Bizi Takip Edin

Avrupa

Polonya’da rütbe alamayan genç subaylar ve güvenlik bürokrasisinde koltuk kavgaları

Yayınlanma

Polonya İç Güvenlik Teşkilatı (ABW) ve Dış İstihbarat Teşkilatında (AW) göreve başlaması planlanan 136 aday, 7 Kasım’da verilmesi gereken ilk subay rütbelerini alamadı. Törenin yapılacağı gün, Başbakan Donald Tusk, X hesabında paylaştığı bir videoyla törenin iptal edildiğini duyurdu.

Tusk’a göre her yıl 11 Kasım (Polonya’nın Bağımsızlık Günü) öncesinde istihbarat subaylarına rütbe verilmesine ilişkin belgeler onay için Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor.

Fakat bu kez Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki kararnameyi imzalamadı. Tusk, bunu “hükümete karşı yürüttüğü savaşın devamı” olarak niteleyip videoyu şu sözlerle bitirdi: “Cumhurbaşkanı olmak için seçim kazanmak yetmez.”

Bunun üzerine Nawrocki de kendi açıklamasını yayımladı ve şöyle başladı: “Başbakan olmak için X’te video paylaşmak yetmez. Devlet yönetmeyi de bilmeli, parti çıkarlarının üstüne devletin çıkarlarını koymalısın.”

Cumhurbaşkanı, hükümetin güvenlik kurumlarının başkanlarıyla yapılması planlanan dört toplantıyı iptal ettiğini belirtti. Bu toplantılarda “ulusal güvenliğe ilişkin önemli konuların” ele alınması ve subay terfileriyle ilgili kararların alınması gerektiğini söyleyen Nawrocki, “Devlet çıkarlarının yerini parti çıkarları aldı” diye ekledi.

Tartışma kamuoyuna taşınınca, kabine üyeleriyle Cumhurbaşkanlığı karşılıklı açıklamalarda bulundu. Bakanlar Kurulu üyesi ve İstihbarattan Sorumlu Bakan Tomasz Siemoniak, Cumhurbaşkanı’nın “bilgi eksikliği” iddiasının gerçeği yansıtmadığını söyledi:

“Kendisi, selefleri gibi, tüm ilgili bilgilere ulaşabiliyor; aynı şekilde Cumhurbaşkanlığındaki yetkili görevliler de.”

90’lar tekerrür ediyor

Cumhurbaşkanlığı Sarayının, onlarca genç istihbarat subayını göreve başlatmayı belki yeni entrikaların habercisi. Görünüşe göre Nawrocki’nin amacı, istihbarat kurumları -özellikle de PiS’li siyasetçilerin yolsuzluk soruşturmalarında görev alan ve gözaltıları gerçekleştiren ABW- üzerinde kontrol kurmak.

Nawrocki, yasal yetkisi olmadığı halde, istihbarat şeflerini saraya çağırdı. Neyse ki istihbarat başkanları bu “davetleri” reddetti. Zira bu tür toplantılar, 1994’teki meşhur “Drawsko yemeği”ni hatırlatıyor: O zaman da dönemin cumhurbaşkanı Lech Wałęsa, generallerle yaptığı gayri resmi görüşmede, Savunma Bakanı’na kazan kaldırmalarını talep etmişti. Nawrocki’nin istihbaratı kendine bağlamayı başarması hâlinde, Cumhurbaşkanlığına yerleştirdiği PiS’li (eski iktidar partisi Hukuk ve Adalet) dostları istihbarat kurumlarının faaliyetlerine dair bilgi sahibi olacak, soruşturmaları yönlendirebilecek. Böylece PiS dönemi yolsuzluklarının hesabı tamamen kapanacak.

Ancak sorun bununla da bitmiyor. Bu operasyonun arkasında, PiS’e yakın tarihçi ve kamuoyunda “Lex Tusk” olarak anılan yasanın mimarı, Ulusal Güvenlik Bürosu (BBN) Başkanı Sławomir Cenckiewicz var. Cenckiewicz, 2023’te Donald Tusk ve Radosław Sikorski’nin iktidara gelmesini engellemeye çalışmıştı. Şu da var; Cenckiewicz, Polonya Silahlı Kuvvetlerinin savunma planlarına ilişkin devlet sırrını ifşa ettiği gerekçesiyle “devlet sırrını ihlal” suçlamasıyla yargılanıyor ve gizli bilgilere erişim yetkisi elinden alınmış durumda. Buna rağmen BBN başkanı yapıldı.

PiS’in en büyük korkusu… Eski Adalet Bakanı Ziobro ve CPK skandalları

Aşağıdaki birkaç yolsuzluk davası yukarıdaki tabloyu ve PiS ve Nawrocki’nin hırsını açıklayabilir. Polonya’da eski Adalet Bakanı ve Başsavcı olarak görev yapan Zbigniew Ziobro, PiS hükümeti içinde kritik bir figür olarak görülüyordu. Şu anda kendisiyle ilgili 26 ayrı suçlamanın yer aldığı bir soruşturma yürütülüyor; suçlamalar arasında kamu bütçesinin kötüye kullanımı, görevini kötüye kullanma ve organize suç örgütü kurma ve yönetme yer alıyor.

Savcılar, Ziobro’nun, bakanlığına bağlı olarak işlettiği “Adalet Fonu” kaynaklarını -kurbanlara veya suçla mücadeleye yönelik olması gereken bu fonu- kendi siyasi çıkarları ve bazı yakın çevrelerine menfaat sağlamak üzere kullandığını iddia ediyor.

İddialar arasında, yaklaşık 150 milyon zloti (yaklaşık 35 ila 42 milyon avro) değerindeki fonun usulsüz biçimde yönlendirilmiş olması bulunuyor. Ayrıca Ziobro’nun bu fonları kullanarak, İsrail üretimi olan Pegasus casus yazılımının alımını finanse ettiği iddiası önemli bir yer tutuyor. Savcılara göre, Ziobro yalnızca tek başına hareket etmemiş; bakanlığında görevli, yakın çevresinde bulunan isimler ve fonlardan yarar sağlamış kurumlar da bu “örgüt”ün parçası olarak hareket etmiş. Bakanlık kaynakları, belgeler, tanık ifadeleri ve teknik deliller bu yapı hakkında soruşturma yürütülmesine imkân vermiş.

28 Ekim’de tarihinde savcılık, Ziobro’nun dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik talepte bulundu. Bu talepte, Ziobro’nun tutuklanabilmesi veya soruşturma sürecine daha etkin şekilde dahil olabilmesi için meclis onayının gerekli olduğu belirtildi. 7 Kasım’da ise alt meclis (Sejm) Ziobro’nun dokunulmazlığını kaldırdı ve üç ayrı başlık altında tutuklama ve geçici gözaltı izni verdi.

Bir de CPK mevzuu var. Polonya’da kendi başına büyük bir altyapı hamlesi olarak planlanan CPK, ülkenin başkenti Varşova’nın yaklaşık 40 km güneybatısında yer alması öngörülen, bir havalimanı, yüksek hızlı demiryolu ve karayolu ağı entegre projesi.

Yaklaşık 160 hektar büyüklüğünde bir arsa, CPK doğrultusunda stratejik bir konumda bulunuyordu. Bu arsa, 2023 yılının sonlarına doğru, eski hükümet dönemi içerisinde, devlet kurumlarından (Krajowy Ośrodek Wsparcia Rolnictwa-KOWR gibi) özel bir şirkete satıldı. Satış fiyatı yaklaşık 22,76 milyon zloti olarak belirlendi. Ancak uzmanlara göre, arsanın CPK planları çerçevesinde değeri ciddi biçimde yükselebilirdi; bazı değerlendirmelere göre 400 milyon zloti düzeyine ulaşabilirdi. Son günlerde satışa konu arsanın devlet mülkiyetine geri alınması için girişimler başlatıldı. KOWR ile arsa alıcısı arasında satış bedeliyle geri devretme anlaşmaları yapıldığı bildirildi. Soruşturma devam ediyor; ilgili eski bakan ve kurum yöneticileri hakkında soruşturma açıldığı belirtildi.

Skandal bir türlü kapanmak bilmiyor. Bugünkü hükümetin bu satışı geri çevirmekteki beceriksizliğini gösteren haberler yayımlansa bile, dönüp işin başına- yani, KOWR’un araziyi Dawtona adlı tarım devinin bir aile ferdine, CPK hayata geçerse değerinin yalnızca birkaç yüzdesine denk gelecek bir fiyata satmasına geri dönmek gerekiyor.

Yeni ayrıntılar ve bağlantılar ortaya çıktıkça, olayın kahramanlarının açıklamaları arasındaki çelişkiler de bir bir açığa çıkıyor. Wirtualna Polska portalı geçen cuma günü, Dawtona’nın 2023 seçim kampanyası sırasında -yani CPK planına dâhil arazinin satılmasından hemen önce- bazı PiS’li politikacıların, aralarında Robert Telus’un da bulunduğu, yüzlerinin basılı olduğu özel meyve püresi tüpleri hazırladığını bildirdi. Bu kampanya malzemeleri çok düşük bir fiyatla üretilmişti. Ancak bu harcamanın seçim kampanyasıyla ilişkilendirilememesi için fatura seçim komitesine başka bir şirket tarafından kesildi.

Bu hikâyenin her yeni bölümü PiS için tehlikeli. Çünkü, CPK arazisinin satıldığı iş insanı ailesiyle Tarım Bakanlığı arasındaki bağları ortaya seriyor. Üstelik, satış işlemi tamamlanırken sadece Telus’un Dawtona’yı ziyaret ettiği değil, firmanın yöneticilerinin de Tarım Bakanlığı’na sık sık gittiği ortaya çıktı. Bu, eski bakanın “hiçbir şeyden haberim yoktu” savunmasını zayıflatıyor.

Bu arazi hikâyesi, KOWR, onu denetleyen Tarım Bakanlığı, görüş bildiren Devlet Su İşleri ve satışı durdurmak isteyen CPK şirketi arasındaki çıkar ağını ortaya koydu. Dahası, PiS’in kendini “büyük yatırımların partisi” olarak sunan anlatısını da sarsıyor. CPK gibi projeleri sahiplenen partinin bu kadar derin bir yolsuzlukla anılması, kimliğine doğrudan darbe niteliğinde. O kadar ki, Donald Tusk’un “CPK, Cały PiS kradnie (Bütün PiS çalıyor)” şeklinde kullandığı kısaltma, kamuoyunda yer etti bile.

Ancak bu mesele Başbakan Donald Tusk elini rahatlatmıyor. Hükümetin CPK temsilcisi Maciej Lasek ve CPK şirketinin yöneticileri görevlerini doğru biçimde yerine getirmiş görünse de, ne savcılık ne de bugün Polonya Halk Partisi’ne (PSL) bağlı olan KOWR yönetimi, soruşturmayı başlatmakta acele etti. KOWR, arazinin geri alım hakkını kullanmakta isteksiz davrandı; savcılık ise ancak Wirtualna Polska’nın haberinden sonra soruşturma açtı. PiS şimdi bu gecikmeleri öne çıkararak kendi dahlini bulanıklaştırmaya çalışıyor. Oysa tüm bu olay, Telus’un bakanlığı döneminde alınan kararlar olmasa hiç yaşanmayacaktı.

Yine de bu durumdan asıl kazançlı çıkan taraf, sık sık “PiS ve PO aynı madalyonun iki yüzü” söylemini kullanan ve PiS’in seçmen tabanına oynayan Konfederacja (Konfederasyon) Partisi olabilir.

Avrupa

Draghi: Faiz politikası büyümeyi sürekli kılmaz

Yayınlanma

Eski Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Mario Draghi, Avrupa’nın uzun vadeli büyümeye dönmek için yeni teknolojileri geliştirmesi ve yaygınlaştırması gerektiğini söyledi.

Draghi, Zürih’teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nde, İsviçre Merkez Bankası’nın Karl Brunner Seçkin Konuşma Serisi kapsamında bir konuşma yaptı.

“Büyüme, tüm hükümetler tarafından paylaşılan açık bir hedef haline gelmelidir,” diyen eski ECB Başkanı, “Her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi, şu anda karşı karşıya olduğu dünyada yeterli olmayacaktır. Ulusal reformlar hâlâ önemlidir ama teknoloji –ve dolayısıyla büyüme– için artık gerekli olan ölçeği sağlayamazlar. Bunu ancak entegrasyon sağlayabilir,” diye konuştu.

Draghi, konuşmasına bu konferans dizisinin adandığı ekonomist Karl Brunner’in fikirlerinden alıntı yaparak başladı ve “Merkez bankası tek başına fiyat istikrarını sağlayamazdı. Kendi teşvikleriyle uyumlu bir mali otoriteye ihtiyacı vardı,” diye hatırlattı.

Bu yaklaşımın, ECB’ye bağımsızlık tanıyan ve fiyat istikrarını birincil hedef olarak belirleyen, aynı zamanda parasal finansmanı yasaklayan, kurtarma yasağı hükmünü ve aşırı açıklarla ilgili prosedürleri getiren Maastricht Antlaşması’nda açıkça görüldüğünü açıkladı.

Mario Draghi’den iç talep için “yaratıcı yıkım” önerileri

Fakat ona göre bu ayrımın uygulamada geçerli olup olmadığı, sadece kurallara bağlı değildi. Eski İtalya Başbakanına göre bu, “r eksi g” olarak adlandırdığı borç maliyeti ile büyüme arasındaki ilişkiye bağlı:

“Bir hükümetin borcuna ödediği faiz oranı ekonomik büyüme oranını aşarsa, hükümet birincil fazla vermedikçe borç-GSYİH oranı otomatik olarak yükselir. Aradaki fark ne kadar genişse, o kadar büyük bir fazla gerekir ve borcu paraya çevirmek için merkez bankasına baskı yapma eğilimi o kadar artar.”

Burada “r” faiz/iskonto oranı; “g” ise büyüme oranını simgeliyor.

ECB’nin eski Başkanı’na göre, Avrupa çerçevesi iki örtük varsayım içeriyordu. Birincisi, “büyümenin diğer politikalarla sağlanacağı” idi. İkincisi ise, “görevini yerine getirmeye kararlı bir merkez bankası ile kurallara uyan hükümetlerin birlikte faiz oranlarını düşüreceği” idi.

Draghi, bir süre için işlerin bu şekilde yürüdüğünü belirtti ve genel hatlarıyla “Büyük Ilımlılık” döneminde bunun yaşandığını vurguladı.

1990’larda, gelişmiş ekonomilerin hükümetleri açıklarını azaltırken, merkez bankaları enflasyon beklentilerini sabit tuttu. Avroya geçiş hazırlığı yapan ülkeler de yakınsamadan faydalandı.

Ardından, avronun ilk on yılında büyüme gerçekleşti. 1999’dan 2007’ye kadar Avro bölgesi, yıllık bazda reel olarak yüzde 2’nin biraz üzerinde büyüdü ve bu büyüme, “r’yi g’ye yakın tuttu.”

Draghi, o yıllarda “merkez bankasının yalnızca referans faiz oranını kullanarak görevini yerine getirebildiğini ve bağımsızlığının ciddi bir şekilde sınanmadığını” savundu.

Fakat ona göre “yapıda” uyarı işaretleri vardı. Draghi, “Büyüme, çerçevenin dayandığı tek pazar reformlarından çok, krediden ve yakınsamadan kaynaklanıyordu,” dedi.

Draghi: Avrupa daha hızlı entegre olmalı

Böylece finansal kriz ve devlet borcu krizi bir sınav haline geldi: “Krediye dayalı büyüme sona erdi ve ülkeler arasındaki faiz oranları yeniden birbirinden uzaklaşmaya başladı.”

Daghi, 2008 ile 2011 arasında, Avro bölgesi borç faiz farkının 2,8 puana yükseldiğini hatırlattı ve şöyle dedi:

“Büyümenin çökmesi ve r ile g’nin birbirinden kopmasıyla birlikte, makroekonomik politikadan sorumlu yetkililer müdahale etmek ve büyüme konusunda sorumluluk almak zorunda kaldı.”

Önce hükümetler, ardından da her şeyden önce merkez bankası devreye girdi. Draghi, 2010 ile 2013 yılları arasında “maliye politikası duruşunun bu nedenle belirgin şekilde kısıtlayıcı hale geldiğini” söyledi. 

Fakat sonuç olarak, mali konsolidasyonun faiz oranları üzerindeki etkisinden çok büyüme üzerindeki etkisi daha büyük oldu. 2011’in ikinci çeyreğinden 2013’ün ilk çeyreğine kadar, büyüme sekiz çeyrek üst üste sıfır ya da negatif oldu.

Zayıf talep, para politikasına da yansıdı. Draghi, “Fiyat istikrarını yeniden sağlamak için para politikasının son derece genişlemeci hale gelmesi gerekiyordu,” dedi.

Faiz oranları sıfıra, ardından sıfırın altına indirildi ve ECB, başta devlet tahvilleri olmak üzere finansal varlıklar satın almaya başladı.

Draghi’ye göre bu önlemler “hedeflerine ulaştı.” En yoğun dönemlerinde, “uzun vadeli faiz oranlarını yaklaşık 140–150 baz puan düşürdüler”.

ECB tahminleri de, bu önlemlerin 2015 ile 2019 yılları arasında Avro bölgesindeki büyümenin dörtte birinden fazlasına katkıda bulunduğunu gösteriyor.

Mario Draghi’den AB için kritik konuşma: Radikal bir değişime ihtiyacımız var

Draghi, “Projeyi koruyan ve para ile maliye politikasını ayrı tutan, doğru bir şekilde uygulanan bağımsızlıktı,” dedi.

Ne var ki Draghi, bu dönemin bir daha tekrarlanamayacağına inandığnı söyledi. Eski ECB Başkanı, “Merkez bankasının büyümeden sorumlu olduğu bir sistem sürdürülebilir değildir ve bugün artık geçerliliğini yitirmiştir,” diye konuştu.

Ona göre bugünün sorunu, her şeyden önce küresel faiz oranları. “Avro bölgesindeki uzun vadeli faiz oranları, giderek Avrupa’nın kontrolü dışındaki nedenlerle yükseliyor,” diyen Draghi, son aylarda ABD Hazine tahvillerinin getirileri ile paralel artışlara dikkat çekti.

Draghi, bu artışın bir kısmının enflasyonu yansıttığını söyledi:

“Küresel arz tarafındaki şoklar, en son İran ile yaşanan çatışma ve Rusya ile Orta Doğu’daki rafineri kapasitesi kaybının yol açtığı enerji fiyatları artışı yoluyla, fiyatları bir kez daha yukarı çekmiştir.”

Fakat artışın büyük kısmı aynı zamanda borç arzını da yansıtıyor. Draghi, bu yıl ABD’nin GSYİH’nin yüzde 6’sına yakın bir açık kaydedeceğini ve politikaların değişmemesi durumunda 2030 yılına kadar borcunun savaş sonrası zirveyi aşacağını belirtti.

Yapay zekaya yapılan yatırımlar da sermaye talebini artırıyor. Draghi şöyle devam etti:

“Sadece büyük ABD teknoloji şirketlerinin bu yıl, ağırlıklı olarak yapay zeka veri merkezlerine yaklaşık 800 milyar dolar yatırım yapacağı tahmin ediliyor.”

Draghi, veri merkezlerine yönelik küresel yatırımın 2030 yılına kadar 3 trilyon doları aşabileceğine işaret etti.

Draghi beklenen raporunu sundu: AB’nin yılda ilave 800 milyar avro yatırıma ihtiyacı var

Avrupa’da da borç seviyesi yükseliyor. Draghi, “Bu eğilimin tersine dönmesi olası görünmüyor,” dedi.

IMF tahminlerine göre, 2040 yılına kadar gelişmiş Avrupa ekonomileri, yaşlanan nüfus, savunma ve iklim geçişi nedeniyle GSYİH’nin yaklaşık yüzde 4,5’i tutarında ek harcama ile karşı karşıya kalacak.

Öte yandan Draghi’ye göre sorun, Avro bölgesindeki büyümenin, küresel piyasalarda şu anda karşı karşıya olduğu faiz oranlarının seviyesinin gerisinde kalmış olması.

Dolayısıyla Avrupa faiz artışlarının tüm etkisini üstlenirken, büyümenin sadece bir kısmını üstleniyor.

Verimlilik, ABD ile en büyük uçurumun yaşandığı alanlardan biri. 1999’dan bu yana, çalışılan saat başına üretim, ABD’ninkinin yaklaşık yarısı oranında artmış. 2019’dan bu yana ise Avro bölgesinde yıllık yüzde 0,3’lük bir artış görülürken, ABD’de bu oran yüzde 1,8 olmuş.

Draghi, Avrupa’daki reformların da bu hızı yakalayamadığını belirtti:

“Hizmetler için tek pazar, 1985’ten beri bir hedef olmuştur; fakat son yirmi yılda, Avrupa içindeki hizmet ticaretindeki engeller, AB dışındaki işletmelerin karşılaştığı engellerden daha hızlı bir şekilde ortadan kalkmamıştır.”

Bu nedenle büyüme konusu, kamu maliyesi açısından da merkezi bir öneme sahip hale geliyor.

Draghi’ye göre “hükümetlerin mali konsolidasyonu gerçekleştirme kabiliyeti büyümeye bağlı.”

ABD, yapay zeka yatırımlarında Avrupa ile arasındaki farkı artırıyor

Faiz oranlarının ise “giderek Avrupa dışında belirlendiğini” söyledi ve “Büyüme, Avrupa’nın hâlâ fark yaratabileceği tek alan,” dedi:

“2040 yılına kadar sürdürülen ve artan gelirin bir kısmının bir kenara ayrıldığı, yıllık yarım puanlık ek büyüme, Avrupa’nın sürdürülebilir bir borç seyrine ulaşmak için gereken yolun yaklaşık üçte birini kat etmesini sağlayacaktır.”

Draghi’ye göre bu ölçekte bir büyüme mümkün. Yapay zekanın hızlı bir şekilde benimsenmesi önümüzdeki on yıl içinde toplam faktör verimliliği artışına 0,4 yüzde puan ekleyebilir. Ayrıca bir de ulusal reformlar ve tek pazar reformları bir arada değerlendirildiğinde, yılda yaklaşık yarım puanlık bir artış daha sağlayabilir.

Bununla birlikte, Draghi’ye göre mali konsolidasyon gerekli olmaya devam edecek. Hükümetler, ilave konsolidasyon önlemleri veya reformlar olmaksızın artan harcamaları finanse ederse, 2040 yılına kadar ortalama Avrupa borç-GSYİH oranı yüzde 130’a ulaşacak. Ekonomilerin büyüklüğüne göre ağırlıklandırıldığında, bu oran yüzde 155’e ulaşacak.

Draghi, orta vadede kamu maliyesinde belirli bir düzeyde konsolidasyonun kaçınılmaz olduğunu savundu.

Ona göre, bunun yalnızca harcama kesintileri ve vergi artışları yoluyla gerçekleştirilmesi halinde, gerekli sonuçların elde edilmesi olası değil.

Para politikası söz konusu olduğunda en önemli önceliğin enflasyonu kontrol altında tutmak olduğunu savunan Draghi’ye göre ikinci öncelik ise “büyümeyi gereğinden fazla zayıflatmaktan kaçınmak.”

Enflasyonist şoklarla karşı karşıya kalındığında, “Günümüzde para politikası büyümeden sorumlu tutulamaz fakat temel faiz oranlarının seyrinin, orta vadede enflasyonu istikrara kavuşturmak için gerekenden daha dik olmamasını sağlayabilir” diye açıkladı.

Draghi: AB, rehavet nedeniyle küresel rakiplerinin gerisinde kalıyor

Draghi’nin aktardığı tahminlere göre, geçen yılın sonundan bu yana öngörülen kısa vadeli faiz oranlarındaki artış, 2026–2028 döneminde genel büyümeyi 1,1–1,3 puan düşürecek.

Draghi, bu tahminlerin “Ağustos ortasından bu yana kaydedilen beklenen faiz oranlarındaki ilave artıştan önceye ait” olduğunu vurguladı.

Ayrıca, sıkılaştırmanın etkileri daha uzun süreli olabilir ve “yatırım ve inovasyonu olumsuz etkileyerek, kısıtlayıcı bir politika bir süre boyunca verimliliği ve potansiyel üretimi düşürebilir.”

Potansiyel büyümenin “yüzde 1’in biraz üzerinde” olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’nın hata payı çok az gibi görünüyor.

Bu nedenle merkez bankasının iletişimi de önemli:

“Özellikle küresel faktörlerin Avrupa’daki getirileri yukarı çekmede daha önemli bir rol oynadığı bir dönemde, para politikası faiz oranlarının beklenen seyrinin, merkez bankasının niyetlerini yansıtmasını ve nasıl tepki vereceğine dair belirsizliği yansıtmamasını sağlamak önemli.”

Fakat ona göre uzun vadeli büyüme, ECB’nin kontrolü dışında: “Uzun vadeli büyümenin ana itici gücü– yani yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve yaygınlaşması– merkez bankaslarının etki alanı dışındadır.”

Bu nedenle farklı bir ölçekte düşünmek gerekiyor ve her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi yeterli olmayacak. Draghi’ye göre bunu ancak entegrasyon sağlayabilir.

Draghi’ye göre, tek pazarın ve sermaye piyasaları birliğinin tamamlanması, sermaye getirisini artırmayı ve Avrupa tasarruflarının daha büyük bir kısmını harekete geçirmeyi mümkün kılacak.

Draghi’nin “deregülasyon” çağrısına patronlardan destek

Eski ECB Başkanı, “Daha hızlı büyüme ise, büyüme ile faiz oranları arasındaki ilişkiyi iyileştirerek, borç sürdürülebilirliğini zedelemeden kamu yatırımları için alan yaratacak,” dedi.

Yapay zeka, en bariz örneklerden biri. AB’nin yapay zeka için küresel bilgi işlem kapasitesinin yüzde 5’inden azını oluşturduğunu hatırlatan iktisatçı, bu payı 2030 yılına kadar yüzde 15’e çıkarmak için yaklaşık 1.300 trilyon avroluk yatırım gerekeceğinin altını çizdi.

fakat riski azaltmak için gerekli kamu müdahalesi yaklaşık 100 milyar avro tutarında olacak.

Draghi’ye göre sonuç olarak, yine Brunner’in dersine geri dönülüyor:

“Brunner’in koşulu hâlâ geçerli: Bir merkez bankası, ancak hükümetler borçlarını kontrol altında tutarsa para biriminin istikrarını sağlayabilir. [Ancak] değişen şey, bu koşulun nasıl yerine getirilebileceğidir. Entegrasyon ne kadar ilerlerse, büyüme faiz oranlarının üzerinde o kadar sağlam kalabilir ve merkez bankası siyasi baskılardan o kadar fazla korunur. Böylece büyüme ve bağımsızlık birbirini güçlendirir.”

Draghi’ye göre görev artık yasama organlarına düşüyor: “Anayasanın kalıcı olabilmesi için, ulusal ve Avrupa yasama organları artık Birliğin hedefi olarak büyüme konusunda tam sorumluluk üstlenmelidir. Bunu yaparlarsa, Avrupa’yı yenilenme yoluna sokacaklardır.”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Ukrayna’ya bütçe desteği çıkmadı: AB kredileri öne çekmeye yanaşmıyor

Yayınlanma

Avrupa Birliği, artan askeri harcamalar nedeniyle ek bütçe desteği isteyen Ukrayna’nın talebini geri çevirerek Kiev’i diğer müttefiklere yönlendirdi. Ukrayna tarafı 27 milyar euroluk yeni finansman açığı bildirirken Brüksel kredilerin öne çekilmesinin 2027 yılında dengeleri bozacağı görüşünde.

Avrupa Birliği (AB), artan askeri harcamalar nedeniyle bütçesinde 27 milyar euroluk ayeni bir açıkla karşılaşan Ukrayna’nın ek finansman talebini geri çevirdi.

Bloomberg’in konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre Brüksel, kredilerin öne çekilerek erken ödenmesinin 2027 yılında mali sorunlar yaratacağını belirterek Kiev yönetimini Kanada, Norveç ve Japonya gibi diğer ortaklara yönlendirdi.

Ukrayna yönetimi, tırmanan savaş maliyetleri sebebiyle 27 milyar euro (yaklaşık 30,4 milyar dolar) düzeyinde ek finansman açığı oluştuğunu bildirmiş ve AB’den kredi dilimlerinin serbest bırakılmasını hızlandırmasını istemişti.

Habere göre AB yetkilileri, 2027 yılı için planlanan kredi paketinden 45 milyar euroluk kısmı süratle tahsis etmeyi planlıyor; fakat bu aktarım en erken gelecek yılın başında yapılabilecek.

Birlik bünyesinde Ukrayna’nın ek bütçe ve savunma ihtiyaçlarının tespitine yönelik çalışmaların da eş zamanlı yürütülmesi öngörülüyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen arasında geçen hafta yapılan görüşmede finansman başlığının gerginliğe yol açtığı aktarıldı.

Von der Leyen, temasın ardından yaptığı açıklamada Ukrayna’ya ek savunma desteği sağlanacağını teyit ederken bütçe yardımlarının devamının Ukrayna Parlamentosu’ndaki reform sürecine bağlı olduğunu kaydetti.

Von der Leyen, AB’nin elinde yıl sonuna kadar kullanılabilecek 37 milyar euro kaldığını dile getirdi.

Ukrayna Başbakanı Sergey Koretskiy eylül ayında yaptığı değerlendirmede kamu maliyesinin durumunu kritik seviyeye yakın olarak nitelendirmişti.

Ukrayna Maliye Bakanlığı, 2026 ile 2029 yılları arasında yaklaşık 146 milyar dolarlık dış finansmana ihtiyaç duyulacağını hesaplıyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF) ise Ukrayna’nın 2029 yılına kadar 54 milyar dolara varan finansman açığıyla karşı karşıya kalacağını öngörüyor.

Buna karşılık AB Komisyonu’nun Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis, Ukrayna’nın 2026 yılı bütçe ihtiyaçlarının büyük ölçüde güvence altına alındığını savundu.

Dombrovskis, sahadaki gereksinimin Kiev’in iddia ettiği kadar acil olmayabileceğini belirterek Avrupa Komisyonu ile IMF’nin 27 milyar dolarlık açık hesabını henüz teyit etmediğini bildirdi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB’ye geri dönüş Londra’ya serbest ticaret anlaşmalarını feda ettirebilir

Yayınlanma

İngiltere’de yeni Başbakan Andy Burnham’ın AB’ye geri dönüş olasılığını gündeme alması, İşçi Partili eski hükümet yetkililerinin maliyet uyarılarına yol açtı. Bloomberg’ün haberinde, Margaret Thatcher döneminde kazanılan bütçe indiriminin kalkması halinde Londra’nın yıllık 5 milyar sterlin ek harcamayla karşılaşacağı ve Brexit sonrası imzalanan üçüncü ülke anlaşmalarının iptal edileceği kaydedildi.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’ne (AB) tam üye olarak geri dönmesi durumunda, ülkenin her yıl yaklaşık 5 milyar sterlin (6,6 milyar dolar) ek harcama yapmak zorunda kalabileceği belirtildi.

Bloomberg’in eski Başbakan Keir Starmer yönetiminde görev almış İşçi Partili yetkililere dayandırdığı habere göre, olası bir geri dönüş Londra açısından ciddi bir mali yük ve ticari tavizler getirecek.

Söz konusu maliyet artışının temel nedenlerinden birini, eski Başbakan Margaret Thatcher döneminde elde edilen bütçe indiriminin kaldırılma ihtimali oluşturuyor.

İngiltere’nin ortak AB bütçesine yaptığı net katkıyı yüzde 66 oranında düşüren bu mekanizmanın yürürlükten kalkması, Starmer’ın eski çalışma arkadaşlarına göre İngiliz ekonomisine doğrudan ek yük getirecek.

Yetkililer mali faturaya karşılık Brüksel’in bazı başlıklarda taviz verebileceğini dile getiriyor.

Bu kapsamda AB yönetiminin, İngiltere’yi Schengen Bölgesi’ne katılmaya ya da euro para birimine geçmeye zorlamayabileceği değerlendiriliyor.

Buna karşın üyeliğe dönüş doğrudan mali harcamaların ötesinde kapsamlı ticari zorunlulukları da beraberinde getirecek.

Haberde, Londra’nın AB’den ayrıldıktan sonra üçüncü ülkelerle imzaladığı bütün bağımsız ticaret anlaşmalarını iptal etmek zorunda kalacağına dikkat çekildi.

Temmuz ayı sonunda başbakanlık görevinden ayrıldığını duyuran Keir Starmer’ın yerine geçen yeni Başbakan Andy Burnham, bir sonraki genel seçimlerde İngiltere’nin birliğe geri dönüşü için kampanya başlatabileceğini açıklamıştı.

Yıl sonunda düzenlenmesi planlanan zirvede ele alacağı üç seçeneği paylaşan Burnham; tam üyelik, AB tek pazarına erişim ve gümrük birliğine katılım başlıklarını değerlendireceğini bildirdi.

Starmer da başbakanlığı öncesinde Brexit sürecine destek vermemiş, ayrılık koşullarının yumuşatılmasını savunarak sürecin iptalini de seçenekler arasına alan ikinci bir teyit referandumu düzenlenmesi için çaba göstermişti.

İngiltere’de 23 Haziran 2016 tarihinde yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 51,9’u birlikten ayrılma yönünde oy kullanmıştı.

Ülke, 47 yıllık üyeliğin ardından 31 Ocak 2020’de AB’den resmen ayrıldı. Londra, üyelik sürecinde çeşitli ayrıcalıklar ve istisnalar içeren özel bir statüye sahipti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English