Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Alman gazeteci Ulrich Heyden: Batı medyası Donbass’ta ölen 14 bin sivili hafızasından tamamen sildi

Yayınlanma

Alman gazeteci ve yazar Ulrich Heyden, Doç. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı kanalına konuk olarak Almanya’nın kendisine yönelik başlattığı banka hesabı kapatma işlemlerini, Donbass bölgesinin tarihi arka planını ve Mariupol’deki güncel durumu aktardı.

Alman gazeteci, yazar ve uzun yıllar boyunca çeşitli Alman gazetelerinin Moskova muhabirliğini yürüten Ulrich Heyden, Doç. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı YouTube kanalına konuştu.

Söyleşide, Almanya’daki banka hesaplarının kapatılmasından Donbass ve Mariupol’deki saha gözlemlerine kadar pek çok kritik başlık ele alındı.

Heyden, Batı medyasının Ukrayna krizine dair sunduğu anlatının tek taraflı olduğunu ve bölgedeki sivil gerçekliği tamamen kararttığını vurguladı.

“Banka çalışanı, federal mali denetim otoritesinin üzerlerinde baskı kurduğunu ima etti”

Söyleşinin ilk bölümünde, son dönemde yaşadığı kişisel ve hukuki zorluklara değinen Ulrich Heyden, Almanya’daki bankasının hesaplarını kapatma kararı aldığını bildirdi.

Kararın kendisinde büyük şok yarattığını belirten Heyden, süreci şu sözlerle aktardı:

“Bu durum beni gerçekten şok etti. Geçtiğimiz hafta cuma günü, yani 13 Mart’ta gerçekleşti. Aslında böyle bir şeyin yaşanabileceğini bir süredir tahmin ediyordum, bu düşünce kafamda dönüp duruyordu. Aralık 2023’te banka zaten artık Rusya’ya çevrimiçi transfer yapamayacağını söylemişti. Bunun mümkün olmadığını iddia ettiler. Kendilerinin yerel bir banka olduğunu öne sürdüler ki bu dürüst olmak gerekirse oldukça gülünç. Çünkü Hamburg, çok sayıda yabancının yaşadığı ve yoğun ticari faaliyetlerin yürütüldüğü uluslararası bir ticaret merkezidir. Dolayısıyla yerel bir banka olduğunuzu ve bu yüzden Rusya’da yaşayan bir Alman vatandaşıyla ticari ilişki sürdüremeyeceğinizi söylemek son derece tutarsız.”

Banka hesaplarının kapatılması sürecinde kurumun kararı yazılı olarak sunmaktan kaçındığını belirten Heyden, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hesap meselesine gelince, bunu siyah beyaz bir şekilde net olarak yazıya dökmekten çok çekindiler. Fesih mektubunda genel bir açıklama yer alıyor. Mektupta, ‘Rusya’da yaşayan müşterilerle olan tüm ticari ilişkilerimizi gözden geçiriyor ve bunları sonlandırıyoruz’ deniliyor. Telefonla görüştüğüm bir banka çalışanı ise bunun Rusya’ya yönelik yaptırımlarla ilgili olduğunu söyledi. Ancak tüm bunlar oldukça belirsiz. Telefondaki görevli bana ‘Peki nerede kayıtlısınız?’ diye sordu. Ben de ‘Rusya’da’ dedim. Bunun üzerine ‘Eğer şimdi Almanya’da ikamet kaydı yaptırırsanız belki de hesabın kapatılmasını durdurabiliriz’ dedi. Ona bunun mümkün olmadığını, çünkü yılın yarısından fazlasını Rusya’da geçirdiğimi söyledim. Bu tür bir teklifle beni Rusya dışına çekmeye çalışıp çalışmadıklarını anlamak zordu, son derece tuhaftı.”

Banka çalışanlarının şahsen kendisine karşı bir düşmanlık beslemediğini düşündüğünü ifade eden Heyden, arka plandaki sistematik baskıya dair şu değerlendirmede bulundu:

“Banka çalışanı, federal mali denetim otoritesinin üzerlerinde baskı kurduğunu ima etti. Bu ilginç bir tespitti çünkü bankanın aslında tüm bu süreçten uzak durmak isteyebileceğini ancak yine de bunu uygulamak zorunda kaldığını gösteriyordu. Burada ya bankanın ‘Rusya ile olan tüm ticari ilişkileri kesmeliyiz, orada yaşayan Alman vatandaşlarına bile özel bankacılık hizmeti vermemeliyiz, aksi takdirde ileride başımız ağrır’ diyerek ön alıcı bir itaat sergilediği ya da resmi bir kaynaktan doğrudan ‘Bu faaliyetleri durdurmanızı istiyoruz’ şeklinde bir telefon aldığı ihtimali öne çıkıyor. Elbette böyle bir şey asla kamuoyuna açıklanmaz.”

Bankanın Rusya’yı vergi konusunda işbirliği yapmayan bir ülke olarak nitelendirdiğini belirten Heyden, bu durumun anlamsızlığına değindi:

“Telefondaki görevli ayrıca Rusya’nın bu kapsamda bir ülke olduğunu söyledi. Dürüst olmak gerekirse bunun ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikrim yok. Belki bankanın mantığını anlamaya çalışırsanız, Rusya ile Almanya arasında artık resmi veya hukuki bir ilişki kalmadığı için kara para aklamayı önleme tedbirlerinin koordine edilemediğini düşünebilirsiniz. Fakat zaten benim Rusya’ya para transfer etmemi yasaklamış durumdalar. Transfer yapamadığım bir ortamda kara para aklama nasıl gerçekleşebilir ki? Dolayısıyla bu durum tamamen paranın Almanya’daki bir hesapta fiziksel olarak bulunmasıyla ilgili. Para Almanya’da kalıyor ve bu onların sorumluluk alanında. Tüm bunlar son derece tuhaf. Bu durum, şahıslara ve özellikle de gazetecilere yönelik devam eden bir taciz hareketinden başka bir şey değil.”

Ulrich Heyden, bu haksız uygulamaya karşı sessiz kalmadığını ve resmi makamlara başvurduğunu belirterek, “Bu durumu kendi sorumluluk alanımda kabul edemezdim. Buna karşı çıkmak için elimden gelen her şeyi yapmak istiyorum. Bu nedenle Federal Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier’e durumumu kısaca özetleyen bir mektup yazdım. Kendisinin yanıt vermesini umuyorum. Bana yardım edip etmeyeceğini bilmiyorum, şansım yüksek değil ama en azından denemek istedim” ifadelerini kullandı.

“Lenin, proletaryayı güçlendirmek adına Donbass’ı Ukrayna’ya bağlamıştı”

Söyleşide Donbass bölgesinin tarihi kökenlerine ve güncel krizdeki rolüne geniş yer verildi. Bölgenin geçmişine değinen Heyden, konuyu şu tarihi verilerle açıkladı:

“Sert bir Rus bakış açısından bakarsanız, Donbass’ın tarihini bir Donbass Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1918 yılına kadar götürebilirsiniz. Bu dönem, Ukrayna iç savaşının yaşandığı yıllara denk geliyordu. Donbass, Rus İmparatorluğu için inşa edilmiş sanayi bölgesi olması nedeniyle her zaman büyük ölçüde Ruslar tarafından yerleşilen bir bölge oldu. Orada yoğun kömür kaynakları vardı ve daha sonra çelik fabrikaları kuruldu. Dolayısıyla o dönemde kurulan bir kızıl Donbass Cumhuriyeti mevcuttu. Ancak Lenin, ‘Hayır, biz Donbass’ı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlamak istiyoruz’ dedi. Sovyet liderliği, ağırlıklı olarak kırsal özellikler taşıyan Ukrayna’yı, Donbass bölgesinden daha proleter ve Bolşevik bir parçayı ekleyerek zenginleştirebileceklerini düşünmüştü.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu tarihi karara yönelik eleştirilerini hatırlatan Heyden, Ukrayna içindeki demografik ve kültürel dengesizlikleri şu sözlerle dile getirdi:

“Vladimir Putin bu duruma çok öfkelenmiş ve Bolşeviklerin Rus çıkarlarına ihanet ettiğini söylemişti. Bu karar aynı zamanda Ukrayna dilinin Rusçaya tercih edildiği bir duruma yol açtı. Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bu yapay kuruluşuyla Ruslar bir nevi ayrımcılığa uğradı. Yani Ukrayna kültürü ve dili lehine Ruslara karşı bir pozitif ayrımcılık uygulandı. En azından benim görebildiğim kadarıyla bunda doğruluk payı var. Ukrayna ile olan çatışmada, sadece Donbass’ın değil, Nikita Kruşçev’in 1954’te devrettiği Kırım’ın ve 1939’a kadar Polonya’ya ait olan Batı Ukrayna’nın da Ukrayna’ya eklenmiş olması tarihi açıdan dikkat çekicidir. Şimdi tüm bu topraklar, Ukrayna milliyetçileri tarafından sanki tarihsel olarak her zaman Ukrayna toprağıymış gibi şiddetle savunuluyor ki durumun böyle olmadığı son derece açık.”

“Şiddet, Kiev’deki hükümet binalarının işgal edilmesiyle başladı”

Söyleşide, 2014 yılında Kiev’de gerçekleşen meydan olaylarının ve hükümet darbesinin Donbass’taki protestoları nasıl tetiklediği detaylandırıldı. Heyden, krizin başlangıç aşamasına dair şu tespitleri paylaştı:

“Mevcut çatışma aslında 2014 yılında Kiev’de gerçekleşen darbeyle başladı. Bu darbe, Ukrayna’nın güneydoğusunda derhal bir protesto hareketini tetikledi. Hareket, Harkov’dan başlayarak Donetsk ve Lugansk üzerinden Odessa’ya kadar yayıldı. Rus kökenli vatandaşlar gösteriler düzenliyor, Rus bayrakları sallıyor, Rusya ile dostluğun ve ekonomik bağların korunmasını talep ediyordu. Şubat ayının sonunda Harkov’da, Ukrayna’nın güneydoğusundan gelen milletvekillerini bir araya getiren bir kongre düzenlendi. Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, Kiev’den yasa dışı yollarla sürülmeden önce bu kongrede konuşma yapacaktı. Ancak bu kongre bir sonuç vermedi çünkü Kiev’deki darbe hükümeti bölgeye militan gruplar ve saldırı birlikleri gönderdi. Harkov’daki bölgesel yönetim binası için çatışmalar yaşandı; bina önce işgal edildi, ardından meydan yanlısı savaşçılar tarafından geri alındı.”

Benzer olayların Odessa’da da yaşandığını belirten Heyden, yaşanan sivil trajediyi şu sözlerle anlattı:

“Benzer bir durum Odessa’da da gerçekleşti. Göstericiler, çadır kamplarına yapılan saldırının ardından sendika binasına sığınmışlardı. Orada saldırıya uğradılar ve bina ateşe verildi. Bu, tüm protesto hareketini korkutmak ve sindirmek için yapılan bir güç gösterisiydi. Ukrayna’nın güneydoğusundaki bu uyanış, yani Rus baharı olarak adlandırılan süreçte insanlar ilk başlarda Rusya’ya katılmayı hedeflemiyordu. Öncelikli amaçları, belirli bir düzeyde özerklik kazanmak, Rus dilini ve kültürünü korumaktı. İnsanlar, yaklaşık 2005 yılından beri uygulanan zorunlu Ukraynalılaştırma politikalarına maruz kalmak istemiyordu. Örneğin, güneydoğu Ukrayna’daki üniversiteler ve okullar eğitim dilini Ukraynaca yapmak zorunda bırakılmıştı. Bu durum, ana dili Rusça olan insanları ciddi bir baskı altına soktu.”

Donbass bölgesindeki sivil itaatsizlik eylemlerinin Kiev’deki şiddet olaylarına bir tepki olarak geliştiğini belirten Heyden, süreci şöyle özetledi:

“Ardından Donetsk ve Lugansk’ta silahsız aktivistler tarafından sivil itaatsizlik eylemleri olarak valilik binaları işgal edildi. Lugansk’ta istihbarat servisi binası da dahil olmak üzere idari binalar kontrol altına alındı. Bu olaylar Mart ve Nisan 2014’te yaşandı. Bunun üzerine Kiev’de geçici cumhurbaşkanı olan Oleksandr Turçinov hükümeti, 13 Nisan’da bir terörle mücadele operasyonu başlattı. Güneydoğu Ukrayna’ya, Lugansk ve Donetsk’e askeri birlikler gönderildi. Hava saldırıları başladı. Havalimanları çevresinde çatışmalar yaşandı. O döneme ait görüntüler gerçekten çok çarpıcıdır. Üzerinde askerlerin bulunduğu Ukrayna zırhlı araçlarını, sivil halkın çıplak elleriyle durdurmaya çalıştığını görebilirsiniz. Yani Nisan 2014 itibarıyla bu, tek bir ulusun, Ukrayna devletinin kendi içindeki bir iç savaştı.”

Batı medyasının bu iç savaş gerçeğini tamamen unuttuğunu ifade eden Heyden, şu eleştirilerde bulundu:

“Alman ve Batı medyası bu gerçeği tamamen unuttu. Donbass’ta barikatlara çıkan, Rus bayraklarıyla büyük mitingler düzenleyen insanların bunu kendilerini dışlanmış hissettikleri için yaptıklarını artık kabul etmiyorlar. Karşılarına, tamamen farklı bir tarih anlayışına sahip, Batı Ukrayna kökenli milliyetçi bir hükümet çıkarılmıştı. Bu yeni yönetim için 9 Mayıs artık faşizme karşı kazanılan zaferin kutlandığı bir gün değildi. Hatta Rus Ortodoks Noelini bile kutlamak istemiyorlardı. Sovyet ve Rus dönemine ait tüm anıtlar yıkıldı, Rus dili sınırlandırıldı. Yani halkın tüm endişeleri gerçeğe dönüştü. Hükümet binalarını işgal etmek elbette radikal bir adımdır ancak bu tür eylemler ilk olarak 30 Kasım 2013’te Kiev’de başlamıştı. Kiev’de öğrencilerle polis arasında yaşanan çatışmanın ardından olaylar aniden radikalleşti. Meydan hareketi, içinde güçlü bir sağcı milliyetçi kanadın bulunduğu militan bir yapıya dönüştü ve Kiev’deki 13 hükümet binasını işgal ettiler. Dolayısıyla, şiddeti Donbass’taki Rusça konuşan nüfusun başlattığını söylemek tamamen yanlıştır. Şiddet, Kiev’deki hükümet binalarının işgal edilmesiyle başladı.”

“Kiev Maydan’ında en başından beri eksik olan şey, tek bir ulus olma bilinciydi”

Meydan olayları sırasında Kiev’deki protestocuların Donbass halkına yönelik dışlayıcı ve kibirli tavrına dikkat çeken Heyden, bu durumun Ukrayna’nın bütünlüğüne zarar verdiğini belirtti:

“Donbass halkı aslında son derece barışçıl insanlardır. Onlara 2014’te olayların nasıl başladığını sorduğunuzda, ‘Kiev’dekiler protesto ediyordu, biz ise çalışıyorduk’ derlerdi. Bunu herkesten duyabilirdiniz. Bunlar gerçekten çalışkan insanlar. Ancak o dönemde Ukrayna’da çok garip bir hava estirildi. Ekranlarda Donbass’taki mafya yapılanmalarına dair büyük videolar gösteriliyordu. Elbette Ukrayna’nın her yerinde mafya vardı ama buradaki amaç Donbass halkını aşağılamaktı. Milliyetçiler bu insanlara Rus yanlısı veya mafya diyerek hakaret ediyorlardı. Meydan gösterilerinde en başından beri eksik olan şey, ‘gerçekten tek bir ulus olalım, birbirimizle konuşalım’ düşüncesiydi. Bunun yerine agresif ve kibirli bir tavır sergilediler. ‘Biz Avrupa’ya gitmek isteyenleriz, diğerlerinden daha iyiyiz’ anlayışıyla hareket ettiler. Donbass’taki insanları geri kalmış olarak gördüler ve onlarla bağ kurmak istemediler.”

Batılı siyasetçilerin de bu dışlayıcı bakış açısını benimsediğini ve bölgedeki dengeleri tamamen göz ardı ettiğini vurgulayan Heyden, eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:

“Bu zihniyet Batı Alman politikacılar tarafından da benimsendi. 2013 ve 2014 yıllarındaki gelişmeleri çok yakından takip ettim. Tek bir Avrupalı politikacı bile Donbass’ı, Lugansk’ı veya Kırım’ı ziyaret etmedi. O dönemde bu insanların tamamı hala Ukrayna vatandaşı olmasına rağmen kimse onlarla görüşmedi. Kiev’deki meydanda çörek dağıtıp bununla övündüler. Daha sonra Victoria Nuland’ın gururla ifade ettiği gibi, Ukrayna’daki hükümet değişikliği için 5 milyar dolar sağladılar. Ancak tüm bunlar, Ukrayna’da yaşayan, büyük ölçüde Rusça konuşan ve kültürel olarak Rusya’ya bağlı olan halkın iradesi çiğnenerek yapıldı. Bu durumun Alman medyasında hiç yer almaması dürüst olmak gerekirse suç niteliğindedir. Onlar sadece ülkenin küçük bir bölümünü oluşturan Batı Ukrayna’ya odaklanan bir hikaye anlatıyorlar. Oysa Ukrayna’da Batı ile olan ilişkilerin derecesi bölgeden bölgeye değişir. Bu etki ülkenin batısında güçlü iken, orta ve güneydoğu kesimleri her zaman Rusya’ya daha yakın olmuştur.”

Avrupa’daki Ukrayna yanlısı anlatının çelişkilerine değinen Heyden, şu soruyu yöneltti:

“Avrupa’da, Almanya’da veya İsviçre’de insanların ‘Ukrayna halkını desteklemeliyiz’ dediğini duyuyorsunuz. Peki ama tam olarak hangi Ukraynalıları? Neden doğudakileri desteklemiyorsunuz? Onlar da aslında Rusya’nın bir parçası olmak istemiyorlardı ama şimdi çatışmaların ortasındalar. Ayrıca yaklaşık 3 milyondan fazla Ukraynalının neden Rusya’ya kaçtığını da açıklamak gerekiyor. Bunu dile getirdiğinizde Avrupa’daki insanlar öfkeleniyor çünkü onlarla aynı fikirde olmadığınızı anlıyorlar. Tüm Ukrayna’nın Rusya’dan bağımsızlık istediği, Rusya’nın ise sadece birkaç suçluya para ödeyerek bölgeyi işgal ettiği yönündeki Batı anlatısı Donbass gerçeğiyle bağdaşmıyor. Batı’daki hikaye, orada sadece birkaç savaş ağasının bulunduğu, Rusya’nın onlara para ve asker göndererek her yeri demir yumrukla yönettiği şeklinde kurulmuş. Ancak bu tamamen ucuz bir propaganda.”

“Rusya’nın gerçek hedefi Donbass’ın Ukrayna içinde özerklik kazanmasıydı”

2014 yılından 2022 yılına kadar geçen süreçte Rusya’nın bölgedeki askeri varlığına dair iddiaları değerlendiren Heyden, sahada herhangi bir düzenli Rus askeri birliğine rastlanmadığını belirtti:

“2014 yılında Rusya’nın bölgeye asker gönderdiğine dair tek bir fotoğraf veya video kanıtı mevcut değil. Var olan tek şey, Putin ve sözcüsü Dmitriy Peskov’un, binlerce Rus vatandaşının yüreklerinin sesini dinleyerek Donbass’taki insanlara destek olmak için bölgeye gittiğini kabul eden açıklamalarıdır. Nasıl ki bazı Almanlar Ukrayna hükümeti safında savaşmaya gidiyorsa, bu da benzer bir durumdur. Rusya’nın o dönemde orada askeri olarak aktif olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Elbette Rus askeri danışmanlarının sahada olduğunu ve isyancılarla birlikte çalıştığını tahmin ediyorum. Özellikle halk cumhuriyetleri kurulduğunda düzeni sağlamak için orada bulunmuş olabilirler. Çünkü bu cumhuriyetlerde kendi bölgelerini kontrol eden çok sayıda bağımsız tabur vardı ve durum oldukça karmaşıktı. Lugansk ve Donetsk halk cumhuriyetlerinin neden en başından beri tek bir çatı altında birleşmediği hala belirsizdir. Bu bölünmüşlükte Rus danışmanların rol oynamış olması muhtemeldir.”

Donbass’taki savaşçıların askeri teçhizatı nasıl temin ettiğine dair gözlemlerini aktaran Heyden, Rusya’nın stratejik yaklaşımını şöyle açıkladı:

“Lugansk’ta karşılaştığım insanlar bana her zaman ellerindeki tüm silahları Ukraynalılardan ele geçirdiklerini söylediler. Rusya karşıtı çevreler, en azından 2022 yılından önce, Ukrayna’da Rus birliklerinin bulunduğuna dair tek bir kanıt sunamadılar. Çünkü Rusya’nın askeri bir gösteri yapmaya ihtiyacı yoktu. Rusya’nın gerçek hedefi, Donbass’ın Ukrayna sınırları içinde kalması, Rus dilini ve kültürünü koruyacak bir özerkliğe sahip olmasıydı. Rusya bu politikayı 2022 yılına kadar sürdürdü. Ben kendim oradaydım, siperlerdeki gönüllülerle konuştum. Bana sürekli ateş altında olduklarını ancak yukarıdan gelen emirler nedeniyle karşılık vermelerine izin verilmediğini söylediler. Bu durum askeri personelde büyük bir hayal kırıklığı yaratıyordu. Hatta bölgedeki birçok Rus, Rusya’nın askeri müdahalede bu kadar gecikmesinden dolayı öfkelidir. Bu tür detayları ancak sahada bizzat bulunduğunuzda öğrenebilirsiniz.”

Minsk anlaşmalarının amacının Ukrayna’yı kurumsal olarak tarafsız tutmak olduğunu belirten Heyden, federal çözümün önemine dikkat çekti:

“Donbass ve Lugansk halk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını 2014 yılında ilan etmişlerdi. Ancak Şubat 2022’ye kadar Rusya bu bağımsızlık kararlarını tanımadı. Rusya’nın tüm stratejisi, Donbass’ı Ukrayna içinde tutmaktı. Minsk anlaşmalarının temel çerçevesi de buydu. Rusya, siyasi baskı kullanarak Donbass’ın özerklik kazanmasını ve böylece Ukrayna’nın tarafsız bir devlet olarak kalmasını hedefliyordu. Eğer Donbass, Ukrayna parlamentosunda temsil edilmeye devam etseydi, daha sonra yaşanan aşırılıkların hiçbiri mümkün olmayacaktı. Özerk bir bölgeye bu şekilde davranılması uluslararası bir skandala yol açardı. Ancak şimdi bölge tamamen izole edilmiş durumda ve derin bir sessizliğe gömüldü. Artık batılı gazeteciler oraya gitmiyor, sadece Rus medyası gelişmeleri aktarıyor.”

“Almanya’da insani yardımları suç saymaya yönelik aktif bir çaba var”

Donbass bölgesinde yaşanan insani krizin Batı kamuoyundan gizlendiğini ve insani yardım faaliyetlerinin engellendiğini belirten Heyden, şu açıklamaları yaptı:

“Bölgede 2014 yılından bu yana süren iç savaşta çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Bizim tarafımızda, yani gerçekleri görenler arasında bilinen bir gerçek var ki, 2014-2022 yılları arasında Donbass’ta Batı Ukrayna’nın bombardımanları sonucu 14 bin kişi yaşamını yitirdi. Birleşmiş Milletler’in açıkladığı bu rakam tüm bölgeyi kapsamaktadır. 2014’te bölgenin yaklaşık üçte ikisi halk cumhuriyetlerinin kontrolüne geçmiş, üçte biri ise Ukrayna yönetiminde kalmıştı. Dolayısıyla can kayıpları her iki tarafta da yaşandı. Ancak asıl skandal, bu 14 bin ölümün 2022 yılından sonra Batı medyasından tamamen silinmiş olmasıdır. Çünkü bu ölümler, savaşın 2022’de durup dururken başlamadığını, zaten yıllardır sürmekte olduğunu kanıtlıyordu. Batı ise her gün Rusya’nın hiçbir kışkırtma olmadan savaşı başlattığı hikayesini tekrarlamak istiyor.”

Almanya’da insani yardım kuruluşlarına yönelik baskılara değinen Heyden, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Donbass’ta doğup büyüyen ve savaştan başka bir şey görmemiş olan çocuklar Batı dünyası için tamamen görünmez kılınmıştır. Ukrayna’daki çocuklardan bahsedildiğinde her zaman ülkenin batısındaki veya merkezindeki çocuklar öne çıkarılıyor, Donbass’takiler ise asla anılmıyor. Avrupa’nın savunduğunu iddia ettiği insani değerler burada tamamen çiğnenmektedir. Hatta daha da kötüsü, Almanya’da insani yardımları ayrımcılığa tabi tutmaya ve kriminalize etmeye yönelik aktif bir çaba var. Örneğin, PeaceBridge Donbass adlı insani yardım kuruluşunun üyeleri hakkında tutuklama kararları çıkarıldı. Bu kişilerin bir kısmı güvenlik kaygıları nedeniyle Almanya’yı terk edip Moskova’ya yerleşmek zorunda kaldı. Alman medyasında bu kuruluşlara karşı sürekli karalama kampanyaları yürütülüyor. İnsani yardımların aslında askeri amaçlarla kullanılabilecek yedek parçaların gizli sevkiyatı olduğu yönünde asılsız iddialar ortaya atılıyor. Batılı büyük yardım kuruluşları ise bölgeye hiçbir temsilci veya yardım göndermiyor. Bu tamamen düşmana yapılacak her yardımı ihanet olarak gören tehlikeli bir savaş zihniyetidir.”

“Mariupol’e dönen insanlar ‘Biz buralıyız’ diyerek yerel kimliklerini koruyor”

Söyleşinin son bölümünde, yakın zamanda ziyaret ettiği Mariupol şehrindeki yeniden inşa çalışmalarını ve halkın nabzını aktaran Ulrich Heyden, gözlemlerini şu şekilde paylaştı:

“Ocak ayında Mariupol’deydim. Şehrin yaklaşık yüzde 90’ının, üniversitenin ve yıkılan tiyatronun yeniden inşa edildiğini gördüm. Üniversitedeki rektörlerle ve öğretim üyeleriyle görüştüm. Almanya’da tüm nitelikli Ukraynalıların şehri terk ettiği iddia ediliyordu. Ancak rektör bana, ‘Hayır, neden öyle olsun ki? Gerçek vatanseverler burada kaldı. Bizler bu üniversitede okumuş, şimdi de burada hukuk profesörü olarak çalışan akademisyenleriz’ dedi. Şehirde yeni binalar yükseldikçe halkın bunları yapan kurumlara yönelik takdirini gördüm. Üniversitede modern bir multimedya merkezi, dans ve tiyatro salonu kurulmuş durumdaydı. Öğrenciler eğitimlerine güvenle devam ediyorlardı.”

Şehirdeki gençlerin ulusal tartışmaların ötesinde bir kimlik benimsediklerini ifade eden Heyden, sözlerini şu cümlelerle tamamladı:

“Mariupol’deki kız öğrencilerle yaptığım bir söyleşide onlara kendilerini Rus mu yoksa Ukraynalı mı olarak tanımladıklarını sordum. Hepsi bir ağızdan, ‘Biz Mariupol’lüyüz’ yanıtını verdi. Bu harika bir yerel vatanseverlik örneğiydi. Kendilerini bu iki kimlik arasında seçim yapmaya zorlayan siyasi tartışmaların dışında tutmak istiyorlardı. Bu tavrı özellikle biz Almanların çok iyi anlaması gerekir. Geçmişte bir ABD başkanı Berlin’de durup ‘Ben bir Berlinliyim’ demişti. İnsanların kendi bölgelerine, şehirlerine kök salması ve kendilerini orayla tanımlaması son derece doğaldır. Tüm Ukraynalıları veya tüm Rusları tek bir kalıba sokmaya çalışmak gerçeklikle bağdaşmayan, sadece savaş anlatısını besleyen bir yaklaşımdır.”

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Yayınlanma

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.

Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.

Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.

Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.

Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.

“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”

Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.

Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”

Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.

Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”

“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”

Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.

Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.

Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.

“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”

Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.

Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.

Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”

“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”

Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.

Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.

“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”

Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.

Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”

Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.

“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”

Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.

İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”

Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.

“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”

Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.

Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”

Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.

“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”

İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.

Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.

Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.

Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.

“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”

Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.

Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.

“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”

ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.

İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”

Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.

“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”

Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.

Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.

Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”

Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.

Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English