Dünya Basını
CIA’in Afganistan’daki biyolojik savaşı

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız metin, önce Washington Post’ta yayımlanan ve uzun süre kamuoyundan saklanan CIA operasyonunu ilk kez ayrıntılı biçimde açığa çıkaran bir özel habere dayanıyor. Warren P. Strobel imzalı haber, ABD’nin Afganistan’daki askeri varlığını yalnızca “terörle mücadele” retoriği ya da klasik askeri angajman biçimleri üzerinden değil, tarım, biyoloji, istihbarat ve örtük müdahale tekniklerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir savaş konsepti olarak ele alması bakımından özellikle dikkat çekici. Haberde aktarılanlar, CIA’in Afganistan’daki haşhaş üretimini doğrudan ortadan kaldırmak yerine, mahsulün kimyasal etkinliğini düşürmeyi amaçlayan, yıllara yayılan, büyük ölçüde gizli yürütülen ve “havadan tohumlama” gibi son derece sıra dışı yöntemlere dayanan bir programı devreye soktuğunu ortaya koyuyor.
Bu tercih, emperyalist savaşın yalnızca silahlı çatışma ve askeri kontrolle sınırlı olmadığını, yeri geldiğinde biyolojik süreçleri, ekolojik dengeleri ve tarımsal üretimi de müdahale alanı olarak kurgulayan bir yönetimsellik biçimiyle işlediğini gösteren yakın bir örnek olarak karşımızda duruyor.
CIA’nin Afganistan’daki afyon üretimini sabote etmeye dönük gizli operasyonun perde arkası
Warren P. Strobel
The Age
13 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal
Afganistan’da yirmi yıl boyunca süren yıpratıcı savaş boyunca Amerika Birleşik Devletleri gökyüzünden sayısız silah, milyonlarca ton da mühimmat bıraktı. Predator insansız hava araçlarından fırlatılan Hellfire füzeleri mesela. Hatta var olan en güçlü nükleer olmayan bomba olan “Tüm Bombaların Anası” dahi kullanıldı. Ancak tüm bu konvansiyonel mühimmatların arasında, çok daha küçük bir şey de vardı: Haşhaş tohumları. Milyarlarcası.
The Washington Post’un öğrendiğine göre, CIA on yılı aşkın bir süre boyunca kesintili biçimlerde de olsa, Afganistan’ın son derece kârlı haşhaş üretimini gizlice manipüle etmeyi amaçlayan cüretkâr ve son derece gizli bir program yürüttü. Bu kapsamda Afgan çiftçilerin tarlaları, içindeki kimyasalların hemen hemen hiçbiri eroine dönüştürülemeyen bitkileri filizlendiren, özel olarak modifiye edilmiş tohumlarla kaplandı.
Daha önce kamuoyuna hiç açıklanmamış olan bu gizli program, 2001–2021 yılları arasındaki ABD önderliğindeki Afganistan savaşının ve Latin Amerika’dan Asya’ya, ABD’nin küresel uyuşturucuyla mücadele çabalarının uzun ve çalkantılı tarihinin rapor edilmemiş bir bölümünü oluşturuyor. Programın varlığı, bu gizli operasyonun çeşitli yönlerine aşina olan ve ancak anonimlik koşuluyla konuşan 14 kişi tarafından da doğrulandı.
Bu programın ortaya çıkışı, uyuşturucuyla savaşın yeniden güvenlik gündeminin merkezine oturduğu bir döneme tesadüf ediyor. Malum, ABD Başkanı Donald Trump, batı yarımküredeki uyuşturucu kartellerine karşı savaş ilan etti; Karayipler ve doğu Pasifik’te sözde uyuşturucu teknelerine yönelik onlarca ölümcül saldırı emri verdi, kartelleri “terör örgütü” olarak tanımladı ve bölgeye büyük bir deniz ve hava gücü sevk etti. Ayrıca CIA’e, uyuşturucu kaçakçılarına ve onların destekçilerine karşı saldırgan gizli eylemlerde bulunma yetkisi verdi.
Geçmişteki uyuşturucu savaşlarına katılmış eski yetkililere göre, bu son girişimin de, tıpkı iki on yıl önce Afganistan’daki afyonla mücadelede olduğu gibi, başarılı olup olmayacağı belirsiz.
2000’lerin başında Afganistan’da büyüyen afyon ticareti, Amerikan birliklerinin Taliban’ı yenmek, terörist grupları ortadan kaldırmak ve Batı destekli zayıf hükümeti istikrara kavuşturmak için ölümcül şekilde mücadele verdiği bir dönemde, ABD’nin hedeflerini baltalıyordu. Afgan eroini, dönemin Devlet Başkanı Hamid Karzai’nin hükümetinde ve eyaletlerde yolsuzluğu besliyor, Taliban’ın silah ve teçhizatının finansmanına katkı sağlıyordu. Aynı zamanda küresel eroin arzının büyük kısmını oluşturan bu uyuşturucuların önemli bir kısmı Avrupa’ya ya da eski Sovyetler Birliği coğrafyasına yöneliyordu.
Batılı müttefikler ile ABD hükümet kurumları, Afganistan kırsalındaki [Hamid] Karzai desteğini zayıflatmadan mahsulü nasıl azaltabilecekleri konusunda sert tartışmalara girdi. Diplomatlar ve uyuşturucuyla mücadele yetkilileri, havadan herbisit püskürtülmesinden tüm Afgan haşhaş mahsulünün satın alınıp yurtdışında ilaca dönüştürülmesine kadar türlü seçeneği tartıştı.
Bu arada, CIA, neredeyse hepsinden habersiz biçimde, kendi gizli eroin yok etme programını yürütüyordu. Program, Afgan savaşı sırasında ciddi mali kaynaklara sahip olan istihbarat teşkilatının Suç ve Uyuşturucu Merkezi tarafından yürütülüyordu. Programa hakim olan üç kişinin aktardığına göre, değiştirilmiş haşhaş tohumlarının havadan bırakılması 2004 sonbaharında başladı. Operasyon en az bir kez durduruldu ve 2015 civarı da sona erdi.
Programdan haberdar olan kişilere göre, başlangıçta İngiliz C-130 uçaklarını kullanan gizli operatörler, tespit edilmemek için gece uçuşları gerçekleştirdi ve Afganistan’ın geniş haşhaş tarlalarının üzerine özel olarak geliştirilen milyarlarca tohum saçtı. Hava yoluyla yapılan bu dağıtımlar, haşhaş üretiminin merkezleri olan Nangarhar ve Helmand eyaletlerinde gerçekleştirildi.
Bilindiği kadarıyla, tohumlar daha yakın zamana kadar yaygın olmayan bir teknoloji olan gen düzenleme ile genetik olarak değiştirilmemiş, ancak zaman içinde eroin üretmek için kullanılan alkaloid kimyasalları daha az barındıran bir bitki üretmek için yetiştirilmiş ve seçilmişti. Tohumların ne zaman ve nasıl geliştirildiğine dair ayrıntılar ise belirsizliğini koruyor. Ancak programın tanıklarından bir kişi, yetiştirmenin birkaç yıl sürdüğünü ve doğal haşhaş tohumlarıyla melezleme yapıldığını kaydetti.
Tohumlar atıldıktan sonra amaç, bu tohumlardan filizlenen bitkilerin yerli bitkilerle çapraz döllenerek zamanla baskın tür haline gelmesi ve böylece genel mahsulün etkinliğini düşürmesiydi.
Programın bütçesi, kaç uçuş yapıldığı ve etkinliğine dair somut ölçütler dâhil olmak üzere birçok yönü hâlâ gizli tutuluyor. Program o kadar dar bir çevrede biliniyordu ki, George W. Bush ve Barack Obama dönemlerinde Afganistan politikalarında görev almış bazı üst düzey Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ya varlığından haberdar olmadıklarını ya da kulaklarına yalnızca birtakım söylentiler geldiğini söylediler.
İki eski ABD’li yetkiliye göre CIA, uçuşları ve operasyonun diğer unsurlarını yürütmek için Bush’tan, “finding” olarak bilinen gizli yazılı bir yetkilendirme belgesi aldı. Bu belge, programı en azından ABD hükümeti nezdinde yasal kılıyordu.
CIA sözcüsü, Washington Post’un yayımlamayı planladığı ayrıntıların bir listesinin kendilerine sunulmasının ardından yorum yapmayı reddetti. Bush ve Obama yönetimlerinin eski sözcüleri de konuya dair herhangi bir yorum yapmadılar.
CIA programı başlattığında Karzai liderliğindeki Afgan hükümetinin bilgilendirilmediği konuya vakıf kişilerce ifade ediliyor. Afganların daha sonra öğrenip öğrenmediği ise belirsizliğini koruyor. Karzai, bir yardımcısı aracılığıyla iletilen yorum talebine yanıt vermedi.
Washington’daki Britanya Büyükelçiliği de yorum talebine dönük bir cevap vermedi.
2002 ile 2010 yılları arasında Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin başında bulunan Antonio Maria Costa, CIA’nin yürüttüğüne benzer bir program hakkında fısıltılar duyduğunu, ancak hiçbir zaman teyit alamadığını söyledi.
Afganistan’daki program 2015 gibi sona ererken, ABD’li yetkililer aynı alışılmadık yöntemin, önemli bir diğer eroin üreticisi olan Meksika’daki haşhaş tarlalarına uygulanmasını tartıştı. Ancak bu plan, Meksika’da haşhaşın engebeli arazide küçük parseller halinde yetiştirilmesi nedeniyle, güneybatı Afganistan’daki düz arazilere kıyasla havadan tohumlama için çok daha zor bir hedef oluşturduğu gerekçesiyle rafa kaldırıldı.
“Kalıpların dışında düşünme”
Afganistan’daki genel uyuşturucuyla mücadele kampanyasının tam bir başarısızlık olduğu Batılı yetkililer tarafından da kabul ediliyor. Washington’daki kurumlar arası çekişmeler, uluslararası çabaya öncülük eden Britanya dâhil müttefiklerle yaşanan gerilimler, Karzai ve hükümetinden gelen sürekliliği olmayan destek ve haşhaş tarımının kırsal Afganistan’ın kültürüne ve ekonomisine kök salmış olması programın sonunu getirdi.
Pentagon, Afgan uyuşturucu savaşına daha derin biçimlerde dâhil olmaya defalarca direndi; bunun İslamcı teröristleri ortadan kaldırma ve Taliban’la savaşma misyonundan saptırdığını savundu.
Buna karşın, bazı eski CIA ve Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, istihbarat teşkilatının haşhaş mahsulünün etkinliğini düşürmeye yönelik tohumlama programının bir süre için başarılı olduğunu söylediler. Fakat program aynı zamanda son derece pahalıydı ve CIA Suç ve Uyuşturucu Merkezi’nin operasyonel bütçesini adeta yiyip bitirdi.
Trump’ın ikinci yönetimi altında ise batı yarımküre merkeziyle birleşen CIA biriminin bütçesi artık gizli tutuluyor.
Programla ilgili raporları okumuş eski bir ABD’li yetkili, “İşe yaradığına dair bir his vardı, ama belki de zamanla etkisi azaldı. Elde edilen fayda, katlanılan maliyete değmiyordu” dedi. “Bu aslında CIA’in yaratıcı, kalıpların dışında düşünmesine bir örnek. Bir sorun kinetik olmayan, askeri olmayan bir şekilde ele alınıyordu.”
Programdan haberdar olan diğer kişiler ise sonuçlardan daha az etkilenmiş, bunun Afgan afyon üretiminde kalıcı bir düşüş sağlamadığını ve olsa olsa Bush yönetimindeki politika yapıcıların Afganistan’ın uyuşturucularına karşı savaşta zor kararlardan kaçınmasına yardım ettiğini söylüyorlar.
Afganistan’ın Yeniden İnşası Özel Teftiş Heyeti (SIGAR) 2018 tarihli raporu şu sonuca vardı: “ABD, koalisyon ortakları ya da Afgan hükümeti tarafından yürütülen hiçbir uyuşturucuyla mücadele programı, haşhaş ekimi veya afyon üretiminde kalıcı bir azalma sağlamamıştır.” Açık ki SIGAR, CIA’nin gizli operasyonundan haberdar değildi.
2001’den itibaren ABD, Afganistan’dan çıkan eroin akışını durdurmaya çalışmak için yaklaşık 9 milyar dolar (13,7 milyar dolar) harcadı. SIGAR raporu, BM ve CIA verilerine atıfta bulunarak, Afganistan’daki haşhaş üretiminin 2007–2011 yılları arasında kayda değer biçimde düştüğünü, ardından yeniden yükseldiğini ve 2016’dan sonra hızla arttığını ortaya koyuyor. Taliban, yıllar boyunca eroin hattından kâr sağladı; ancak ABD’li yetkililer bunun mali yapıdaki ağırlığı konusunda net bir sonuca varmış değiller.
Püskürtme savaşı
ABD, onlarca yıldır küresel ölçekte yasadışı uyuşturucularla mücadele ediyor, sevkiyatları engelliyor, kaçakçılık ağlarına sızıyor ve uyuşturucu baronlarını iade ettiriyor. Trump, bu sorunu uluslararası terörizmle aynı seviyede bir ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımladı ve birçok eski yetkili ile hukuk uzmanının uluslararası hukuku ihlal ettiğini söylediği, denizdeki sözde kaçakçılara yönelik askerî güç kullanımına izin verdi. Ayrıca ekonomik gücü de kullandı. Çin’in ölümcül sentetik uyuşturucu fentanilin üretiminde kullanılan öncü kimyasalların ihracatını sınırlaması halinde gümrük tarifelerini düşürebileceğini öne sürdü.
Washington, narkotik amaçlı yetiştirilen bitkilere karşı çeşitli yöntemler denedi. Kolombiya’da, ABD fonları, kokain yapımında kullanılan koka plantasyonları üzerinde yaygın havadan glifosat herbisiti püskürtülmesini finanse etti. ABD’li yetkililer bu programın mahsulü azaltmada başarılı olduğunu iddia etti. Peru’da ise Amerikan uyuşturucuyla mücadele kurumları herbisit içeren bir pelet test etti; ancak eski bir ABD’li yetkilinin söylediğine göre bu peletler hiç atılmadı.
Afganistan’da Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası Narkotik ve Kolluk Kuvvetleri Bürosu, Kolombiya modeline dayanarak agresif havadan herbisit püskürtülmesini savundu.
Pentagon, CIA ve Britanya hükümeti püskürtmelere karşı çıktı; bunun Afgan halkını Taliban’dan koparma çabalarına zarar vereceğini savundular. Afganistan’ın tarıma dayalı toplumunda kimyasalların yeraltı sularını zehirleyebileceğini söyleyen üst düzey Afgan yetkililer de aynı biçimde karşı çıktılar.
Eski Kolombiya büyükelçisi olan dönemin Afganistan Büyükelçisi William Wood, püskürtme konusunda o kadar ısrarcıydı ki, üç eski üst düzey yetkiliye göre, glifosatın güvenli olduğunu kanıtlamak için Kabil’deki Mesud Meydanı’nda bir glifosat küvetinin içine speedo mayo ile oturmayı teklif etti. Wood, “Kimyasal Bill” olarak anılmaya başlanacaktı.
Eski bir üst düzey Bush yönetimi yetkilisinin aktardığına göre ise, Bush bir video telekonferansta Karzai’ye, “Ben püskürtmeden yanayım,” dedi. Afgan liderin yanıtı sertti: “Afganistan’da değil.”
ABD’li yetkililer, Afgan hükümetinin eninde sonunda herbisit planını onaylayacağından o kadar emindi ki, SIGAR raporuna göre, glifosat ve yerden püskürtme ekipmanını Kabil’e taşıdılar. Ancak Afgan kabinesi Ocak 2007’de bu fikri reddetti. Birden fazla eski ABD’li yetkiliye göre Afgan haşhaşına yönelik kayda değer bir herbisit püskürtmesi hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Püskürtme konusundaki çıkmaz uzadıkça, Bush yönetimi daha alışılmadık kontrol stratejilerini araştırdı.
Taliban ile uyuşturucu kaçakçıları arasındaki bağlar üzerine 2009’da bir kitap yazan eski gazeteci Gretchen Peters, “Sürekli bir tür sihirli çözüm arıyorlardı” diyecekti.
Bazı öneriler gerçekten egzotikti. İki eski yetkiliye göre Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, mantarların ürettiği zehirler olan mikotoksinlerin kullanılmasını bile tartıştı. 1998’den itibaren Birleşmiş Milletler ve ABD, Özbekistan’daki eski bir Sovyet laboratuvarında afyon haşhaşını enfekte eden ve öldüren bir mantar üzerine olan araştırmaları finanse etmişti.
Ancak bir sorun vardı. Bu zehirler, haşhaşın yanı sıra Afganistan’daki gıda mahsullerini de öldürebilir, bu da geniş çaplı bir kıtlığa yol açabilirdi.
Bush’un Ulusal Uyuşturucu Kontrol Politikası Ofisi Direktörü John Walters, “Güvenli olmayan bir patojen kullanamazdık. Bu biyolojik savaş olurdu” dedi. Şu anda Hudson Enstitüsü’nün başkanı olan Walters, CIA’nin haşhaş tohumu programı hakkında başka bir yorum yapmayı ise reddetti.
Kasvetli bir hasat
Herbisit püskürtme tartışmaları sürerken, CIA’nin gizli programı ilerledi ve 2004’te havadan tohumlama başladı. Operasyon, dikkatli zamanlama ve karmaşık bir organizasyon gerektiriyordu, zira öncesinde de yıllarca süren gizli tarımsal araştırmalar yapılmıştı. Süreci yakından bilen birine göre, tohumlar ABD’deki bir tesiste yetiştirildi, normal haşhaş bitkileriyle melezlenerek sonuçlar test edildi ve ardından kitlesel miktarlarda üretilmeye başlandı.
Tohumlar, Afgan çiftçilerin kendi tohumlarını ektiği sonbahar sonunda atılmalıydı. Programa dair başlangıç aşamalarını bilen eski bir üst düzey ABD’li yetkili, Afgan bir haşhaş çiftçisinin olağandışı bir durum fark etmemesi için “fazla dikkat çekmemesine özen göstermek”, ama aynı zamanda “zamanla baskın mahsul ya da haşhaş türü haline gelmesini sağlamak” gerektiğini söyledi.
Amerikan bitkileri neredeyse hiç morfin içermemekle kalmıyor, aynı zamanda erken filizlenmeleri ve özellikle canlı kırmızı çiçekler üretmeleri için yetiştiriliyordu. CIA, bunun Afgan çiftçileri cezbederek bitkilerin tohumlarını hasat edip yeniden ekmelerini sağlayacağını umuyordu.
Yetkililer, çiftçilerin tohumların bir kısmını saklayıp satmasını ve bu tohumların ülkenin hareketli tarım pazarları aracılığıyla yayılmasını da umut ediyordu.
Eski bir üst düzey ABD’li yetkiliye göre, havadan tohumlama yapılan bölgeler, değiştirilmiş bitkilerin baskın tür haline gelmesi amacıyla sonraki yıllarda yeniden hedef alındı.
Yine programa aşina iki kişinin aktardığına göre, ilerleme çeşitli yollarla değerlendirildi. Hava gözetleme ve uydu görüntüleri, çiftçilerin verimsiz bitkileri tarlalarından temizlediğini gösteriyordu. Elektronik dinlemeler de afyon üreticileri arasındaki konuşmaları kaydediyordu. Hatta ABD’li yetkililer ara sıra çiftçi tarlalarında ziyaretlerinin gerçek amacını gizleyerek yerinde kontroller dahi yaptı.
Bu CIA operasyonu, Obama’nın 2009’da göreve başlamasının ardından da devam etti ve zaman zaman Beyaz Saray’da, hükümet genelinden üst düzey ulusal güvenlik yetkililerinin yer aldığı Başkan Yardımcıları Komitesi toplantılarında tartışıldı.
Epey maliyetli olan bu program, birçok kişinin aktardığına göre, mali sıkıntılar nedeniyle sona erdi. CIA’nin uyuşturucuyla mücadele merkezinin bütçesi daraltılıyordu ve istihbarat teşkilatı, Pentagon, Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi ve Dışişleri Bakanlığı’nı haşhaş tohumu dağıtımını finanse etme meselesine ikna etmeye çalıştı.
Programın son yıllarında Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası Uyuşturucu ve Kolluk İşleri Bürosu, uçak yakıtı, bakım ve onarım masraflarını üstlendi, fakat havadan tohumlama bir daha gerçekleştirilmedi.
Yaklaşık 20 yıldır, Afgan çiftçiler arasında yabancıların haşhaş mahsulünü gizlice püskürterek, kullandıkları gübreyi katıştırarak veya kasıtlı biçimde hastalık yayarak sabote ettiğine dair ısrarcı söylentiler var. Görünen o ki, bu söylentiler tamamen temelsiz değilmiş.
ABD ordusu ve tabii CIA, 2021’de kaotik bir şekilde Afganistan’dan çekildiğinde, BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi verilerine göre, afyon ticareti Afganistan’ın gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 9 ila 14’ünü, yani 1,8 ila 2,7 milyar dolarlık bir kısmını oluşturuyordu.
Taliban ülkenin kontrolünü yeniden ele geçirdikten sonra afyon üretimini yasakladı. Nitekim 2023 itibariyle afyon ekimi yüzde 95 oranında azaldı. Ancak BM’ye göre ürün geçen yıl yüzde 19 oranında toparlandı ve CIA’nin bir zamanlar hedef aldığı geleneksel haşhaş bölgelerinden ülkenin kuzeydoğusuna doğru kaydı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa5 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












