Diplomasi
ABD’den İspanya’ya “göçmen istilası” tepkisi

ABD, Başbakan Pedro Sánchez hükümetini Kuzey Afrika’daki İspanyol topraklarını “göçmen istilasından” korumayı “reddetmesi” nedeniyle eleştirdi.
Geçen hafta on binlerce göçmen Fas’tan Ceuta’ya akın etti. Bu dalga, İspanya’nın Kuzey Afrika şehirlerinin karma saldırılara karşı savunmasızlığı konusundaki endişelerini artırdı.
Krizin ortasında, İspanyol siyasetçiler ve medya, Ceuta ve Melilla’yı kendi toprakları olarak gören Fas ile, Sánchez’in İran’daki savaşı desteklemeyi reddetmesi nedeniyle öfkelenen ABD Başkanı Donald Trump arasındaki ilişkilerin gerilmesinden duydukları endişeleri dile getirdiler.
Madrid’deki pek çok kişi, Washington’un Rabat’ı dizginlemekten kaçınabileceğinden endişe duydu ve Ceuta ile Melilla’yı “Fas toprağı” olarak tanımlayan ve şehirlerin “gelecekteki statüsü”ne ilişkin müzakereleri destekleyen yakın tarihli bir ABD Kongresi raporuna işaret etti.
Ne var ki ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tommy Pigott, bu yerleşim bölgeleriyle ilgili ABD politikasında herhangi bir değişiklik olmadığını vurguladı.
Pigott, POLITICO’ya verdiği demeçte, “ABD, İspanya’nın Ceuta ve Melilla üzerindeki egemenliğini kesin bir şekilde destekliyor,” dedi.
Dışişleri Bakanlığı, Kongre raporunun ABD yasalarını temsil etmediğini belirtti.
Washington, Ceuta ve Melilla’daki İspanyol egemenliğini tanıyor
Pigott, Washington’un İspanya’nın bu şehirler üzerindeki kontrolünü sorguladığına dair iddiaların, “İspanya hükümetinin, Ceuta’daki topraklarına yönelik göçmen istilasından halkını korumayı utanç verici bir şekilde reddetmesinden dikkatleri başka yöne çekmek isteyen kötü niyetli aktörler tarafından ortaya atıldığını” savundu.
Ayrıca, geçen hafta 72.000 göçmenin akın ettiği bu eksklavdaki krizin tek sorumlusunun İspanya hükümeti olduğunu savundu:
“On binlerce göçmenin Ceuta’ya akını, İspanyol hükümetinin egemenliğini savunmayı, sınırlarını güvenli hale getirmeyi ve halkını korumayı reddetmesinin doğrudan bir sonucu.”
Ceuta’daki kriz, başlangıçta İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Finlandiya İçişleri Bakanı Mari Rantanen gibi AB liderlerinden yaygın eleştirilere yol açtı.
Bu liderler geçen hafta İspanya’yı “Schengen Bölgesi’nin dış sınırını sızmalardan korumada tamamen başarısız olduğu” gerekçesiyle sert bir şekilde eleştirdiler.
Ceuta, Schengen Bölgesi’nde yer almıyor ve İspanya anakarasından Cebelitarık Boğazı ile ayrılıyor.
AB üye ülkeleri o zamandan beri tutumlarını değiştirip Madrid’i durumu yönetme biçiminden ötürü övdü.
Fakat Pigott İspanya’ya “yasadışı göçmenleri ülkeden çıkarmak ve sınırları üzerindeki kontrolü yeniden ele geçirmek için gerekli tüm önlemleri alması” çağrısında bulundu:
“Ceuta’ya sınırsız kitlesel göç, İspanyol halkını tehlikeye atmakta ve Avrupa’nın güvenliğini tehdit ediyor. Dışişleri Bakanlığı, egemenliklerini savunmak için İspanyol halkının ve tüm Avrupalıların yanında ve bu istilayı püskürtmek, yasadışı göçmenleri Avrupa topraklarından uzaklaştırmak ve Avrupa’nın sınırlarını güvence altına almak için gösterilen tüm çabaları memnuniyetle karşılıyor.”
Washington-Rabat ilişkileri mercek altında
Washington ile Rabat arasındaki samimi ilişkiler, her iki tarafça da uzun süredir övünç kaynağı olarak gösteriliyor.
Bu yıl Fas, Donald Trump’ın “Barış Kurulu”na katılan ilk Afrika devleti olacağını duyurmuş; Trump da Kral VI. Muhammed’in iktidardaki 27. yılını kutlamak üzere yakın zamanda tebrik mesajı göndermişti.
Ceuta’ya 70.000’den fazla kişinin ani akını ve ardından hızlı geri dönüşünün yarattığı sorunlarla boğuşurken, Fas kralı, Batı Sahra’daki ihtilaflı bölgeyi çevreleyen 1 milyar dolarlık otoyola Trump’ın adını verdiğini teyit etti.
Uluslararası Kriz Grubu’nun Kuzey Afrika proje direktörü Riccardo Fabiani, “Bence Fas’ın bu olayın arkasında olduğu hipotezini ortaya atmak ya da böyle bir iddiada bulunmak için yeterli kanıt var. Fakat bunun için net bir tetikleyici yoktu ve işte bu da herkesi şaşırtan nokta,” dedi.
Gözlemciler, İspanya’nın son dönemde Rabat’ın ezeli rakibi Cezayir ile yakınlaşmasının Fas’ı tahrik etmiş olabileceğini öne sürdüler.
Fakat Fabiani, başka bir, belki de daha makul bir açıklamanın ABD’yi işaret ettiğini söyledi:
“Bunu kanıtlamak elbette imkânsız. Fakat olasılık açısından bakıldığında, Fas ile Washington’daki bu yönetimin gerçekten çok yakın ve mükemmel bir ilişkisi olduğu göz önüne alındığında, Fas’ın müttefiklerinin gözüne girmek için bir şeyler yapmış olabileceğini hayal etmenin imkânsız olduğunu düşünmüyorum.”
ABD’de, Başkan Yardımcısı JD Vance ve Dışişleri Bakanlığı, bu akını İspanya’nın Sosyalist liderliğindeki hükümetine yüklediler.
Trump ise Demokratların seçilmesinin İspanya’da yaşananları “önemsiz kalacak” hale getireceği uyarısında bulundu.
ABD’li ve İsrailli sosyal medya figürleri Ceuta krizi ile çok ilgilendiler
ABD’nin bu tepkisi, ABD başkanıyla ilişkisi ilk dönemine kadar uzanan Rabat için bir zafer gibi görünüyordu.
O dönemde Fas, Trump’ın ihtilaflı Batı Sahra bölgesi üzerindeki egemenlik iddiasını tanıması karşılığında İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeyi kabul etmişti.
Madrid merkezli Çağdaş Arap Çalışmaları Merkezi’nin direktörü Haizam Amirah-Fernández, akının ardından geçen günler boyunca hem Trump’a hem de İsrail hükümetine yakın çevrelerde Ceuta’ya olan ilginin yüksek seviyede kaldığını belirtti.
Direktör, “Birkaç gün üst üste Ceuta hakkında konuşmayı hiç bırakmadılar; bu oldukça dikkat çekici,” dedi.
Amirah-Fernández, ortaya çıkan şeyin Rabat’ın “siyasi hedeflerine ulaşmak için hibrit taktikler kullanmaya” istekli olduğu olduğunu belirtti.
Direktör, Mayıs 2021’de Rabat’ın, Madrid’in Batı Sahra’lı bir bağımsızlık yanlısı liderin Covid-19 tedavisi için İspanya’ya seyahat etmesine izin verme kararına tepki göstererek sınır kontrollerini gevşetip 8.000’den fazla kişinin Ceuta’ya geçmesine izin verdiği olayla bir paralellik kurdu.
Fas’taki üst düzey yetkililer, ülkenin herhangi bir şekilde suç ortağı olduğu yönündeki suçlamaları reddettiler.
AB’nin iç dengesi hayli kırılgan
Ceuta krizinin gösterdiği bir başka gerçek de AB’nin içerisinde “göç” meselesinin en önemli fay hattı haline gelmesi.
Sınır geçişlerinin gerçekleşmesinden birkaç saat sonra, bakanlar henüz bir telefon görüşmesi planlamamışken bile, Giorgia Meloni ve Mette Frederiksen’in önderlik ettiği 22 hükümet, Ursula von der Leyen’e bir mektup göndererek İspanya Yüksek Mahkemesi’ni ve ülkenin göçü yasallaştırma planlarını suçladı ve daha sıkı sınır kontrolleri talep etti.
Hükümet liderleri olguları, Madrid’in açıklamasını ya da kendilerinin talep ettiği toplantıyı beklemediler. İtalya ise daha da ileri giderek İspanya sınırında kontrolleri yeniden başlattı.
AB fonlu düşünce kuruluşu Bruegel’de araştırmacı olan Alicia García Herrero, neredeyse tüm Avrupa başkentlerinin Ceuta’daki krizi bir göçmen kriziyle karıştırdığını, oysa durumun bundan daha karmaşık olduğunusavundu:
“72.000 kişinin, kendi hükümetlerinin suç ortaklığı –ve muhtemelen desteği– olmadan tek bir günde Ceuta’ya ulaşamayacağı açık.”
Rabat’ın neden kendi vatandaşlarını birer silah olarak kullandığını öne süren yazar, “22’ye varan sayıda AB başkenti, bir göç krizi ile Avrupa’nın toprak bütünlüğüne yönelik dış saldırı arasındaki farkı tam olarak kavrayamadı ya da kavradılarsa bile, olası bir göç dalgasına ilişkin kendi seçmenlerinin görüşleri konusunda fazla endişeliydiler,” diye yazdı.
Diplomasi
Xi-Trump zirvesi öncesi beklentiler: Yatırımcılar en iyi ve en kötü senaryolara hazırlanıyor

Liderler ticaret ateşkesini ve derinleşen teknoloji ayrışmasını yönetmeye çalışırken, Xi-Trump zirvesi öncesi gündemde gümrük vergilerinin düşürülmesi ya da Çin’e yeni yüzde 7,5’lik tarife uygulanması gibi olası sonuçlar var.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in gelecek hafta Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesi planlanıyor. Dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ilişkilerin mevcut durumuna dair önemli bir gösterge olarak görülen zirve yakından takip edilecek.
Trump’ın Tesla, Apple, Nvidia ve Boeing yöneticileri de dahil olmak üzere bir düzineden fazla üst düzey Amerikalı şirket yöneticisiyle birlikte mayıs ayında Pekin’e yaptığı ziyarette olduğu gibi, ekonomik konuların yine gündemin merkezinde olması bekleniyor. Masada, mevcut ateşkesin uzatılması, yüksek gümrük vergilerinde yeni indirimler yapılması ve Çin’in daha fazla Amerikan ürünü satın almasını sağlayabilecek anlaşmalar bulunuyor.
South China Morning Post, küresel finans kuruluşları ve politika analistlerinin değerlendirmeleri ışığında zirvenin olası sonuçlarına ilişkin bir tablo hazırladı:
Xi-Trump zirvesinden çıkacak sonuçlara ilişkin piyasa beklentisi nedir?
Bazı araştırma kuruluşlarına göre gelecek hafta perşembe günü yapılması planlanan görüşme için beklenti çıtası oldukça düşük.
Goldman Sachs’ın yatırımcılar arasında yaptığı son ankete göre, katılımcıların çoğu görüşmenin daha çok sembolik bir nitelik taşımasını bekliyor. Bununla birlikte Çin iç piyasasındaki yatırımcılar daha olumlu bir beklentiye sahip: Çinli yatırımcıların yüzde 38’i sınırlı da olsa ilerleme beklerken, bu oran denizaşırı yatırımcılarda yüzde 26’da kaldı.
Barclays ve BNP Paribas gibi finans kuruluşları, temel senaryoyu Çin-ABD ekonomik ilişkilerinde kontrollü bir istikrarlaşma ve istikrar taahhüdünün sürdürülmesi olarak tanımladı.
Muhtemel kazanımlar arasında 2025 yılında sağlanan gümrük vergisi ateşkesinin uzatılması ve daha önce verilen ticaret taahhütlerinin tamamlanması bulunuyor. Ancak bu, olumlu bir gelişme olsa da kapsamlı bir anlaşma anlamına gelmeyebilir.
Washington merkezli düşünce kuruluşu Brookings, 9 Eylül tarihli analizinde, Çin liderliğinin ABD-Çin arasındaki stratejik rekabeti kalıcı bir durum olarak gördüğünü ve uzun sürecek bu rekabet ortamında maliyeti en düşük seviyede tutabilecek bir istikrar dönemi kazanmak için zaman satın almaya çalıştığını belirtti.
En iyi senaryo ne olabilir?
Çin, ABD’den kritik ürünler satın alabilir ve iki taraf da geçen yıl karşılıklı olarak yüzde 100’ün üzerine çıkan yüksek gümrük vergilerini resmen azaltabilir.
İlerleme sağlanabilecek alanlardan biri, Trump’ın mayıs ayındaki Çin ziyaretinin ardından tarafların üzerinde anlaştığı yaklaşık 30 milyar dolarlık karşılıklı ticareti kapsayan ürünlerde gümrük vergilerinin düşürülmesi olabilir.
Çin Ticaret Bakanlığı perşembe günü yaptığı açıklamada, iki ülkenin ekonomi ve ticaret ekiplerinin ilgili konularda yakın iletişimi sürdürdüğünü ve gelişmelerin zamanı geldiğinde duyurulacağını bildirdi.
ABD tarafı da Çin’in daha önce verdiği Amerikan tarım ürünleri, enerji ve uçak satın alma taahhütlerinin devam ettirilmesine yönelik sinyaller verdi. Çin’in soya fasulyesi alımları bu yıl özellikle önemli bir anlaşmazlık konusu oldu.
ABD’nin ihtiyaç duyduğu ancak Çin’in önemli rezervlerine sahip olduğu kritik mineraller alanında tedarik zincirlerinin istikrara kavuşturulması konusunda da gelecek hafta ilerleme sağlanabilir.
En kötü senaryo ne olabilir?
Trump, daha önce gündeme getirdiği Çin’e yönelik yüzde 7,5’lik “aşırı kapasite tarifesi” uygulamasına yönelebilir.
Trump ayrıca, İran’ı destekleyen ülke ve kuruluşlara zarar vereceğini söylediği bir “ekonomik D-Day” yaptırım paketinden bahsetmişti. Bazı çevreler bu ifadeyle Çin’deki aktörlerin de kastedilmiş olabileceğini düşünüyor.
Teknoloji ilişkilerindeki gerilim daha da artabilir. BNP Paribas, Çin-ABD teknoloji ayrışmasının yapay zekâ alanına doğru genişlediği ve ABD’nin Çin’in gelişmiş yapay zekâ çiplerine ve modellerine erişimini sınırlamaya çalışması nedeniyle dünyanın iki ayrı teknoloji ekosistemine doğru ilerlediği uyarısında bulundu.
Pekin’in son dönemde uygulamaya koyduğu nadir toprak elementleri ihracat kısıtlamaları da ABD’yi tedirgin etmeye devam ediyor. Zirve öncesi değerlendirme yapan finans kuruluşları, bu konuda olumlu bir sonuç beklemiyor.
Zirvenin piyasalara etkisi ne olabilir?
Goldman Sachs’a göre, görüşmelerin olumlu sonuçlanması halinde denizaşırı yatırımcıların yüzde 46’sı, Çinli yatırımcıların ise yüzde 38’i Çin hisselerinde bir ay içinde orta düzeyde yükseliş bekliyor.
Yatırımcılar, döviz piyasalarında yuanın değer kazanma potansiyelinin sınırlı olacağını düşünüyor. Goldman Sachs, çoğu yatırımcının yuanın dolar karşısındaki değer artış hızının ekim sonuna kadar değişmeden kalmasını ya da yavaşlamasını beklediğini belirtti.
Zirvenin kötü sonuçlanması halinde ise BNP Paribas ve Barclays, yatırımcıların daha düşük getiri pahasına güvenli limanlara yönelmesini bekliyor. Kuruluşlar ayrıca Çin ve ABD teknoloji ekosistemlerinde faaliyet gösteren şirketlerin ölçek kaybı yaşayabileceğine dikkat çekti.
Goldman Sachs’ın anketine katılan yatırımcıların yaklaşık üçte ikisi, kasım ayında yapılacak ABD Kongre ara seçimlerinin ardından da Çin-ABD geriliminin genel olarak değişmeden kalacağını düşünüyor.
Katılımcıların yaklaşık yüzde 15’i ilişkilerde orta düzeyde iyileşme beklerken, yine yaklaşık yüzde 15’i orta düzeyde kötüleşme öngörüyor.
Diplomasi
Pentagon, Avrupa’daki kuvvetlerinin üçte birini çekmeyi değerlendiriyor

Pentagon, Avrupa’daki uçakları, gemileri, silahları ve on binlerce ABD askerini geri çekmeyi öngören radikal bir planı değerlendiriyor.
Bu azaltma, Avrupa’daki tüm ABD askerlerinin yaklaşık üçte birini, yani yaklaşık 25.000 kişiyi kapsayabilir.
Görüşmelerden haberdar olan bir ABD’li yetkili ve bir başka kaynak, bu sayının daha da fazla olabileceğini (40.000 askere kadar çıkabileceğini) belirtiyor.
Bu plan hayata geçirilirse, 1990’larda Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Avrupa’daki 80.000 kişilik ABD askeri varlığında gerçekleştirilen en önemli küçülme olacak.
Böylesine dramatik bir küçülme ihtimali, her iki partiden Kongre üyelerini ve Avrupa hükümetlerini alarma geçirdi.
Böyle bir çekilme, Amerika’nın başlıca müttefikleriyle ilişkilerini kökten değiştirebilir ve Ukrayna ile Orta Doğu’da savaşların sürdüğü bu istikrarsız dönemde Avrupa ülkelerini yeni ortaklıklar kurmaya zorlayabilir.
Yetkililere göre, kesintilerden etkilenecek ülkeler arasında muhtemelen Almanya, İtalya ve İspanya yer alacak.
Bu üç ülke, Avrupa’daki ABD askerlerinin büyük bir kısmını barındırıyor ama tüm ülkelerin liderleri de İran’la savaş konusunda Başkan Donald Trump ile çatışmış durumda.
İkinci döneminin başından beri Trump ve yardımcıları, Avrupa’nın ABD’nin nükleer silah cephaneliğinin desteğiyle kendi savunmasında öncülük etmesi gerektiğini ve ABD kuvvetlerinin “Batı Yarımküre”deki Çin, İran ve uyuşturucu kartellerinden gelen daha acil tehditlerle mücadele etmek için gerekli olduğunu savunuyorlar.
Pentagon, Haziran ayında ABD ordusunun Avrupa’daki varlığına ilişkin altı aylık bir inceleme başlatıldığını duyurmuştu.
ABD’li ve Batılı yetkililere göre, Müttefik Kuvvetler Başkomutanı ve ABD Avrupa Komutanlığı Başkanı Hava Kuvvetleri Generali Alexus Grynkewich’in cuma günü Savunma Bakanı Pete Hegseth’e analizini sunması bekleniyor.
Grynkewich’in analizinde, muhtemelen Amerikan hava, deniz ve kara kuvvetlerinde ya da diğer kapasitelerde kesintiler yapılmasını ve Avrupa’daki bazı kuvvetlerin NATO’nun doğu kanadındaki ülkelere kaydırılmasını da içerebilecek dört eylem planı ana hatlarıyla belirtilecek.
Hegseth’e 6 Kasım’da nihai bir tavsiye sunulacak ve bu tavsiye daha sonra başkana iletilecek. Herhangi bir çekilme işlemi bu tarihten sonra gerçekleşecek.
Savunma Bakanlığı’ndan üst düzey bir yetkili ve diğer iki yetkiliye göre, henüz herhangi bir karar alınmadı.
Savunma Bakanlığı’ndan üst düzey bir yetkili yaptığı açıklamada, Hegseth’in “konumumuzun Başkan Trump’ın sağduyulu ‘Önce Amerika’ stratejisiyle uyumlu olmasını sağlamak” amacıyla Avrupa’daki kuvvetlere ilişkin altı aylık bir inceleme yürütmesini sağladığını belirtti.
Temmuz ayında Türkiye’de düzenlenen NATO zirvesi sırasında Trump, “NATO’dan çok hayal kırıklığına uğradığını” belirterek, ittifakın Amerikan gücünü takdir etmemesini bir kez daha eleştirmişti.
Trump, “Neden yüz milyarlarca dolar harcıyoruz da onlar bizim yanımızda değil?. Biz her zaman onların yanında olduk,” demişti.
Bir ay önce, Oval Ofis’te NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile yaptığı görüşmede Trump’a müttefiklerden ne istediği sorulduğunda, “Sadece sadık olmalarını istiyorum,” diye yanıt vermiş ve şöyle devam etmişti:
“Sadece sadakatlerini istiyorum. Paralarına ihtiyacımız yok. Hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Dünyanın açık ara en güçlü ordusuna sahibiz, ama ben sadece sadakat istiyorum.”
Avrupa’daki ABD kuvvetlerinin azaltılmasına karşı çıkanlar, bunun NATO müttefiklerini savunmasız bırakacağını ve Rusya’nın saldırganlığını kışkırtacağını, dünyanın diğer bölgelerindeki ABD ortakları arasında şüphe tohumları ekeceğini ve ABD ordusunu, kuvvetlerini Orta Doğu veya Afrika’ya hızla sevk etmesini sağlayan lojistik merkezlerden mahrum bırakacağını savunuyor.
Avrupalı yetkililer, altı aylık gözden geçirmenin hem öncesinde hem de sonrasında Washington’dan, hükümetlerine uzun menzilli füzeler, uydu gözetimi ve havada yakıt ikmali tankerleri dahil olmak üzere uzun süredir yalnızca ABD tarafından sağlanan gelişmiş askeri yetenekleri geliştirmeleri için yeterli zaman tanıyacak, daha kademeli bir çekilme talep ettiler.
On yıllardır Avrupa’da ABD ordusu için bir dayanak noktası olan Almanya, çok sayıda ABD üssüne ev sahipliği yapıyor ve yaklaşık 36.000 askere sahip.
Mayıs ayında Pentagon, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in şu sözlerini söylemesinin ardından, Almanya’dan 5.000 askeri çekme planlarını açıklamıştı.
İtalya, önemli ABD hava üslerine ve yaklaşık 12.000 askere ev sahipliği yapıyor. İspanya ise ülkenin güneyindeki İspanyol üslerinde önemli ABD hava ve deniz üslerine ev sahipliği yapıyor.
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin hükümeti, Mart ayında, İran’a yönelik olası saldırılar düzenleyecek ABD savaş uçaklarının, parlamento onayı olmadan Sicilya’daki bir üssü kullanmasına izin vermeyi reddetmişti.
İspanya hükümeti ise savaşın başlarında, ABD’nin İran’a yönelik hava saldırıları için askeri üslere erişim talebini reddederek Beyaz Saray’ı kızdırmıştı.
Avrupalı liderler, saldırı kararından önceden haberdar edilmedikleri için “tatsız” bir duruma düştüler.
Bazıları çatışmanın tırmanmasını istemediklerini belirterek, iktisadi sonuçlar konusunda endişelerini dile getirdiler.
Olası asker sayısında yapılacak kesintiler, sadece Demokratlar arasında değil, birçok üst düzey Cumhuriyetçi arasında da şimdiden derin endişe uyandırdı.
“25.000 kişilik asker sayısında yapılacak bir kesinti hiçbir şekilde kabul edilemez,” diyen bir Cumhuriyetçi kongre üyesi, bölgedeki Rus saldırganlığının giderek arttığına dair endişeler sürerken geçen yıl Almanya’dan iki rotasyonel tugay muharebe ekibinin çekilmesini örnek gösterdi ve “Rusya’yı caydırmak için ucuz yollara başvurulamaz,” dedi.
Diplomasi
ABD’den Suudi Arabistan’a F-35 onayı

ABD yönetimi, Suudi Arabistan’a yaklaşık 25 milyar dolar değerinde 48 adet F-35 savaş uçağı satılmasını onayladı.
Satış hem ABD Kongresinde hem de İsrail’de tartışmaya yol açtı. Bazı ABD’li milletvekilleri, anlaşmanın hassas Amerikan askeri teknolojilerinin Çin’in eline geçmesi riskini doğuracağını savunuyor.
Anlaşmanın hayata geçirilebilmesi için uzun süredir satışa kuşkuyla yaklaşan Kongrenin de onay vermesi gerekiyor. Kongre süreci tamamlanmadan ABD’li savunma şirketleri Suudi Arabistan’la müzakerelere başlayamayacak.
Kongrede Çin endişesi
ABD’li milletvekilleri ve savunma yetkilileri, Suudi Arabistan’ın Pekin’le yakın askeri ve teknolojik ilişkileri nedeniyle satışa karşı çıkıyor.
Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi üyesi Demokrat Raja Krishnamoorthi, anlaşmanın “Amerikan askeri teknolojisinin en değerli ve hassas unsurlarını Çin Komünist Partisinin erişimine açabileceği” uyarısında bulundu.
Benzer kaygılar daha önce Birleşik Arap Emirlikleri’ne yapılması planlanan F-35 satışını da sekteye uğratmıştı. BAE, Biden yönetiminin Abu Dabi-Pekin ilişkileri ve ülkede Huawei’nin 5G altyapısının kullanılması konusundaki itirazları üzerine 23 milyar dolarlık F-35 satın alma anlaşmasını Aralık 2021’de durdurmuştu.
Suudi Arabistan’a yönelik teklif ise Ensarullah öncülüğündeki Yemen’in Riyad’ın abluka ve saldırılarına karşılık vererek Babülmendep üzerindeki hakimiyetini genişlettiği bir dönemde gündeme geldi.
Suudi Arabistan İsrail’in F-35 kapasitesine yaklaşacak
Jerusalem Post’un aktardığına göre İsrailli bir yetkili, Washington’ın satış planı hakkında İsrail Başbakanlık Ofisini bilgilendirdiğini ileri sürdü. İsrail’in, F-35 satışına karşılık ABD’den yeni silah sistemleri içeren bir “telafi paketi” istemeye hazırlandığı belirtildi.
Satışın tamamlanması halinde Suudi Arabistan 48 adet F-35’e sahip olacak. Böylece Riyad, hâlihazırda envanterinde yaklaşık 50 F-35 bulunan İsrail’in kapasitesine yaklaşacak.
İsrail, Batı Asya’da F-35 kullanan tek ülke konumunda. ABD de uzun süredir İsrail’in bölgedeki diğer ülkeler karşısındaki “niteliksel askeri üstünlüğünü” koruma taahhüdünde bulunuyor.
Ayrıntılar hakkında bilgi sahibi bir kaynak Walla’ya, İsrail ordusunun bu üstünlüğü korumak amacıyla Batı Asya’daki başka hiçbir ülkeye F-35 verilmemesini tercih ettiğini söyledi.
Kaynak, anlaşma kısa süre içinde imzalansa bile Suudi Arabistan’ın ilk uçağı ancak beş yıl sonra teslim alabileceğini belirtti.
ABD Dışişleri Bakanlığı ise satış kararını duyurduğu açıklamada, “Önerilen teçhizat ve destek satışı bölgedeki askeri dengeyi değiştirmeyecek” ifadelerini kullandı.
İsrail ‘Adir’ uçaklarıyla üstünlüğünü koruduğunu savunuyor
İsrailli yetkililer, Suudi Arabistan’a yapılacak satışa karşı çıkmakla birlikte İsrail Hava Kuvvetlerinin diğer F-35 kullanıcıları karşısında hâlâ belirgin bir operasyonel üstünlüğe sahip olduğunu savunuyor.
Bu üstünlük, İsrail Hava Kuvvetleri ile pilotlarının son üç yılda edindiği kapsamlı operasyonel deneyimin yanı sıra İsrail yapımı silahların F-35’lere entegre edilebilmesinden kaynaklanıyor.
İsrail, F-35’in kendi ihtiyaçları doğrultusunda değiştirilen ve “Adir” adı verilen versiyonunu kullanıyor. Washington, İsrail yapımı silah sistemlerinin bu uçaklara entegre edilmesine izin veriyor.
İsrail ayrıca F-35’ler için yeni kabiliyetler geliştirilmesinde kullanılan özel bir Adir test uçağı işletiyor. Walla’nın haberine göre ABD’nin bile envanterinde bu tür bir test uçağı bulunmuyor.
İsrailli bir savunma yetkilisi de endişeleri azaltmaya çalışarak İsrail Hava Kuvvetlerinin üstünlüğünün “yalnızca makinelere değil, esas olarak insanlara dayandığını” söyledi.
İsrail’den yeni silah ve ortak üretim talebi
Suudi Arabistan’a F-35 satışının ve Batı Asya’daki silahlanma yarışının ardından İsrailli yetkililer, gelecekteki savunma anlaşmalarında ABD yönetimiyle farklı bir pazarlık stratejisi izlemeye hazırlanıyor.
İsrail’in Washington’dan bugüne kadar satışı reddedilen gelişmiş silah ve mühimmatları talep etmesi bekleniyor. Bunlar arasında sığınak delici ağır mühimmatlar, kayalık dağların derinliklerindeki yer altı hedeflerini vurabilecek sistemler, otonom saldırı sistemleri, insansız hava aracı sürüleri ve uzay tabanlı silah teknolojileri yer alıyor.
İsrailli yetkililer ayrıca gizli silah sistemlerinin geliştirilmesi ve üretiminde daha fazla rol üstlenmek istiyor.
İsrail’in talepleri arasında gelecekteki tehditlere karşı tasarlanan Arrow 4 ve Arrow 5 hava savunma sistemlerine ait önleme füzelerinin ABD ile birlikte geliştirilmesi ve üretilmesi de bulunuyor.
Bununla birlikte İsrail hâlihazırda üçüncü bir F-15 filosu ile ilave F-35 filolarının finansmanını sağlamakta zorlanıyor. Suudi Arabistan’a yapılacak satışın, Washington ile Tel Aviv arasındaki yeni silah ve finansman pazarlıklarını hızlandırması bekleniyor.
Avrupa2 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa1 hafta önceKoçbaşı olarak AfD
Avrupa2 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Ortadoğu1 hafta önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti
Asya1 hafta önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya3 gün önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını1 hafta önceProf. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz
Avrupa2 hafta önceAfD, Saksonya-Anhalt’ta büyük bir farkla kazandı








