Bizi Takip Edin

Dünya Basını

CIA’in Afganistan’daki biyolojik savaşı

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız metin, önce Washington Post’ta yayımlanan ve uzun süre kamuoyundan saklanan CIA operasyonunu ilk kez ayrıntılı biçimde açığa çıkaran bir özel habere dayanıyor. Warren P. Strobel imzalı haber, ABD’nin Afganistan’daki askeri varlığını yalnızca “terörle mücadele” retoriği ya da klasik askeri angajman biçimleri üzerinden değil, tarım, biyoloji, istihbarat ve örtük müdahale tekniklerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir savaş konsepti olarak ele alması bakımından özellikle dikkat çekici. Haberde aktarılanlar, CIA’in Afganistan’daki haşhaş üretimini doğrudan ortadan kaldırmak yerine, mahsulün kimyasal etkinliğini düşürmeyi amaçlayan, yıllara yayılan, büyük ölçüde gizli yürütülen ve “havadan tohumlama” gibi son derece sıra dışı yöntemlere dayanan bir programı devreye soktuğunu ortaya koyuyor.

Bu tercih, emperyalist savaşın yalnızca silahlı çatışma ve askeri kontrolle sınırlı olmadığını, yeri geldiğinde biyolojik süreçleri, ekolojik dengeleri ve tarımsal üretimi de müdahale alanı olarak kurgulayan bir yönetimsellik biçimiyle işlediğini gösteren yakın bir örnek olarak karşımızda duruyor.


CIA’nin Afganistan’daki afyon üretimini sabote etmeye dönük gizli operasyonun perde arkası

Warren P. Strobel
The Age
13 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Afganistan’da yirmi yıl boyunca süren yıpratıcı savaş boyunca Amerika Birleşik Devletleri gökyüzünden sayısız silah, milyonlarca ton da mühimmat bıraktı. Predator insansız hava araçlarından fırlatılan Hellfire füzeleri mesela. Hatta var olan en güçlü nükleer olmayan bomba olan “Tüm Bombaların Anası” dahi kullanıldı. Ancak tüm bu konvansiyonel mühimmatların arasında, çok daha küçük bir şey de vardı: Haşhaş tohumları. Milyarlarcası.

The Washington Post’un öğrendiğine göre, CIA on yılı aşkın bir süre boyunca kesintili biçimlerde de olsa, Afganistan’ın son derece kârlı haşhaş üretimini gizlice manipüle etmeyi amaçlayan cüretkâr ve son derece gizli bir program yürüttü. Bu kapsamda Afgan çiftçilerin tarlaları, içindeki kimyasalların hemen hemen hiçbiri eroine dönüştürülemeyen bitkileri filizlendiren, özel olarak modifiye edilmiş tohumlarla kaplandı.

Daha önce kamuoyuna hiç açıklanmamış olan bu gizli program, 2001–2021 yılları arasındaki ABD önderliğindeki Afganistan savaşının ve Latin Amerika’dan Asya’ya, ABD’nin küresel uyuşturucuyla mücadele çabalarının uzun ve çalkantılı tarihinin rapor edilmemiş bir bölümünü oluşturuyor. Programın varlığı, bu gizli operasyonun çeşitli yönlerine aşina olan ve ancak anonimlik koşuluyla konuşan 14 kişi tarafından da doğrulandı.

Bu programın ortaya çıkışı, uyuşturucuyla savaşın yeniden güvenlik gündeminin merkezine oturduğu bir döneme tesadüf ediyor. Malum, ABD Başkanı Donald Trump, batı yarımküredeki uyuşturucu kartellerine karşı savaş ilan etti; Karayipler ve doğu Pasifik’te sözde uyuşturucu teknelerine yönelik onlarca ölümcül saldırı emri verdi, kartelleri “terör örgütü” olarak tanımladı ve bölgeye büyük bir deniz ve hava gücü sevk etti. Ayrıca CIA’e, uyuşturucu kaçakçılarına ve onların destekçilerine karşı saldırgan gizli eylemlerde bulunma yetkisi verdi.

Geçmişteki uyuşturucu savaşlarına katılmış eski yetkililere göre, bu son girişimin de, tıpkı iki on yıl önce Afganistan’daki afyonla mücadelede olduğu gibi, başarılı olup olmayacağı belirsiz.

2000’lerin başında Afganistan’da büyüyen afyon ticareti, Amerikan birliklerinin Taliban’ı yenmek, terörist grupları ortadan kaldırmak ve Batı destekli zayıf hükümeti istikrara kavuşturmak için ölümcül şekilde mücadele verdiği bir dönemde, ABD’nin hedeflerini baltalıyordu. Afgan eroini, dönemin Devlet Başkanı Hamid Karzai’nin hükümetinde ve eyaletlerde yolsuzluğu besliyor, Taliban’ın silah ve teçhizatının finansmanına katkı sağlıyordu. Aynı zamanda küresel eroin arzının büyük kısmını oluşturan bu uyuşturucuların önemli bir kısmı Avrupa’ya ya da eski Sovyetler Birliği coğrafyasına yöneliyordu.

Batılı müttefikler ile ABD hükümet kurumları, Afganistan kırsalındaki [Hamid] Karzai desteğini zayıflatmadan mahsulü nasıl azaltabilecekleri konusunda sert tartışmalara girdi. Diplomatlar ve uyuşturucuyla mücadele yetkilileri, havadan herbisit püskürtülmesinden tüm Afgan haşhaş mahsulünün satın alınıp yurtdışında ilaca dönüştürülmesine kadar türlü seçeneği tartıştı.

Bu arada, CIA, neredeyse hepsinden habersiz biçimde, kendi gizli eroin yok etme programını yürütüyordu. Program, Afgan savaşı sırasında ciddi mali kaynaklara sahip olan istihbarat teşkilatının Suç ve Uyuşturucu Merkezi tarafından yürütülüyordu. Programa hakim olan üç kişinin aktardığına göre, değiştirilmiş haşhaş tohumlarının havadan bırakılması 2004 sonbaharında başladı. Operasyon en az bir kez durduruldu ve 2015 civarı da sona erdi.

Programdan haberdar olan kişilere göre, başlangıçta İngiliz C-130 uçaklarını kullanan gizli operatörler, tespit edilmemek için gece uçuşları gerçekleştirdi ve Afganistan’ın geniş haşhaş tarlalarının üzerine özel olarak geliştirilen milyarlarca tohum saçtı. Hava yoluyla yapılan bu dağıtımlar, haşhaş üretiminin merkezleri olan Nangarhar ve Helmand eyaletlerinde gerçekleştirildi.

Bilindiği kadarıyla, tohumlar daha yakın zamana kadar yaygın olmayan bir teknoloji olan gen düzenleme ile genetik olarak değiştirilmemiş, ancak zaman içinde eroin üretmek için kullanılan alkaloid kimyasalları daha az barındıran bir bitki üretmek için yetiştirilmiş ve seçilmişti. Tohumların ne zaman ve nasıl geliştirildiğine dair ayrıntılar ise belirsizliğini koruyor. Ancak programın tanıklarından bir kişi, yetiştirmenin birkaç yıl sürdüğünü ve doğal haşhaş tohumlarıyla melezleme yapıldığını kaydetti.

Tohumlar atıldıktan sonra amaç, bu tohumlardan filizlenen bitkilerin yerli bitkilerle çapraz döllenerek zamanla baskın tür haline gelmesi ve böylece genel mahsulün etkinliğini düşürmesiydi.

Programın bütçesi, kaç uçuş yapıldığı ve etkinliğine dair somut ölçütler dâhil olmak üzere birçok yönü hâlâ gizli tutuluyor. Program o kadar dar bir çevrede biliniyordu ki, George W. Bush ve Barack Obama dönemlerinde Afganistan politikalarında görev almış bazı üst düzey Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ya varlığından haberdar olmadıklarını ya da kulaklarına yalnızca birtakım söylentiler geldiğini söylediler.

İki eski ABD’li yetkiliye göre CIA, uçuşları ve operasyonun diğer unsurlarını yürütmek için Bush’tan, “finding” olarak bilinen gizli yazılı bir yetkilendirme belgesi aldı. Bu belge, programı en azından ABD hükümeti nezdinde yasal kılıyordu.

CIA sözcüsü, Washington Post’un yayımlamayı planladığı ayrıntıların bir listesinin kendilerine sunulmasının ardından yorum yapmayı reddetti. Bush ve Obama yönetimlerinin eski sözcüleri de konuya dair herhangi bir yorum yapmadılar.

CIA programı başlattığında Karzai liderliğindeki Afgan hükümetinin bilgilendirilmediği konuya vakıf kişilerce ifade ediliyor. Afganların daha sonra öğrenip öğrenmediği ise belirsizliğini koruyor. Karzai, bir yardımcısı aracılığıyla iletilen yorum talebine yanıt vermedi.

Washington’daki Britanya Büyükelçiliği de yorum talebine dönük bir cevap vermedi.

2002 ile 2010 yılları arasında Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin başında bulunan Antonio Maria Costa, CIA’nin yürüttüğüne benzer bir program hakkında fısıltılar duyduğunu, ancak hiçbir zaman teyit alamadığını söyledi.

Afganistan’daki program 2015 gibi sona ererken, ABD’li yetkililer aynı alışılmadık yöntemin, önemli bir diğer eroin üreticisi olan Meksika’daki haşhaş tarlalarına uygulanmasını tartıştı. Ancak bu plan, Meksika’da haşhaşın engebeli arazide küçük parseller halinde yetiştirilmesi nedeniyle, güneybatı Afganistan’daki düz arazilere kıyasla havadan tohumlama için çok daha zor bir hedef oluşturduğu gerekçesiyle rafa kaldırıldı.

“Kalıpların dışında düşünme”

Afganistan’daki genel uyuşturucuyla mücadele kampanyasının tam bir başarısızlık olduğu Batılı yetkililer tarafından da kabul ediliyor. Washington’daki kurumlar arası çekişmeler, uluslararası çabaya öncülük eden Britanya dâhil müttefiklerle yaşanan gerilimler, Karzai ve hükümetinden gelen sürekliliği olmayan destek ve haşhaş tarımının kırsal Afganistan’ın kültürüne ve ekonomisine kök salmış olması programın sonunu getirdi.

Pentagon, Afgan uyuşturucu savaşına daha derin biçimlerde dâhil olmaya defalarca direndi; bunun İslamcı teröristleri ortadan kaldırma ve Taliban’la savaşma misyonundan saptırdığını savundu.

Buna karşın, bazı eski CIA ve Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, istihbarat teşkilatının haşhaş mahsulünün etkinliğini düşürmeye yönelik tohumlama programının bir süre için başarılı olduğunu söylediler. Fakat program aynı zamanda son derece pahalıydı ve CIA Suç ve Uyuşturucu Merkezi’nin operasyonel bütçesini adeta yiyip bitirdi.

Trump’ın ikinci yönetimi altında ise batı yarımküre merkeziyle birleşen CIA biriminin bütçesi artık gizli tutuluyor.

Programla ilgili raporları okumuş eski bir ABD’li yetkili, “İşe yaradığına dair bir his vardı, ama belki de zamanla etkisi azaldı. Elde edilen fayda, katlanılan maliyete değmiyordu” dedi. “Bu aslında CIA’in yaratıcı, kalıpların dışında düşünmesine bir örnek. Bir sorun kinetik olmayan, askeri olmayan bir şekilde ele alınıyordu.”

Programdan haberdar olan diğer kişiler ise sonuçlardan daha az etkilenmiş, bunun Afgan afyon üretiminde kalıcı bir düşüş sağlamadığını ve olsa olsa Bush yönetimindeki politika yapıcıların Afganistan’ın uyuşturucularına karşı savaşta zor kararlardan kaçınmasına yardım ettiğini söylüyorlar.

Afganistan’ın Yeniden İnşası Özel Teftiş Heyeti (SIGAR) 2018 tarihli raporu şu sonuca vardı: “ABD, koalisyon ortakları ya da Afgan hükümeti tarafından yürütülen hiçbir uyuşturucuyla mücadele programı, haşhaş ekimi veya afyon üretiminde kalıcı bir azalma sağlamamıştır.” Açık ki SIGAR, CIA’nin gizli operasyonundan haberdar değildi.

2001’den itibaren ABD, Afganistan’dan çıkan eroin akışını durdurmaya çalışmak için yaklaşık 9 milyar dolar (13,7 milyar dolar) harcadı. SIGAR raporu, BM ve CIA verilerine atıfta bulunarak, Afganistan’daki haşhaş üretiminin 2007–2011 yılları arasında kayda değer biçimde düştüğünü, ardından yeniden yükseldiğini ve 2016’dan sonra hızla arttığını ortaya koyuyor. Taliban, yıllar boyunca eroin hattından kâr sağladı; ancak ABD’li yetkililer bunun mali yapıdaki ağırlığı konusunda net bir sonuca varmış değiller.

Püskürtme savaşı

ABD, onlarca yıldır küresel ölçekte yasadışı uyuşturucularla mücadele ediyor, sevkiyatları engelliyor, kaçakçılık ağlarına sızıyor ve uyuşturucu baronlarını iade ettiriyor. Trump, bu sorunu uluslararası terörizmle aynı seviyede bir ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımladı ve birçok eski yetkili ile hukuk uzmanının uluslararası hukuku ihlal ettiğini söylediği, denizdeki sözde kaçakçılara yönelik askerî güç kullanımına izin verdi. Ayrıca ekonomik gücü de kullandı. Çin’in ölümcül sentetik uyuşturucu fentanilin üretiminde kullanılan öncü kimyasalların ihracatını sınırlaması halinde gümrük tarifelerini düşürebileceğini öne sürdü.

Washington, narkotik amaçlı yetiştirilen bitkilere karşı çeşitli yöntemler denedi. Kolombiya’da, ABD fonları, kokain yapımında kullanılan koka plantasyonları üzerinde yaygın havadan glifosat herbisiti püskürtülmesini finanse etti. ABD’li yetkililer bu programın mahsulü azaltmada başarılı olduğunu iddia etti. Peru’da ise Amerikan uyuşturucuyla mücadele kurumları herbisit içeren bir pelet test etti; ancak eski bir ABD’li yetkilinin söylediğine göre bu peletler hiç atılmadı.

Afganistan’da Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası Narkotik ve Kolluk Kuvvetleri Bürosu, Kolombiya modeline dayanarak agresif havadan herbisit püskürtülmesini savundu.

Pentagon, CIA ve Britanya hükümeti püskürtmelere karşı çıktı; bunun Afgan halkını Taliban’dan koparma çabalarına zarar vereceğini savundular. Afganistan’ın tarıma dayalı toplumunda kimyasalların yeraltı sularını zehirleyebileceğini söyleyen üst düzey Afgan yetkililer de aynı biçimde karşı çıktılar.

Eski Kolombiya büyükelçisi olan dönemin Afganistan Büyükelçisi William Wood, püskürtme konusunda o kadar ısrarcıydı ki, üç eski üst düzey yetkiliye göre, glifosatın güvenli olduğunu kanıtlamak için Kabil’deki Mesud Meydanı’nda bir glifosat küvetinin içine speedo mayo ile oturmayı teklif etti. Wood, “Kimyasal Bill” olarak anılmaya başlanacaktı.

Eski bir üst düzey Bush yönetimi yetkilisinin aktardığına göre ise, Bush bir video telekonferansta Karzai’ye, “Ben püskürtmeden yanayım,” dedi. Afgan liderin yanıtı sertti: “Afganistan’da değil.”

ABD’li yetkililer, Afgan hükümetinin eninde sonunda herbisit planını onaylayacağından o kadar emindi ki, SIGAR raporuna göre, glifosat ve yerden püskürtme ekipmanını Kabil’e taşıdılar. Ancak Afgan kabinesi Ocak 2007’de bu fikri reddetti. Birden fazla eski ABD’li yetkiliye göre Afgan haşhaşına yönelik kayda değer bir herbisit püskürtmesi hiçbir zaman gerçekleşmedi.

Püskürtme konusundaki çıkmaz uzadıkça, Bush yönetimi daha alışılmadık kontrol stratejilerini araştırdı.

Taliban ile uyuşturucu kaçakçıları arasındaki bağlar üzerine 2009’da bir kitap yazan eski gazeteci Gretchen Peters, “Sürekli bir tür sihirli çözüm arıyorlardı” diyecekti.

Bazı öneriler gerçekten egzotikti. İki eski yetkiliye göre Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, mantarların ürettiği zehirler olan mikotoksinlerin kullanılmasını bile tartıştı. 1998’den itibaren Birleşmiş Milletler ve ABD, Özbekistan’daki eski bir Sovyet laboratuvarında afyon haşhaşını enfekte eden ve öldüren bir mantar üzerine olan araştırmaları finanse etmişti.

Ancak bir sorun vardı. Bu zehirler, haşhaşın yanı sıra Afganistan’daki gıda mahsullerini de öldürebilir, bu da geniş çaplı bir kıtlığa yol açabilirdi.

Bush’un Ulusal Uyuşturucu Kontrol Politikası Ofisi Direktörü John Walters, “Güvenli olmayan bir patojen kullanamazdık. Bu biyolojik savaş olurdu” dedi. Şu anda Hudson Enstitüsü’nün başkanı olan Walters, CIA’nin haşhaş tohumu programı hakkında başka bir yorum yapmayı ise reddetti.

Kasvetli bir hasat

Herbisit püskürtme tartışmaları sürerken, CIA’nin gizli programı ilerledi ve 2004’te havadan tohumlama başladı. Operasyon, dikkatli zamanlama ve karmaşık bir organizasyon gerektiriyordu, zira öncesinde de yıllarca süren gizli tarımsal araştırmalar yapılmıştı. Süreci yakından bilen birine göre, tohumlar ABD’deki bir tesiste yetiştirildi, normal haşhaş bitkileriyle melezlenerek sonuçlar test edildi ve ardından kitlesel miktarlarda üretilmeye başlandı.

Tohumlar, Afgan çiftçilerin kendi tohumlarını ektiği sonbahar sonunda atılmalıydı. Programa dair başlangıç aşamalarını bilen eski bir üst düzey ABD’li yetkili, Afgan bir haşhaş çiftçisinin olağandışı bir durum fark etmemesi için “fazla dikkat çekmemesine özen göstermek”, ama aynı zamanda “zamanla baskın mahsul ya da haşhaş türü haline gelmesini sağlamak” gerektiğini söyledi.

Amerikan bitkileri neredeyse hiç morfin içermemekle kalmıyor, aynı zamanda erken filizlenmeleri ve özellikle canlı kırmızı çiçekler üretmeleri için yetiştiriliyordu. CIA, bunun Afgan çiftçileri cezbederek bitkilerin tohumlarını hasat edip yeniden ekmelerini sağlayacağını umuyordu.

Yetkililer, çiftçilerin tohumların bir kısmını saklayıp satmasını ve bu tohumların ülkenin hareketli tarım pazarları aracılığıyla yayılmasını da umut ediyordu.

Eski bir üst düzey ABD’li yetkiliye göre, havadan tohumlama yapılan bölgeler, değiştirilmiş bitkilerin baskın tür haline gelmesi amacıyla sonraki yıllarda yeniden hedef alındı.

Yine programa aşina iki kişinin aktardığına göre, ilerleme çeşitli yollarla değerlendirildi. Hava gözetleme ve uydu görüntüleri, çiftçilerin verimsiz bitkileri tarlalarından temizlediğini gösteriyordu. Elektronik dinlemeler de afyon üreticileri arasındaki konuşmaları kaydediyordu. Hatta ABD’li yetkililer ara sıra çiftçi tarlalarında ziyaretlerinin gerçek amacını gizleyerek yerinde kontroller dahi yaptı.

Bu CIA operasyonu, Obama’nın 2009’da göreve başlamasının ardından da devam etti ve zaman zaman Beyaz Saray’da, hükümet genelinden üst düzey ulusal güvenlik yetkililerinin yer aldığı Başkan Yardımcıları Komitesi toplantılarında tartışıldı.

Epey maliyetli olan bu program, birçok kişinin aktardığına göre, mali sıkıntılar nedeniyle sona erdi. CIA’nin uyuşturucuyla mücadele merkezinin bütçesi daraltılıyordu ve istihbarat teşkilatı, Pentagon, Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi ve Dışişleri Bakanlığı’nı haşhaş tohumu dağıtımını finanse etme meselesine ikna etmeye çalıştı.

Programın son yıllarında Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası Uyuşturucu ve Kolluk İşleri Bürosu, uçak yakıtı, bakım ve onarım masraflarını üstlendi, fakat havadan tohumlama bir daha gerçekleştirilmedi.

Yaklaşık 20 yıldır, Afgan çiftçiler arasında yabancıların haşhaş mahsulünü gizlice püskürterek, kullandıkları gübreyi katıştırarak veya kasıtlı biçimde hastalık yayarak sabote ettiğine dair ısrarcı söylentiler var. Görünen o ki, bu söylentiler tamamen temelsiz değilmiş.

ABD ordusu ve tabii CIA, 2021’de kaotik bir şekilde Afganistan’dan çekildiğinde, BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi verilerine göre, afyon ticareti Afganistan’ın gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 9 ila 14’ünü, yani 1,8 ila 2,7 milyar dolarlık bir kısmını oluşturuyordu.

Taliban ülkenin kontrolünü yeniden ele geçirdikten sonra afyon üretimini yasakladı. Nitekim 2023 itibariyle afyon ekimi yüzde 95 oranında azaldı. Ancak BM’ye göre ürün geçen yıl yüzde 19 oranında toparlandı ve CIA’nin bir zamanlar hedef aldığı geleneksel haşhaş bölgelerinden ülkenin kuzeydoğusuna doğru kaydı.

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Yayınlanma

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.

Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.

Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.

Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.

Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.

“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”

Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.

Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”

Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.

Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”

“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”

Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.

Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.

Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.

“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”

Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.

Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.

Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”

“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”

Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.

Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.

“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”

Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.

Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”

Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.

“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”

Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.

İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”

Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.

“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”

Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.

Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”

Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.

“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”

İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.

Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.

Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.

Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.

“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”

Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.

Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.

“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”

ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.

İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”

Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.

“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”

Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.

Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.

Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”

Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.

Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English