Dünya Basını
Alman gazeteci Ulrich Heyden: Batı medyası Donbass’ta ölen 14 bin sivili hafızasından tamamen sildi

Alman gazeteci ve yazar Ulrich Heyden, Doç. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı kanalına konuk olarak Almanya’nın kendisine yönelik başlattığı banka hesabı kapatma işlemlerini, Donbass bölgesinin tarihi arka planını ve Mariupol’deki güncel durumu aktardı.
Alman gazeteci, yazar ve uzun yıllar boyunca çeşitli Alman gazetelerinin Moskova muhabirliğini yürüten Ulrich Heyden, Doç. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı YouTube kanalına konuştu.
Söyleşide, Almanya’daki banka hesaplarının kapatılmasından Donbass ve Mariupol’deki saha gözlemlerine kadar pek çok kritik başlık ele alındı.
Heyden, Batı medyasının Ukrayna krizine dair sunduğu anlatının tek taraflı olduğunu ve bölgedeki sivil gerçekliği tamamen kararttığını vurguladı.
“Banka çalışanı, federal mali denetim otoritesinin üzerlerinde baskı kurduğunu ima etti”
Söyleşinin ilk bölümünde, son dönemde yaşadığı kişisel ve hukuki zorluklara değinen Ulrich Heyden, Almanya’daki bankasının hesaplarını kapatma kararı aldığını bildirdi.
Kararın kendisinde büyük şok yarattığını belirten Heyden, süreci şu sözlerle aktardı:
“Bu durum beni gerçekten şok etti. Geçtiğimiz hafta cuma günü, yani 13 Mart’ta gerçekleşti. Aslında böyle bir şeyin yaşanabileceğini bir süredir tahmin ediyordum, bu düşünce kafamda dönüp duruyordu. Aralık 2023’te banka zaten artık Rusya’ya çevrimiçi transfer yapamayacağını söylemişti. Bunun mümkün olmadığını iddia ettiler. Kendilerinin yerel bir banka olduğunu öne sürdüler ki bu dürüst olmak gerekirse oldukça gülünç. Çünkü Hamburg, çok sayıda yabancının yaşadığı ve yoğun ticari faaliyetlerin yürütüldüğü uluslararası bir ticaret merkezidir. Dolayısıyla yerel bir banka olduğunuzu ve bu yüzden Rusya’da yaşayan bir Alman vatandaşıyla ticari ilişki sürdüremeyeceğinizi söylemek son derece tutarsız.”
Banka hesaplarının kapatılması sürecinde kurumun kararı yazılı olarak sunmaktan kaçındığını belirten Heyden, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hesap meselesine gelince, bunu siyah beyaz bir şekilde net olarak yazıya dökmekten çok çekindiler. Fesih mektubunda genel bir açıklama yer alıyor. Mektupta, ‘Rusya’da yaşayan müşterilerle olan tüm ticari ilişkilerimizi gözden geçiriyor ve bunları sonlandırıyoruz’ deniliyor. Telefonla görüştüğüm bir banka çalışanı ise bunun Rusya’ya yönelik yaptırımlarla ilgili olduğunu söyledi. Ancak tüm bunlar oldukça belirsiz. Telefondaki görevli bana ‘Peki nerede kayıtlısınız?’ diye sordu. Ben de ‘Rusya’da’ dedim. Bunun üzerine ‘Eğer şimdi Almanya’da ikamet kaydı yaptırırsanız belki de hesabın kapatılmasını durdurabiliriz’ dedi. Ona bunun mümkün olmadığını, çünkü yılın yarısından fazlasını Rusya’da geçirdiğimi söyledim. Bu tür bir teklifle beni Rusya dışına çekmeye çalışıp çalışmadıklarını anlamak zordu, son derece tuhaftı.”
Banka çalışanlarının şahsen kendisine karşı bir düşmanlık beslemediğini düşündüğünü ifade eden Heyden, arka plandaki sistematik baskıya dair şu değerlendirmede bulundu:
“Banka çalışanı, federal mali denetim otoritesinin üzerlerinde baskı kurduğunu ima etti. Bu ilginç bir tespitti çünkü bankanın aslında tüm bu süreçten uzak durmak isteyebileceğini ancak yine de bunu uygulamak zorunda kaldığını gösteriyordu. Burada ya bankanın ‘Rusya ile olan tüm ticari ilişkileri kesmeliyiz, orada yaşayan Alman vatandaşlarına bile özel bankacılık hizmeti vermemeliyiz, aksi takdirde ileride başımız ağrır’ diyerek ön alıcı bir itaat sergilediği ya da resmi bir kaynaktan doğrudan ‘Bu faaliyetleri durdurmanızı istiyoruz’ şeklinde bir telefon aldığı ihtimali öne çıkıyor. Elbette böyle bir şey asla kamuoyuna açıklanmaz.”
Bankanın Rusya’yı vergi konusunda işbirliği yapmayan bir ülke olarak nitelendirdiğini belirten Heyden, bu durumun anlamsızlığına değindi:
“Telefondaki görevli ayrıca Rusya’nın bu kapsamda bir ülke olduğunu söyledi. Dürüst olmak gerekirse bunun ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikrim yok. Belki bankanın mantığını anlamaya çalışırsanız, Rusya ile Almanya arasında artık resmi veya hukuki bir ilişki kalmadığı için kara para aklamayı önleme tedbirlerinin koordine edilemediğini düşünebilirsiniz. Fakat zaten benim Rusya’ya para transfer etmemi yasaklamış durumdalar. Transfer yapamadığım bir ortamda kara para aklama nasıl gerçekleşebilir ki? Dolayısıyla bu durum tamamen paranın Almanya’daki bir hesapta fiziksel olarak bulunmasıyla ilgili. Para Almanya’da kalıyor ve bu onların sorumluluk alanında. Tüm bunlar son derece tuhaf. Bu durum, şahıslara ve özellikle de gazetecilere yönelik devam eden bir taciz hareketinden başka bir şey değil.”
Ulrich Heyden, bu haksız uygulamaya karşı sessiz kalmadığını ve resmi makamlara başvurduğunu belirterek, “Bu durumu kendi sorumluluk alanımda kabul edemezdim. Buna karşı çıkmak için elimden gelen her şeyi yapmak istiyorum. Bu nedenle Federal Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier’e durumumu kısaca özetleyen bir mektup yazdım. Kendisinin yanıt vermesini umuyorum. Bana yardım edip etmeyeceğini bilmiyorum, şansım yüksek değil ama en azından denemek istedim” ifadelerini kullandı.
“Lenin, proletaryayı güçlendirmek adına Donbass’ı Ukrayna’ya bağlamıştı”
Söyleşide Donbass bölgesinin tarihi kökenlerine ve güncel krizdeki rolüne geniş yer verildi. Bölgenin geçmişine değinen Heyden, konuyu şu tarihi verilerle açıkladı:
“Sert bir Rus bakış açısından bakarsanız, Donbass’ın tarihini bir Donbass Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1918 yılına kadar götürebilirsiniz. Bu dönem, Ukrayna iç savaşının yaşandığı yıllara denk geliyordu. Donbass, Rus İmparatorluğu için inşa edilmiş sanayi bölgesi olması nedeniyle her zaman büyük ölçüde Ruslar tarafından yerleşilen bir bölge oldu. Orada yoğun kömür kaynakları vardı ve daha sonra çelik fabrikaları kuruldu. Dolayısıyla o dönemde kurulan bir kızıl Donbass Cumhuriyeti mevcuttu. Ancak Lenin, ‘Hayır, biz Donbass’ı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlamak istiyoruz’ dedi. Sovyet liderliği, ağırlıklı olarak kırsal özellikler taşıyan Ukrayna’yı, Donbass bölgesinden daha proleter ve Bolşevik bir parçayı ekleyerek zenginleştirebileceklerini düşünmüştü.”
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu tarihi karara yönelik eleştirilerini hatırlatan Heyden, Ukrayna içindeki demografik ve kültürel dengesizlikleri şu sözlerle dile getirdi:
“Vladimir Putin bu duruma çok öfkelenmiş ve Bolşeviklerin Rus çıkarlarına ihanet ettiğini söylemişti. Bu karar aynı zamanda Ukrayna dilinin Rusçaya tercih edildiği bir duruma yol açtı. Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bu yapay kuruluşuyla Ruslar bir nevi ayrımcılığa uğradı. Yani Ukrayna kültürü ve dili lehine Ruslara karşı bir pozitif ayrımcılık uygulandı. En azından benim görebildiğim kadarıyla bunda doğruluk payı var. Ukrayna ile olan çatışmada, sadece Donbass’ın değil, Nikita Kruşçev’in 1954’te devrettiği Kırım’ın ve 1939’a kadar Polonya’ya ait olan Batı Ukrayna’nın da Ukrayna’ya eklenmiş olması tarihi açıdan dikkat çekicidir. Şimdi tüm bu topraklar, Ukrayna milliyetçileri tarafından sanki tarihsel olarak her zaman Ukrayna toprağıymış gibi şiddetle savunuluyor ki durumun böyle olmadığı son derece açık.”
“Şiddet, Kiev’deki hükümet binalarının işgal edilmesiyle başladı”
Söyleşide, 2014 yılında Kiev’de gerçekleşen meydan olaylarının ve hükümet darbesinin Donbass’taki protestoları nasıl tetiklediği detaylandırıldı. Heyden, krizin başlangıç aşamasına dair şu tespitleri paylaştı:
“Mevcut çatışma aslında 2014 yılında Kiev’de gerçekleşen darbeyle başladı. Bu darbe, Ukrayna’nın güneydoğusunda derhal bir protesto hareketini tetikledi. Hareket, Harkov’dan başlayarak Donetsk ve Lugansk üzerinden Odessa’ya kadar yayıldı. Rus kökenli vatandaşlar gösteriler düzenliyor, Rus bayrakları sallıyor, Rusya ile dostluğun ve ekonomik bağların korunmasını talep ediyordu. Şubat ayının sonunda Harkov’da, Ukrayna’nın güneydoğusundan gelen milletvekillerini bir araya getiren bir kongre düzenlendi. Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, Kiev’den yasa dışı yollarla sürülmeden önce bu kongrede konuşma yapacaktı. Ancak bu kongre bir sonuç vermedi çünkü Kiev’deki darbe hükümeti bölgeye militan gruplar ve saldırı birlikleri gönderdi. Harkov’daki bölgesel yönetim binası için çatışmalar yaşandı; bina önce işgal edildi, ardından meydan yanlısı savaşçılar tarafından geri alındı.”
Benzer olayların Odessa’da da yaşandığını belirten Heyden, yaşanan sivil trajediyi şu sözlerle anlattı:
“Benzer bir durum Odessa’da da gerçekleşti. Göstericiler, çadır kamplarına yapılan saldırının ardından sendika binasına sığınmışlardı. Orada saldırıya uğradılar ve bina ateşe verildi. Bu, tüm protesto hareketini korkutmak ve sindirmek için yapılan bir güç gösterisiydi. Ukrayna’nın güneydoğusundaki bu uyanış, yani Rus baharı olarak adlandırılan süreçte insanlar ilk başlarda Rusya’ya katılmayı hedeflemiyordu. Öncelikli amaçları, belirli bir düzeyde özerklik kazanmak, Rus dilini ve kültürünü korumaktı. İnsanlar, yaklaşık 2005 yılından beri uygulanan zorunlu Ukraynalılaştırma politikalarına maruz kalmak istemiyordu. Örneğin, güneydoğu Ukrayna’daki üniversiteler ve okullar eğitim dilini Ukraynaca yapmak zorunda bırakılmıştı. Bu durum, ana dili Rusça olan insanları ciddi bir baskı altına soktu.”
Donbass bölgesindeki sivil itaatsizlik eylemlerinin Kiev’deki şiddet olaylarına bir tepki olarak geliştiğini belirten Heyden, süreci şöyle özetledi:
“Ardından Donetsk ve Lugansk’ta silahsız aktivistler tarafından sivil itaatsizlik eylemleri olarak valilik binaları işgal edildi. Lugansk’ta istihbarat servisi binası da dahil olmak üzere idari binalar kontrol altına alındı. Bu olaylar Mart ve Nisan 2014’te yaşandı. Bunun üzerine Kiev’de geçici cumhurbaşkanı olan Oleksandr Turçinov hükümeti, 13 Nisan’da bir terörle mücadele operasyonu başlattı. Güneydoğu Ukrayna’ya, Lugansk ve Donetsk’e askeri birlikler gönderildi. Hava saldırıları başladı. Havalimanları çevresinde çatışmalar yaşandı. O döneme ait görüntüler gerçekten çok çarpıcıdır. Üzerinde askerlerin bulunduğu Ukrayna zırhlı araçlarını, sivil halkın çıplak elleriyle durdurmaya çalıştığını görebilirsiniz. Yani Nisan 2014 itibarıyla bu, tek bir ulusun, Ukrayna devletinin kendi içindeki bir iç savaştı.”
Batı medyasının bu iç savaş gerçeğini tamamen unuttuğunu ifade eden Heyden, şu eleştirilerde bulundu:
“Alman ve Batı medyası bu gerçeği tamamen unuttu. Donbass’ta barikatlara çıkan, Rus bayraklarıyla büyük mitingler düzenleyen insanların bunu kendilerini dışlanmış hissettikleri için yaptıklarını artık kabul etmiyorlar. Karşılarına, tamamen farklı bir tarih anlayışına sahip, Batı Ukrayna kökenli milliyetçi bir hükümet çıkarılmıştı. Bu yeni yönetim için 9 Mayıs artık faşizme karşı kazanılan zaferin kutlandığı bir gün değildi. Hatta Rus Ortodoks Noelini bile kutlamak istemiyorlardı. Sovyet ve Rus dönemine ait tüm anıtlar yıkıldı, Rus dili sınırlandırıldı. Yani halkın tüm endişeleri gerçeğe dönüştü. Hükümet binalarını işgal etmek elbette radikal bir adımdır ancak bu tür eylemler ilk olarak 30 Kasım 2013’te Kiev’de başlamıştı. Kiev’de öğrencilerle polis arasında yaşanan çatışmanın ardından olaylar aniden radikalleşti. Meydan hareketi, içinde güçlü bir sağcı milliyetçi kanadın bulunduğu militan bir yapıya dönüştü ve Kiev’deki 13 hükümet binasını işgal ettiler. Dolayısıyla, şiddeti Donbass’taki Rusça konuşan nüfusun başlattığını söylemek tamamen yanlıştır. Şiddet, Kiev’deki hükümet binalarının işgal edilmesiyle başladı.”
“Kiev Maydan’ında en başından beri eksik olan şey, tek bir ulus olma bilinciydi”
Meydan olayları sırasında Kiev’deki protestocuların Donbass halkına yönelik dışlayıcı ve kibirli tavrına dikkat çeken Heyden, bu durumun Ukrayna’nın bütünlüğüne zarar verdiğini belirtti:
“Donbass halkı aslında son derece barışçıl insanlardır. Onlara 2014’te olayların nasıl başladığını sorduğunuzda, ‘Kiev’dekiler protesto ediyordu, biz ise çalışıyorduk’ derlerdi. Bunu herkesten duyabilirdiniz. Bunlar gerçekten çalışkan insanlar. Ancak o dönemde Ukrayna’da çok garip bir hava estirildi. Ekranlarda Donbass’taki mafya yapılanmalarına dair büyük videolar gösteriliyordu. Elbette Ukrayna’nın her yerinde mafya vardı ama buradaki amaç Donbass halkını aşağılamaktı. Milliyetçiler bu insanlara Rus yanlısı veya mafya diyerek hakaret ediyorlardı. Meydan gösterilerinde en başından beri eksik olan şey, ‘gerçekten tek bir ulus olalım, birbirimizle konuşalım’ düşüncesiydi. Bunun yerine agresif ve kibirli bir tavır sergilediler. ‘Biz Avrupa’ya gitmek isteyenleriz, diğerlerinden daha iyiyiz’ anlayışıyla hareket ettiler. Donbass’taki insanları geri kalmış olarak gördüler ve onlarla bağ kurmak istemediler.”
Batılı siyasetçilerin de bu dışlayıcı bakış açısını benimsediğini ve bölgedeki dengeleri tamamen göz ardı ettiğini vurgulayan Heyden, eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:
“Bu zihniyet Batı Alman politikacılar tarafından da benimsendi. 2013 ve 2014 yıllarındaki gelişmeleri çok yakından takip ettim. Tek bir Avrupalı politikacı bile Donbass’ı, Lugansk’ı veya Kırım’ı ziyaret etmedi. O dönemde bu insanların tamamı hala Ukrayna vatandaşı olmasına rağmen kimse onlarla görüşmedi. Kiev’deki meydanda çörek dağıtıp bununla övündüler. Daha sonra Victoria Nuland’ın gururla ifade ettiği gibi, Ukrayna’daki hükümet değişikliği için 5 milyar dolar sağladılar. Ancak tüm bunlar, Ukrayna’da yaşayan, büyük ölçüde Rusça konuşan ve kültürel olarak Rusya’ya bağlı olan halkın iradesi çiğnenerek yapıldı. Bu durumun Alman medyasında hiç yer almaması dürüst olmak gerekirse suç niteliğindedir. Onlar sadece ülkenin küçük bir bölümünü oluşturan Batı Ukrayna’ya odaklanan bir hikaye anlatıyorlar. Oysa Ukrayna’da Batı ile olan ilişkilerin derecesi bölgeden bölgeye değişir. Bu etki ülkenin batısında güçlü iken, orta ve güneydoğu kesimleri her zaman Rusya’ya daha yakın olmuştur.”
Avrupa’daki Ukrayna yanlısı anlatının çelişkilerine değinen Heyden, şu soruyu yöneltti:
“Avrupa’da, Almanya’da veya İsviçre’de insanların ‘Ukrayna halkını desteklemeliyiz’ dediğini duyuyorsunuz. Peki ama tam olarak hangi Ukraynalıları? Neden doğudakileri desteklemiyorsunuz? Onlar da aslında Rusya’nın bir parçası olmak istemiyorlardı ama şimdi çatışmaların ortasındalar. Ayrıca yaklaşık 3 milyondan fazla Ukraynalının neden Rusya’ya kaçtığını da açıklamak gerekiyor. Bunu dile getirdiğinizde Avrupa’daki insanlar öfkeleniyor çünkü onlarla aynı fikirde olmadığınızı anlıyorlar. Tüm Ukrayna’nın Rusya’dan bağımsızlık istediği, Rusya’nın ise sadece birkaç suçluya para ödeyerek bölgeyi işgal ettiği yönündeki Batı anlatısı Donbass gerçeğiyle bağdaşmıyor. Batı’daki hikaye, orada sadece birkaç savaş ağasının bulunduğu, Rusya’nın onlara para ve asker göndererek her yeri demir yumrukla yönettiği şeklinde kurulmuş. Ancak bu tamamen ucuz bir propaganda.”
“Rusya’nın gerçek hedefi Donbass’ın Ukrayna içinde özerklik kazanmasıydı”
2014 yılından 2022 yılına kadar geçen süreçte Rusya’nın bölgedeki askeri varlığına dair iddiaları değerlendiren Heyden, sahada herhangi bir düzenli Rus askeri birliğine rastlanmadığını belirtti:
“2014 yılında Rusya’nın bölgeye asker gönderdiğine dair tek bir fotoğraf veya video kanıtı mevcut değil. Var olan tek şey, Putin ve sözcüsü Dmitriy Peskov’un, binlerce Rus vatandaşının yüreklerinin sesini dinleyerek Donbass’taki insanlara destek olmak için bölgeye gittiğini kabul eden açıklamalarıdır. Nasıl ki bazı Almanlar Ukrayna hükümeti safında savaşmaya gidiyorsa, bu da benzer bir durumdur. Rusya’nın o dönemde orada askeri olarak aktif olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Elbette Rus askeri danışmanlarının sahada olduğunu ve isyancılarla birlikte çalıştığını tahmin ediyorum. Özellikle halk cumhuriyetleri kurulduğunda düzeni sağlamak için orada bulunmuş olabilirler. Çünkü bu cumhuriyetlerde kendi bölgelerini kontrol eden çok sayıda bağımsız tabur vardı ve durum oldukça karmaşıktı. Lugansk ve Donetsk halk cumhuriyetlerinin neden en başından beri tek bir çatı altında birleşmediği hala belirsizdir. Bu bölünmüşlükte Rus danışmanların rol oynamış olması muhtemeldir.”
Donbass’taki savaşçıların askeri teçhizatı nasıl temin ettiğine dair gözlemlerini aktaran Heyden, Rusya’nın stratejik yaklaşımını şöyle açıkladı:
“Lugansk’ta karşılaştığım insanlar bana her zaman ellerindeki tüm silahları Ukraynalılardan ele geçirdiklerini söylediler. Rusya karşıtı çevreler, en azından 2022 yılından önce, Ukrayna’da Rus birliklerinin bulunduğuna dair tek bir kanıt sunamadılar. Çünkü Rusya’nın askeri bir gösteri yapmaya ihtiyacı yoktu. Rusya’nın gerçek hedefi, Donbass’ın Ukrayna sınırları içinde kalması, Rus dilini ve kültürünü koruyacak bir özerkliğe sahip olmasıydı. Rusya bu politikayı 2022 yılına kadar sürdürdü. Ben kendim oradaydım, siperlerdeki gönüllülerle konuştum. Bana sürekli ateş altında olduklarını ancak yukarıdan gelen emirler nedeniyle karşılık vermelerine izin verilmediğini söylediler. Bu durum askeri personelde büyük bir hayal kırıklığı yaratıyordu. Hatta bölgedeki birçok Rus, Rusya’nın askeri müdahalede bu kadar gecikmesinden dolayı öfkelidir. Bu tür detayları ancak sahada bizzat bulunduğunuzda öğrenebilirsiniz.”
Minsk anlaşmalarının amacının Ukrayna’yı kurumsal olarak tarafsız tutmak olduğunu belirten Heyden, federal çözümün önemine dikkat çekti:
“Donbass ve Lugansk halk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını 2014 yılında ilan etmişlerdi. Ancak Şubat 2022’ye kadar Rusya bu bağımsızlık kararlarını tanımadı. Rusya’nın tüm stratejisi, Donbass’ı Ukrayna içinde tutmaktı. Minsk anlaşmalarının temel çerçevesi de buydu. Rusya, siyasi baskı kullanarak Donbass’ın özerklik kazanmasını ve böylece Ukrayna’nın tarafsız bir devlet olarak kalmasını hedefliyordu. Eğer Donbass, Ukrayna parlamentosunda temsil edilmeye devam etseydi, daha sonra yaşanan aşırılıkların hiçbiri mümkün olmayacaktı. Özerk bir bölgeye bu şekilde davranılması uluslararası bir skandala yol açardı. Ancak şimdi bölge tamamen izole edilmiş durumda ve derin bir sessizliğe gömüldü. Artık batılı gazeteciler oraya gitmiyor, sadece Rus medyası gelişmeleri aktarıyor.”
“Almanya’da insani yardımları suç saymaya yönelik aktif bir çaba var”
Donbass bölgesinde yaşanan insani krizin Batı kamuoyundan gizlendiğini ve insani yardım faaliyetlerinin engellendiğini belirten Heyden, şu açıklamaları yaptı:
“Bölgede 2014 yılından bu yana süren iç savaşta çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Bizim tarafımızda, yani gerçekleri görenler arasında bilinen bir gerçek var ki, 2014-2022 yılları arasında Donbass’ta Batı Ukrayna’nın bombardımanları sonucu 14 bin kişi yaşamını yitirdi. Birleşmiş Milletler’in açıkladığı bu rakam tüm bölgeyi kapsamaktadır. 2014’te bölgenin yaklaşık üçte ikisi halk cumhuriyetlerinin kontrolüne geçmiş, üçte biri ise Ukrayna yönetiminde kalmıştı. Dolayısıyla can kayıpları her iki tarafta da yaşandı. Ancak asıl skandal, bu 14 bin ölümün 2022 yılından sonra Batı medyasından tamamen silinmiş olmasıdır. Çünkü bu ölümler, savaşın 2022’de durup dururken başlamadığını, zaten yıllardır sürmekte olduğunu kanıtlıyordu. Batı ise her gün Rusya’nın hiçbir kışkırtma olmadan savaşı başlattığı hikayesini tekrarlamak istiyor.”
Almanya’da insani yardım kuruluşlarına yönelik baskılara değinen Heyden, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Donbass’ta doğup büyüyen ve savaştan başka bir şey görmemiş olan çocuklar Batı dünyası için tamamen görünmez kılınmıştır. Ukrayna’daki çocuklardan bahsedildiğinde her zaman ülkenin batısındaki veya merkezindeki çocuklar öne çıkarılıyor, Donbass’takiler ise asla anılmıyor. Avrupa’nın savunduğunu iddia ettiği insani değerler burada tamamen çiğnenmektedir. Hatta daha da kötüsü, Almanya’da insani yardımları ayrımcılığa tabi tutmaya ve kriminalize etmeye yönelik aktif bir çaba var. Örneğin, PeaceBridge Donbass adlı insani yardım kuruluşunun üyeleri hakkında tutuklama kararları çıkarıldı. Bu kişilerin bir kısmı güvenlik kaygıları nedeniyle Almanya’yı terk edip Moskova’ya yerleşmek zorunda kaldı. Alman medyasında bu kuruluşlara karşı sürekli karalama kampanyaları yürütülüyor. İnsani yardımların aslında askeri amaçlarla kullanılabilecek yedek parçaların gizli sevkiyatı olduğu yönünde asılsız iddialar ortaya atılıyor. Batılı büyük yardım kuruluşları ise bölgeye hiçbir temsilci veya yardım göndermiyor. Bu tamamen düşmana yapılacak her yardımı ihanet olarak gören tehlikeli bir savaş zihniyetidir.”
“Mariupol’e dönen insanlar ‘Biz buralıyız’ diyerek yerel kimliklerini koruyor”
Söyleşinin son bölümünde, yakın zamanda ziyaret ettiği Mariupol şehrindeki yeniden inşa çalışmalarını ve halkın nabzını aktaran Ulrich Heyden, gözlemlerini şu şekilde paylaştı:
“Ocak ayında Mariupol’deydim. Şehrin yaklaşık yüzde 90’ının, üniversitenin ve yıkılan tiyatronun yeniden inşa edildiğini gördüm. Üniversitedeki rektörlerle ve öğretim üyeleriyle görüştüm. Almanya’da tüm nitelikli Ukraynalıların şehri terk ettiği iddia ediliyordu. Ancak rektör bana, ‘Hayır, neden öyle olsun ki? Gerçek vatanseverler burada kaldı. Bizler bu üniversitede okumuş, şimdi de burada hukuk profesörü olarak çalışan akademisyenleriz’ dedi. Şehirde yeni binalar yükseldikçe halkın bunları yapan kurumlara yönelik takdirini gördüm. Üniversitede modern bir multimedya merkezi, dans ve tiyatro salonu kurulmuş durumdaydı. Öğrenciler eğitimlerine güvenle devam ediyorlardı.”
Şehirdeki gençlerin ulusal tartışmaların ötesinde bir kimlik benimsediklerini ifade eden Heyden, sözlerini şu cümlelerle tamamladı:
“Mariupol’deki kız öğrencilerle yaptığım bir söyleşide onlara kendilerini Rus mu yoksa Ukraynalı mı olarak tanımladıklarını sordum. Hepsi bir ağızdan, ‘Biz Mariupol’lüyüz’ yanıtını verdi. Bu harika bir yerel vatanseverlik örneğiydi. Kendilerini bu iki kimlik arasında seçim yapmaya zorlayan siyasi tartışmaların dışında tutmak istiyorlardı. Bu tavrı özellikle biz Almanların çok iyi anlaması gerekir. Geçmişte bir ABD başkanı Berlin’de durup ‘Ben bir Berlinliyim’ demişti. İnsanların kendi bölgelerine, şehirlerine kök salması ve kendilerini orayla tanımlaması son derece doğaldır. Tüm Ukraynalıları veya tüm Rusları tek bir kalıba sokmaya çalışmak gerçeklikle bağdaşmayan, sadece savaş anlatısını besleyen bir yaklaşımdır.”
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını1 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü










