Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Harald Kujat: Almanya ve Avrupa, Rusya ile on yıl sürecek bir çatışmayla karşı karşıya

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda tercümesi verilen mülakatta eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı Harald Kujat, Rusya’nın ele geçirdiği topraklar konusunda ileriye dönük tek çözümün, savaşın yeniden başlamasını önlemek için mümkün olan azami güvenlik tedbirlerinin alınması olduğunu belirtiyor. Bu doğrultuda muhtemel her anlaşma hem Kiev hem de Biden yönetimi açısından son derece acı verici olacak.

Moskova’nın, bir çözüm bulunmadığı takdirde Batı ile daimî bir çatışma ve Çin’e bağımlılık tehlikelerine doğru gittiğinin farkında olması da mümkün. Rusların bu sorunlarla ilgili kaygıları, Ukrayna’daki savaşı kaybedebileceklerine dair korkuları azaldıkça artacak gibi görünüyor.


“Batı artık Ukrayna halkının trajik kaderinin sorumluluğunu üstlenmemeli”

Thomas Kaiser

Zeitgeschehen im Fokus

14 Şubat 2024

Emekli General Harald Kujat* ile mülakat

Zeitgeschehen im Fokus: ABD’de Ukrayna’ya yönelik mali destek paketi hala nihayete erdirilemedi. Şimdi ise Avrupa Birliği, 50 milyar avro ile devreye girdi. Özellikle Trump’ın başkan seçilmesi halinde ABD’nin Ukrayna’ya uzun vadede yardım sunmaya devam edip etmeyeceği konusunda şüpheler artıyor. Avrupalılar, söylendiği gibi sonuna kadar ABD’nin yerini ikame edebilir mi?

Emekli General Harald Kujat: Savaşın üçüncü yılının başında, Ukrayna’nın kaderinin muhtemelen bu yıl belirleneceği aşikâr. Ülkenin geleceği Batı’nın elinde. Ancak bu, aynı zamanda Rusya’nın hangi savaş hedeflerini güttüğüne de bağlı. Rusya, Ukrayna’nın NATO’nun bir ileri karakolu haline gelmesini önlemek ve ağırlıklı olarak Rusça konuşan nüfusun yaşadığı bölgedeki önceki fetihlerini pekiştirmek mi istiyor, yoksa şu anda iddia edildiği gibi, bu üsten —NATO ülkeleri de dahil olmak üzere— diğer ülkelere saldırılar düzenlemek için Ukrayna’nın tamamını ele geçirmeye niyetlenmesi mi söz konusu?

Ukrayna’nın paraya, askeri teçhizata, silah ve mühimmata ihtiyacı var ama her şeyden önce asker sıkıntısı var. Zelenskiy, “Mali desteğe bağımlıyız, aksi takdirde kaybederiz,” demişti. Ukrayna devlet bütçesinin neredeyse yarısı Batı tarafından finanse ediliyor. Para akışındaki herhangi bir gecikme ya da azalma devletin iflasını tetikleyebilir ama Ukrayna’nın bizzat kendisi de yaygın yolsuzluk nedeniyle mali sorunlarını kayda değer ölçüde ağırlaştırıyor. Savaş devam ettiği sürece Ukrayna, Batı’dan gelecek kapsamlı askeri desteğe bağımlı olacaktır. Önümüzdeki uzun yıllar boyunca ülkenin yeniden inşası ve ekonomik toparlanması, özellikle Avrupalıların büyük ve uzun vadeli taahhütlerini gerektirecektir.

Bir süre önce Şansölye Scholz, Ukrayna’nın gerekli gördüğü sürece savaşı sürdürmesini sağlayacak ülkeler arasında başı çekmiş ve Avrupa ülkelerini yardım konusunda daha fazla isteklilik göstermeye çağırmıştı. Federal Şansölyenin, Macaristan da dahil olmak üzere tüm AB ülkelerinin finansman paketini kabul etmesinde de önemli bir rol oynadığı anlaşılıyor. Fakat 50 milyar avroluk nihai paket 2024 ile 2027 yılları arasında paylaştırılacak. Bu miktar, ABD’nin 60 milyar dolarlık destek paketine kıyasla çok az ve Ukrayna’nın devlet olarak işlevlerini sürdürmeye dönük mali gereksinimlerini ya da askeri destek ihtiyaçlarını karşılamıyor. Bununla birlikte, ABD’nin ana destekçi olarak başarısız olması halinde Avrupalıların tamamen ABD’nin yerini ikame etmesi gerekebileceği yönünde artan bir izlenim var. Bunun nedeni Kongre’nin daha fazla bütçe sunmayı reddetmesi ya da hükümet değişikliğinin ardından yardımın yalnızca mali olarak değil, tamamen de kesilmesi olabilir. Mevcut yardım paketinin uygulanmasında süregelen güçlükler nedeniyle alternatif çözümler şimdiden tartışılmaya başladı. Örneğin, savaş bölgelerine silah sevkiyatı yapmayan Japonya ve Güney Kore, Ukrayna’ya sevk edilmek üzere ABD’ye silah teslim edebilir. Bir başka seçenek de Avrupalıların Ukrayna’ya gönderilen Amerikan silahlarının parasını ödemesi olabilir. Ayrıca askeri yardım artık Ramstein formatında ABD tarafından değil NATO tarafından koordine edilmeli. Bunlar savaşın Avrupalılaştırılması yönünde atılacak önemli adımlar.

Yardımlar silah ve parayla mı sınırlı?

ABD yalnızca para ve silah sağlamakla kalmıyor. Ukraynalı askerlerin eğitimine kayda değer katkılarda bulunuyor, isabetli keşif ve hedefleme verileri sağlıyor ve operasyonel planlamada belirleyici bir rol oynuyor. Trump’ın başkan seçilmesinin ardından radikal bir rota değişikliğine gitmesi halinde Avrupa ülkeleri bu hizmetleri sağlayamayacaktır. Bu nedenle, sadece savaş senaryoları üzerinden düşünen Avrupalı siyasetçilerin Trump’ın seçim öncesi kampanyasındaki ilk başarılarını büyük bir dehşetle izlemeleri anlaşılabilir bir durum.

Gazze savaşının başlamasından bu yana Ukrayna’daki savaşla ilgili bilgi kıtlığı yaşanıyor. Ukrayna, Batı’nın silah yardımıyla Kırım da dahil Rusya tarafından işgal edilen toprakları geri almaya çalışmaya devam edecek mi, yoksa silahlı kuvvetlerinin taarruz sırasında ortaya çıkan zayıflığı nedeniyle ateşkes mi arayacak?

Başarısızlıkla sonuçlanan taarruzun ardından Ukrayna Silahlı Kuvvetleri, taarruzi kara muharebesi yürütme kabiliyetini büyük ölçüde kaybetti. Bu nedenle Rusya topraklarına saldırarak hala askerî harekât kabiliyetine sahip olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Buna Belgorod ya da Donetsk’te olduğu gibi sivil halka dönük saldırılar da dahil. İleride özel kuvvetlerin Rusya’nın kritik altyapısına yönelik saldırıları mutlaka artacaktır.

Askeri cephede ise Rusya Silahı Kuvvetleri inisiyatifi ele almış durumda. Ancak Ukrayna kuvvetlerinin aksine geniş çaplı bir taarruz başlatmadılar, bunun yerine önceki fetihlerini pekiştirmek ve büyük kayıplardan kaçınmak amacıyla saldırılarını yerel düzeyde yoğunlaştırıyorlar. Rusların şu anki odak noktası, tamamen ele geçirilmesi halinde doğu Donbass bölgesinin konsolidasyonunun önünü açacak olan Avdeyevka. Ruslar Kupyansk bölgesine çok sayıda asker yığdı ve görünüşe göre bu birlikler Harkov oblastını ele geçirmeyi amaçlıyor. Ruslar muhtemelen Odessa’yı da almak istiyorlar.

ABD bu gelişmeye nasıl tepki veriyor?

Ukrayna’daki kritik durum ABD’yi yeni bir strateji geliştirmeye sevk etti. Şu an için Ukrayna Silahlı Kuvvetleri, hala kontrolleri altında olan toprakları sağlam savunma mevzilerinden tutmak ve yüksek asker kayıplarını azaltmak için stratejik savunmaya geçecektir. Bu, ordunun ve ekonominin uzun vadede güçlenmesi ve daha dirençli olması için gerekli koşulları yaratacaktır. Dört aşamalı strateji (savaş, inşa, toparlanma ve reform) Ukraynalıları, büyük bir savaş gücüne ve dolayısıyla yüksek bir caydırıcılık faktörüne sahip bir Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin on yıl içinde inşa edileceğine ikna etmeyi amaçlıyor. Bununla birlikte, 2024 yılı sonunda Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin savaş gücü bugünkünden kayda değer ölçüde daha fazla olmalı.

Fakat bu, Ukrayna Devlet Başkanı’nın Kırım da dahil olmak üzere Rusya tarafından işgal edilen tüm toprakları geri alma hedefinden vazgeçmesi gerektiği anlamına geliyor. Bu stratejiyi uygulamak için Avrupalı müttefikler, bağlayıcı anlaşmalarda belirtilecek ve Ukrayna ile ikili anlaşmalarda kabul edilecek on yıl boyunca askeri ve iktisadi destek sağlamak için özel taahhütlerde bulunacaklardır. On yıllık taahhüt, Trump tarafından açıklanan Ukrayna’ya yönelik desteğin sona erdirilmesine karşı bir teminat olarak tasarlandı. Bununla birlikte bu, bir Avrupa ülkesindeki hükümet değişikliğinin rota değişikliğine yol açmasını engellemeyi de amaçlıyor. Birleşik Krallık halihazırda Ukrayna hükümetiyle buna uygun bir anlaşma imzalamış durumda. Görünüşe göre Alman hükümeti de bu on yıllık destek ve yardım taahhüdüne girmeye hazır. Tüm NATO ülkelerinin bu örneği benimsemesi, en azından NATO Antlaşmasının 5. Maddesi uyarınca kolektif savunma söz konusu olduğunda, arka kapıdan NATO üyeliğine eşdeğer olacaktır. Bu nedenle ABD, Ukrayna ile 4. Maddeye benzer bir mekanizma üzerinde anlaşmayı da düşünüyor; buna göre üye ülkeler “herhangi birinin görüşüne göre, taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit altında olması halinde birbirlerine danışacaklardır”.

Ukrayna bu uzun vadeli plana uyacak mı?

Şimdilik durum böyle görünmüyor. Ukrayna Devlet Başkanı, Davos da dahil pek çok yerde savunma stratejisi hakkında olumsuz konuştu. Hala Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin öngörülebilir gelecekte gerçekleştiremeyeceği taarruz harekatlarına odaklanıyor.

Bu bağlamda Zelenskiy ile Genelkurmay Başkanı Zalujnıy arasında yaşanan ve görevden alınmasına neden olan anlaşmazlık özel bir önem taşıyor. Son mesele, yüksek asker kayıplarını telafi etmek amacıyla 500 bin askerin seferber edilmesi sorumluluğunu kimin üstleneceğiydi. Fakat operasyonların yürütülmesi, bu savaştaki siyasi hedeflerin ulaşılabilirliği ve askeri başarı ve başarısızlıkların kamuoyuna sunulması konusundaki temel görüş ayrılıkları belirleyici oldu.

Batı’dan büyük beklentilerin ve gerçekçi olmayan başarı umutlarının eşlik ettiği Ukrayna taarruzundan önce Zalujnıy, başarı koşullarını kesin olarak tanımlamış ve bunların karşılanmaması halinde şüpheci olacağını ifade etmişti. Öncelikle Amerikalı ve İngiliz subaylar tarafından hazırlanan harekât planının aksine, savaş alanındaki mevcut koşulları daha fazla dikkate alan farklı bir kuvvet yaklaşımı da seçti. Nihayetinde Kasım 2023’ün başında, taarruzun başarısız olduğunu kamuoyu önünde kabul etti. Zalujnıy bunu yaparken, durumu sürekli olarak aşırı olumlu bir şekilde tasvir eden ve Batılı politikacılar ve medyadan en büyük ilgi ve onayı alan Devlet Başkanı’na açıktan muhalefet etti. Öte yandan Zalujnıy —bana göre— haklı olarak silahlı kuvvetlerde ve halk arasında en yüksek itibara sahip.

Geçtiğimiz günlerde Zalujnıy, kişisel yazısında Ukrayna’nın askeri zaferi için gerekli önkoşulları bir kez daha özetledi. Batı’dan Ukrayna Silahlı Kuvvetlerini saldırgana karşı teknolojik üstünlük sağlayacak sistemlerle donatmasını talep etti. Talep ettiği gibi bunun beş ay içinde mümkün olmadığını ve ABD’nin bunu yapmaya hazır olmadığını da bildiğinden eminim. Zelenskiy, kısa süre önce Zalujnıy’dan istifa etmesini istedi ama Zalujnıy bunu reddetti. Görevden alınması son derece kritik bir zamana denk geliyor. Zelenskiy’in kararının büyük bir hata olduğu yakında ortaya çıkacaktır.

Ukrayna taarruzunun başarısızlığa uğramasının ardından Avrupa’da Rusya’nın stratejik hedefinin Ukrayna’nın tamamını ele geçirerek Baltık ülkelerine ya da Polonya’ya saldırmak ve NATO ile bir savaş başlatmak olduğuna dair korkular artıyor. NATO bu tehdide karşı hazırlanıyor; örneğin kısa süre önce başlatılan büyük manevra da buna dahil.

Alman basını bir süredir Ukrayna’ya dönük saldırının, Sovyetler Birliği’nin etki alanını yeniden ele geçirme amaçlı uzun vadeli bir emperyal stratejinin parçası olduğu teorisini yayıyor. Askeri durum açıkça Rusya’nın lehine döndüğünden beri, “askeri uzmanlar” neredeyse histerik bir şekilde savaş korkusu yayıyorlar. Bunun cehaletten mi, ideolojik dar görüşlülükten mi, kendini beğenmişlikten mi yoksa savunma kapasitelerini geliştirme çabalarını haklı çıkarmak için mi olduğu her zaman net değil. NATO’nun yıllar sonra yeniden, nispeten mütevazı da olsa, büyük bir manevra yaptığını söylemeye gerek yok sanırım. Sonuçta, 1988’deki son büyük manevradan bu yana stratejik çerçeve koşulları ciddi ölçüde değişti. Fakat kamuoyuna Rusya’nın saldırması durumunda ortaya çıkacak ilk durumu açıklamanın NATO’nun savaş histerisini körüklemeye kasten yardımcı olduğu bariz.

Alman halkı buna nasıl tepki veriyor?

Propagandanın halkın geniş kesimlerinde savaş korkusuna yol açtığı izlenimine kapılmış değilim. Belli ki, bir süre önce hala askeri zafer ya da Ukrayna’nın savaşı kazanacağı tahmininde bulunanlar, Ukrayna’nın yenilgisinin Rusya’nın güç açlığını tatmin etmeyeceğini ve bu nedenle NATO ülkelerine saldırmaktan çekinmeyeceğini iddia ederek Ukrayna’ya daha fazla yardımı tereddütsüz seferber etmek istiyorlar. Almanya ve Avrupa, Rusya ile on yıl sürecek bir çatışmayla karşı karşıya.

Politikacıların ülkelerinin askeri kapasitelerini güçlendirmek için savunma harcamalarında ciddi artışlara gidilmesi talebini, Rusya’nın güya yakın saldırı savaşı varsayımıyla gerekçelendirmeleri dikkat çekici. On yılı aşkın bir süredir, 2011 yılında Bundeswehr’in sözüm ona “yeniden yapılanması” sonucunda ortaya çıkan anayasa ihlalini kabul ettiler. Açıkça ifade etmek gerekirse, Bundeswehr’in ulusal ve ittifak savunması yapabilecek kapasitede olması gerektiği hakikatini haklı çıkarmak için savaş histerisine —ki bu da tehlikelidir— ihtiyacımız yok. Nihayetinde anayasal yetkinin yerine getirilmesi yeterlidir.

Dolayısıyla, Rusya’nın birkaç yıl içinde NATO’ya saldırabilecek durumda olmakla kalmayıp, aynı zamanda bunu yapmaya niyetli olduğu için buna hazırlandığına dair ikna edici kanıtlar olup olmadığı sorusu ortada duruyor. NATO ülkelerine dönük bir saldırının ön koşullarından biri, saldırı için uygun bir üs oluşturmak amacıyla Ukrayna’nın tamamının ele geçirilmesi olacaktır. Şubat 2022’de Ukrayna’ya saldıran Rusya, bunun iki katından daha güçlü olan ve Batı tarafından mükemmel bir şekilde eğitilip donatılan Ukrayna Silahlı Kuvvetlerine karşı yaklaşık 190 bin asker konuşlandırdı. Rusya liderliği bu durumun Ukrayna’nın tamamını ele geçirmeyi imkânsız hale getirdiğini anlamış olsa gerek. Mart 2022 sonunda İstanbul’da yapılan barış müzakereleri esnasında Rusya, her iki taraf için de olumlu sonuçlar doğurması nedeniyle ve iyi niyet göstergesi olarak Kiev civarında ele geçirdiği bölgelerden askerlerini geri çekmiş ve saldırının başlamasından önceki seviyeye tamamen geri çekilmeyi sözleşmeyle teminat altına almıştı.

Bu bağlamda, Ukrayna’ya yönelik saldırının eski Sovyet etki alanını ya da bunun da ötesinde tüm Avrupa’yı yeniden ele geçirme maksatlı emperyal bir planın parçası olmadığını varsayıyorum. Elbette savaş hedefleri savaş sırasında değişebilir. Bu arada, ateşkes ve ardından yapılacak barış müzakereleri, Rusya’nın saldırı niyetine ilişkin şüphelerin doğru olup olmadığını açığa çıkarabilir. Buna ek olarak müzakerelerin sonucu, Ukrayna topraklarının Rusya tarafından Orta Avrupa’ya dönük bir saldırı için konuşlanma bölgesi olarak kullanılması ihtimalini de ortadan kaldıran hükümler içerebilir. Ayrıca Rusya ile öncelikle Baltık ülkelerinin güvenliğini artıracak ama aynı zamanda NATO ile Rusya arasında daha fazla genel istikrara katkıda bulunacak anlaşmalar imzalanabilir. Örneğin, konvansiyonel silahlı kuvvetlerin sınırlandırılmasına ilişkin güncellenmiş bir AKKA Anlaşması ile yeni kanat düzenlemeleri ve siyasi-askeri eylemlerde daha fazla şeffaflık ve öngörülebilirliğe katkıda bulunacak güven artırıcı askeri tedbirleri düşünüyorum.

Fakat Moskova’nın asıl kaygısı, Ukrayna’nın üyeliği yoluyla NATO’nun Rusya sınırına kadar genişlemesini önlemek gibi görünüyor. Rusya 1990’ların ortalarında NATO’ya karşı stratejik bir tampon bölge — “cordon sanitaire” — hedeflemişti ve son zamanlarda bu fikri Ukrayna topraklarında askerden arındırılmış bir bölge şeklinde yeniden gündeme getirdi. Ancak son zamanlarda Rusya’nın operasyonları, Ukrayna’nın topyekûn bir yenilgiye uğramasını önlemek için Batılı birliklerin savaşa müdahale etme riskine karşı tedbirler aldığını da gösterdi.

Bundeswehr’in yetersiz kapasitesinden bahsettiniz. Temelde Bundeswehr’in NATO çerçevesinde kendini savunma imkanına sahip olmasından yana mısınız?

Sürekli değişen güvenlik politikası ve jeostratejik çerçeve koşulları ne olursa olsun, tüm NATO üyesi ülkeler özgürlüklerini, bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini müştereken teminat altına almak için kolektif savunmaya uygun bir katkıda bulunmalı. Son zamanlarda kendime sık sık Helmut Schmidt’in, yaşasaydı Avrupa’daki mevcut güvenlik durumuna nasıl tepki vereceğini soruyorum. Muhtemelen askeri dengenin barışı sağlamak için gerekli ama yeterli olmayan bir unsur olduğunu söylerdi. Ayrıca askeri dengenin siyasi olarak istikrara kavuşturulması için de çaba sarf edilmeli. Ayrıca karşı tarafla görüşme ve onların çıkarlarını dikkate alma konusunda da istekli olunmalı. Silahsızlanma ve silahların kontrolü müzakerelerinin yanı sıra daha fazla şeffaflık ve askeri güven artırıcı önlemlere ilişkin anlaşmalar da bunlara eklenmeli.

Bu yüzyılın başından beri hem askeri hem de siyasi açıdan pek çok yanlış yapıldı. Bu nedenle çabaların, federal ordunun anayasal görevi olan ulusal ve ittifak savunmasını yeniden yerine getirebilecek bir konuma getirilmesine odaklanmasını savunuyorum. Bu amaçla, yedeklerin sorunsuz bir şekilde entegrasyonu yoluyla görevleriyle orantılı bir savunma seviyesine hızlı bir şekilde ulaşmak için, gerekli kabiliyet yelpazesini kapsayan bir personel seviyesi ve tehdide uygun ve teknolojik olarak geleceğe uygun tüm kabiliyet kategorilerinde teçhizat ve silahlarla büyüme kapasitesine sahip yapıları olmalı. Müttefiklerimiz güçlü bir Almanya’dan değil, zayıf bir Almanya’dan korkuyor. Bundeswehr’i yeniden kapasiteli ve modern bir ordu haline getirmek için işe buradan başlamalıyız. Bu arada bu, askeri dengenin aleyhimize değişmesine izin vermeme kararlılığımızın da ikna edici bir işareti olacaktır. Ancak sonuçta bu tek başına barış ve güvenlik için yeterli bir koşul değildir. Bu nedenle, siyasi anlaşmalar yoluyla askeri dengeyi istikrara kavuşturmak için gerekli irade mevcut olmalı.

Artık üçüncü bir dünya savaşı tehlikesinden bile söz ediliyor olması nasıl anlaşılmalı? Eski Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer bile AB’nin kendi nükleer caydırıcılığına ihtiyacı olduğu görüşünde.

Peşinen söylemek isterim ki, meslekten olmayan şahsiyetlerin bu tür ifadelerine tepki vermenin aslında mantıklı olduğunu düşünmüyorum. Fakat bu tartışma artık daha fazla yer kaplıyor. Konvansiyonel askeri dengenin öneminden halihazırda söz etmiştik. Bu bağlamda, güçlü bir konvansiyonel savunmanın nükleer eşiği ciddi ölçüde, hatta belki de kesin olarak yükselttiğini vurgulamak isterim. Bunun nedeni nükleer tırmanma riskini azaltması. Bir yandan, başarılı bir konvansiyonel savunma yapabilme kabiliyeti bizi nükleer bir ilk saldırıya zorlamayacaktır. Öte yandan, potansiyel bir saldırganın caydırıcılığı temelden artar, zira saldırısını gerçekleştirmek için nükleer bir ilk kullanımı riske atmak zorunda kalabileceğini baştan hesaba katmak zorunda kalacaktır.

Şu anda iki seçenek tartışılıyor: Avrupa nükleer güç olmalı ve Almanya nükleer silahlara sahip olmalı. Nükleer güçler ve BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyeleri olarak Fransa ve İngiltere, Avrupa’da özel bir konuma sahip. Nükleer silahlarının kullanımına ilişkin karar ulusal hükümetlere aittir. Bu karar verme yetkisini diğer Avrupa hükümetleriyle paylaşmayacaklar ve kesinlikle Avrupa Birliği’ne devretmeyeceklerdir. İngiliz ve Fransız nükleer kapasiteleri NATO’nun nükleer caydırıcılık unsurunun bir parçasıdır ve bu nedenle ABD nükleer silahlarının tamamlayıcısı olarak görülmelidir.

Almanya’nın nükleer silah sahibi olmaktan bağlayıcı bir şekilde vazgeçtiği hakikatini göz ardı edersek, nükleer silahlar üzerindeki tasarruf yetkisinin bizim için bir güvenlik kazanımı olup olmayacağı ve bunun Almanya’nın NATO’daki konumu için ne anlama geleceği sorusu ortaya çıkıyor. İttifaka entegre edilmeden ve müttefiklerimizle koordinasyon sağlanmadan nükleer silahların münhasıran ulusal kontrolü, potansiyel bir düşmanın risk hesaplamasını daha zor hale getirecektir ama Almanya ve müttefiklerimiz açısından son derece yüksek bir risk olacaktır. Zira Alman hükümeti, herhangi bir nükleer silah kullanımının dünyamızı sonsuza dek değiştirecek vahim sonuçlar doğuracak öngörülemez tepkiler zincirini tetikleyebileceğini bilerek, acil bir durumda bu silahları kullanmaya hazır olduğunu inandırıcı bir şekilde ifade edebilmeli. Dolayısıyla ne iki Avrupalı nükleer devlet ne de ABD, Almanya’nın nükleer silahlara sahip olmasını ya da bunları kontrol etmesini desteklemeyecektir. Ancak, Almanya’nın nükleer silah potansiyelini sadece NATO çerçevesinde ve ittifak prosedürlerini uygulayarak kullanma niyetinde olmamız halinde, nükleer silahlara sahip olmak ne Almanya ne de müttefiklerimiz için bir güvenlik kazanımı olmayacaktır. Ve bu koşullar altında bile müttefiklerimizden herhangi bir destek alamayız.

Zelenskiy, Davos’ta bir kez daha “barış planını” sundu. Neredeyse iki yıl önce, bugüne dek devam eden çatışmaları önleyebilecek bir barış planı masadaydı. Çatışmanın her iki tarafı da “ad referandum” anlaşmasını kabul etmiş ve başlatmış olmasına rağmen, Batı’nın baskısıyla Ukrayna tarafından sonuçlandırılmamıştı. Batı o dönemde barış anlaşmasını neden dinamitledi? Zelenskiy’in şu anda Batı tarafından kutsanan “barış planının” Rusya ile müzakere edilmesi konusunda gerçek bir şansı var mı?

Zelenskiy şu ana dek Rusya ile planı müzakere etme niyeti bile göstermedi. Zelenskiy’in Ekim 2022 başında Rusya ile müzakereleri yasaklayan kararnamesi de henüz iptal edilmedi. Dahası, teslim olmaya zorlanmadıkça hiçbir egemen devlet böyle bir barış anlaşmasını imzalamaz. Belli ki Zelenskiy ve savaşı destekleyen Batılı ülkeler hala Ukrayna’nın savaşı kazanabileceğini varsayıyor. Ya da —sık sık söylendiği gibi— Ukrayna kazanacak çünkü kazanmak zorunda.

Almanya’da, Mart 2022 sonunda İstanbul’da her iki tarafın da imzaladığı bir anlaşmaya varıldığı hakikati, Ukrayna hükümeti bile bunu inkâr etmese ve Ukraynalı müzakereciler bunu doğrulasa da gizleniyor ya da inkâr ediliyor. Bunun nedenleri son derece bariz. Anlaşmanın muhtevasına daha yakından bakıldığında, Ukrayna’nın altı hafta sonra savaşı oldukça kabul edilebilir şartlarda sona erdirecek çok iyi bir sonuç elde ettiği görülecektir. Ancak aklı başında herhangi bir kişi, Zelenskiy’in Rusya basınında müzakereler hakkında olumlu konuştuktan sonra neden anlaşmayı imzalayarak yüz binlerce Ukraynalının ölümünü ve ülkenin yıkımını önlemeye hazır olmadığını soracaktır. Ve aklı başında her insan, onun ve onu destekleyen Batılı ülkelerin neden hala barışa bir şans vermeye hazır olmadıklarını sormaya devam edecektir. Nisan 2022 başında Rusya ile Ukrayna arasında barışı engelleyen siyasetçiler, belli ki Ukrayna’nın kendi destekleriyle Rusya’yı yenebileceğine inanmışlardı. Şimdiye dek herkes bunun bir hayal ürünü olduğunu anlamış olmalıydı. Ukraynalılar, Batı’nın desteğiyle silahlı kuvvetlerinin yapabileceklerini gösterdiler. Batı artık Ukrayna halkının trajik kaderinin sorumluluğunu üstlenmemeli.

General Kujat, mülakat için teşekkür ederim.


(*) 1 Mart 1942 doğumlu emekli General Harald Kujat, Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve NATO Askeri Komitesi Başkanı olarak NATO’daki en yüksek rütbeli subay. Aynı zamanda NATO-Rusya Konseyi ve Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi başkanlığı görevlerinde bulundu. Harald Kujat, hizmetlerinden dolayı Fransa Cumhuriyeti Onur Lejyonu Komutan Haçı, Letonya, Estonya ve Polonya’dan Komutan Haçı Liyakat Nişanı, Liyakat Lejyonu dahil olmak üzere çok sayıda ödülle onurlandırıldı. ABD ve Belçika Krallığından Büyük Leopold Nişanı Kurdelesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Büyük Liyakat Madalyası ve Malta, Macaristan ve NATO’dan da dahil olmak üzere diğer yüksek ödüller aldı.

Dünya Basını

Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Yayınlanma

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.

Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.

“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”

Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”

“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”

Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.

Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:

“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”

Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:

“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”

Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:

“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”

“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”

Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.

Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”

Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:

“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”

“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”

Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.

Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”

Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”

Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:

“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”

“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”

Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.

Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:

“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”

Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:

“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”

“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”

Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.

İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:

“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”

Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:

“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”

“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”

Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.

Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:

“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”

Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:

“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”

“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”

Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.

Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:

“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”

Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”

“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”

Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.

Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”

Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:

“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”

“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”

Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.

Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:

“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”

Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:

“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”

“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”

Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.

Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:

“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”

Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”

“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”

Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.

Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”

Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:

“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English