Diplomasi
ABD’den Şam’a hem havuç, hem sopa

ABD, eski El Kaide yöneticisi Ebu Muhammed el-Colani (Ahmed Şara) liderliğindeki yeni Şam yönetimine bir yandan destek verirken bir yandan da yaptırım sopasını elinde tutuyor.
Colani yönetiminin en büyük destekçilerinden biri olarak öne çıkan ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, peş peşe yaptığı açıklamalara bir yenisini daha ekledi.
Barrack, Şara’ya, geçen hafta Suveyda’da yaşanan ve yeni bir mezhep savaşı ihtimalini gündeme getiren çatışmalar sonrasında politikalarını yeniden gözden geçirmesini ve “daha kapsayıcı” bir yaklaşım benimsemesini, aksi takdirde uluslararası desteği kaybetme ve ülkenin parçalanma riskiyle karşı karşıya kalacağını söyledi.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması gündemiyle ziyaret ettiği Beyrut’ta Reuters’a konuşan elçi, Colani ile özel görüşmelerde savaş öncesi ordu yapısının unsurlarını yeniden gözden geçirmesi, “İslamcı endoktrinasyonu” azaltması ve bölgesel güvenlik yardımı alması konusunda tavsiyede bulunduğunu söyledi.
Barrack: Şara değişiklik yapması kendisini iktidara taşıyan ivmeyi kaybedecek
Barrack, hızlı bir değişiklik olmazsa Şara’nın kendisini iktidara taşıyan ivmeyi kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu savundu.
Barrack, “Şara şöyle demeli: ‘Hızlı bir şekilde uyum sağlayacağım, çünkü hızlı bir şekilde uyum sağlamazsam, arkamda olan evrenin enerjisini kaybedeceğim’,” dedi.
Elçi ayrıca Colani’nin “başkan olarak olgunlaşıp, ‘benim için doğru olan şey, pek işe yaramayan kendi temamı takip etmek değil’ diyebileceğini” söyledi.
Barrack, yeni hükümetin azınlıkları iktidar yapısına entegre etme konusunda “daha hızlı ve daha kapsayıcı” olmayı düşünmesi gerektiğini de söyledi fakat HTŞ’ye bağlı güvenlik güçlerinin Dürzi sivillere yönelik ihlallerden sorumlu olduğu yönündeki haberleri de yalanladı.
Amerikan diplomata göre yine de mevcut yönetimin alternatifi yok
IŞİD militanlarının hükümet üniformalarıyla kılık değiştirmiş olabileceğini ve sosyal medyada yayınlanan videoların kolayca manipüle edilebileceği için güvenilir olmadığını öne süren Barrack, “Suriye askerleri şehre girmedi. Yaşanan bu zulümler Suriye rejim güçleri tarafından yapılmıyor. İsrail ile şehre girmeyecekleri konusunda anlaşmaya vardıkları için şehirde bile değiller,” iddiasında bulundu.
Suriye’deki risklerin tehlikeli derecede yüksek olduğunu, ülkenin yeni hükümetine yönelik bir “halefiyet planı” veya uygulanabilir bir alternatif bulunmadığını ileri süren Barrack, “Bu Suriye rejiminde B planı yok. Bu Suriye rejimi başarısız olursa, birileri onun başarısız olmasını kışkırtmaya çalışıyor. Ne amaçla? Halefi yok,” dedi.
Suriye’nin Libya ve Afganistan’daki korkunç senaryoları takip edip edemeyeceği sorulduğunda ise, “Evet, hatta daha kötüsü” yanıtını verdi.
Colani iktidarı en başından beri İsrail’e düşman değil
ABD’nin, İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını desteklemediğini teyit eden Barrack, saldırıların Suriye’deki “karışıklığı” artırdığını söyledi.
Barrack, İsrail’e verdiği mesajın, Suriye’nin yeni liderleri hakkındaki endişelerini gidermek için diyalog kurmak olduğunu ve ABD’nin herhangi bir endişenin çözülmesine yardımcı olmak için “dürüst bir arabulucu” rolü oynayabileceğini söyledi.
Colani iktidarının başından itibaren İsrail’in düşmanı olmadığını ve zamanı geldiğinde ilişkileri normalleştirebileceğini belirttiğini söyledi.
ABD’nin Suriye’nin siyasi yapısının nasıl olması gerektiğini dikte etmediğini iler süren özel temsilci istikrar, birlik, adalet ve kapsayıcılık dışında bir şey talep etmediğini söyledi.
Barrack, “Eğer federalist bir hükümet kurarlarsa, bu onların kararıdır. Ve sorunun cevabı, artık herkesin uyum sağlaması gerekebileceğidir,” dedi.
Kongrede Sezar Yasasını kaldırmak şarta bağlanacak
ABD Temsilciler Meclisi Finansal Hizmetler Komitesi salı günü, New York Cumhuriyetçi Kongre üyesi Mike Lawler’ın sunduğu ve yeni hükümetin devrik eski lider Beşar Esad tarafından tutuklanan siyasi mahkumların serbest bırakılması da dahil olmak üzere bir dizi koşulu yerine getirmesi halinde, Başkan Donald Trump’ın iki yıl içinde Suriye’ye uygulanan önemli yaptırımları kalıcı olarak kaldırmasına izin verecek bir tasarıyı kabul etti.
Trump, Suriye’ye uygulanan birçok yaptırımı zaten kaldırmıştı. Fakat her iki partiden çok sayıda Kongre üyesi, Trump’ın yeni Suriye liderini bu kadar çabuk kucaklamasına şüpheyle yaklaşıyor.
Bu bağlamda, Lawler’ın kalan ABD yaptırımlarına şartlar getirilmesi önerisi, yaptırımların tamamen kaldırılmasını tercih eden “muhafazakârlar” ve “ilericiler” arasında benzeri görülmemiş bir ittifakın oluşmasına yol açtı.
İki partili işbirliğinin bir başka örneği olarak, iki merkezci Demokrat milletvekili, Kaliforniya’dan Brad Sherman ve New Jersey’den Josh Gottheimer, Cumhuriyetçilerin Lawler planını ilerletmesine yardımcı oldu. Trump’a yakın Florida Temsilcisi Byron Donalds, diğer tüm Demokratlarla birlikte “hayır” oyu verdi.
Lawler, Semafor’a verdiği demeçte, “Buradaki amaç çok açık: Bu hükümetin gerçekten yerleşip başarılı olmasını sağlamak. Bunun için de elbette iktisadi işbirliği ve yaptırımların hafifletilmeye başlanması gerekiyor,” dedi.
Yine de, “yerinde gerçekten istikrarlı bir durum olmadan tüm yaptırımları hemen kaldırmanın aptalca olduğunu düşündüğünü” ekleyen Temsilci, “darbe veya bu yeni kurulan hükümetin çöküşü” olasılığına işaret etti.
Lawler, yasası hakkında “Beyaz Saray üyeleriyle temas halinde olduğunu” söyledi.
Yaptırımların tamamen kaldırılması için 2 yıllık geçiş süreci
Donalds, Semafor’a “Mike’ın ne yapmaya çalıştığını anlıyorum, ama bence Beyaz Saray’ın önüne geçmeyelim. Yerinde çok şey değişti; başkana biraz zaman tanıyalım,” dedi.
Mevcut yasaya göre Trump, Sezar Yasası olarak bilinen bir yasa kapsamında Suriye’ye uygulanan kalan ABD yaptırımlarını 180 günde bir kaldırma yetkisine sahip.
Lawler’ın yasa tasarısı, yeni yönetime, yaptırımları tamamen kaldırmadan önce yeni Suriye hükümetinin belirlenen koşulları yerine getirdiğini onaylamak için iki yıl süre tanıyor.
Lawler’ın çözümünden ziyade yaptırımların tamamen kaldırılmasını savunan Kongre üyeleri arasında, komiteyi “önlemi yeniden gözden geçirmeye” çağıran muhafazakâr Temsilci Joe Wilson ve Finansal Hizmetler Komitesinin en üst düzey Demokrat üyesi Temsilci Maxine Waters (Kaliforniya) yer alıyor.
Wilson, Waters’ın salı günü Lawler’ın tasarısına sunduğu ve reddedilen değişiklik önerisini desteklediğini söyledi.
Wilson, Waters’ın önerisi hakkında, “Evet, o haklı. Başkanın Suriye’ye bir şans vermek istediğini belirtmiş olması gerçekten çok memnuniyet verici. Bunu yapmanın yolu da yaptırımları tamamen kaldırmak, böylece iş dünyası yatırım yapabileceğini bilsin,” dedi.
Bazı Demokratlar oylama öncesinde kararsız kaldı. Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesinin en üst düzey Demokrat üyesi Greg Meeks, Semafor’a “hassas bir durum” olduğunu söyledi.
Meeks, “Tüm yaptırımları bir kerede kaldırırsanız, bunun ne anlama geldiğini biliyorsunuz. Aynı zamanda, ilerleme kaydedildiğinden emin olmak istersiniz. Belki dışarı çıktığımda size tam olarak ne düşündüğümü söyleyebilirim,” dedi ve sonunda tasarıya karşı oy kullandı.
“Dini ve etnik azınlıkları korumak için makul adımlar” değişikliği
Başkan, Kongre bu yasayı yürürlükten kaldırmadıkça (veya 2029’da yürürlükten kalkmasına izin vermedikçe) Sezar Yasası ile getirilen yaptırımları kalıcı olarak kaldıramıyor.
Lawler, Temsilciler Meclisi ve Senatoda yeterli desteği sağlamak için “yönetimin tutumunun hayati önem taşıyacağını” kabul etti.
Öte yandan geçen hafta Suveyde’de mezhepsel şiddet sonucu bir ABD vatandaşının ölümüne yol açan olayların ardından yaptırımların kaldırılmasına ilişkin endişelerini dile getirdi.
Lawler, yaptırımların kaldırılması için yeni bir koşul ekleyen değişiklik önerisini kabul ettikten sonra evet oyu verdi: “dini ve etnik azınlıkları korumak için makul adımlar.”
Trump yönetimi Suriye’yi İbrahim Anlaşmasına dahil etmeye çalışırken, Lawler önerisinin bu konuda yararlı bir araç olabileceğine dair iyimserliğini dile getirdi.
Mayıs ayında başkan, Şam’ın Tel Aviv ile ilişkilerin normalleşmesini kabul etmesi halinde Suriye’nin yeni cumhurbaşkanına yaptırımların hafifletileceği sözü vermişti.
Lawler, “Bu, uygulamada İsraillilerle iktisadi bağların gerçekten normalleşmesine yardımcı olacak bir araç olarak kullanılabilir,” dedi.
Diplomasi
ABD, Mısır’a askeri yardım konusunda insan hakları şartını kaldırdı

ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısır’a verilecek 300 milyon dolardan fazla tutardaki askeri yardım için insan hakları şartlarından feragat ettiğini belirtti.
Açıklamada bu kararın, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana Kahire’nin “yardımcı rolünü” göz önünde bulundurularak alındığı vurgulandı.
Mısır, 1979 yılında İsrail ile barış antlaşması imzaladıktan sonra ABD’den önemli ölçüde destek almaya başlamıştı.
Ülke, 1980’lerin sonlarından bu yana her yıl yaklaşık 1,3 milyar dolarlık ABD askeri yardımı alıyor.
Bu yardımın bir kısmı, ulusal güvenlik gerekçesiyle feragat edilebilen insan hakları ve demokrasi ile ilgili koşullara tabi.
Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde de dahil olmak üzere fonların kesilmesi, geçmişte Kahire ile Washington arasında gerginliklere yol açmıştı.
Reuters’ın eline geçen, 21 Eylül tarihli ve çeşitli Kongre komitelerine hitaben yazılmış bir mektupta, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “2025 mali yılı Mısır’a yönelik 320 milyon dolarlık Yabancı Askeri Finansman programı kapsamında sertifika şartından feragat etme kararı aldığı” belirtildi.
Bu muafiyet daha sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından da doğrulandı.
Kararı gerekçelendiren ek notta, askeri yardımın bu kısmının “terörle mücadele, sınır güvenliği veya nükleer silahların yayılmasının önlenmesi programları için gerekli olduğu ya da başka şekillerde ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları açısından önemli olduğu” belirtildi.
4 Eylül tarihli ve Rubio’nun imzasını taşıyan notta, “Bu muafiyet yetkisinin kullanılması, özellikle ‘Epic Fury Operasyonu’ sonrasında Mısır’ın üstlendiği yardımcı rol göz önüne alındığında, ABD-Mısır ilişkileri ve ABD’nin ulusal güvenlik öncelikleri açısından hayati önem taşımaktadır,” denildi.
“Epic Fury Operasyonu”, ABD ordusunun Şubat ayı sonlarında İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı harekât için kullandığı isim.
Washington’daki mektubu bilen iki kaynağın gerçekliğini doğruladığı Dışişleri Bakanlığı notunda, Mısır’ın “yardımcı rolü” olarak adlandırılan konuya ilişkin ayrıntılı bilgi verilmedi.
Dışişleri Bakanlığı’nın Mısır’a yönelik askeri yardıma ilişkin yıllık kararı, genellikle 30 Eylül’de sona eren bir önceki mali yıl için ayrılan fonları kapsar.
Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Rubio’nun ABD’nin güvenliği adına bu onaydan feragat ettiğini ve ABD’nin Mısır hükümetiyle çeşitli konularda işbirliğini sürdürdüğünü belirtti.
Sözcü, e-posta yoluyla gönderilen bir açıklamada, “Bu feragat kararı, bölgedeki önemli güvenlik sorunlarının yaşandığı bir dönemde Mısır ile güvenlik işbirliğini sürdürmenin önemini kabul etmektedir,” dedi.
Mısır Dışişleri Bakanlığı ise konuyla ilgili hemen bir yorumda bulunmadı.
İran savaşının yayılma etkisi, Mısır da dahil olmak üzere ABD’nin güvenlik ortaklarına yüksek bir bedel ödettirdi.
Artan yakıt fiyatları ve diğer aksaklıklar nedeniyle Mısır ekonomisi zorlu bir dönemden geçiyor.
Biden yönetimi altında ABD, Mısır’ın insan hakları sicili nedeniyle yıllık askeri ödeneğin bir kısmını birçok kez geri çekmişti.
2024 yılında, Hamas’ın liderliğinde 7 Ekim’de İsrail’e düzenlenen saldırı ve bunun sonucunda Gazze’de çıkan savaşın ardından, Biden yönetimi insan hakları şartlarını bir kenara bırakarak, 1,3 milyar dolarlık tahsisatın tamamını, yönetiminin ilk kez Mısır’a aktarmıştı.
İnsan hakları örgütleri, Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi yönetimi altında Mısır’ı işkence ve zorla kayıplar da dahil olmak üzere yaygın insan hakları ihlalleriyle uzun süredir suçluyor.
Bu hafta Mısır polisi, bir doğrulama ve araştırmacı medya kuruluşundan altı gazeteciyi, yasaklanmış Müslüman Kardeşler adına yanlış bilgi yaymakla suçlayarak gözaltına aldı.
Mısırlı yetkililer, insan hakları sorunlarını ele almak için adımlar attıklarını belirtiyor. Sisi, istikrarın her şeyden önemli olduğunu ve hükümetin temel ihtiyaçları karşılamaya çalışarak insan haklarını desteklediğini söyledi.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.
29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.
AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.
Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.
Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:
“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”
Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.
Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









