farkındaydılar. Ancak bu onları caydırmadı” ifadelerine yer verildi.
Massive Attack, Singapur’un yasak kararına doğrudan değinmedi ancak “157 ülkenin tanıdığı egemen bir devletin bayrağını yalnızca havaya kaldırmanın herhangi bir yasayı ihlal edebileceğini düşünmediklerini” bildirdi. Grup üyeleri, Singapur’daki hayranlarıyla birlikte bu plansız dayanışma mesajını vermekten gurur duyduklarını söyledi. Açıklamada, izleyicilerin “Filistin halkıyla dayanışma göstermek için açıkça ahlaki bir sorumluluk hissettiği” kaydedildi.
Massive Attack’ın Instagram paylaşımı 146 bin kullanıcı tarafından beğenildi ve grubun hayranlarından çok sayıda destek mesajı aldı. Singapurlu bir Instagram kullanıcısı, “Singapur’da çoğumuz ne söylediğimize ne kadar yüksek sesle söylediğimize ve ne zaman susmanın daha güvenli olduğuna dikkat etmeyi öğrenerek büyüdük. Filistin’in yanında durduğunuz ve ahlaki tutarlılığın hâlâ sahnenin merkezinde yer alabileceğini gösterdiğiniz için teşekkür ederiz” ifadelerini kullandı.
Konseri izleyen Singapurlu içerik üreticisi Crystal Lim-Lange ise konunun “karmaşık” olduğunu belirtti. Lim-Lange, “Sanatçıların sahne aldıkları ülkelerin yasalarına saygı göstermeleri gerektiğine inanıyorum” dedi. Bununla birlikte sanatın tarih boyunca düşüncelere meydan okuduğunu, toplumu yansıttığını ve zorlu tartışmaları tetiklediğini vurgulayan Lim-Lange, “Sanatı siyasetten ayırmaya çalışmak hiçbir zaman kolay olmadı” değerlendirmesinde bulundu.
Filistin bayrağı, İsrail’in Gazze’de Filistinlilere yönelik saldırıları ve Singapur’daki kayda değer Müslüman nüfus nedeniyle ülkede hassas bir konu olarak değerlendiriliyor. Singapur yönetimi, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarıyla ilgili kitlesel açıklamalara ve sembollere karşı tutum izliyor. Çok kültürlü ülkenin yetkilileri, bu yaklaşımın etnik, dini ve toplumsal uyumun korunması için gerekli olduğunu savunuyor.
Singapur İçişleri Bakanlığı, 2023’te yayımladığı duyuruda yabancı ülkelere ait ulusal semboller de dâhil olmak üzere Filistin ve İsrail’deki gelişmelerle bağlantılı eşyaların sergilenmemesi veya giyilmemesi uyarısında bulunmuştu. Bakanlığın açıklamasında, “Devam eden İsrail-Hamas çatışması güçlü duygular uyandıran bir meseledir. Artan hassasiyetler göz önüne alındığında, çatışmayla bağlantılı unsurların kamuya açık alanlarda sergilenmemesini ve giyilmemesini tavsiye ediyoruz” ifadeleri kullanılmıştı.
Singapur makamları, bu yılın başında Filistin’e destek amacıyla izinsiz yürüyüş düzenleyen bazı kişilere de para cezası verdi.
Massive Attack, Gazze savaşı dahil çeşitli konulardaki siyasi tutumunu açıkça dile getirmesiyle tanınıyor. Robert Del Naja, bu yılın başında Londra’daki bir protesto sırasında yasaklı Palestine Action örgütüne destek verdiği şüphesiyle gözaltına alınmıştı. 61 yaşındaki müzisyen, üzerinde “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı destekliyorum” yazılı bir pankartla yüzlerce göstericinin katıldığı oturma eyleminde yer almıştı.
Massive Attack konseri, Filistin’le dayanışma gösterilmesi nedeniyle hukuki işlem başlatılan ilk olay niteliği taşımıyor. Gazze’deki saldırıların Ekim 2023’te başlamasından bu yana Filistin’e destek eylemleri geniş çaplı kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı.
ABD’de yetkililer ve üniversite yönetimleri, Gazze’yle dayanışma gösterilerine gözaltılar, uzaklaştırma kararları ve öğrencilerle öğretim üyelerine yönelik ceza davalarıyla karşılık verdi. Federal yetkililer ise Filistin yanlısı eylemleri hedef alan soruşturmalar açmak ve üniversitelere sağlanan fonları kesmekle tehdit etti.
İngiltere hükümeti, terörle mücadele yasaları ile kamu düzenine ilişkin yetkileri kullanarak bazı grupları yasakladı, gösterilere katı koşullar getirdi ve Filistin’e destek açıklamalarında bulunan binlerce protestocu, aktivist ve akademisyeni gözaltına aldı.
Fransa’da İçişleri Bakanlığının talimatları doğrultusunda Filistin yanlısı gösteriler ülke genelinde defalarca yasaklandı. Polis, toplanan grupları dağıtmak için göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su kullandı, çok sayıda kişiye para cezası verildi. Savcılıklar da eylemleri düzenleyenler ve katılımcılar hakkında ceza davaları açtı.
İsrail’in destekçilerinden Almanya’da ise eyalet makamları, yaygın Filistin yanlısı sloganları suç kapsamında değerlendirdi. Gösteriler yasaklandı, yüzlerce kişi gözaltına alındı veya para cezasına çarptırıldı. Dayanışma eylemlerine katılan yabancı aktivistler hakkında sınır dışı ve diğer göçmenlik işlemleri de uygulandı.
Dünya turnesini sürdüren Massive Attack, Asya ayağının tamamlanmasının ardından gelecek hafta Avustralya’da konserler verecek.
Diplomasi
Infantino üzerindeki baskı artıyor

Avrupa ülkeleri, FIFA’nın Gianni Infantino liderliğinde bir dönemini daha destekleyen mektupları toplu olarak geri çekerek ona yönelik baskıyı artırmayı planlıyor.
Infantino’nun başkanlığı, Dünya Kupası’nın bazı bölümlerini satmaya yönelik özel sektör destekli planının çöküşünün ardından ciddi tehlike altında.
Bu plan, UEFA üye federasyonlarının gelecekteki FIFA müsabakalarını boykot etme tehdidinde bulunmasıyla büyük ölçüde suya düştü.
The Guardian’a göre ortam hâlâ gergin ve Avrupa genelinde onun görevinden bir an önce uzaklaştırılmasını isteyen yaygın bir istek var.
Şu anda çok sayıda ulusal futbol federasyonu, Infantino’nun istifasını hızlandırmak amacıyla ona verdikleri desteği resmen geri çekmeyi tartışıyor ve önümüzdeki günlerde bu konuyla ilgili açıklamalar yapılması bekleniyor.
Geçen haftaki krizin patlak vermesinden önce, Almanya, Romanya, Norveç, Danimarka ve İsveç hariç UEFA’nın 55 üyesinin tamamı, Mart 2027’de Infantino’nun adaylığını destekleyen mektuplar yazmıştı.
Hatta İsviçreli başkanın dördüncü dönemine başlaması ise kaçınılmaz bir gerçek olarak görülüyordu.
Eşzamanlı bir geri çekilme gündeme getirilmiş olsa da, üye federasyonların desteğini tek tek geri çekme olasılığı da bulunuyor.
Böyle bir hareket, fiilen bir güvensizlik oyu anlamına gelir ve Infantino’nun istifası yönündeki baskıyı artırır.
Örneğin İngiltere Futbol Federasyonu (FA), Gianni Infantino’nun FIFA başkanlığına yeniden seçilmesine verdiği desteği resmen geri çekecek.
FA, daha önce Infantino’ya destek vermiş olmasına rağmen, artık onun dördüncü dönem başkanlığı için destek vermediğini teyit eden bir mektubu FIFA’ya gönderecek.
FA, daha önce Infantino’nun arkasında saf tutmuştu. Infantino, kasım ayında Birleşik Krallık’ın 2035 Kadınlar Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacağını teyit edecek olağanüstü FIFA kongresine başkanlık edecek.
Cumartesi günü FA, “FIFA’nın liderlik ve yönetişim yapısının kapsamlı ve titiz bir şekilde gözden geçirilmesi” çağrısında bulunmuştu.
Bu hamle, Galler Futbol Federasyonu’nun Infantino’nun adaylığından desteğini çekmesinin ardından geldi.
Galler futbolu ve temsilcileri, Infantino’ya karşı çıkma çabalarında kilit bir rol oynadılar.
Geçen Perşembe günü üye federasyonların katıldığı bir toplantıda, UEFA başkan yardımcısı ve eski Galler milli futbolcusu Laura McAllister, Infantino’nun FFE planını rafa kaldırmaması halinde FIFA turnuvalarına Avrupa öncülüğünde bir boykot uygulanmasını savundu.
Bu, planı fiilen uygulanamaz hale getiren ortak bir mutabakata yol açtı.
Finlandiya Futbol Federasyonu, geçen hafta desteğini çeken ilk ülke olmuştu.
FIFA, mektubunu geri çekmek isteyen her ülke tarafından bilgilendirilmek zorunda. Diğer konfederasyonlardaki ülkelerle görüşmeler devam ediyor.
“FIFA Forward Enterprise” önerisinin başarısız olmasına rağmen, Asya Futbol Konfederasyonu’ndaki (AFC) bazı ülkeler hafta sonu Infantino’ya açıkça destek verdi.
Avrupa futbol camiasındaki kaynaklar, bu federasyonların Infantino’nun karşı karşıya olduğu muhalefetin boyutundan tam olarak haberdar olup olmadıklarını sorguluyor.
Cumartesi günü finansal açıdan güçlü Katar’ın Infantino’ya destek vermesinin ardından, pazar günü daha küçük Asya federasyonları olan Sri Lanka ve Kuveyt de kamuoyu önünde desteklerini açıkladı.
Fakat AFC nadiren toplu olarak oy kullanır ve Infantino’dan memnun olmayan bazı federasyonların Avrupalıların safına katılma ihtimali de bulunuyor.
FIFA’nın 211 üyesinden 200’den fazlası Infantino’ya destek mektupları sunmuştu. O dönemde görev süresinin tehlike altında görünmemesine rağmen, FIFA’nın tereddüt edenler üzerinde yoğun baskı uyguladığı anlaşılıyor.
Birçoğu, başkanlığı konusunda özel olarak endişelerini dile getirmesine rağmen onu desteklemişti.
Infantino’nun yerine geçecek bir aday belirleme çabaları hız kazanıyor. Seçim için öne sürülecek herhangi bir adayın, Avrupa dışında, özellikle Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) ile Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler Konfederasyonu (CONCACAF) tarafından önemli düzeyde destek alması gerekecek.
Uygun bir adayın etrafında hızla birleşmek, Infantino’yu konumunun savunulamaz olduğuna ikna etmenin anahtarı olabilir.
Infantino görevde kalmaya kararlı görünüyor ve desteğini sürdürmek için dünyanın dört bir yanındaki üye federasyonlara baskı uyguladığı düşünülüyor.
Bununla birlikte, hem Afrika Futbol Konfederasyonu hem de Güney Amerika Konfederasyonu (Conmebol) Infantino’ya tam destek veriyor.
Bu durum, UEFA üyeleri FIFA’da yeni bir liderlik arayışındayken Asya ve Kuzey Amerika’yı kritik mücadele alanları haline getiriyor.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi5 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa1 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü








