Dünya Basını
Harald Kujat: Almanya ve Avrupa, Rusya ile on yıl sürecek bir çatışmayla karşı karşıya

Çevirmenin notu: Aşağıda tercümesi verilen mülakatta eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı Harald Kujat, Rusya’nın ele geçirdiği topraklar konusunda ileriye dönük tek çözümün, savaşın yeniden başlamasını önlemek için mümkün olan azami güvenlik tedbirlerinin alınması olduğunu belirtiyor. Bu doğrultuda muhtemel her anlaşma hem Kiev hem de Biden yönetimi açısından son derece acı verici olacak.
Moskova’nın, bir çözüm bulunmadığı takdirde Batı ile daimî bir çatışma ve Çin’e bağımlılık tehlikelerine doğru gittiğinin farkında olması da mümkün. Rusların bu sorunlarla ilgili kaygıları, Ukrayna’daki savaşı kaybedebileceklerine dair korkuları azaldıkça artacak gibi görünüyor.
“Batı artık Ukrayna halkının trajik kaderinin sorumluluğunu üstlenmemeli”
Thomas Kaiser
14 Şubat 2024
Emekli General Harald Kujat* ile mülakat
Zeitgeschehen im Fokus: ABD’de Ukrayna’ya yönelik mali destek paketi hala nihayete erdirilemedi. Şimdi ise Avrupa Birliği, 50 milyar avro ile devreye girdi. Özellikle Trump’ın başkan seçilmesi halinde ABD’nin Ukrayna’ya uzun vadede yardım sunmaya devam edip etmeyeceği konusunda şüpheler artıyor. Avrupalılar, söylendiği gibi sonuna kadar ABD’nin yerini ikame edebilir mi?
Emekli General Harald Kujat: Savaşın üçüncü yılının başında, Ukrayna’nın kaderinin muhtemelen bu yıl belirleneceği aşikâr. Ülkenin geleceği Batı’nın elinde. Ancak bu, aynı zamanda Rusya’nın hangi savaş hedeflerini güttüğüne de bağlı. Rusya, Ukrayna’nın NATO’nun bir ileri karakolu haline gelmesini önlemek ve ağırlıklı olarak Rusça konuşan nüfusun yaşadığı bölgedeki önceki fetihlerini pekiştirmek mi istiyor, yoksa şu anda iddia edildiği gibi, bu üsten —NATO ülkeleri de dahil olmak üzere— diğer ülkelere saldırılar düzenlemek için Ukrayna’nın tamamını ele geçirmeye niyetlenmesi mi söz konusu?
Ukrayna’nın paraya, askeri teçhizata, silah ve mühimmata ihtiyacı var ama her şeyden önce asker sıkıntısı var. Zelenskiy, “Mali desteğe bağımlıyız, aksi takdirde kaybederiz,” demişti. Ukrayna devlet bütçesinin neredeyse yarısı Batı tarafından finanse ediliyor. Para akışındaki herhangi bir gecikme ya da azalma devletin iflasını tetikleyebilir ama Ukrayna’nın bizzat kendisi de yaygın yolsuzluk nedeniyle mali sorunlarını kayda değer ölçüde ağırlaştırıyor. Savaş devam ettiği sürece Ukrayna, Batı’dan gelecek kapsamlı askeri desteğe bağımlı olacaktır. Önümüzdeki uzun yıllar boyunca ülkenin yeniden inşası ve ekonomik toparlanması, özellikle Avrupalıların büyük ve uzun vadeli taahhütlerini gerektirecektir.

Bir süre önce Şansölye Scholz, Ukrayna’nın gerekli gördüğü sürece savaşı sürdürmesini sağlayacak ülkeler arasında başı çekmiş ve Avrupa ülkelerini yardım konusunda daha fazla isteklilik göstermeye çağırmıştı. Federal Şansölyenin, Macaristan da dahil olmak üzere tüm AB ülkelerinin finansman paketini kabul etmesinde de önemli bir rol oynadığı anlaşılıyor. Fakat 50 milyar avroluk nihai paket 2024 ile 2027 yılları arasında paylaştırılacak. Bu miktar, ABD’nin 60 milyar dolarlık destek paketine kıyasla çok az ve Ukrayna’nın devlet olarak işlevlerini sürdürmeye dönük mali gereksinimlerini ya da askeri destek ihtiyaçlarını karşılamıyor. Bununla birlikte, ABD’nin ana destekçi olarak başarısız olması halinde Avrupalıların tamamen ABD’nin yerini ikame etmesi gerekebileceği yönünde artan bir izlenim var. Bunun nedeni Kongre’nin daha fazla bütçe sunmayı reddetmesi ya da hükümet değişikliğinin ardından yardımın yalnızca mali olarak değil, tamamen de kesilmesi olabilir. Mevcut yardım paketinin uygulanmasında süregelen güçlükler nedeniyle alternatif çözümler şimdiden tartışılmaya başladı. Örneğin, savaş bölgelerine silah sevkiyatı yapmayan Japonya ve Güney Kore, Ukrayna’ya sevk edilmek üzere ABD’ye silah teslim edebilir. Bir başka seçenek de Avrupalıların Ukrayna’ya gönderilen Amerikan silahlarının parasını ödemesi olabilir. Ayrıca askeri yardım artık Ramstein formatında ABD tarafından değil NATO tarafından koordine edilmeli. Bunlar savaşın Avrupalılaştırılması yönünde atılacak önemli adımlar.
Yardımlar silah ve parayla mı sınırlı?
ABD yalnızca para ve silah sağlamakla kalmıyor. Ukraynalı askerlerin eğitimine kayda değer katkılarda bulunuyor, isabetli keşif ve hedefleme verileri sağlıyor ve operasyonel planlamada belirleyici bir rol oynuyor. Trump’ın başkan seçilmesinin ardından radikal bir rota değişikliğine gitmesi halinde Avrupa ülkeleri bu hizmetleri sağlayamayacaktır. Bu nedenle, sadece savaş senaryoları üzerinden düşünen Avrupalı siyasetçilerin Trump’ın seçim öncesi kampanyasındaki ilk başarılarını büyük bir dehşetle izlemeleri anlaşılabilir bir durum.
Gazze savaşının başlamasından bu yana Ukrayna’daki savaşla ilgili bilgi kıtlığı yaşanıyor. Ukrayna, Batı’nın silah yardımıyla Kırım da dahil Rusya tarafından işgal edilen toprakları geri almaya çalışmaya devam edecek mi, yoksa silahlı kuvvetlerinin taarruz sırasında ortaya çıkan zayıflığı nedeniyle ateşkes mi arayacak?
Başarısızlıkla sonuçlanan taarruzun ardından Ukrayna Silahlı Kuvvetleri, taarruzi kara muharebesi yürütme kabiliyetini büyük ölçüde kaybetti. Bu nedenle Rusya topraklarına saldırarak hala askerî harekât kabiliyetine sahip olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Buna Belgorod ya da Donetsk’te olduğu gibi sivil halka dönük saldırılar da dahil. İleride özel kuvvetlerin Rusya’nın kritik altyapısına yönelik saldırıları mutlaka artacaktır.
Askeri cephede ise Rusya Silahı Kuvvetleri inisiyatifi ele almış durumda. Ancak Ukrayna kuvvetlerinin aksine geniş çaplı bir taarruz başlatmadılar, bunun yerine önceki fetihlerini pekiştirmek ve büyük kayıplardan kaçınmak amacıyla saldırılarını yerel düzeyde yoğunlaştırıyorlar. Rusların şu anki odak noktası, tamamen ele geçirilmesi halinde doğu Donbass bölgesinin konsolidasyonunun önünü açacak olan Avdeyevka. Ruslar Kupyansk bölgesine çok sayıda asker yığdı ve görünüşe göre bu birlikler Harkov oblastını ele geçirmeyi amaçlıyor. Ruslar muhtemelen Odessa’yı da almak istiyorlar.
ABD bu gelişmeye nasıl tepki veriyor?
Ukrayna’daki kritik durum ABD’yi yeni bir strateji geliştirmeye sevk etti. Şu an için Ukrayna Silahlı Kuvvetleri, hala kontrolleri altında olan toprakları sağlam savunma mevzilerinden tutmak ve yüksek asker kayıplarını azaltmak için stratejik savunmaya geçecektir. Bu, ordunun ve ekonominin uzun vadede güçlenmesi ve daha dirençli olması için gerekli koşulları yaratacaktır. Dört aşamalı strateji (savaş, inşa, toparlanma ve reform) Ukraynalıları, büyük bir savaş gücüne ve dolayısıyla yüksek bir caydırıcılık faktörüne sahip bir Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin on yıl içinde inşa edileceğine ikna etmeyi amaçlıyor. Bununla birlikte, 2024 yılı sonunda Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin savaş gücü bugünkünden kayda değer ölçüde daha fazla olmalı.
Fakat bu, Ukrayna Devlet Başkanı’nın Kırım da dahil olmak üzere Rusya tarafından işgal edilen tüm toprakları geri alma hedefinden vazgeçmesi gerektiği anlamına geliyor. Bu stratejiyi uygulamak için Avrupalı müttefikler, bağlayıcı anlaşmalarda belirtilecek ve Ukrayna ile ikili anlaşmalarda kabul edilecek on yıl boyunca askeri ve iktisadi destek sağlamak için özel taahhütlerde bulunacaklardır. On yıllık taahhüt, Trump tarafından açıklanan Ukrayna’ya yönelik desteğin sona erdirilmesine karşı bir teminat olarak tasarlandı. Bununla birlikte bu, bir Avrupa ülkesindeki hükümet değişikliğinin rota değişikliğine yol açmasını engellemeyi de amaçlıyor. Birleşik Krallık halihazırda Ukrayna hükümetiyle buna uygun bir anlaşma imzalamış durumda. Görünüşe göre Alman hükümeti de bu on yıllık destek ve yardım taahhüdüne girmeye hazır. Tüm NATO ülkelerinin bu örneği benimsemesi, en azından NATO Antlaşmasının 5. Maddesi uyarınca kolektif savunma söz konusu olduğunda, arka kapıdan NATO üyeliğine eşdeğer olacaktır. Bu nedenle ABD, Ukrayna ile 4. Maddeye benzer bir mekanizma üzerinde anlaşmayı da düşünüyor; buna göre üye ülkeler “herhangi birinin görüşüne göre, taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit altında olması halinde birbirlerine danışacaklardır”.
Ukrayna bu uzun vadeli plana uyacak mı?
Şimdilik durum böyle görünmüyor. Ukrayna Devlet Başkanı, Davos da dahil pek çok yerde savunma stratejisi hakkında olumsuz konuştu. Hala Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin öngörülebilir gelecekte gerçekleştiremeyeceği taarruz harekatlarına odaklanıyor.
Bu bağlamda Zelenskiy ile Genelkurmay Başkanı Zalujnıy arasında yaşanan ve görevden alınmasına neden olan anlaşmazlık özel bir önem taşıyor. Son mesele, yüksek asker kayıplarını telafi etmek amacıyla 500 bin askerin seferber edilmesi sorumluluğunu kimin üstleneceğiydi. Fakat operasyonların yürütülmesi, bu savaştaki siyasi hedeflerin ulaşılabilirliği ve askeri başarı ve başarısızlıkların kamuoyuna sunulması konusundaki temel görüş ayrılıkları belirleyici oldu.
Batı’dan büyük beklentilerin ve gerçekçi olmayan başarı umutlarının eşlik ettiği Ukrayna taarruzundan önce Zalujnıy, başarı koşullarını kesin olarak tanımlamış ve bunların karşılanmaması halinde şüpheci olacağını ifade etmişti. Öncelikle Amerikalı ve İngiliz subaylar tarafından hazırlanan harekât planının aksine, savaş alanındaki mevcut koşulları daha fazla dikkate alan farklı bir kuvvet yaklaşımı da seçti. Nihayetinde Kasım 2023’ün başında, taarruzun başarısız olduğunu kamuoyu önünde kabul etti. Zalujnıy bunu yaparken, durumu sürekli olarak aşırı olumlu bir şekilde tasvir eden ve Batılı politikacılar ve medyadan en büyük ilgi ve onayı alan Devlet Başkanı’na açıktan muhalefet etti. Öte yandan Zalujnıy —bana göre— haklı olarak silahlı kuvvetlerde ve halk arasında en yüksek itibara sahip.
Geçtiğimiz günlerde Zalujnıy, kişisel yazısında Ukrayna’nın askeri zaferi için gerekli önkoşulları bir kez daha özetledi. Batı’dan Ukrayna Silahlı Kuvvetlerini saldırgana karşı teknolojik üstünlük sağlayacak sistemlerle donatmasını talep etti. Talep ettiği gibi bunun beş ay içinde mümkün olmadığını ve ABD’nin bunu yapmaya hazır olmadığını da bildiğinden eminim. Zelenskiy, kısa süre önce Zalujnıy’dan istifa etmesini istedi ama Zalujnıy bunu reddetti. Görevden alınması son derece kritik bir zamana denk geliyor. Zelenskiy’in kararının büyük bir hata olduğu yakında ortaya çıkacaktır.
Ukrayna taarruzunun başarısızlığa uğramasının ardından Avrupa’da Rusya’nın stratejik hedefinin Ukrayna’nın tamamını ele geçirerek Baltık ülkelerine ya da Polonya’ya saldırmak ve NATO ile bir savaş başlatmak olduğuna dair korkular artıyor. NATO bu tehdide karşı hazırlanıyor; örneğin kısa süre önce başlatılan büyük manevra da buna dahil.
Alman basını bir süredir Ukrayna’ya dönük saldırının, Sovyetler Birliği’nin etki alanını yeniden ele geçirme amaçlı uzun vadeli bir emperyal stratejinin parçası olduğu teorisini yayıyor. Askeri durum açıkça Rusya’nın lehine döndüğünden beri, “askeri uzmanlar” neredeyse histerik bir şekilde savaş korkusu yayıyorlar. Bunun cehaletten mi, ideolojik dar görüşlülükten mi, kendini beğenmişlikten mi yoksa savunma kapasitelerini geliştirme çabalarını haklı çıkarmak için mi olduğu her zaman net değil. NATO’nun yıllar sonra yeniden, nispeten mütevazı da olsa, büyük bir manevra yaptığını söylemeye gerek yok sanırım. Sonuçta, 1988’deki son büyük manevradan bu yana stratejik çerçeve koşulları ciddi ölçüde değişti. Fakat kamuoyuna Rusya’nın saldırması durumunda ortaya çıkacak ilk durumu açıklamanın NATO’nun savaş histerisini körüklemeye kasten yardımcı olduğu bariz.
Alman halkı buna nasıl tepki veriyor?
Propagandanın halkın geniş kesimlerinde savaş korkusuna yol açtığı izlenimine kapılmış değilim. Belli ki, bir süre önce hala askeri zafer ya da Ukrayna’nın savaşı kazanacağı tahmininde bulunanlar, Ukrayna’nın yenilgisinin Rusya’nın güç açlığını tatmin etmeyeceğini ve bu nedenle NATO ülkelerine saldırmaktan çekinmeyeceğini iddia ederek Ukrayna’ya daha fazla yardımı tereddütsüz seferber etmek istiyorlar. Almanya ve Avrupa, Rusya ile on yıl sürecek bir çatışmayla karşı karşıya.
Politikacıların ülkelerinin askeri kapasitelerini güçlendirmek için savunma harcamalarında ciddi artışlara gidilmesi talebini, Rusya’nın güya yakın saldırı savaşı varsayımıyla gerekçelendirmeleri dikkat çekici. On yılı aşkın bir süredir, 2011 yılında Bundeswehr’in sözüm ona “yeniden yapılanması” sonucunda ortaya çıkan anayasa ihlalini kabul ettiler. Açıkça ifade etmek gerekirse, Bundeswehr’in ulusal ve ittifak savunması yapabilecek kapasitede olması gerektiği hakikatini haklı çıkarmak için savaş histerisine —ki bu da tehlikelidir— ihtiyacımız yok. Nihayetinde anayasal yetkinin yerine getirilmesi yeterlidir.
Dolayısıyla, Rusya’nın birkaç yıl içinde NATO’ya saldırabilecek durumda olmakla kalmayıp, aynı zamanda bunu yapmaya niyetli olduğu için buna hazırlandığına dair ikna edici kanıtlar olup olmadığı sorusu ortada duruyor. NATO ülkelerine dönük bir saldırının ön koşullarından biri, saldırı için uygun bir üs oluşturmak amacıyla Ukrayna’nın tamamının ele geçirilmesi olacaktır. Şubat 2022’de Ukrayna’ya saldıran Rusya, bunun iki katından daha güçlü olan ve Batı tarafından mükemmel bir şekilde eğitilip donatılan Ukrayna Silahlı Kuvvetlerine karşı yaklaşık 190 bin asker konuşlandırdı. Rusya liderliği bu durumun Ukrayna’nın tamamını ele geçirmeyi imkânsız hale getirdiğini anlamış olsa gerek. Mart 2022 sonunda İstanbul’da yapılan barış müzakereleri esnasında Rusya, her iki taraf için de olumlu sonuçlar doğurması nedeniyle ve iyi niyet göstergesi olarak Kiev civarında ele geçirdiği bölgelerden askerlerini geri çekmiş ve saldırının başlamasından önceki seviyeye tamamen geri çekilmeyi sözleşmeyle teminat altına almıştı.
Bu bağlamda, Ukrayna’ya yönelik saldırının eski Sovyet etki alanını ya da bunun da ötesinde tüm Avrupa’yı yeniden ele geçirme maksatlı emperyal bir planın parçası olmadığını varsayıyorum. Elbette savaş hedefleri savaş sırasında değişebilir. Bu arada, ateşkes ve ardından yapılacak barış müzakereleri, Rusya’nın saldırı niyetine ilişkin şüphelerin doğru olup olmadığını açığa çıkarabilir. Buna ek olarak müzakerelerin sonucu, Ukrayna topraklarının Rusya tarafından Orta Avrupa’ya dönük bir saldırı için konuşlanma bölgesi olarak kullanılması ihtimalini de ortadan kaldıran hükümler içerebilir. Ayrıca Rusya ile öncelikle Baltık ülkelerinin güvenliğini artıracak ama aynı zamanda NATO ile Rusya arasında daha fazla genel istikrara katkıda bulunacak anlaşmalar imzalanabilir. Örneğin, konvansiyonel silahlı kuvvetlerin sınırlandırılmasına ilişkin güncellenmiş bir AKKA Anlaşması ile yeni kanat düzenlemeleri ve siyasi-askeri eylemlerde daha fazla şeffaflık ve öngörülebilirliğe katkıda bulunacak güven artırıcı askeri tedbirleri düşünüyorum.
Fakat Moskova’nın asıl kaygısı, Ukrayna’nın üyeliği yoluyla NATO’nun Rusya sınırına kadar genişlemesini önlemek gibi görünüyor. Rusya 1990’ların ortalarında NATO’ya karşı stratejik bir tampon bölge — “cordon sanitaire” — hedeflemişti ve son zamanlarda bu fikri Ukrayna topraklarında askerden arındırılmış bir bölge şeklinde yeniden gündeme getirdi. Ancak son zamanlarda Rusya’nın operasyonları, Ukrayna’nın topyekûn bir yenilgiye uğramasını önlemek için Batılı birliklerin savaşa müdahale etme riskine karşı tedbirler aldığını da gösterdi.
Bundeswehr’in yetersiz kapasitesinden bahsettiniz. Temelde Bundeswehr’in NATO çerçevesinde kendini savunma imkanına sahip olmasından yana mısınız?
Sürekli değişen güvenlik politikası ve jeostratejik çerçeve koşulları ne olursa olsun, tüm NATO üyesi ülkeler özgürlüklerini, bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini müştereken teminat altına almak için kolektif savunmaya uygun bir katkıda bulunmalı. Son zamanlarda kendime sık sık Helmut Schmidt’in, yaşasaydı Avrupa’daki mevcut güvenlik durumuna nasıl tepki vereceğini soruyorum. Muhtemelen askeri dengenin barışı sağlamak için gerekli ama yeterli olmayan bir unsur olduğunu söylerdi. Ayrıca askeri dengenin siyasi olarak istikrara kavuşturulması için de çaba sarf edilmeli. Ayrıca karşı tarafla görüşme ve onların çıkarlarını dikkate alma konusunda da istekli olunmalı. Silahsızlanma ve silahların kontrolü müzakerelerinin yanı sıra daha fazla şeffaflık ve askeri güven artırıcı önlemlere ilişkin anlaşmalar da bunlara eklenmeli.
Bu yüzyılın başından beri hem askeri hem de siyasi açıdan pek çok yanlış yapıldı. Bu nedenle çabaların, federal ordunun anayasal görevi olan ulusal ve ittifak savunmasını yeniden yerine getirebilecek bir konuma getirilmesine odaklanmasını savunuyorum. Bu amaçla, yedeklerin sorunsuz bir şekilde entegrasyonu yoluyla görevleriyle orantılı bir savunma seviyesine hızlı bir şekilde ulaşmak için, gerekli kabiliyet yelpazesini kapsayan bir personel seviyesi ve tehdide uygun ve teknolojik olarak geleceğe uygun tüm kabiliyet kategorilerinde teçhizat ve silahlarla büyüme kapasitesine sahip yapıları olmalı. Müttefiklerimiz güçlü bir Almanya’dan değil, zayıf bir Almanya’dan korkuyor. Bundeswehr’i yeniden kapasiteli ve modern bir ordu haline getirmek için işe buradan başlamalıyız. Bu arada bu, askeri dengenin aleyhimize değişmesine izin vermeme kararlılığımızın da ikna edici bir işareti olacaktır. Ancak sonuçta bu tek başına barış ve güvenlik için yeterli bir koşul değildir. Bu nedenle, siyasi anlaşmalar yoluyla askeri dengeyi istikrara kavuşturmak için gerekli irade mevcut olmalı.
Artık üçüncü bir dünya savaşı tehlikesinden bile söz ediliyor olması nasıl anlaşılmalı? Eski Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer bile AB’nin kendi nükleer caydırıcılığına ihtiyacı olduğu görüşünde.
Peşinen söylemek isterim ki, meslekten olmayan şahsiyetlerin bu tür ifadelerine tepki vermenin aslında mantıklı olduğunu düşünmüyorum. Fakat bu tartışma artık daha fazla yer kaplıyor. Konvansiyonel askeri dengenin öneminden halihazırda söz etmiştik. Bu bağlamda, güçlü bir konvansiyonel savunmanın nükleer eşiği ciddi ölçüde, hatta belki de kesin olarak yükselttiğini vurgulamak isterim. Bunun nedeni nükleer tırmanma riskini azaltması. Bir yandan, başarılı bir konvansiyonel savunma yapabilme kabiliyeti bizi nükleer bir ilk saldırıya zorlamayacaktır. Öte yandan, potansiyel bir saldırganın caydırıcılığı temelden artar, zira saldırısını gerçekleştirmek için nükleer bir ilk kullanımı riske atmak zorunda kalabileceğini baştan hesaba katmak zorunda kalacaktır.
Şu anda iki seçenek tartışılıyor: Avrupa nükleer güç olmalı ve Almanya nükleer silahlara sahip olmalı. Nükleer güçler ve BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyeleri olarak Fransa ve İngiltere, Avrupa’da özel bir konuma sahip. Nükleer silahlarının kullanımına ilişkin karar ulusal hükümetlere aittir. Bu karar verme yetkisini diğer Avrupa hükümetleriyle paylaşmayacaklar ve kesinlikle Avrupa Birliği’ne devretmeyeceklerdir. İngiliz ve Fransız nükleer kapasiteleri NATO’nun nükleer caydırıcılık unsurunun bir parçasıdır ve bu nedenle ABD nükleer silahlarının tamamlayıcısı olarak görülmelidir.
Almanya’nın nükleer silah sahibi olmaktan bağlayıcı bir şekilde vazgeçtiği hakikatini göz ardı edersek, nükleer silahlar üzerindeki tasarruf yetkisinin bizim için bir güvenlik kazanımı olup olmayacağı ve bunun Almanya’nın NATO’daki konumu için ne anlama geleceği sorusu ortaya çıkıyor. İttifaka entegre edilmeden ve müttefiklerimizle koordinasyon sağlanmadan nükleer silahların münhasıran ulusal kontrolü, potansiyel bir düşmanın risk hesaplamasını daha zor hale getirecektir ama Almanya ve müttefiklerimiz açısından son derece yüksek bir risk olacaktır. Zira Alman hükümeti, herhangi bir nükleer silah kullanımının dünyamızı sonsuza dek değiştirecek vahim sonuçlar doğuracak öngörülemez tepkiler zincirini tetikleyebileceğini bilerek, acil bir durumda bu silahları kullanmaya hazır olduğunu inandırıcı bir şekilde ifade edebilmeli. Dolayısıyla ne iki Avrupalı nükleer devlet ne de ABD, Almanya’nın nükleer silahlara sahip olmasını ya da bunları kontrol etmesini desteklemeyecektir. Ancak, Almanya’nın nükleer silah potansiyelini sadece NATO çerçevesinde ve ittifak prosedürlerini uygulayarak kullanma niyetinde olmamız halinde, nükleer silahlara sahip olmak ne Almanya ne de müttefiklerimiz için bir güvenlik kazanımı olmayacaktır. Ve bu koşullar altında bile müttefiklerimizden herhangi bir destek alamayız.
Zelenskiy, Davos’ta bir kez daha “barış planını” sundu. Neredeyse iki yıl önce, bugüne dek devam eden çatışmaları önleyebilecek bir barış planı masadaydı. Çatışmanın her iki tarafı da “ad referandum” anlaşmasını kabul etmiş ve başlatmış olmasına rağmen, Batı’nın baskısıyla Ukrayna tarafından sonuçlandırılmamıştı. Batı o dönemde barış anlaşmasını neden dinamitledi? Zelenskiy’in şu anda Batı tarafından kutsanan “barış planının” Rusya ile müzakere edilmesi konusunda gerçek bir şansı var mı?
Zelenskiy şu ana dek Rusya ile planı müzakere etme niyeti bile göstermedi. Zelenskiy’in Ekim 2022 başında Rusya ile müzakereleri yasaklayan kararnamesi de henüz iptal edilmedi. Dahası, teslim olmaya zorlanmadıkça hiçbir egemen devlet böyle bir barış anlaşmasını imzalamaz. Belli ki Zelenskiy ve savaşı destekleyen Batılı ülkeler hala Ukrayna’nın savaşı kazanabileceğini varsayıyor. Ya da —sık sık söylendiği gibi— Ukrayna kazanacak çünkü kazanmak zorunda.
Almanya’da, Mart 2022 sonunda İstanbul’da her iki tarafın da imzaladığı bir anlaşmaya varıldığı hakikati, Ukrayna hükümeti bile bunu inkâr etmese ve Ukraynalı müzakereciler bunu doğrulasa da gizleniyor ya da inkâr ediliyor. Bunun nedenleri son derece bariz. Anlaşmanın muhtevasına daha yakından bakıldığında, Ukrayna’nın altı hafta sonra savaşı oldukça kabul edilebilir şartlarda sona erdirecek çok iyi bir sonuç elde ettiği görülecektir. Ancak aklı başında herhangi bir kişi, Zelenskiy’in Rusya basınında müzakereler hakkında olumlu konuştuktan sonra neden anlaşmayı imzalayarak yüz binlerce Ukraynalının ölümünü ve ülkenin yıkımını önlemeye hazır olmadığını soracaktır. Ve aklı başında her insan, onun ve onu destekleyen Batılı ülkelerin neden hala barışa bir şans vermeye hazır olmadıklarını sormaya devam edecektir. Nisan 2022 başında Rusya ile Ukrayna arasında barışı engelleyen siyasetçiler, belli ki Ukrayna’nın kendi destekleriyle Rusya’yı yenebileceğine inanmışlardı. Şimdiye dek herkes bunun bir hayal ürünü olduğunu anlamış olmalıydı. Ukraynalılar, Batı’nın desteğiyle silahlı kuvvetlerinin yapabileceklerini gösterdiler. Batı artık Ukrayna halkının trajik kaderinin sorumluluğunu üstlenmemeli.
General Kujat, mülakat için teşekkür ederim.
(*) 1 Mart 1942 doğumlu emekli General Harald Kujat, Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve NATO Askeri Komitesi Başkanı olarak NATO’daki en yüksek rütbeli subay. Aynı zamanda NATO-Rusya Konseyi ve Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi başkanlığı görevlerinde bulundu. Harald Kujat, hizmetlerinden dolayı Fransa Cumhuriyeti Onur Lejyonu Komutan Haçı, Letonya, Estonya ve Polonya’dan Komutan Haçı Liyakat Nişanı, Liyakat Lejyonu dahil olmak üzere çok sayıda ödülle onurlandırıldı. ABD ve Belçika Krallığından Büyük Leopold Nişanı Kurdelesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Büyük Liyakat Madalyası ve Malta, Macaristan ve NATO’dan da dahil olmak üzere diğer yüksek ödüller aldı.
Dünya Basını
Prof. Hanke: Basra Körfezi’ndeki abluka uzun süre devam edecek

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendirerek, bölgedeki jeopolitik gerilimin faturasının yaz aylarında ağırlaşacağını belirtti.
Uluslararası piyasalar ve makroekonomi konusundaki çalışmalarıyla tanınan Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, küresel ekonominin ve jeopolitik dengelerin merkezinde yer alan Basra Körfezi’ndeki askeri ve ekonomik tıkanıklığı değerlendirdi.
Körfez bölgesinde tam kapsamlı çatışmaların durulmasına yönelik atılan adımların kalıcı bir istikrar üretmediğini ifade eden Profesör Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki işlevsel ablukanın küresel emtia piyasalarında büyük bir patlamaya yol açmak üzere olduğunu belirtti.
Finans piyasalarının yaklaşan fiziki emtia krizine karşı adeta bir uyurgezer gibi yaklaştığını dile getiren Hanke, ABD yönetimi ile İsrail arasındaki siyasi gerilimlerin ve İsrail lobisinin Washington üzerindeki nüfuzunun ekonomik maliyetleri tırmandırdığını kaydetti.
“Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalmaya devam edecek”
Hürmüz Boğazı’ndaki mevcut duruma ilişkin temel senaryosunu paylaşan Profesör Steve Hanke, bölgedeki deniz trafiğinin durma noktasına geldiğini aktararak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Benim temel senaryom, Hürmüz Boğazı’nın oldukça uzun bir süre boyunca işlevsel olarak kapalı ya da istikrarsız kalacağı yönündedir. Şu anda oradan geçen çok kısıtlı bir trafik var ancak bu miktar devede kulak kalır. Bu durumun ana sorumlusu İsrail’dir. İsrail, gerilimi tırmandırma merdivenini tırmanmak, savaşı sürdürmek ve ABD’yi yeniden İran’a karşı aktif bir askeri angajmanın içine çekmek istiyor. Savaşın başlamasından önce boğazda trafik normal akışındaydı ve İran hiçbir şeyi kontrol etmiyordu. ABD ve İsrail, İran’a saldırdı; İran da buna karşı bir hamleyle cevap verdi. Bu karşı hamleyle İran, boğazın kontrolünün kendisinde olduğunu gösterdi ve bu kontrolü sürdürecek. Boğaz yarın açılmayacak, bunu tartışmak tamamen gerçek dışıdır. Boğaz gelecekte yeniden açılsa bile buranın İran kontrolünde kalacağı kanısındayım.”
Körfez ülkelerinin bu yeni gerçeklikle baş etmeye çalıştığını belirten Hanke, bu ülkelerin beklentilerinin giderek düştüğünü ve zararı hafifletmek için savunma önlemlerine başvurduklarını ekledi.
Hanke, “Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı’nı bypass ederek petrol ihraç etmesini sağlayacak bir boru hattı inşa ediyor. Şu an projenin yaklaşık yarısı tamamlanmış durumda ancak bunlar yalnızca savunma amaçlı tepkilerdir ve genel iklim kötüleşmeye devam edecektir” ifadelerini kullandı.
“Finans piyasaları emtia süper döngüsüne karşı uyurgezer gibi hareket ediyor”
Jeopolitik krizin finans piyasaları ile emtia piyasaları arasındaki kopukluğu derinleştirdiğine dikkat çeken Profesör Hanke, fiziki emtia akışındaki kesintilerin küresel sistemde henüz tam olarak fiyatlanmadığını vurguladı.
Hanke, emtia piyasalarının durumuna dair şu tespitlerde bulundu:
“Hürmüz Boğazı işlevsiz kaldığı sürece, küresel ekonomi üzerindeki ekonomik acı daha da artacaktır. Finans piyasalarındaki aktörler emtiayı ve emtia olmadan her şeyin eninde sonunda duracağını anlamıyorlar. Şu anda petrol başta olmak üzere rafineri ürünlerinde talep arzdan daha fazla. Bu açık, mevcut envanterlerin eritilmesiyle kapatılıyor. Envanterler sürekli düşüyor ve muhtemelen temmuz sonu gibi birçok ülkede kritik derecede düşük seviyelere ulaşacak. Bu gerçekleştiğinde, arz ve talebi dengelemenin tek yolu fiyatlarda büyük bir sıçrama yaşanması olacaktır. Şu an vadeli işlem eğrisinde spot fiyat vadeli fiyatın oldukça üzerindedir. Temel olarak şu an petrolde uzun pozisyonda olmak rasyonel bir fırsattır.”
Emtia piyasalarında genel bir yükseliş trendinin çoktan başladığını belirten Hanke, 70 yıldır emtia ticareti yaptığını hatırlatarak sözlerini şöyle sürdürdü:
“Emtia fiyatlarında şu an bir süper döngünün içindeyiz. Yılın başından bu yana birçok emtia yüzde 50 oranında değer kazandı. Çelik gibi en temel malzemeler bile yüzde 20 yükseldi. Tüm emtia fiyatlarında genel bir artış var. Finans piyasaları ise henüz bunu göremedi. Finans dünyası, bir noktada kafasına darbe indirecek olan bir emtia süper döngüsüne karşı adeta uyurgezer gibi ilerliyor. Bu durum, yaz sonunda petrolde yaşanacak yeni bir fiyat sıçramasıyla kendisini gösterecektir.”
“Yaptırımlara rağmen İran ve Suudi Arabistan büyüme kaydetti”
Bölge ülkelerinin uzun vadeli ekonomik performanslarına dair verileri paylaşan Hanke, Körfez ülkelerine dair hakim olan ekonomik refah anlatısının gerçeği yansıtmadığını savundu.
Satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla verilerini analiz ettiğini belirten Hanke, şu açıklamayı yaptı:
“Büyük finansal krizin başladığı 2008 yılından savaşın hemen öncesine kadar olan dönemi incelediğimizde, satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla, iki ülke hariç tüm Körfez ülkelerinde büyük oranda geriledi. Bu iki istisna Suudi Arabistan ve İran’dır. 2008 yılındaki kişi başına düşen milli geliri 100 olarak endeksleyip 2025 yılının sonuna kadar götürdüğünüzde, Birleşik Arap Emirlikleri ve özellikle Kuveyt dahil tüm Körfez ülkelerinin aşağıya doğru gittiğini görürsünüz. BAE’nin çok büyük bir büyüme içinde olduğu, herkesin Dubai’ye taşındığı ve gayrimenkul patlaması yaşandığı yönündeki anlatı bir yanılsamadan ibarettir; gerçekte durağan bir seyir izleyerek 100’den 96 seviyesine gerilemiştir. Kuveyt ise 100’den 56’ya düşerek çok ciddi bir refah kaybı yaşamıştır.”
Buna karşın yaptırımlarla boğuşan İran ekonomisinin gösterdiği performansa dair şaşkınlığı değerlendiren Hanke, durumun propaganda ile gölgelendiğini belirterek şunları kaydetti:
“İran ekonomisinin tamamen yok edildiği yönündeki iddialar bir propagandadır. İsraillilerin askeri müdahaleden önce Amerikalılara anlattığı hikaye buydu. İran para birimi riyalin çöktüğü ve büyük bir enflasyon problemi yaşadıkları doğrudur. Ancak toz bulutu dağılıp enflasyon ve döviz kuru düzeltmelerini yaptığınızda, genel tablonun yavaş da olsa iyileştiğini görürsünüz. İran, uygulanan tüm ağır yaptırımlara rağmen, Suudi Arabistan ile neredeyse tamamen aynı oranda, yani 100’den yaklaşık 115-116 seviyesine yükselerek büyüme kaydetmiştir. Bu bölgede 2008’den bu yana en büyük çıkışı yapan ülke ise 100’den 180 seviyesine ulaşan Türkiye olmuştur. Savaş öncesinde zaten zorlanan diğer Körfez ülkeleri için durum mevcut koşullarda daha da kötüleşecektir.”
“İran elinde güçlü kozlar tuttuğunun farkında”
İran’ın son dönemdeki dış politika ve diplomasi dilindeki sertleşmeyi yorumlayan Profesör Steve Hanke, Tahran yönetiminin müzakere masasında ve sahada rasyonel ancak tavizsiz bir tutum takındığını belirtti.
İran’ın müzakerelere olan yaklaşımını ve duyduğu şüpheyi şu sözlerle ifade etti:
“İran müzakereleri profesyonel bir zeminde yürütüyor ancak daha cesur ve kararlı hareket ediyorlar çünkü ellerinde çok güçlü kozlar tuttuklarının, adeta as kartlara sahip olduklarının farkındalar. Bunun yanı sıra sürekli oyalanmaktan ve taahhütlerin çiğnenmesinden de yorulmuş durumdalar. Eğer siz bir müzakere sürecinin ortasındayken ve iyi niyetle hareket ettiğinizi düşünürken aniden bombalanırsanız, diplomatik ifadesiyle söylemek gerekirse, gelecekteki anlaşmaların güvenirliği konusunda aşırı derecede şüpheci olmaz mısınız? İranlılar, ABD ile yapacakları herhangi bir anlaşmanın doğruluğu ve kalıcılığı konusunda son derece şüphecidirler. ABD’nin bu konuda inandırıcı ve güvenilir bir ortak olduğunu düşünmüyorlar.”
Trump yönetiminin bu krizden bir an önce sıyrılmak istediğini ancak diplomatik araçların yetersiz kaldığını ekleyen Hanke, “Trump bu işten acilen çıkmak istiyor. Eğer taraflar arasında bir mutabakat zaptı imzalanırsa bunu bir zafer olarak sunup müzakerelerin devam edeceğini söyleyerek konuyu zamana yaymak isteyecektir. Ancak iş dünyasında herkes bilir ki mutabakat zabıtları imzalandığı kağıt parçası kadar bile değer taşımaz, bağlayıcılığı yoktur ve hiçbir anlam ifade etmez” şeklinde konuştu.
“Tarifeler ve yaptırımlar dost edinme yöntemi değildir”
Küresel sistemde ABD hegemonyasının zayıfladığı ve çok kutuplu bir dünyaya geçiş yapıldığı yönündeki değerlendirmelerin iktisadi sınırlarına değinen Hanke, ABD’nin finansal gücünün halen benzersiz olduğunu savundu.
Hanke, küresel güç kayması ve ticaret savaşları hakkında şu yorumu yaptı:
“Ekonomide her şey marjinal değişimlerle gerçekleşir. Şu anda marjda gerçekleşen şey, ABD’den uzaklaşan bir eksen kaymasıdır. Bu süreç Trump yönetiminin gümrük vergisi tehditleri ve baskıcı taktikleriyle başladı, İran’a yönelik savaş ve yaptırımlarla da perçinlendi. Ancak ABD imparatorluğu hala muazzam derecede güçlüdür ve ona yaklaşabilen başka bir güç yoktur. Bu durum yalnızca askeri güçle ilgili değil, finansal piyasalarla ilgilidir. Dünyada tek bir baskın sermaye piyasası vardır, o da ABD’dedir. Hiç kimse bu sistemden kolayca ve düşük maliyetle ayrılamaz. Fakat marjdaki bu eksen kayması büyük oranda Çin’e yaramaktadır. Gümrük vergisi tehditleri Çin’i muazzam bir şekilde ileri taşımıştır.”
Trump’ın dış ticaretteki korumacı politikalarını eleştiren Hanke, yaptırımların uluslararası ilişkilerdeki yıkıcı etkisine değinerek şöyle devam etti:
“Trump gümrük vergilerini yeniden devreye sokmak için yargı engellerini aşacak yeni yollar arıyor. Yaklaşık 90 ülkeyi kapsayan yeni bir liste üzerinden yüzde 10 ila 12,5 oranında ek vergiler getirmeyi planlıyor. Unutulmamalıdır ki gümrük vergileri ve yaptırımlar saldırgan, adeta savaş benzeri araçlardır. Bunlar dost edinme yöntemi değildir; aksine, nasıl düşman kazanılacağına dair verilmiş birer ders niteliğindedir. Bu araçları ne kadar çok kullanırsanız, o kadar çok düşman yaratır ve hoşnutsuzluk üretirsiniz. Bu durum küresel sistemdeki eksen kaymasını hızlandırıyor; bu kaymanın ana adresi Çin olurken, enerji ve emtia ihracatındaki boşlukları dolduran Rusya da bu süreçten kazançlı çıkıyor.”
“İsrail lobisi Trump üzerinde büyük bir baskı kuruyor”
ABD iç siyasetinde İsrail’e verilen askeri ve mali destek konusundaki tartışmaların tırmandığını belirten Profesör Steve Hanke, Washington’daki karar alma mekanizmalarının lobilerin etkisi altında olduğunu vurguladı. ABD ile İsrail arasındaki askeri entegrasyon çabalarını ve bu durumun yaratacağı siyasi riskleri şu sözlerle özetledi:
“ABD iç siyasetinde yaşanan bu gelişmeler doğrudan İsrail lobisinin tam zamanlı çalışmasının bir sonucudur. ABD Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası gibi yüzlerce sayfalık devasa askeri bütçe tasarılarının içine, iki ülkenin ordularını ve askeri teknolojilerini adeta birleştiren, İsrail’e herkesten daha fazla imtiyaz veren maddeler gizlice yerleştirilmeye çalışılıyor. Bir lobici kongre üyesine gidip taslağa küçük bir madde ekletiyor ve bu durum ancak dikkatli siyasetçiler sayesinde ifşa edilebiliyor. İsrail lobisi çok güçlüdür; nitekim bu gizli maddeleri ifşa eden Thomas Massie gibi siyasetçileri sistemin dışına itmek için tüm güçlerini kullanıyorlar.”
Bu durumun ABD Başkanı Donald Trump üzerinde ters tepkiler yarattığına ve onu zor bir ikilemde bıraktığına işaret eden Hanke, analizini şu şekilde tamamladı:
“Bu jeopolitik çıkmaz Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasına yol açıyor ve bu durum Trump üzerinde devasa bir ekonomik baskı oluşturuyor. Trump, yükselen petrol ve akaryakıt fiyatlarının, gıda ve diğer tüketim ürünlerindeki pahalılığın anketlerdeki oy oranlarını düşürdüğünün farkında. Bu ekonomik zararı durdurmak ve bölgeden çıkmak istiyor. Ancak İsrail ve Washington’daki İsrail lobisi onun bölgede kalmasını, hatta askeri olarak daha da derine çekilmesini istiyor. Burada büyük bir halat çekme yarışı var. Yaz sonunda ekonomik baskı daha da ağırlaşacaktır. Kasım ayında yapılacak kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler bu yüksek enflasyon ve enerji maliyetleri nedeniyle büyük bir yenilgi alabilir. Senato ve Temsilciler Meclisi Demokratların kontrolüne geçerse Trump’ın hareket alanı tamamen kısıtlanır. Trump büyük bir açmazla karşı karşıyadır; zira İsrail ile olan angajmanları sonlandırmaya karar verirse bu kez de İsrail lobisinin çok büyük siyasi saldırısına maruz kalacaktır.”
Dünya Basını
Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.
Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.
Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.
“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”
Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.
Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.
Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.
Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.
Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”
Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.
Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.
“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”
Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.
Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:
“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”
Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.
Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.
“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”
Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.
Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.
Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.
“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”
Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.
Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.
ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.
“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”
Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.
Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:
“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”
Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.
“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”
Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.
Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.
Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.
Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.
Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.
Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.
Dünya Basını
Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.
Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.
Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.
“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”
Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:
“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”
Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.
Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.
“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”
Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”
Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”
Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”
“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”
Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.
Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.
İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.
“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”
İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:
“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”
Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.
“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.
Miller, şu açıklamalarda bulundu:
“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”
“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”
Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.
Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.
Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.
“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”
Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”
Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.
Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran yetenekleri sınırlı olduğu için değil, stratejik sebeplerle kendini dizginliyor
Asya2 hafta önceJaponya hükümeti, enerji fiyat artışlarına karşı bütçe ayırıyor
Görüş2 gün önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor








