Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Gazeteci Elijah Magnier: Trump askeri müdahale tehdidiyle İran’dan taviz koparamaz

Yayınlanma

Kıdemli gazeteci Elijah Magnier, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD ile İran arasındaki savaşı ve yürütülen kapalı kapılar ardındaki müzakereleri değerlendirdi.

Uluslararası sahada ve çatışma bölgelerinde uzun yıllardır sürdürdüğü saha çalışmalarıyla tanınan kıdemli gazeteci ve askeri analiz uzmanı Elijah Magnier, yayıncı Mario Nawfal’ın bölgedeki savaşa ve diplomatik arka plana odaklanan programında değerlendirmelerde bulundu.

Mülakat sırasında küresel savunma sanayisi veri akışları, diplomatik yazışmalar ve Ortadoğu’daki askeri konuşlandırma faaliyetleri üzerinden gelişen nükleer dosya ile bölgesele yayılan çatışma dinamikleri masaya yatırıldı.

Gazeteci Elijah Magnier, özellikle ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ekseninde gelişen askeri harekat hazırlığı iddialarına ve Körfez ülkelerinin bu yeni denklemdeki kırılgan konumlarına ilişkin çarpıcı saptamalar paylaştı.

Yayıncı Mario Nawfal, ABD merkezli düşünce kuruluşları ve haber platformlarında yer alan, Donald Trump’ın salı günü ulusal güvenlik ekibini toplayarak İran’a yönelik askeri seçenekleri masaya yatıracağına dair iddiaları gündeme getirdi.

Bu iddiaların askeri bir hazırlık mı yoksa bir müzakere taktiği mi olduğunu soran Nawfal, Tahran’ın taleplerinin son dönemde azami seviyeye ulaştığı yönündeki haberleri hatırlattı.

Gazeteci Elijah Magnier, bu askeri söylemlerin ve tehditlerin yeni olmadığını, son bir aydır sürekli olarak benzer ifadelerin tekrarlandığını belirtti.

Donald Trump’ın tehdit dili üzerinden bir diplomasi yürütmeye çalıştığını ifade eden Magnier, askeri güçle elde edilemeyen bir sonucun müzakere masasında Tahran’dan koparılmasının mümkün olmadığını kaydetti.

“Müzakere savaşı bitirmek için değil savaş sonrası nizamı tanımlamak için yapılıyor”

Gazeteci Elijah Magnier, Washington ile Tahran arasında yürütülen diplomatik temasların mahiyetine ilişkin şu analizleri paylaştı:

“Bugün Trump ile İran arasındaki görüşmeler savaşın bitirilmesiyle ilgili değil, savaş sonrasındaki durumla ilgilidir. Taraflar şu an müzakere masasında savaşı nasıl sonlandıracaklarını değil, bu sürecin ardından kurulacak olan siyasi, iktisadi ve stratejik nizamda ne kadarlık bir pay alacaklarını tartışıyorlar. Washington yönetimi çatışmayı mağlup ve yenilmiş görünmeden nihayete erdirmek istiyor. Tahran ise modern tarihin en yoğun ABD-İsrail askeri kampanyasına karşı koymasını sağlayan stratejik kaldıraçlarını teslim etmeden bu savaştan sağ çıkmayı hedefliyor. Eğer savaş bugün biterse, yaptırımlar yürürlükte kalırsa, ülkenin yeniden imarı için herhangi bir tazminat ödenmezse ve İran nükleer programından bütünüyle mahrum bırakılırsa Tahran bunu kendi halkına açıklayamaz. Bu durum asla gerçekleşmeyecektir. Donald Trump’ın anlamadığı husus tam olarak budur. İranlılar, Trump’ın kendisine sunamayacakları bir zaferin peşinde koştuğunu çok iyi biliyorlar ve bu yüzden şu an için bir anlaşma sağlanamıyor.”

Mülakatta, Tahran merkezli Fars Haber Ajansı’nın yayımladığı ve ABD’nin İran’da yalnızca tek bir nükleer uranyum zenginleştirme tesisinin kalmasını kabul ettiğine dair iddiaları içeren haber de tartışıldı.

Haberde ayrıca savaş tazminatlarının ödenmemesi, İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmaması ve müzakerelerin gidişatına bağlı şartlı bir ateşkes yapılması gibi maddelerin yer aldığı aktarıldı.

Gazeteci Elijah Magnier, taraflar arasında mutlak bir güvensizlik ikliminin hakim olduğunu, İran’ın nükleer müzakereler yürütülürken dahi iki kez askeri saldırıya uğradığını hatırlattı.

Magnier, bu şartlar altında Tahran’ın elindeki yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stokunu veya yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş nükleer envanterini doğrudan ABD’ye devretmeyeceğini vurguladı.

“İran nükleer programını Trump’ın yeni bir yöne sapmasını engelleyecek bir pazarlık kozu olarak tutuyor”

Nükleer envanterin gelecekteki olası bir müzakere sürecinde üstleneceği işleve değinen gazeteci Elijah Magnier, eldeki stratejik kapasitenin askeri tırmanışı dizginleyici bir unsur olarak muhafaza edildiğini dile getirdi.

Magnier, konuya dair şu tespitleri aktardı:

“İran bu kapasiteyi elinde bir pazarlık kozu olarak tutmak istiyor. Eğer Trump yaptırımları kaldırmazsa, İran’a yeniden saldırırsa ya da dondurulan paraların tamamını serbest bırakmazsa, Tahran’ın istediği doğrultuda hareket edebileceğini görerek Trump’ın sürekli bir çekince ve korku içinde kalmasını amaçlıyorlar. ABD tek bir nükleer tesisten bahsettiğinde, ya Tahran’daki araştırma reaktörünü ya da Rusya kontrolünde olan ve elektrik üreten Buşehr Nükleer Güç Santrali’ni kastetmektedir. Dolayısıyla aslında yeni bir şey verilmiş olmuyor zira Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı zaten Buşehr santralini ve Tahran’daki nükleer tesisi tam olarak denetlemektedir. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın bir parçası olduğu için barışçıl amaçlarla nükleer araştırma yapma ve nükleer enerjiye sahip olma hakkına yasal olarak sahiptir. İran’ın yüzde 60 seviyesinde uranyum zenginleştirmeye başlamasının çok somut gerekçeleri vardı. Tahran, nükleer bilimci Muhsin Fahrizade’nin suikasta uğramasının ardından 2020 yılında yüzde 20 zenginleştirme seviyesine geçti. 2021 yılında ise Natanz nükleer tesisinin Mossad ve CIA tarafından hedef alınması üzerine zenginleştirme oranını yüzde 60’a çıkardı. Bunlar tamamen askeri misilleme adımlarıydı.”

Elijah Magnier, ABD yönetiminin dürüst bir yaklaşım sergilemesi durumunda öncelikle ekonomik yaptırımları kaldırması ve İran halkına ait olan paraları iade etmesi gerektiğini ifade etti.

Tahran’ın elindeki nükleer malzemeyi seyreltmeye ya da üçüncü bir ülkeye, örneğin Rusya veya Çin’e aktarmaya hazır olduğunu ancak bunun ancak uluslararası garantiler barındıran net bir anlaşma metniyle mümkün olabileceğini kaydetti.

Magnier, İran’ın ekonomik olarak ülkeyi yeniden inşa etmek zorunda olduğunu, savaş hali sürdüğü müddetçe halkın mevcut yönetim sistemini desteklemeye devam edeceğini, ancak talepler karşılanmadan savaşın bitmesi durumunda iç dengelerin değişebileceğini ve Washington ile Tel Aviv’in de tam olarak askeri sahada başaramadıklarını bu yolla elde etmeye çalıştıklarını bildirdi.

“Ortadoğu’da eğer bizim ekonomimiz batarsa hepiniz bizimle birlikte batarsınız denilen bir dönemdeyiz”

Mülakatın önemli bir bölümü, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Baraka Temiz Enerji Santrali’nin jeneratör kompleksine yönelik gerçekleştirilen İHA saldırısına ayrıldı.

Birleşik Arap Emirlikleri Başkanlık Danışmanı tarafından yapılan ve saldırıyı “tüm uluslararası hukuk ve normları ihlal eden, sivillerin hayatını hiçe sayan tehlikeli bir tırmanış” olarak nitelendiren resmi açıklama Mario Nawfal tarafından izleyicilere aktarıldı.

Nawfal, nükleer altyapı tesislerinin hedef alınmasının savaşta çok kritik bir kırmızı çizginin aşılması anlamına geldiğini belirtti. Gazeteci Elijah Magnier, nükleer reaktör binalarından biraz uzakta bulunan jeneratörün hedef alınmasının çok net bir askeri mesaj içerdiğini ifade etti.

Elijah Magnier, birkaç gün önce Suudi Arabistan Prensi Türki el-Faysal’ın kaleme aldığı ve Donald Trump’ı uyararak “İran nükleer santrallerini vuramazsınız, zira böyle bir durumda tüm Körfez nükleer ve enerji altyapısı hedef olur” dediği makaleyi hatırlattı.

Bölgedeki savaş hukukunun bütünüyle ortadan kalktığını kaydeden Magnier, Körfez güvenliğine dair şu değerlendirmelerde bulundu:

“Donald Trump sürekli olarak İran’ı yok etmekle ve tüm medeniyet altyapısını çökertmekle tehdit ediyor. Bu tehditler karşısında İran bugün fiilen bir savunma savaşı yürütmektedir. Tüm savaş en başından itibaren hukuka aykırı şekilde başlatıldığı için artık sahada geçerli bir hukuk kalmamıştır. İran savunma pozisyonundayken savaşın maliyetini ve yıkımını bölgedeki her bir aktöre eşit şekilde bölüştürmek isteyecektir. İran bugün Ortadoğu’da ve Körfez ülkelerinde şu mesajı veriyor: ‘Eğer bizim ekonomimiz batarsa, hepiniz bizimle birlikte batarsınız.’ Körfez ülkeleri topraklarındaki askeri üslerde Amerikalılara ev sahipliği yapmaya devam ediyorlar. ABD ordusu üsleri zarar görse dahi bölgedeki daha güvenli noktalara taşınarak Körfez ülkelerinden, bilhassa Birleşik Arap Emirlikleri’nden operasyonlarını yürütmeyi sürdürüyor. Dolayısıyla İran’a yönelik olası bir askeri harekatta Körfez’in lojistik merkezleri doğrudan hedef sahasına girmektedir.”

Askeri operasyonların hedef gözetmeksizin genişlemesini eleştiren Magnier, İsrail ordusunun Buşehr Nükleer Santrali kompleksindeki iki binayı savaş sürecinde iki kez hedef aldığını ve Rusya’nın bu sebeple tesisteki yüzlerce teknik personelini aşamalı olarak tahliye etmek zorunda kaldığını açıkladı.

Netanyahu yönetiminin ABD’den yüzlerce stratejik hedefi bombalamak adına askeri ve lojistik onay koparmaya çalıştığını belirten Magnier, asıl amacın İran ekonomisini tamamen felç ederek ülkeyi büyük bir kaosa sürüklemek olduğunu kaydetti.

“Tarihte bu seviyede bir belirsizliğin ve stratejik kırılmanın yaşandığı başka bir dönem görülmedi”

Gazeteci Elijah Magnier, Ortadoğu’da on yıllardır biriktirilen askeri mühimmatın ve kurulan ittifakların İran nizamını çökertmek üzere tasarlandığını ancak gelinen noktada küresel bir gücün askeri gerileme dönemine girdiğini belirtti.

Magnier, bölgesel ittifaklar ve tarihsel arka plana dair şu ifadeleri kullandı:

“On yıllar boyunca İran ortak düşman olarak kabul edildi ve Ortadoğu’da milyarlarca dolarlık silah bu ülkeye karşı savaşmak için toplandı. Bunu İran-Irak savaşı döneminde de denediler. Ben o dönem hem İran hem de Irak sahasında gazeteci olarak bulunuyordum. Körfez ülkelerinin o dönemki arzusunu çok iyi biliyorum; hepsi Saddam Hüseyin’i İran’a karşı askeri ve finansal olarak destekledi. Batı dünyası ve Amerikalılar da aynı şeyi yaptı. Ancak sonuç istedikleri gibi olmadı, İran ayakta kaldı. İran ayakta kaldığı için yeni bir savaşa hazırlandılar ve işte bugün karşı karşıya kaldığımız bu süreç, tarihin en büyük askeri kampanyasıdır. ABD’nin muazzam askeri gücüne ve kendisini bölgenin süper gücü olarak gören İsrail’e rağmen İran’ı boyunduruk altına almayı başaramadılar. Bu durum, Donald Trump için çok ciddi bir askeri ve siyasi başarısızlıktır. ABD imparatorluğunun gerileme süreci tam olarak buradan başlamaktadır. Bu gerileme sadece İran’ın teslim olmamasından değil, 47 yıllık ağır ekonomik yaptırımlara rağmen rejimi değiştirme ve ülkeyi imha etme planlarının hayata geçirilememesinden kaynaklanmaktadır.”

ABD’nin geçmişte Afganistan ve Irak’ta da benzer askeri doktrin hatasına düştüğünü ifade eden Magnier, Kabil’in işgal edilmesinin ya da 2003 yılında Bağdat’a girilmesinin ilk aşamada askeri birer başarı gibi sunulduğunu ancak yirmi yılın sonunda stratejik birer mağlubiyete dönüştüğünü belirtti.

Dokuz yıl boyunca Irak’ta savaş muhabirliği yaptığını aktaran kıdemli gazeteci, Amerikan askerlerinin başlangıçta nasıl karşılandığını ve ardından tüm yerel dinamiklerin nasıl onlara karşı silahlı direnişe geçtiğini bizzat müşahede ettiğini dile getirdi.

Fiziksel yıkım gerçekleştirmenin askeri bir zafer getirmeyeceğini vurgulayan Magnier, İsrail’in Lübnan’ın güneyinde yürüttüğü ağır bombardımana rağmen Hizbullah’ın askeri kapasitesinin yüzde 70 ile yüzde 90 arasında bir oranda varlığını koruduğunu ve savaşmaya devam ettiğini bildirdi.

“Lübnan ordusunun İsrail askeri kapasitesiyle rekabet edebilecek bir silah envanterine kavuşmasına izin verilmiyor”

Mülakatın son bölümünde, Lübnan sahasındaki askeri ve siyasi gelişmeler, Lübnan ordusunun konumu ve Hizbullah’ın ülkedeki silahlı varlığının meşruiyeti üzerine yoğun bir tartışma gerçekleşti.

Yayıncı Mario Nawfal, Lübnan’da devlet otoritesinin tesisi için Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin ülkenin tek meşru askeri gücü olarak tahkim edilmesi gerektiğini belirtti.

Gazeteci Elijah Magnier ise Ortadoğu’da askeri ve teknolojik açıdan İsrail ordusuyla rekabet edebilecek seviyede bir düzenli devlet ordusunun bulunmadığını ifade ederek bu yaklaşıma karşı çıktı.

Lübnan ordusunun uluslararası askeri yardımlar noktasında tamamen engellendiğini belirten gazeteci Elijah Magnier, sahada yaşanan askeri ve lojistik gerçekleri şu sözlerle aktardı:

“İran, Lübnan ordusuna ücretsiz askeri teçhizat ve silah sağlama teklifinde bulundu. Rusya, Lübnan Hava Kuvvetleri’ne savaş uçakları hibe etmeyi önerdi. Ancak Beyrut’taki hükümet, Amerikalıların doğrudan müdahalesi ve ‘bu silahları alamazsınız’ yönündeki kesin talimatı sebebiyle bu tekliflerin tamamını reddetti. Dönemin Başbakanı Saad Hariri ve savunma bakanlığı bu askeri yardımları geri çevirdi. Çünkü Lübnan ordusunun İsrail’in hava ve kara hakimiyetini tehdit edebilecek nitelikte stratejik silahlarla donatılmasına küresel sistem tarafından izin verilmemektedir. Bu ordunun envanteri sadece iç güvenlik operasyonlarını yürütebilecek ve sınır hattında sınırlı görevler yapabilecek seviyede tutulmaktadır. Ayrıca ordunun stratejik mühimmat depoları sadece belirli bölgelerde muhafaza edilmektedir zira Amerikalılar bu silahların ne zaman ve hangi askeri operasyonda kullanılacağını doğrudan dikkate almaktadır.”

Elijah Magnier, terör örgütleri IŞİD ve El-Kaide’ye karşı yürütülen sınır operasyonları sırasında ABD’nin Lübnan ordusuna altı adet Hellfire füzesi sağladığını ancak her bir füzenin ateşlenmesi için Lübnan Savunma Bakanlığı’nda konuşlu Amerikalı subaylardan telsiz kanalıyla askeri onay alınması şartı koşulduğunu açıkladı.

İsrail’in Lübnan topraklarından kendi rızasıyla çekilmeyeceğini, nitekim 1982 işgalinin ardından askeri çekilmenin ancak 18 yıllık bir silahlı direniş neticesinde 2000 yılında gerçekleşebildiğini belirten Magnier, Binyamin Netanyahu’nun mevcut askeri doktrininin sivil yaşam alanlarını bütünüyle yok ederek insansızlaştırılmış tampon bölgeler yaratmaya dayandığını kaydetti.

Kıdemli gazeteci, bölgedeki kalıcı güvenlik mimarisinin ancak sahadaki askeri gerçeklerin ve yerel toplum kesimlerinin güvenlik kaygılarının bütünüyle dikkate alınmasıyla inşa edilebileceğini vurgulayarak sözlerini tamamladı.

Ortadoğu

“Barış Kurulu”, İsrail’in Gazze’deki işgalini genişletmesine sessiz kaldı

Yayınlanma

İsrail, geçen sene imzalanan ateşkes anlaşmasındaki “Sarı Hat” pozisyonlarına sadık kalmamasına rağmen “Barış Kurulu” işgalin genişlemesine sessiz kaldı.

Times of Israel’de (ToI) yer alan değerlendirmeye göre, Hamas’ın silahsızlanma önerisini onaylamasından birkaç saat sonra gazetecilere bilgi veren üst düzey bir ABD’li yetkili, bu önerinin uygulanmasına derhal başlanabileceğini, çünkü süreci ilerletmek için İsrail’in onayı bile gerekli olmadığını söyledi.

ABD’li yetkili, İsrail’in eylül ayında ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze savaşını sona erdirmek için hazırladığı 20 maddelik plana zaten razı olduğunu savundu.

Tel Aviv’den sadece bu genel çerçeve içindeki taahhütlerini yerine getirmesi isteniyordu. Oysa 15 maddelik silahsızlanma planı yalnızca “Barış Kurulu” ile Hamas arasında ele alınacak bir konuydu.

Ne var ki, Başbakan Binyamin Netanyahu olaya farklı bir açıdan baktı ve silahsızlanma planına karşı çıktı.

Netanyahu, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) hem 15 maddelik hem de 20 maddelik önerilerde öngörülen hiçbir geri çekilmeyi gerçekleştirmeyeceğini vurguladı.

İsrail’in desteğinin aslında gerekli olduğunu kabul eden “Barış Kurulu”, bunun üzerine Tel Aviv’in desteğini sağlamak için yoğun bir şekilde görüşmeler yaptı. 

Bununla birlikte, silahsızlanma önerisinde herhangi bir değişiklik yapılması halinde, Hamas’ın bu öneri için zorlukla kazanılan desteğini kaybetme riski ortaya çıkacaktı.

Buna bağlı olarak, ToI’ya göre “Barış Kurulu”, savaş sonrası Gazze’nin yeniden inşasının nasıl yürütüleceği konusunda önemli bir belirsizlik sergiledi ve kararlar zaman zaman duruma göre [ad hoc] alındı.

Bunun bir örneği, “Sarı Hat” demarkasyon çizgisinin tanımında görülebilir. Hamas ile Ekim 2025’te imzalanan ateşkes anlaşmasının şartları uyarınca, İsrail’in kuvvetlerini Gazze Şeridini kabaca doğu ve batı olmak üzere ikiye ayıran bu sınır çizgisine çekmesi gerekiyordu.

Bu geri çekilme sonucunda IDF, Şeridin yüzde 53’ünü kontrol altında tutmaya devam edecekti.

Fakat bu ateşkes anlaşması, Trump’ın 20 maddelik planının yalnızca ilk aşamasıydı. İkinci aşamada, Hamas’ın silahlarını teslim etmesi ve İsrail’in Gazze Şeridinden tamamen çekilmesi öngörülüyordu.

Hamas ile yürütülen ikinci aşamadaki silahsızlanma görüşmeleri tıkanınca Netanyahu, IDF’ye Gazze’nin %70’ini işgal etme talimatı verdi.

Böylece Sarı Hat, sahile doğru birkaç yüz metre ilerletildi ve Gazze Şeridinde yaşamaya zorlanan yaklaşık 2 milyon Filistinlinin yaşamak zorunda kaldığı alan daha da daraltıldı.

Ekim ayındaki ateşkesin geri çekilme şartlarının açıkça ihlal edilmesine rağmen, “Barış Kurulu” İsrail’den politikasını değiştirmesini talep etmekten kaçındı.

Bir Arap diplomatın Times of Israel’e aktardığına göre kurulun bazı yetkilileri, arabuluculuk yapan Mısır, Katar ve Türkiye’ye, Hamas’ın kurulun silahsızlanma planını kabul etmesi halinde İsrail’in bunu yapacağına dair güvence verdi.

Aylar süren müzakerelerin ardından, Hamas 30 Temmuz’da tam da bunu yaptı. Hamas’ın kademeli silahsızlandırılmasına ilişkin onaylanan öneri, İsrail’den “Şarm Şeyh Protokolü kapsamında kalan tüm taahhütleri gecikme olmaksızın tam olarak yerine getirmesini” gerektiriyor.

Bu protokol, 2025 ateşkes anlaşmasının adı ve diğer hususların yanı sıra İsrail’in Sarı Hat’a geri çekilmesini öngörüyor.

Öte yandan Times of Israel şu soruları soruyor: “Peki, hangi Sarı Hat? İsrail’in Gazze Şeridi’nin %53’ünü kontrol altında tuttuğu ilk Sarı Hat mı, yoksa İsrail’e bölgenin %60 ila %70’ini kontrol etme imkânı veren daha yeni olanı mı?”

“Barış Kurulu”nun Gazze’deki baş temsilcisi Nikolay Mladenov, pazar günü Kanal 12’a verdiği mülakatta bu konuya ilişkin bazı açıklamalarda bulunurken, bazı soruları da yanıtsız bıraktı:

“İsrail şu anda Sarı Hat’ta bulunuyor. Askerleri orada konuşlanmış durumda. Bizim talebimiz, IDF’nin askerlerini Sarı Hat’tan daha ileriye konuşlandırmamasıdır. Askerlerin bu mevzilerde kalmasını istiyoruz.”

“Barış Kurulu” sözcüsü, Mladenov’un açıklamalarının ötesinde daha fazla ayrıntı vermeyi reddetti.

Gelgelelim, isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan ve konuyu yakından bilen bir kaynak, İsrail’in son aylarda Sarı Hattı kaydırmış olabileceğini ama askerlerinin bu çizgiyle birlikte hareket etmediğini söyledi.

Kaynak, bunun yerine askerlerin orijinal Sarı Hat’ın ötesine uzanmayan mevzilerde kaldıklarını iddia etti.

Bununla birlikte, bir İsrailli yetkili ve arabuluculuk yapan ülkelerden birine mensup bir Arap diplomat bu iddiayı yalanlayarak, IDF’nin orijinal Sarı Hat’ın çok ötesinde konuşlanmış birlikleri olduğunu vurguladı.

Arap diplomat, silahsızlanma önerisinin hayata geçirilmesi için İsrail’in bu güçleri orijinal Sarı Hat’a geri çekmek zorunda kalacağını söyledi.

İsrailli yetkili ise, Hamas silahsızlanmaya başlayana kadar IDF’nin orijinal Sarı Hat’ın ötesindeki mevzilerini koruyacağını belirtti.

İsrail’in kendisinin kabul ettiği şartlara göre, Hamas’ın silahsızlanmaya başlamasından önce, Ekim 2025 ateşkes anlaşması kapsamındaki tüm taahhütlerini yerine getirmesi gerekiyor.

Süreci daha da karmaşık hale getiren bir diğer husus ise, bu taahhütlerin “Barış Kurulu” tarafından tam olarak kamuoyuna açıklanmamış olmasıdır.

Bu taahhütlerin çoğu, Ekim 2025 ateşkes anlaşmasının gizli bir insani yardım ekinde yer alıyor ve bu ek, geçtiğimiz yıl boyunca yalnızca kısmen sızdırılmış durumda.

Diplomat, bu taahhütlerin arasında her gün 600 kamyonluk insani yardımın Gazze’ye girişinin kolaylaştırılması; sınır geçişlerindeki faaliyetlerin genişletilmesi; yakıt, barınak ve tıbbi malzemelere erişimin artırılması; ve kritik altyapı onarımlarına izin verilmesi yer aldığını belirterek, İsrail’in bu taahhütlerin çoğunu yerine getirmediğini vurguladı.

İnsani taahhütlerin yanı sıra, “Barış Kurulu”nun İsrail’den hâlâ beklediği diğer adımlar arasında, Gazze Şeridinin yönetiminde Hamas’ın yerini almakla görevli Filistinli teknokratik komitenin yanı sıra, bölgenin güvenliğini sağlamak ve silahsızlanma önerisini kolaylaştırmaktan sorumlu Uluslararası İstikrar Gücü’nün Gazze’ye girişine izin verilmesi yer alıyor.

Arap diplomat, İsrail’in ayrıca yeni Filistin polis gücüne katılacak birkaç bin aceminin eğitim için Mısır’a gitmesine hâlâ izin vermediğini belirtti.

Konuya yakın bir kaynak, İsrail’in en önemli talebinin (Gazze’deki askeri operasyonların durdurulması) halihazırda yerine getirildiğini belirtti.

Netanyahu başlangıçta bu talebe direndi ve Hamas’ın silahsızlanma planını onaylamasının hemen ardından gelen hafta sonu boyunca Gazze genelinde bir dizi büyük çaplı saldırı emri verdi.

Fakat 3 Ağustos’tan bu yana bu saldırılar azaldı.

Arap diplomat, kurulun şimdi de Hamas’ın Gazze Şeridi genelinde kendi askeri operasyonlarını durdurarak aynı yolu izlemesini beklediğini söyledi.

Diplomat, bunların arasında Gazze sokaklarına silahlı ve üniformalı kişilerin konuşlandırılmasının da yer aldığını belirterek, Hamas’ın Netanyahu’nun silahsızlanma planını kamuoyu önünde reddetmesine tepki olarak bu tür güç gösterilerini yoğunlaştırdığını iddia etti.

Trump yönetimi, Netanyahu’nun teklife karşı kamuoyuna yönelik söylemlerinden pek rahatsız olmamış görünüyor.

Üst düzey bir ABD’li yetkili, gazetecilere başbakanın yaklaşan seçimler öncesinde yalnızca sağcı tabanını memnun etmeye çalıştığını söyledi.

ABD’li yetkili, daha önemli olanın, saldırıların durdurulması gibi başbakanın “sessizce onayladığı” adımlar olduğunu savundu.

Fakat Arap diplomat, İsrail’den hâlâ atılması gereken uzun bir adımlar listesine dikkat çekti ve bunların hepsinin 27 Ekim’deki seçimlerden önce yerine getirileceğine dair şüphelerini dile getirdi.

Gazetecilere brifing veren üst düzey ABD’li yetkili, İsrail’in 15 maddelik planı onaylamasının gerekli olmadığını savunmaya çalışsa da, belgenin metni aksini gösteriyor.

Belgede, “Bu Yol Haritasının zaman çizelgesi ve uygulama mekanizmaları, tüm tarafların Yol Haritasını onaylamasından sonraki 14 gün içinde hazırlanacaktır” deniyor.

Bir “Barış Kurulu” yetkilisi, başlangıçta Times of Israel gazetesine, Hamas’ın 30 Temmuz’da planı onaylamasının bu 14 günlük süreyi başlattığını iddia etmişti.

Fakat bir gün sonra aynı yetkili bu iddiasından geri adım atarak, 14 günlük sürenin ancak İsrail’in tam olarak plana katılmasıyla başlayacağını vurguladı.

“Barış Kurulu”, bu ilk sürenin başladığını henüz kamuoyuna açıklamadı.

Arap diplomat ise arabulucuların, muhtemelen uymayabilecekleri bir zaman çizelgesine bağlı kalmak istemedikleri için bir duyurudan tamamen vazgeçilebileceğini belirtti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Mısır ile Libya 1 milyar dolarlık boru hattı için çalışmalara başladı

Yayınlanma

Mısır ve Libya, Libya ham petrolünü rafine edilmek üzere Mısır’a taşıyacak 1 milyar dolarlık bir petrol boru hattı projesini incelemeye başladı.

Bloomberg’in isimsiz bir hükümet kaynağına atıfta bulunarak bildirdiğine göre, iki ülke, Mısır’ın İskenderiye kentiyle Libya’nın Tobruk kentini birbirine bağlayacak 800 kilometrelik bir boru hattının inşasına yönelik ortak bir proje için finansman seçeneklerini değerlendiriyor.

Bu boru hattı, öncelikle Libya ham petrolünü İskenderiye’deki rafinerilere taşıyacak.

Yetkili, hükümetlerin ayrıca Libya’nın ihracat kapasitesini ve Mısır’daki rafinerilerin kapasitelerini göz önünde bulundurarak bir uygulama planı üzerinde çalıştıklarını ve boru hattının nihai kapasitesini belirlemeye çalıştıklarını belirtti.

Yetkili, bu boru hattının Libya’nın ham petrol üretimini artırmasına yardımcı olabileceğini ve aynı zamanda Mısır’ın iç pazarı için petrol ve petrol ürünlerine daha fazla erişim imkânı sağlayabileceğini belirtti.

ABD Enerji Enformasyon İdaresi’ne göre, OPEC üyesi Libya, yaklaşık 48 milyar varil ile Afrika’nın en büyük petrol rezervlerine sahip.

Libya Ulusal Petrol Şirketi’ne (NOC) göre, ülke temmuz ayında 41 milyon varilden fazla petrol üretti (günde 1,32 milyon varilin üzerinde) ve NOC Başkanı Mesud Süleyman’a göre, üretimi günde 1,5 milyon varile çıkarmayı hedefliyor.

Mısır için bu boru hattı, 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail-İran savaşı nedeniyle bölgenin petrol tedarikinde yaşadığı büyük aksaklıklarla boğuşurken ek bir ham petrol kaynağı sağlayabilir.

Mısır, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın en kalabalık ülkesi ve önemli bir emtia ithalatçısı. Veri şirketi CEIC’e göre, 2025 yılında Mısır’ın doğrudan ham petrol ithalatı ortalama günlük 41.625 varil civarındaydı. 

Bir hükümet yetkilisi 29 Mart’ta Bloomberg’e yaptığı açıklamada, Mısır’ın İran savaşının ardından Hürmüz Boğazı’nın neredeyse tamamen kapanması nedeniyle Kuveyt ham petrol arzının askıya alınmasını telafi etmek için ayda en az 1 milyon varil Libya petrolü ithal etmeyi hedeflediğini belirtmişti.

Kuveyt, nisan ayında bazı ham petrol ihracatları için mücbir sebep ilan etmişti. Fakat o zamandan beri üretimi artırdı ve ihracata yeniden başladı.

Merkezi Halk Seferberliği ve İstatistik Kurumu’na göre, ülkenin 2026 yılının ilk çeyreğinde toplam yakıt ithalat faturası, geçen yılın aynı dönemindeki 4,8 milyar dolara kıyasla %14 artışla 5,5 milyar dolara ulaştı.

Boru hattı planı, Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli ile Libya Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe arasında, petrol arıtma, doğalgaz ve elektrik alanlarında işbirliğinin genişletilmesine yönelik görüşmelerin ardından ortaya çıktı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD, Suriye’de kalan nükleer materyalin çıkarılmasına aracılık ediyor

Yayınlanma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), ABD yönetiminin Suriye ve İsrail ile mutabakata varmasının ardından, Suriye’deki gizli bir tesiste depolanan nükleer materyali yakında buradan kaldıracak.

Axios’ta yer alan habere göre Trump yönetimi ve IAEA, söz konusu hassas tesisle ilgili olarak İsrail, Suriye ve hatta muhtemelen Türkiye’yi de içine alan bir gerginliğin tırmanmasını önlemek ve materyali güvence altına almak için acilen diplomatik bir anlaşmaya varmaya çalıştı.

ABD’li yetkililer, bu olayın Başkan Donald Trump’ın Suriye’ye yönelik yaklaşımını teyit ettiğini ve ABD’nin yeni Suriye hükümetiyle olan yakın ilişkilerini, potansiyel bir krizi etkisiz hale getirmek için nasıl kullandığını gösterdiğini belirtiyor.

Tesisle ilgili olarak aylarca süren ve birkaç hafta önce bir çözüme ulaşılan dramatik, perde arkasındaki tehdit ve diplomasi alışverişi gizli tutuldu.

Esad yönetimi, gizli El-Kibar reaktörünü merkezine alan gizli bir nükleer program geliştirmişti.

İsrail’in 2007 yılında reaktörü bombalamasının ardından Suriye’nin nükleer programı büyük ölçüde yok edildi. 

Fakat birkaç araştırma-geliştirme ve depolama tesisi kaldı ve bunlar çoğunlukla faal değildi.

Esad hükümetinin düşüşünün ardından IAEA, yeni Şam hükümetiyle bir anlaşma imzaladı.

Bu anlaşma, IAEA’nın El-Kibar reaktörünü ve Suriye’nin geçmişteki nükleer faaliyetleriyle bağlantılı diğer birkaç tesisi ziyaret etmesine izin verdi.

Orta Doğu Enstitüsü’nün yerleşik araştırmacısı Charles Lister, Suriye’nin yeni yönetiminin, “ülkenin uluslararası itibarını yeniden kazanma çabalarına zarar verebilecek, nükleer ve kimyasal silah dosyaları da dahil olmak üzere Esad rejiminden miras kalan hassas meseleleri çözmeye istekli olduğunu” söyledi.

İsrail’in son iki yıldır yakından izlediği tesislerden biri “Site 99” olarak adlandırılıyor.

İki İsrailli yetkiliye göre, Esad yönetimi burada El-Kibar nükleer reaktör projesinin bir parçası olan nükleer malzeme depolamıştı.

Bir ABD’li yetkili, bu malzemenin, nükleer yakıt döngüsünün bir parçası olarak daha sonra işlenip nihayetinde zenginleştirilebilen uranyum cevherinden elde edilen bir toz olan “yellowcake”i içerdiğini belirtti.

ABD’li yetkili, Esad yönetiminin El-Kibar tesisinden çıkan diğer kalıntıları ve “artıkları” da “Site 99”da depoladığını belirtti.

Bu tesisteki malzeme nükleer silah yapımında kullanılamasa da, bir “kirli bomba” yapımında kullanılabilir.

Bu, nükleer bir patlama yaratmak yerine, bir bölgeyi radyoaktif maddeyle kirletmek amacıyla radyoaktif maddeyi etrafa saçan konvansiyonel bir patlayıcı cihaz.

İsrailli yetkililer, Esad’ın düşüşünden kısa bir süre sonra İsrail Savunma Kuvvetleri’nin tesise erişimi engellemek amacıyla tesisin girişlerini bombaladığını belirtti.

Bir ABD’li yetkili, İsrail ve ABD’nin bir yılı aşkın süredir “Site 99” ile başa çıkmanın en iyi yolunu tartıştıklarını söyledi.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi ile İsrail Başbakanlık Ofisi’ndeki muadili kurumun üst düzey yetkilileri, bu konu üzerinde yakın işbirliği içinde çalışıyorlar.

Bir İsrailli yetkiliye göre, İsrail, Trump yönetimine bu tesiste nükleer malzemenin kalmasına müsamaha göstermeyeceğini açıkça belirtti.

İsrailli yetkililer, nükleer malzemenin kaldırılmaması veya Suriye’nin bu malzemeye erişmeye çalıştığına dair işaretler olması halinde İsrail’in tesisi tekrar bombalamakla tehdit ettiğini bile söylediler.

Bir ABD’li yetkili, İsraillilerin endişeli olsalar da hiçbir zaman tesisi bombalamanın eşiğine gelmediklerini belirtti.

Sonunda, bir ABD’li yetkiliye göre, ABD ve İsrail, en iyi yaklaşımın malzemenin kaldırılması için Suriye hükümetinden “onay” almak olduğu konusunda anlaştılar.

Kaynaklara göre, Trump yönetimi konuyu Suriye hükümetine gündeme getirdiğinde, Suriyeli yetkililer tesiste nükleer malzeme bulunduğundan haberdar olmadıklarını söylediler.

Bir ABD’li yetkili, “ABD, İsrail ve Suriye’de bu durumdan haberdar olan çok az kişi vardı,” dedi. 

Aynı yetkili, ABD’nin Esad sonrası rejimle verimli bir ilişki kurduğunu belirtti. ABD’li yetkili, “Suriyelilerle çeşitli konularda işbirliği yaptığımızda, onlar iyi ortaklar oluyorlar,” dedi.

İsrailli ve ABD’li yetkililere göre, birkaç hafta önce bölgeyi izleyen İsrailliler, yeni Suriye hükümetinin mutabakatlardan caydığı ve nükleer malzemeye erişmeye çalıştığı şüphesini uyandıran hareketler tespit etti.

İsrailliler, Türkiye’nin Suriye hükümetine nükleer malzemeye ulaşmasında yardım ettiği konusunda bile endişeliydi.

Bir ABD’li yetkili, “İsrailliler her zaman her şeyi titizlikle inceliyorlar; her şeyin yolunda olduğundan emin olmak için bunu yapıyorlar ve bu iyi bir şey,” dedi.

Trump yönetimi, İsrail’den herhangi bir adım atmamasını istedi ve IAEA’yı devreye soktu.

Sonuç olarak, üç hafta önce IAEA ile Suriye hükümeti arasında, tesisten nükleer malzemenin kaldırılmasına yönelik bir anlaşma imzalandı.

ABD’li yetkililer, “Site 99”deki çalışmaların hâlâ devam ettiğini belirtiyor. Malzemeler henüz kaldırılmadı.

Fakat ABD’li yetkili, “Sonuçtan herkesin memnun olduğunu düşünüyoruz. Umuyoruz ki yakında kaldırma sürecini başlatabilir ve yıl sonuna kadar tamamlayabiliriz,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English