Bizi Takip Edin

Avrupa

AB, özel mesajları gözetlemek istiyor: Yeni ‘sohbet kontrolü’ yasasında neler var?

Yayınlanma

Avrupa Birliği (AB) Konseyi’nin çocuk cinsel istismarı materyallerinin (CSAM) dağıtımını engellemek amacıyla hazırladığı sohbet denetimi yasa taslağı Konsey, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu arasındaki üçlü müzakerelere giriyor.

Taslak, daha önceki zorunlu gözetim planından vazgeçiyor. Bunun yerine WhatsApp ve Signal gibi mesajlaşma servislerinin otomatik sohbet izleme yazılımını “gönüllü” olarak kurmasına izin verilirken, bu izlemenin kapsamı daha da genişletilebiliyor.

Berliner Zeitung‘un haberine göre taslak aynı zamanda kullanıcıların CSAM içerdiğinden şüphelenilen sohbetleri bildirmesini kolaylaştırmayı ve kullanıcılar için zorunlu yaş doğrulaması getirmeyi hedefliyor.

Avrupa Komisyonu, çocuk cinsel istismarıyla mücadele düzenlemesini 2022 yılında başlattı. Fakat üye ülkeler arasında henüz bir fikir birliğine varılamadı. Komisyon verilerine göre yalnızca 2023 yılında 3,4 milyondan fazla görsel ve video içeren 1,3 milyondan fazla çocuk cinsel istismarı raporu kayda geçti.

Bu yasal belirsizlik, özellikle Apple gibi marka kimliğini mahremiyet vaatleri üzerine kuran ve Avrupa pazarında şifreli mesajlaşma hizmetleri sunan teknoloji şirketleri için ciddi bir zorluk yaratıyor.

Şirketler yakın gelecekte yasalara uyum ile temel güvenlik ilkeleri arasında imkânsız seçimler yapmak zorunda kalabilir. Avrupa Parlamentosu, orijinal taslağın en kapsamlı kısımlarını ciddi ölçüde daraltan adımlar attı. Buna rağmen mevcut müzakere metinleri, şifreli iletişimin çalışma biçimini temelden değiştirecek hükümler içeriyor.

Uçtan uca şifreli mesajlaşma platformları aracılığıyla metin mesajlarının taranması, şifrelemenin korumayı amaçladığı özün kendisine bir müdahale anlamına geliyor.

Teklif, tüm e-posta ve mesajlaşma sağlayıcılarının, içerikleri kullanıcıların cihazlarında şifrelenmeden önce yapay zekâ kullanarak incelemesini ve çocuk cinsel istismarı materyallerini tespit etmesini zorunlu kılıyor. Bu, yalnızca bir tarama değil, mesajların iletim için güvenli hale getirilmeden önce denetleneceği bir ön şifreleme analizi anlamına geliyor.

Öte yandan 27 üye ülke arasında altı ülke tedbirlere karşı çıkarken, altı ülke kararsız. Fransa, İspanya ve İtalya gibi büyük oyuncuların da aralarında bulunduğu on beş ülke ise tasarıyı destekliyor.

AB Konseyinin önceki gün yaptığı yazılı açıklama şöyle:

“AB, çocuk cinsel istismarıyla mücadele çabalarını artırıyor. Bugün üye ülke temsilcileri, çocuk cinsel istismarını önleme ve bununla mücadele etmeye yönelik bir düzenleme konusundaki Konsey pozisyonu üzerinde anlaştı.

Yeni yasa kabul edildiğinde, dijital şirketlere çocuk cinsel istismarı materyallerinin yayılmasını ve çocukların ayartılmasını önleme yükümlülükleri getiriyor. Yetkili ulusal makamlar, şirketleri içeriği kaldırmaya ve erişimi engellemeye veya arama motorları söz konusu olduğunda arama sonuçlarını listeden çıkarmaya zorlama yetkisine sahip olacak. Düzenleme ayrıca, üye ülkelere ve çevrim içi sağlayıcılara yasanın uygulanmasında destek olmak üzere yeni bir AB kurumu olan AB Çocuk Cinsel İstismarı Merkezini kuruyor.

Risk değerlendirmesi ve azaltılması

Yeni kurallar kapsamında çevrim içi hizmet sağlayıcıları, hizmetlerinin çocuk cinsel istismarı materyallerinin yayılması veya çocukların ayartılması amacıyla kötüye kullanılma riskini değerlendirmek zorunda kalacak. Bu değerlendirmeye dayanarak, söz konusu riske karşı azaltıcı tedbirleri hayata geçirmeleri gerekecek. Bu tedbirler arasında kullanıcıların çevrim içi çocuk cinsel istismarını bildirmesini, kendileri hakkında paylaşılan içerikleri kontrol etmesini sağlayan araçların sunulması ve çocuklar için varsayılan gizlilik ayarlarının devreye sokulması yer alabilir.

Üye ülkeler, bu risk değerlendirmelerini ve azaltıcı tedbirleri incelemekten sorumlu ulusal makamları (‘koordinatör ve diğer yetkili makamlar’) belirleyecek; bu makamlar sağlayıcıları azaltıcı tedbirler almaya zorlayabilecek. Kurallara uyulmaması durumunda sağlayıcılar para cezalarıyla karşı karşıya kalabilir.

Risk kategorileri

Konsey, çevrim içi hizmetler için üç risk kategorisi getiriyor. Bir hizmet, bir dizi nesnel kritere (örneğin türüne) dayanarak yüksek, orta veya düşük riskli olarak sınıflandırılacak. Yetkililer bu sınıflandırmaya dayanarak, yüksek risk kategorisinde sınıflandırılan çevrim içi hizmet sağlayıcılarını, hizmetleriyle ilgili riskleri azaltacak teknolojilerin geliştirilmesine katkıda bulunmaya zorlayabilecek.

Mağdurlara yardım

Çevrim içi şirketler, kendilerini gösteren çocuk cinsel istismarı materyallerinin kaldırılmasını veya bu tür materyallere erişimin engellenmesini isteyen mağdurlara yardım sağlamak zorunda. Mağdurlar bu amaçla AB Merkezinden de destek talep edebilir. AB Merkezi, örneğin ilgili şirketlerin bir mağdurun kaldırılmasını istediği ögeleri kaldırıp kaldırmadığını veya bunlara erişimi engelleyip engellemediğini kontrol edecek.

Sağlayıcıların gönüllü faaliyetleri

Konsey ayrıca, şirketlerin hizmetlerini çocuk cinsel istismarına karşı (gönüllü olarak) taramasına izin veren ve şu anda geçici olan bir tedbiri kalıcı hale getirmek istiyor. Mevcut durumda örneğin mesajlaşma hizmeti sağlayıcıları, platformlarında paylaşılan içerikleri çevrim içi çocuk cinsel istismarı materyalleri açısından gönüllü olarak kontrol edebilir, bunları raporlayabilir ve kaldırabilir. Bu durum, elektronik haberleşme sektörüne özgü belirli kurallardan sağlanan bir muafiyet sayesinde mümkün oluyor. Bu muafiyetin süresi 3 Nisan 2026’da dolacak olsa da Konsey pozisyonuna göre uygulanmaya devam edecek.

AB Merkezi

Yeni yasa, düzenlemenin uygulanmasını desteklemek amacıyla yeni bir AB kurumu olan AB Çocuk Cinsel İstismarı Merkezinin kurulmasını öngörüyor.

AB Merkezi, hizmetlerde tespit edilen çocuk cinsel istismarı materyalleri hakkında çevrim içi sağlayıcılar tarafından sunulan bilgileri değerlendirip işleyecek ve sağlayıcılar tarafından kendisine iletilen raporlar için bir veri tabanı oluşturup bunu yönetecek. Merkez ayrıca, hizmetlerin çocuk cinsel istismarı materyallerini yaymak için kullanılma riskini değerlendirme konusunda ulusal makamlara destek verecek.

Merkez, şirketlerin bilgilerini Europol ve ulusal kolluk kuvvetleriyle paylaşmaktan da sorumlu. Ayrıca, şirketlerin gönüllü faaliyetlerinde kullanabileceği bir çocuk cinsel istismarı göstergeleri veri tabanı oluşturacak.

Konsey pozisyonu, AB Merkezinin yerini belirlemiyor; buna ayrı bir prosedürle Avrupa Parlamentosu ile birlikte karar verilecek.

Sonraki adımlar

Konsey, bugünkü anlaşma temelinde nihai düzenleme üzerinde uzlaşmak amacıyla Avrupa Parlamentosu ile müzakerelere başlayabilir. Avrupa Parlamentosu kendi pozisyonunu Kasım 2023’te belirlemişti.”

Mevcut AB metinleri, “zorlayıcı rıza” anlamına gelen mekanizma sunuyor. Bu mekanizma, kullanıcıları zor seçimler yapmaya itiyor. Şifreli mesajlaşma hizmeti kullanıcılarının, görsel içeriklerin ve bağlantıların CSAM için taranmasını kabul etmesi gerekecek. Bu da mahremiyetin temel iletişim işlevlerini sınırlayan bir lüks özellik haline geldiği, kullanışsız bir durum yaratıyor.

Özellikle Apple’ın iMessage hizmeti için teknik uygulama zorlukları oldukça büyük. Mesele iMessage, WhatsApp ve Signal gibi şifreli hizmetleri kapsıyor ve Apple’ın, şifrelemesinin çalışma şeklini temelden değiştirecek istemci tarafı tarama veya diğer ön şifreleme analiz yöntemlerini uygulamasını gerektirebilir.

“Avrupa’nın gizliliğe karşı savaşı”

Bunun yanı sıra Avrupa’nın önde gelen siber güvenlik akademisyenlerinden 18’inin imzaladığı açık mektup, taslağın “çocuklar için net faydalar sağlamaksızın toplum için yüksek riskler” oluşturduğu uyarısında bulundu. Akademisyenlere göre bu risklerin ilki, belirsiz “tuzağa düşürme” (grooming) davranışlarını tespit etmek için yapay zeka kullanan otomatik metin analizi de dâhil olmak üzere, “gönüllü” taramanın kapsamının genişletilmesi.

Uzmanlar bu yaklaşımın temelden kusurlu olduğunu ifade ediyor. Mevcut yapay zeka sistemleri, masum sohbetler ile istismarcı davranışları birbirinden doğru şekilde ayırt etme kapasitesine sahip değil. Uzmanların açıkladığı üzere yapay zeka destekli istismar tespiti, çok sayıda normal ve özel sohbeti geniş bir tarama ağına sürükleme, soruşturmacıları hatalı tespitlere boğma ve mahrem iletişimleri üçüncü taraflara ifşa etme riski taşıyor.

İtalyan gazeteci Thomas Fazi, Unherd sitesinde kaleme aldığı makalede şu değerlendirmeyi yaptı:

“Yeni uzlaşı teklifinin, sağlayıcıların ‘tüm uygun risk azaltma tedbirlerini’ uygulamasını şart koşan 4. Maddesi’nden başka endişeler de doğuyor. Bu madde, temel güvenlik modellerini zayıflatsa dahi, yetkililerin şifreli mesajlaşma hizmetlerine taramayı etkinleştirmeleri için baskı yapmasına olanak tanıyabilir. Pratikte bu durum, WhatsApp, Signal veya Telegram gibi sağlayıcıların, mesajları şifreleme uygulanmadan önce kullanıcıların cihazlarında taramasının zorunlu kılınması anlamına gelebilir.

Electronic Frontier Foundation, bu yaklaşımın kalıcı bir güvenlik altyapısı oluşturma riski taşıdığını ve bunun zamanla evrensel hale gelebileceğini belirtti. Meta, Google ve Microsoft şifrelenmemiş içerikleri hâlihazırda gönüllü olarak tarıyor; bu uygulamanın şifreli içerikleri kapsayacak şekilde genişletilmesi ise yalnızca teknik değişiklikleri gerektirir. Üstelik platformlar yetkililerle ‘işbirliği’ yapmaları yönünde itibar, hukuk ve piyasa baskısıyla karşılaştıkça, gönüllü bir seçenek olarak başlayan uygulama pratikte kolayca zorunluluğa dönüşebilir. Dahası bu durum sadece AB’deki insanları değil, Amerika Birleşik Devletleri de dâhil olmak üzere dünyadaki herkesi etkiliyor. Platformlar AB’de kalmaya karar verirse, birlik içindeki herkesin konuşmalarını taramak zorunda kalacak. AB’de olmasanız bile orada bulunan biriyle sohbet ediyorsanız, sizin gizliliğiniz de tehlikeye girmiş oluyor.

“Yeni yasa çocukları korumaz, sahte ihbarları artırır”

Diğer taraftan söz konusu açık mektubun imzacıları arasında yer alan Max Planck Güvenlik ve Mahremiyet Enstitüsü Direktörü Carmela Troncoso, mevcut teklifin pek çok unsurunun CSAM ile mücadeleye çok az yardımcı olacağı ve istenmeyen yan etkilere yol açabileceği konusunda uyarıyor.

Yeni sohbet denetimi teklifi ile önceki versiyonlar arasındaki en önemli farkların ne olduğu sorusuna yanıt veren Troncoso, “Yeni teklifin artık genel bir sohbet izlemesi talep etmemesi çok cesaret verici. Bu, çocukların çevrim içi ortamda korunması ile bu önlemlerin toplumun geneli için oluşturduğu güvenlik ve mahremiyet riskleri arasında bir denge kurma yolunda atılmış büyük bir adımdır” dedi.

Bununla birlikte Troncoso, tasarının bazı unsurlarının çocuklar için somut faydalar sunmadan ciddi riskler oluşturmaya devam ettiğini belirtti.

Troncoso, “Örneğin, izlenebilecek içeriklerin kapsamı önemli ölçüde genişletildi. Daha önce sadece bağlantılar ve görseller taranabilirken, yeni teklif bunu metin mesajları ve videoları da kapsayacak şekilde genişletiyor. Bu durum, temel mahremiyet haklarımızı daha da ihlal edecek ve çok daha fazla yanlış ihbara yol açarak koruyucu önlemlerin etkinliğini baltalayacaktır” diye konuştu.

Tasarı ayrıca iki durumda zorunlu yaş doğrulaması getiriyor: Birincisi, kullanıcılar CSAM dağıtımı veya çocukları grooming açısından yüksek riskli olarak sınıflandırılan mesajlaşma servisleri, sohbet entegreli oyunlar ve X, Bluesky veya Facebook gibi sosyal medya platformlarını indirmek istediğinde; ikincisi ise bu hizmetlere veya içlerindeki belirli özelliklere erişmeden önce.

Sohbet hizmetlerinde CSAM tespitinin teknik olarak nasıl uygulandığını açıklayan Troncoso, mesajlaşma servislerindeki sohbetlerin e-postalardan temel olarak farklı bir şekilde izlendiğini vurguladı.

E-posta servislerinin çoğunun uçtan uca şifreleme (E2EE) kullanmadığını belirten Troncoso, “Bu servisler mesajı yalnızca aktarım sırasında şifreler. Bu, servis sağlayıcının e-posta içeriğini sunucusunda dururken CSAM gibi suç unsuru materyaller için tarayabileceği anlamına gelir ve birçoğu bunu zaten yapıyor” ifadelerini kullandı.

Buna karşılık WhatsApp veya Signal gibi mesajlaşma servislerindeki sohbetlerin uçtan uca şifrelendiğini hatırlatan Troncoso, “Bu, bir mesajın göndericinin cihazında şifrelendiği ve yalnızca alıcının cihazında şifresi çözülene kadar karmaşık kaldığı anlamına gelir. Yetkililerin bu mesajları CSAM için aramasını sağlamak amacıyla teklif, ‘istemci taraflı tarama’ olarak bilinen tartışmalı bir teknolojiye dayanıyor” dedi.

Troncoso, istemci taraflı taramanın veri korumasını neden ihlal ettiğini ise şu sözlerle açıkladı:

“İstemci taraflı tarama ile uçtan uca şifreleme yerinde kalır, ancak temelden işlevsiz kılınır. CSAM’i tespit etmek için içeriğin şifrelenmeden önce göndericinin cihazında kontrol edilmesi gerekir. Tespit yazılımı, sohbet içeriğini taramak ve yasak olarak işaretlenen herhangi bir materyali otomatik olarak kolluk kuvvetlerine iletmek için mesajlaşma uygulamasına veya işletim sistemine yerleştirilir. İçerik, gönderici veya alıcı dışındaki bir tarafın erişimine açıldığında, şifrelemenin sağladığı koruma ortadan kalkar.”

İstemci taraflı taramanın CSAM tespitinde etkili olup olmadığı sorusuna Troncoso, “Kısa cevap hayır” yanıtını verdi.

Araştırmaların, bu tür yazılımları kullanmanın bilinen CSAM’leri tespit etmede etkili olmadığını gösterdiğini söyleyen Troncoso, “Tespit mekanizması, fotoğraftaki birkaç pikseli değiştirerek kolayca atlatılabilir” dedi.

Yapay zekanın bilinmeyen istismar tasvirlerini aramak için kullanıldığında ise tamamen zararsız görüntülerin de sorunlu olarak işaretlenme riskinin çok yüksek olduğunu belirten Troncoso, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bunlar arasında sahildeki çocukların fotoğrafları veya ebeveynler tarafından bir çocuk doktoruna gönderilen cilt rahatsızlıklarının görüntüleri olabilir. Mevcut teknoloji, istismar görüntülerini güvenilir bir şekilde tanımlama yeteneğine sahip değil. Bu nedenle, bu yasanın potansiyel faydaları, kullanıcıların mahremiyetine yönelik risklerden daha ağır basmıyor.”

Troncoso, aynı durumun metin mesajları için de geçerli olduğunu vurguladı.

Yeni teklifin, bir failin çocuğu istismar etmek amacıyla duygusal bir bağ kurduğu “grooming” gibi faaliyetler için metin mesajlarını analiz etmek üzere yapay zeka kullanma olasılığını geri getirdiğini belirten Troncoso, “Tespit kusurludur. Ayrıca, ‘grooming’ ile ilgili metin iletişimi, akrabalarla veya yakın arkadaşlarla yapılan sohbetler ya da ilişkiye başlayan gençler arasındaki yazışmalar gibi dostane bir bağlamda tamamen kabul edilebilir diğer etkileşimlere çok benzeyebilir. Bu durum, birçok vaka yanlış yorumlanacağı için sahte suçlamalarda artışa yol açacaktır” dedi.

“Yaş doğrulaması mahremiyet için yeni bir tehdit”

Troncoso, yaş doğrulamasının çocukları daha iyi koruyup korumayacağı sorusuna ise şu yanıtı verdi:

“Yaş doğrulaması, reşit olmayanların belirli içeriklere veya uygulamalara erişmesini engellemeye yardımcı olabilir. Ancak etkinliği garanti değil ve önemli mahremiyet riskleri ile ayrımcılık potansiyeli taşıyor. Doğrulama, kimlik kartı gibi bir belgenin taranmasını gerektiriyorsa, güvenlik ve mahremiyet riskleri açıktır ve orantısızdır. Çünkü bu, bir kişinin yaşından çok daha fazla kişisel bilgiyi ortaya çıkarır.”

Ayrıca, yaş doğrulamasının ne kadar etkili olduğunun belirsiz olduğunu, çünkü kolayca aşılabileceğini ifade eden Troncoso, “Örneğin Birleşik Krallık’ta kullanıcılar, söz konusu hizmetlere erişmek için giderek daha fazla alternatif sağlayıcılara veya VPN’lere yöneliyor. Zorunlu yaş doğrulaması çocukları iletişimlerini alternatif, güvensiz ve hatta şifrelenmemiş kanallara kaydırmaya iterse, bu platformlar onları istismar etmek isteyen kötü niyetli aktörler tarafından işletilebileceği için risklere maruz kalmaları artabilir” uyarısında bulundu.

Çocuk güvenliğini sağlamak için artan internet kontrolüne daha iyi bir alternatif olup olmadığı sorusuna yanıt veren Troncoso, mevcut teklifin öncelikle istismar içeriğini internetten kaldırmayı veya önüne engeller koymayı amaçlayan teknik çözümlere dayandığını, bunun da iletişim güvenliği ve mahremiyet pahasına yapıldığını söyledi.

Troncoso, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Mevcut teknolojinin sınırlamaları göz önüne alındığında, bu yaklaşımın çocuk istismarını önlemeye önemli bir katkı sağlaması olası değil. CSAM’in varlığının, çocuk cinsel istismarının varlığından kaynaklandığını hatırlamak çok önemli. Bu nedenle CSAM’in ortadan kaldırılması, yalnızca dijital dağıtımını önlemeye değil, nihayetinde istismarın kendisine bağlıdır. Güvenliği ve mahremiyeti önemli ölçüde zayıflatan sohbet izleme ve yaş doğrulama gibi etkinliği şüpheli teknolojilere güvenmeye devam etmek yerine, Birleşmiş Milletler gibi kuruluşların önerdiği önlemleri uygulamaya odaklanmalıyız. Bunlar arasında rıza, normlar ve değerler hakkında eğitim, dijital okuryazarlık ve çevrim içi güvenlik ile kapsamlı cinsellik eğitimi ve travma bilgisine sahip ihbar hatları bulunmaktadır.”

Avrupa

İsveç, artık bir “sosyal demokrasi” değil

Yayınlanma

Editörün notu: İsveç’teki kritik seçimler öncesinde sağ ve sol blokların suç, göç ve NATO yanlısı dış politika gibi başlıklarda benzer sertlik çizgisine yakınsaması, iktidar değişiminin mevcut gidişatı kökten farklılaştırmayacağını gösteriyor. Ülkenin kapitalizm ile komünizm arasında ‘üçüncü yol’ sunduğu efsanesi, 1990’lardan bu yana uygulanan neoliberal reformlar, zenginlere tanınan vergi ayrıcalıkları ve kamusal refah harcamalarındaki kesintilerle fiilen son bulmuş durumda. İktisatçı Michael Roberts’ın değerlendirmesine göre eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinin kâr odaklı özel sektöre devredilmesi nitelik kaybını derinleştirirken, servet eşitsizliği gelişmiş kapitalist ülkeler arasındaki en hızlı tırmanışlardan birini kaydediyor. Yavaşlayan iktisadi büyüme, kamu hizmetlerindeki erozyon ve yoğun göç dalgasının yarattığı toplumsal sıkışma ise aşırı sağcı İsveç Demokratlarının yükselişine zemin hazırlayan temel maddi dinamikleri oluşturuyor.


İsveç, artık bir “sosyal demokrasi” değil

Michael Roberts
The Next Recession
13 Eylül 2026

İsveç, sağ partilerin çoğunluğu elde etmesi halinde aşırı sağın ilk kez hükümete girmesine yol açabilecek, son derece çekişmeli bir genel seçim için bugün sandık başına gidiyor. Bununla birlikte kamuoyu yoklamaları, merkez sol muhalefet ittifakını önde gösteriyor; Sosyal Demokratların lideri Magdalena Andersson ise muhalefette geçen dört yılın ardından yeniden başbakanlık koltuğuna oturmaya en yakın isim konumunda. Ancak Andersson’ın temsil ettiği bloğun aradaki farkı, seçim kampanyasının son günlerinde belirgin biçimde eridi.

Merkez sağdaki Ilımlılar Partisinin lideri ve mevcut Başbakan Ulf Kristersson, 2022 yılında azınlık koalisyonunun hükümet kurabilmesi uğruna köklü bir tabuyu yıkarak göçmen karşıtı İsveç Demokratları (SD) ile uzlaşmaya vardı. Bu mutabakat, SD’ye başta suç ve göç olmak üzere hükümet politikaları üzerinde orantısız bir nüfuz sağladı; Kristersson ise şimdi çıtayı daha da yukarı taşıyarak yeniden iktidara gelmesi durumunda SD’ye bakanlık koltukları vadetti. Andersson’ın Sosyal Demokratları da seçmeni geri kazanma telaşıyla suç, göç ve entegrasyon başlıklarında sağa kaydı. Bu durum, solun olası bir zaferinin yürürlükteki sertlik yanlısı politikalarda köklü bir değişime yol açmayacağı anlamına geliyor. Esasen Danimarka’da tanık olunduğu gibi, Sosyal Demokratlar sağın göç politikasını bütünüyle benimsedi.

Bununla da kalmayıp İsveç’in dış politikadaki köklü ‘tarafsızlık’ çizgisine son verilmesini onayladılar; ülkenin NATO üyeliğini hararetle destekleyerek Ukrayna’da Rus işgaline karşı yürütülen savaşın devamını en tavizsiz savunan aktörlerden biri haline geldiler. Nitekim Rusya’nın Avrupa’yı işgal edeceği varsayımına dayanan ‘tehdit’ algısı, İsveç’teki neredeyse bütün siyasi partilerin ortak teması. Andersson da Financial Times’a verdiği demeçte, hükümetteki temel önceliklerinin Ukrayna ve Avrupa ülkeleriyle “işbirliğini derinleştirmek” olduğunu kaydetti; hayat pahalılığı ya da iktisadi sorunlar ise anlaşılan Andersson’ın öncelikleri arasında yer bulamadı.

Zaten İsveç’in dizginsiz serbest piyasa kapitalizmi ile buyurgan otokratik Komünizm arasında bir ‘üçüncü yol’ sunduğu iddiası baştan beri bir yanılsamaydı. İsveç işçi hareketinin 20. yüzyılın başlarında elde ettiği muazzam kazanımlar adım adım geri alındı. Tıpkı diğer kapitalist ekonomilerde olduğu gibi İsveç’te de 1990’ların ortalarından bu yana neoliberal politikalar uygulanıyor: serbest piyasaya dönüş, zenginler ve şirketler için düşük vergi oranları, refah devletinde ve reel ücretlerde budamalar, tırmanan eşitsizlikler…

İsveç, ABD ve İngiltere’ye kıyasla daha ‘eşitlikçi’ bir gelir dağılımına sahip görünebilir; ancak bu dağılım hâlâ derin bir adaletsizlik barındırıyor ve eşitsizlik, 1990’lardan bu yana gelişmiş kapitalist ekonomiler arasında en hızlı artışı İsveç’te sergiliyor. En yüksek gelire sahip yüzde 10’luk kesim vergi sonrası toplam kişisel gelirin yüzde 33’ünü cebine koyarken, nüfusun alttaki yüzde 50’si yalnızca yüzde 20’lik bir payla yetinmek zorunda kalıyor.

Servet eşitsizliğinde ise tablo daha da vahim. 1980 yılında en zengin yüzde 1’lik kesim toplam kişisel servetin yüzde 17,7’sini elinde tutuyordu; bugün bu oran yüzde 22,5’e ulaştı. En varlıklı yüzde 10’luk dilim 1980’de servetin yüzde 54,4’üne sahipken, bu pay günümüzde yüzde 68,2’ye çıktı. Buna mukabil İsveç nüfusunun en alttaki yüzde 50’lik kesimi 1980’de toplam servetin yalnızca yüzde 13,4’ünü alabiliyordu; şimdilerde ise borçlanmadaki (ipotek kredileri vb.) fahiş artış yüzünden varlıkları eksi yüzde 10,9 düzeyinde, yani servetlerinden çok borçları bulunuyor (Dünya Eşitsizlik Veritabanı verileri). Çoğu İskandinav ülkesinde olduğu gibi İsveç’te de 1990’lar boyunca yürürlüğe konan vergi reformları; sermaye kazançları vergisinin düşürülmesi, servet vergisinin hafifletilmesi veya tamamen kaldırılması yoluyla varlıklı hanelerin vergi yükünü hafifletti. Eşzamanlı olarak da yoksullara yönelik sosyal yardımlarda kesintiye gidildi.

İsveç artık kamusal hizmet sunumunun timsali sayılmaz. Ülke, bedeli devlet tarafından ödenen kamu hizmetlerinin özel sektör eliyle temin edilmesinde dünya liderleri arasında yer alıyor. Ortaöğretim kurumlarının yaklaşık üçte biri ‘bağımsız okul’ statüsünde ve bunların çoğunluğu kâr amacı güden şirketler tarafından işletiliyor; temel sağlık hizmeti sağlayıcılarının ise yaklaşık yüzde 40’ı özel mülkiyete ait. Hatta bu işletmelerin hisseleri borsada işlem görüyor. Hizmet üretiminin taşerona devredilmesi, nitelik kaybını beraberinde getirdi. İsveç okulları, uluslararası değerlendirmelerde dünyanın en iyileri arasından “en vasatlarından birine” geriledi. Sosyal Demokratlar bağımsız okulların kâr elde etmesine ve temettü dağıtmasına uzun süredir karşı çıkıyor; ne var ki bu uygulamayı sona erdirecek bir meclis çoğunluğunu hiçbir zaman toparlayamadılar.

Bir de göç meselesi var. Suriye ve Irak’taki felaketin ardından ülkeye Orta Doğu’dan 600 bini aşkın göçmen giriş yaptı. Göçmenlerin kayda değer bölümünü genç ve bekâr erkekler oluşturuyor; bu işgücü, kapitalist işletmelerin ve kamu sektörünün vasıfsız işlerdeki ağır emek açığını kapatmasına katkı sağladı. Ancak nüfus başına düşen göçmen yoğunluğu diğer tüm Avrupa ekonomilerinden katbekat fazla ve bu durum, neoliberal tedbirlerin hırpaladığı kamu hizmetleri üzerindeki baskıyı iyice ağırlaştırdı. İsveç’in küçük kasabaları bir yandan düşük ücretler ve zayıflayan hizmetlerle boğuşurken diğer yandan yoğun bir göç akınıyla karşılaştı. İsveç Demokratlarının ‘İsveç İsveçlilerindir’ eksenindeki ırkçı ve milliyetçi söyleminin zemin bulup yeşerdiği ortam tam olarak buydu.

İsveç Demokratlarının yükselişi; Almanya, Fransa, İtalya, Danimarka ve diğer AB ülkelerinin yanı sıra İngiltere’deki Brexit sürecinde ve ABD’de Trump örneğinde gözlemlenen sözde popülizm dalgasının bir kopyası niteliğinde. Bu tablo, 1960’ların ortasında Altın Çağ’ın kapanmasının ardından, bilhassa da küresel finansal çöküş, Büyük Durgunluk ve bunu izleyen Uzun Depresyon sonrasında kapitalizmin vaatlerini yerine getiremeyişinin doğal bir sonucu. İsveç kapitalizmi, tıpkı Almanya gibi (fakat çok daha küçük bir ölçekte), son birkaç on yıldır ve özellikle 2008’den bu yana iktisadi büyümede belirgin bir yavaşlama yaşıyor.

Yeni parlamentoda hangi siyasi blok -ister sol ister sağ- çoğunluğu elde ederse etsin, sonuç pek bir şeyi değiştirmeyecek.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Polonya kendi uydu ağını kurarak Musk’a bağımlılığı bitirmeyi hedefliyor

Yayınlanma

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin Starlink benzeri yerli bir uydu iletişim ağı kuracağını açıkladı. 34. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı (MSPO) kapsamında konuşan Tusk, Polonya ve Avrupa’nın güvenliğinin “tek bir kişinin hevesine bağlı kalamayacağını” vurguladı.

Tusk, Polonya haber platformu Wiadomosci’nin aktardığı konuşmasında projenin ciddiyetine dikkat çekti: “Evet, bu bir meydan okuma, bir hayal; ancak kesinlikle boş bir heves değil. Bugün başlattığımız bu sürecin nihai hedefinin Polonya’nın kendi Starlink sistemi olabileceğini ve olacağını ifade ettik.”

Polonya’nın uzay alanında sahiden kayda değer bir ortak olduğunu belirten Tusk, bu girişimin yalnızca milli bir tatmin meselesi taşımadığını dile getirdi. Başbakan konuşmasını şöyle sürdürdü: “Açık konuşayım: Polonya’nın ve Avrupa’nın güvenliği tek bir kişinin hevesine bırakılamaz. Kendi uydu iletişim sistemimiz olmadan tam bir güvenlikten söz edemeyiz.”

Donald Tusk, yıl sonuna kadar Polonya’nın uzaydan birkaç dakika içinde görüntü aktarabilen dokuz uyduya sahip olacağını kaydetti.

Tusk, savunma fuarında uydu projesinin yanı sıra yeni ağır piyade muharebe aracının adını da duyurdu. “Ayı” (Niedźwiedź) ismi verilen araç, mevcut Borsuk modelinden 12 ton daha ağır bir yapıyla üretildi. Aracın yüksek hareket kabiliyetini koruduğu ve mürettebat korumasını önceliklendirdiği bildirildi.

Polonya basınından Rzeczpospolita gazetesi, ağustos ayında Elon Musk’ın sahibi olduğu SpaceX şirketinin uydu interneti hizmet koşullarını değiştirdiğini yazmıştı.

Yeni kuralların Polonya’yı Avrupa mobil kapsama bölgesinden çıkarması, Polonyalı kullanıcılar açısından maliyet artışı riskini beraberinde getirdi.

Gelişmeler üzerine Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, sosyal medya üzerinden SpaceX’in sahibi Elon Musk’a yönelik bir uyarıda bulundu. Sikorski mesajında şu ifadelere yer verdi: “Bak Elon Musk, Polonyalı Starlink kullanıcılarına yönelik ayrımcılığı durdur; aksi takdirde hizmetlerin karşılığında sana ödediğimiz yıllık 50 milyon doları yeniden değerlendirebiliriz.”

Ukrayna ordusu, Şubat 2022’de çatışmaların başlamasından bu yana cephede Starlink uydu terminallerini yoğun biçimde kullanıyor. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için sağlanan Starlink hizmetinin faturasını Polonya Dijitalleşme Bakanlığı karşılıyor.

Geçen yılın mart ayında Musk, Starlink erişiminin kesilmesi halinde Ukrayna’nın cephe hattının çökeceğini ileri sürmüştü. Musk yaptığı paylaşımda, “Benim Starlink sistemim Ukrayna ordusunun omurgasını oluşturuyor. Sistemi kapatırsam tüm cephe hatları çöker” demişti.

Polonya Dışişleri Bakanı Sikorski ise Musk’ın bu sözlerine karşılık, Ukrayna’daki Starlink bağlantısının masraflarını karşıladıklarını, böyle bir senaryoda yıllık 50 milyon dolar harcayan Polonya’nın farklı hizmet sağlayıcılarına yönelmek zorunda kalacağını belirtmişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Leipzig’deki İHA olayında tanık ifadeleri resmi iddialarla çelişiyor

Yayınlanma

Leipzig/Halle Havalimanı’nda geçen ay düşürülen insansız hava aracına ilişkin çalışan ifadeleri, Almanya’nın Rusya’yı suçlayan resmi anlatımıyla ve basına yansıyan patlayıcı görüntüleriyle uyuşmuyor. Görgü tanığı personel, kargo alanına inen sıradan bir tüketici cihazının elle yakalandığını, patlayıcı taşımadığını ve hemen peşinden özel ekiplerin olağandışı bir hızla sahaya ulaştığını savunuyor.

Almanya basını ile NATO müttefiklerinin yayın organlarında yer alan ve Leipzig Havalimanı sahasına geçen ay Rus ajanları tarafından yerleştirildiği iddia edilen patlayıcı düzeneğe ait fotoğrafların gerçek olmadığına dair ikna edici kanıtlar ortaya çıktı.

Ukraynalı araştırmacı gazeteci Anatoliy Şariy, havalimanı çalışanlarının tanıklıklarına dayandırdığı anlatımında, yayımlanan görsellerin olay yerindeki ilk manzarayla örtüşmediğini, söz konusu hava aracının ise fotoğraf ve video çekimi amacıyla üretilmiş, piyasada kolayca erişilebilen küçük ve ucuz bir tüketici cihazı olduğunu kaydetti.

Şariy’nin 6 Eylül tarihinde X platformunda paylaştığı ayrıntılı aktarım, insansız hava aracının ele geçirilişine ve sonrasındaki resmi müdahaleye bizzat tanıklık eden havalimanı personeline dayanıyor.

Anlatılanlara göre çalışanlardan biri, böylesi bir cihazın kayda değer ilave bir yük taşıyabileceğinden dahi şüphe duyuyor.

Berlin yönetimi ise Leipzig’deki hadiseden doğrudan Moskova’yı sorumlu tutuyor. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 1 Eylül günü yaptığı açıklamada Rusya’yı işaret ederek şunları söyledi:

“Leipzig’deki saldırı girişimiyle Rus yönetimi, zaten ağır baskı altındaki ikili ilişkilerimize bilinçli şekilde daha büyük zararlar verme kararı almıştır. Federal İçişleri Bakanı’nın az önce dile getirdiği hükümet çizgisi geçerlidir. Almanya güvenliğini koruyor; güvensizlik yaymak isteyen karşı güçlere karşı kendini savunuyor. Federal Hükümet bu nedenle Leipzig’deki hibrit saldırının faili olarak Rusya’ya karşı gerekli adımları atıyor.”

Wadephul, Rusya’nın sergilediği tutumu Avrupa genelindeki eylemlerin bir halkası olarak niteledi:

“Rusya Federasyonu’nun az önce tarif edilen tehlikeli adımları; Avrupa’ya dönük istikrarsızlaştırma, dezenformasyon yayma, tehdit, sabotaj ve saldırganlık girişimlerinin uzun bir zincirini oluşturuyor. Ne yazık ki Almanya da bunun dışında kalmadı. Rus liderliği ülkemize açık bir husumetle yaklaşıyor.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise aynı gün Rus basınına verdiği demeçte suçlamaları reddederek hadisenin bir kurgu olduğunu savundu. Putin, meselenin iç siyasetle ilişkili olduğunu öne sürdü:

“Bunun büyük ölçüde iç siyasi durumla ilgili olduğuna inanıyorum. Şansölye’nin siyasi pozisyonu karmaşık. Vatandaşları kendisine güvenmiyor. Bunun sebebi de açık; ulusal çıkarları savunmak yerine bunları heba ediyor. Belirgin ekonomik hatalar ortada: İşletmeler kapanıyor, insanlar işlerini kaybediyor, hayat standartları hızla geriliyor. Bu adımı neden attıkları meçhul. Sadece tek bir açıklamaları var: ‘Saldırgan Rusya’ya’ karşı durmak zorundalar. Kanıt mı istiyorsunuz? İşte oraya kendileri yerleştirdi.”

Kuzey Akım boru hattına yönelik sabotaja da değinen Putin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Birkaç ay ya da bir yıl önce Alman makamlarının Kuzey Akım boru hattını patlatmakla Rusya’yı suçladığını herkese hatırlatmak isterim. Böylesine tuhaf bir fikir ortaya atmalarına gerçekten şaşırmıştım; zira biz Avrupa’ya gaz satmak istiyorduk. Bugün de gaz sağlamaya hazırız. Yapmaları gereken tek şey düğmeye basmak, bu kararı almak. Ancak ABD yaptırımları ve diğer her şey yüzünden buna cesaret edemiyorlar. Güzel, ama şimdi attıkları adımların ardındaki sebepleri açıklamak zorundalar. Düşen oy oranları ve Saksonya dahil yaklaşan seçimler göz önüne alındığında, Alman iktidar çevrelerinin siyasi geleceği tartışmalı hale geliyor. Bence açıklama tam olarak budur. Bunun yeni bir hata olduğunu ve Alman halkının menfaatleriyle çeliştiğini düşünüyorum.”

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da 6 Eylül’de yaptığı değerlendirmede, Berlin yönetiminin suçlamalarını fiili bir savaş ilanı olarak gördüklerini dile getirdi. Vesti internet sitesinin aktardığına göre Lavrov şu ifadeleri kullandı:

“Leipzig, havalimanı. Orada bir insansız hava aracı buldular. Rus yapımı olduğunu söylediler, kimse araştırmaya dahi gerek duymadı. Bu durum, özünde gerçek bir savaşın başlangıcıdır. Başkonsolosluğu Bonn’dan çıkardılar, anlaşmayı feshettiklerini ilan ettiler. Berlin’deki Rus Evi kapatılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, daha doğrusu Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın başlamasından önce de Almanların diplomatik temsilciliklerini kapattığını hatırlıyorum. Merz’in Almanya’yı yeniden Avrupa’nın lider askeri gücü yapma yönündeki tüm açıklamaları hayata geçiriliyor. Aslında bize savaş açıyor. Tarihin dersleri hiç alınmamış. Nazizmin metastazlarının yeniden yüzeye çıktığı görülüyor. Bu tehlikeli bir gelişme. Rus liderliğinin gereken sonuçları çıkaracağına inanıyorum.”

Moskova’dan yazan deneyimli gazeteci John Helmer’ın aktardığı kulis bilgilerine göre bazı Alman kaynaklar, Alman polis ve istihbaratınca izlenen, içine sızılmış yerel muhalif grupların ve aşırı sol yapıların bu olayda kullanılmış olabileceğine işaret ediyor.

Güvenlik birimlerinin hadiseden önceden haberdar olabileceğini öne süren kaynaklar, Kızıl Ordu Fraksiyonu çizgisindeki aşırı sol unsurların askeri üretime müdahale tatbikatları yaptığını savunuyor.

Aynı kaynaklar, Ukrayna tarafının sahip olduğu insansız hava aracı tecrübesiyle Rus parçalarından cihazlar üretip sahte bayrak operasyonu yürütebilecek yetenekte olduğunu ve Kuzey Akım soruşturmasında Almanya’da tutuklanan dalgıçların intikamını alma saikine sahip olabileceğini iddia ediyor.

Hadiseye ilişkin yeni tanıklıkları kamuoyuna taşıyan Ukraynalı gazeteci Anatoliy Şariy, 2012 yılından bu yana sürgünde yaşıyor ve uzun yıllardır çeşitli fiziki saldırıların hedefi durumunda.

Şariy’nin İngilizce kaleme aldığı ve havalimanı tanıklıklarına dayanan haberi şu detayları aktarıyor:

Leipzig/Halle Havalimanı sahası daha önce güvenlik ihlallerine sahne olmuştu. 1 Ağustos 2024 tarihinde “Letzte Generation” (Son Nesil) adlı çevre hareketine mensup yedi eylemci, dış güvenlik çitlerini üç ayrı noktadan keserek havalimanının kısıtlı bölgesine girmişti. Eylemcilerden beşi kendilerini taksi yollarına yapıştırmış, diğer iki kişi ise eylemi gerçekleştiremeden yakalanmıştı. Yaşanan bu olay, yabancı kişilerin gece vakti güvenlik çemberini aşarak uçuş operasyon sahasına erişebildiğini belgelemişti.

Şariy’ye konuşan çalışan, insansız hava aracı hadisesinin kamuoyuna yansıtılandan çok farklı bir seyir izlediğini aktarıyor. Olay, gece saatlerinde DHL uçaklarının bakımının yapıldığı ve Antonov uçaklarının konuşlandığı “Vorfeld 2” bölgesinde, bir kargo uçağının yükleme aşamasında meydana geldi. Havalimanı personeli daha önce de tesis çevresinde uçan cihazlara rastlıyordu. Havalimanı sınırından geçen S8a karayolunun yakınında bir acil çıkış kapısı ile pisti rahat gören bir nokta bulunuyor. Gece saatlerinde havacılık meraklıları iniş ve kalkış yapan uçakları fotoğraflamak için bu alanda toplanıyor. Kaynak, geçmişte bu bölgede çok sayıda insansız hava aracının görüldüğünü, ancak bu araçların insanlara veya uçaklara bu denli yaklaşmadığını dile getiriyor.

Olay gecesi ise yükleme sürerken küçük bir hava aracı kargo uçağının etrafında dönmeye başladı ve bir personelin hemen yanında havada asılı kaldı. Görgü tanığı çalışanlar aygıtın nereden havalandığını göremedi. Cihaz yeterince alçaldığında personel müdahale ederek aracı eliyle yere bastırdı ve pervanelerine hasar vererek etkisiz hale getirdi. Ardından telsizle cihazın zaptedildiğini bildirdi.

Tanık çalışanın asıl dikkat çektiği nokta bundan sonraki süreç oldu. Telsiz anonsunun hemen ardından, yalnızca birkaç dakika içinde polis ekipleri, bomba imha uzmanları, itfaiye personeli, özel bomba imha robotu dahil ağır ekipmanlar ve televizyon ekipleri aprona ulaştı. Havalimanının Leipzig kent merkezine yaklaşık 20 kilometre mesafede yer alması, personelin zihninde soru işaretleri doğurdu. Zira dışarıdan gelen kişilerin doğrudan piste girmesi mümkün değil; güvenlik kontrolünden geçip “Tagesausweis” (günlük giriş kartı) almaları gerekiyor. Kaynak, yalnızca bu onay prosedürünün bile ciddi vakit aldığını, dolayısıyla tam teçhizatlı özel ekiplerin ve kameramanların anonsun hemen peşinden alana ulaşmasının olağandışı bir hız taşıdığını belirtiyor.

Tanık, cihazda patlayıcı veya fünye bulunduğu yönündeki haberleri kesin bir dille reddediyor. Aracı eliyle düşüren personelin hiçbir patlayıcı madde ya da fünye görmediğini aktaran kaynak, basında Çek yapımı Semtex patlayıcı ile servis edilen fotoğrafların sahadaki ilk durumla uyuşmadığını ifade ediyor. İlgili çalışan, haberleri izledikten sonra olayın kamuoyuna sunuluş biçimine tepki gösterse de işini kaybetme endişesiyle sessiz kalıyor.

Olayın ardından havalimanı çevresinde güvenlik önlemleri artırıldı. Daha önce uçak gözlemcilerinin beklediği S8a yolu üzerindeki acil çıkış kapısı çevresinde artık polis ekipleri 24 saat nöbet tutuyor.

Mevcut tablo, hadiseye dair birbiriyle taban tabana zıt iki anlatı ortaya koyuyor: Resmi makamların sunduğu, tehlikeli bir insansız hava aracının tespit edilip acil durum protokollerinin işletildiği anlatım ile sıradan bir sivil cihazın personelce düşürüldüğü ve hemen ardından önceden hazırlanmış izlenimi veren geniş çaplı bir güvenlik ve medya operasyonunun başlatıldığını savunan çalışan anlatımı.

Havalimanı personelinin ifadeleri olayın kesin olarak provokasyon olduğunu tek başına kanıtlamasa da yanıtlanması gereken somut sorular barındırıyor: Telsiz anonsu tam olarak saat kaçta yapıldı; polis, uzmanlar ve gazeteciler hangi saatte arandı; ekipler kısıtlı alana ne zaman ayak bastı; patlayıcıyı ilk kim, hangi aşamada tespit etti; patlayıcı madde düşürüldüğü an cihaza monteli halde miydi; aygıtı ilk hangi görevli inceledi; bomba uzmanları gelmeden önce çekilmiş fotoğraflar mevcut mu ve medya çalışanları aprona nasıl giriş sağladı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English