Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Gazze planının ikinci aşamasını durduran tek şey: Gerçeklik

Yayınlanma

Gazze planı neden işlemiyor? Hamas Gazze’yi demir yumrukla yönetiyor, onu silahsızlandırmaya kimse gönüllü değil ve Netanyahu da acele etmiyor. Buna karşın ABD Başkanı bir “başarı” istiyor. Kuzey cephesinde ise Hizbullah’ın yeni sloganı: “Hayatta kalmak zaferdir”

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’te Amos Harel imzasıyla yayımlandı. Harel yazısında Trump yönetiminin Gazze planının ikinci aşamasının neden sahadaki gerçeklerle örtüşmediğini ve bu durumun İsrail iç siyaseti ile bölgesel dengelere nasıl yansıdığını ele alıyor. Yazıda yer alan değerlendirmeler ve yorumlar yazara aittir; ara başlıklar tarafımızca konmuştur; çeviri, metnin anlam ve bağlamı korunarak Türkçeye aktarılmıştır.


“Gazze’de herkes Hamas’tan çekiniyor, Netanyahu ise Trump’tan korkuyor.” 

Üst düzey bir savunma yetkilisi perşembe günü Gazze Şeridi’ndeki durumu bu sözlerle özetledi. ABD Başkanı Donald Trump, çarşamba günü Gazze’nin yönetimini üstlenmesi planlanan Barış Kurulu üyelerinin isimlerinin 2026’nın başında açıklanacağını söyledi.

Trump, kendine özgü üslubuyla bu yapının “şimdiye kadarki en efsanevi barış kurullarından biri” olacağını iddia ederek, “Krallar, cumhurbaşkanları, başbakanlar… Hepsi bu kurulda yer almak istiyor” dedi. Bir an için, Beyaz Saray’da büyük maliyetle inşa ettirdiği balo salonundan söz ediyormuş izlenimi verdi.

İntihar görevi

Barış Kurulu gerçekten hayata geçebilir. Ancak sahadaki gerçeklik şimdilik çok farklı. Hamas, Gazze ’nin İsrail’in kontrol ettiği “Sarı Hat”ın batısında kalan bölümünü demir bir disiplinle yönetiyor. Uluslararası istikrar gücüne katılması gündeme gelen ülkeler ise örgütü silahsızlandırmak üzere asker göndermeye hevesli değil; bunu bir intihar görevi olarak görüyorlar ve bunda da haklılar.

Bu tablo, görünürde Başbakan Binyamin Netanyahu’nun işine geliyor. İsrail, hayattaki 20 rehineyi ve polis memuru Ran Gvili dışında tüm rehine cenazelerini teslim almış durumda. Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasına geçmek için gerçek bir isteği olmadığı görülüyor. Çünkü bu adım, Filistinlilere taviz verilmesi ve Filistin Yönetimi’ne yeni yönetimde rol tanınması yönünde uluslararası baskıyı yeniden gündeme getirebilir.

Hamas’ın askeri olarak zayıfladığı ve elinde canlı rehine bulunmadığı bir ortamda sınırlı çatışmalara dönüş, Netanyahu’nun iç siyasette de işine yarayabilir; özellikle seçim yılı yaklaşırken. Ancak Trump, Netanyahu’yu dizginliyor. İki liderin ay sonunda Mar-a-Lago’da bir araya gelmesi bekleniyor. Trump hâlâ uluslararası bir başarı peşinde. Bu hafta Nobel Barış Ödülü’nün Oslo’da kendisine verilmemesi muhtemelen canını sıkmış durumda. Sert söylemlerine rağmen, kendisini “modern tarihin en büyük barış mimarı” olarak görme iddiasını henüz gerçekleştirebilmiş değil.

İsrail acele etmiyor

Trump’ın Ukrayna’da Rusya yanlısı olarak görülen barış planı şimdiden kadük kalmış görünüyor. Avrupa ile ilişkiler, özellikle Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e yönelik uzlaşmacı yaklaşımı nedeniyle gergin. Bu nedenle, paradoksal biçimde harabeye dönmüş Gazze, ilerleme sağlanabilecek daha elverişli bir alan gibi duruyor. Bu da Trump’ın, Netanyahu’nun Gazze’de yeniden geniş çaplı bir askeri harekât başlatmasına izin vermeyeceği anlamına geliyor. Böyle bir adım, varsa bile, Netanyahu’nun ABD ziyaretinden sonrasına kalacak.

Şu aşamada Gazze’deki askeri durum İsrail açısından acil görünmüyor. Refah’ta, Sarı Bölge içinde, tünellerde bulunan birkaç düzine silahlı Hamas mensubunun yer aldığı bir cep var. Ordu burayı kuşatmış durumda ve Netanyahu, militanların anlaşmayla bölgeden çıkmasına izin verme kararından geri adım attı. Hamas’ın Batı Necef’teki İsrailli sivillere yönelik tehdidinin sınırlı olduğu değerlendiriliyor. Örgütün elinde yaklaşık 100 civarında roket kaldığı tahmin ediliyor.

Buna rağmen Hamas, İsrail’in çekildiği bölgelerde tam kontrolünü sürdürüyor. Hafif silahlarla donatılmış binlerce mensubu var. Liderliği, Gazzelilere karşı acımasız güç kullanmaktan çekinmiyor. Milis lideri Yaser Ebu Şebab’ın öldürülmesinin ardından aşiretlerin Hamas’a oluşturduğu tehdit de oldukça zayıflamış durumda.

Trump ise bir an önce bir sonraki aşamaya geçildiğini ilan etmek istiyor. Bunun Noel ile ocak ortası arasında gerçekleşmesi bekleniyor. Bu süreçte Filistinli teknokratlardan oluşan bir hükümet ve Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) gibi yeni yapılar kurulması öngörülüyor. Ancak bunlar olmadan ilerleme sağlanması zor.

“Hamas değil Gazzeli”

Yine de Hamas sorunu bu yapılar kurulduktan sonra da ortadan kalkmayacak. Endonezya, Azerbaycan ya da Arap ülkeleri, Hamas’ı silahsızlandırmak için doğrudan çatışmaya girmeye istekli değil. Hamas’ı silahsızlandırmak yerine, sorunun kendi kendine ortadan kalkmasını bekleyen bir yaklaşım benimseniyor. 

ABD de Hamas’ın kontrolündeki Gazze’ye asker göndermeyi planlamıyor; muhtemelen İsrail’in kontrolündeki bölgeye bile göndermeyecek. Amerikalılar, İsrail’in elinde bulunan doğu kesimindeki “Yeni Gazze”de gelecekte yapılacak yeniden imar çalışmalarına odaklanmış durumda. İsrailli subaylar Hamas’tan söz ettiğinde, Amerikalı muhatapları onları düzeltiyor: “Biz ‘Gazzeliler’ demeyi tercih ediyoruz.” Bu, ileride ciddi sonuçlar doğurabilecek tehlikeli bir inkâr hali.

Kiryat Gat’taki Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi’nde yürütülen ABD öncülüğündeki görüşmeler ise ciddi ve somut. Askeri yetkililer ve yabancı ordular arasında önceden belirlenmiş bir takvimle her gün toplantılar yapılıyor. Refah’taki yıkıntılar arasında, önce enkazın kaldırılacağı, ardından inşa faaliyetlerine başlanacağı bir alan bile belirlenmiş durumda.

Sağlık kliniklerinin kurulması, bir polis gücünün konuşlandırılması ve patlamamış İsrail mühimmatının temizlenmesi gibi başlıklar ele alınıyor. Ancak bu sözde pilot proje, yalnızca birkaç bin Gazzeli için barınma çözümlerini kapsıyor ve ne zaman hayata geçeceği belirsiz. Daha kapsamlı plan ise henüz ivme kazanmış değil.

Kuzey cephesinde durum

Trump, kuzey cephesinde de Netanyahu’yu ciddi biçimde frenledi. Başbakan, son iki ayda ikincil cephelerde sert bir tutum benimsedi. Suriye’de Cumhurbaşkanı Ahmed Şara yönetimiyle uzlaşma ihtimalini baltaladı, İsrail’in bir yıl önce ele geçirdiği Suriye Golan Tepeleri’ndeki bölgelere provokatif bir ziyaret yaptı ve sınır hattındaki tansiyonu bilinçli olarak yükseltti. Bu süreçte İsrail askerleri bölgede iki kez silahlı çatışmaya girdi; bu durum, askeri varlık sürdükçe geleceğe dair bir işaret olarak görülüyor.

Lübnan’da ise İsrail ordusu, Hizbullah’ın yeniden silahlanmasını engellemek amacıyla örgüte ait hedeflere düzenli saldırılar düzenledi. Zirve nokta, geçen ay Beyrut’ta Hizbullah’ın askeri lideri Heysem Ali Tabatabai’nin öldürülmesi oldu. Bu suikastın ardından İsrail, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasında ilerleme sağlanmaması halinde saldırıları artırmakla tehdit etti.

Ancak Trump’ın Suriye ve Lübnan konusunda farklı öncelikleri var. İsrail ile Suriye arasında uzlaşı ihtimalinden açıkça söz etti ve Lübnan’a, İsrail’in askeri tırmanışının Trump’ın “başarı” olarak sunmak istediği Beyrut’taki merkezi hükümetin güçlendirilmesi sürecini baltalamaması yönünde mesaj gönderdi. Washington, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını zorla dayatma konusunda istekli görünmüyor.

İsrail ordusu Lübnan’da zaman zaman saldırılar düzenlemeyi sürdürse de bombardımanın ölçeği ve Hizbullah’a yönelik tehditlerin tonu azalmış durumda. Kuzeydeki gelişmeler de Trump-Netanyahu görüşmesinin gündeminde olacak.

Şimdilik Trump’ın açıklamaları, gerilimi yeniden tırmandırmaya izin vermeyeceğini ve kısmen soğuyan cepheleri yeniden ısıtmak için İsrail’e destek olmayacağını gösteriyor. Trump’ın elinde bir koz daha var: Netanyahu’nun, Cumhurbaşkanı Herzog’dan af alabilmek için hâlâ Trump’ın desteğine ihtiyacı bulunuyor.

Bu koşullar altında Hizbullah’tan gelen savunmacı söylem dikkat çekici. Örgütün resmî internet sitesi el-Ahed’de geçen hafta yayımlanan “Direnişi, itidali ve asimetrik savaşın mantığını anlamak” başlıklı yazıda, Hizbullah’ın son bir yıldır İsrail saldırılarına karşılık vermemesini eleştirenlerin “direnişin temel ilkesini gözden kaçırdığı” savunuldu. Yazara göre, Hizbullah gibi hareketler ulusal orduların yerine geçmez; devlet halkını koruyamadığında ortaya çıkar.

Yazıda Hizbullah’ın hesaplarının “savunmacı ve seçici” olduğu belirtilerek, örgütün İsrail’e karşı caydırıcılık yaratmak istediğinde saldırdığı, tırmanmanın İsrail’in işine yarayacağını düşündüğünde ise itidal gösterdiği ifade edildi. Sonuç cümlesi ise yeni yaklaşımı özetliyordu: 

“Hayatta kalmak zaferdir.”

Bu tutum, İsrail’in Eylül 2024’te öldürdüğü eski lider Hasan Nasrallah’ın son yıllarındaki sert ve meydan okuyucu söyleminden oldukça uzak. Yerine geçen Şeyh Naim Kasım’ın ise bu daha temkinli çizgiyle büyük ölçüde örtüşen bir yaklaşım benimsediği görülüyor.

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

Yayınlanma

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.

Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.

Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.

Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.

İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.

Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde

Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.

ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.

İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.

Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.

Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.

Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English