Bizi Takip Edin

Dünya Basını

AB’nin Amerikalı kraliçesi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı bir konuşmada, Avrupa savunma sanayiinin artan üretimine alıcı bulabileceği konusunda güvence vermek için “ortak savunma alımlarına” öncelik verilmesini istedi.

Von der Leyen’in atanmasındaki fırsatçı at pazarlığı, Avrupa’da derinleşen bir rahatsızlığın mikrokozmosuydu. Von der Leyen bu sistemin bir ürünü. Retorikte ve sokak savaşı taktiklerinde usta. Ancak şimdi başarılı olabilmesi için, Alman Savunma Bakanlığı’nda yaptığından daha iyisini yapması gerekiyor.


AB’nin Amerikalı kraliçesi

Ursula von der Leyen, birliği savaş için yeniden donatıyor

Lily Lynch

Unherd

4 Mart 2024

AB hakkında ne düşündüklerini sorduğunuzda Avrupalıların çoğu, size son derece sıkıcı olduğunu söyleyeceklerdir. Her şey, salatalıkların eğriliğiyle ilgili gizemli düzenlemeleri denetleyen gözlüklü bürokratlar, Lüksemburg ve Strazburg’un vakur karakollarındaki geçilmez koridorlar ve çok sayıda konsey, komisyon, parlamento ve mahkemeden ibaret; her birinin tam görev alanı meslekten olmayanlar için tümüyle birer gizemdir.

Yine de bu donukluk, birliğin bir barış projesi olarak maksadının ayrılmaz bir parçasıdır. Siyaset felsefecisi Luuk van Middelaar’ın Passage to Europe (Avrupa’ya Açılan Kapı) adlı kitabında gözlemlediği üzere, AB’nin “tarihin bürokrasiye kaçışını” —Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkileri uzun zamandır karakterize eden “öngörülemezlik ve pathos’u” “iç içe geçmiş vakur çıkarlar” ile değiştirme girişimini— temsil etmesi gerekiyordu. Savaşların yerini uzlaşı, hukuk ve sıkıcı düzenlemeler alacak; potansiyel olarak kışkırtıcı siyasi ve ideolojik ayrışmalar ağır teknik jargon ve uzlaşı ile köreltilecekti. Ortaya çıkan yüzsüzlük Henry Kissinger’a atfedilen uydurma bir soruda somutlaşıyordu: “Avrupa ile görüşmek istersem, kimi arayacağım?”

Ancak her şey değişiyor. AB daha az sıkıcı ve daha az demokratik hale geliyor ve bir yüz kazandı: Avrupa Komisyonu üyesi Ursula von der Leyen, geçtiğimiz ay bir beş yıllık döneme daha niyeti olduğunu teyit etti.

“Avrupa’nın Kraliçesi”, muhalifleri tarafından “Napolyonvari”, “diktatörvari” ve “buyurgan” olarak tanımlandı; kişisel özellikleri ve gösterişli, patrisyen havası bu izlenimleri daha da artırdı. Ne de olsa Heiko von der Leyen’in eşi, servetini ipekten kazanan aristokrat bir ailenin çocuğu. Aynı zamanda bir at binicisi ve binicilik etkinliklerinde performans sergiliyor; at tutkusu, AB’nin ilk devlet memurlarından ve Almanya’nın CDU’sunda önde gelen bir politikacı olan merhum babası Ernst Albrecht’ten miras. Von der Leyen’in midillisi 2022 yılında bir kurt tarafından parçalanarak öldürüldüğünde Komisyon, yaban hayatı korumacılarını dehşete düşürerek, itlafa izin vermek için koruma statülerini gevşeteceğini açıkladı. Yedi çocuk annesi olan enerjik kadının, Komisyon’un Berlaymont binasının 13. katındaki 25 metrekarelik mütevazı bir odada uyuduğu iddia ediliyor. Ayrıca alkol ve etten uzak durarak hayatın diğer alanlarında da münzevi bir disiplin uyguladığı söyleniyor.

Fakat bu tür eksantriklikler, iktidara gelmesinden bu yana AB bünyesinde yaşanan dönüşümleri yakalamakta yetersiz kalıyor. Sahiden de onun saltanatı Avrupa siyasetinin yeniden dramatize edilmesiyle tanımlanıyor; haziranda bir dönem daha kazanmayı başarırsa ki muhtemelen kazanacak, bu durum devam edecek.

Von der Leyen’in görev süresi, Perry Anderson’ın “Avrupa darbeleri” olarak nitelendirdiği, Brüksel’de iktidarın kademeli olarak tek elde toplanması sürecinin hızlanmasıyla damgasını vurdu. Von der Leyen’in 2019’da Komisyon üyesi olma şekli bile, AB yürütmesine daha fazla demokratik meşruiyet kazandırmak üzere tasarlanmış bir prosedürden kopuşu temsil ediyordu. 2003 yılında bir Fransız-Alman mutabakatı ile Spitzenkandidaten (“lider aday”) sürecinin temelleri atılmış, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde en çok oyu alan siyasi aile, önceden seçtiği aday için Komisyon üyeliğini garantilemişti. Ancak 2019’da Von der Leyen, Avrupa Halk Partisi’nin (EPP) Spitzenkandidat’ı değildi; onun yerine AB liderleri Angela Merkel ve Emmanuel Macron tarafından seçildi. EPP’nin Spitzenkandidat’ı Manfred Weber, kendisini niteliksiz bulan Macron tarafından engellenmişti. Von der Leyen ise uzun süredir Merkel’e sadık bir isimdi ve Macron’un da belirttiği gibi son derece iyi Fransızca konuşuyordu. Dönemin Alman Savunma Bakanı aynı zamanda Fransa ile daha yakın bir askeri işbirliğine de yatkındı ve “Avrupalılardan oluşan bir ordu” kurulması gerektiğinden söz etmişti ki bu da Macron için bir başka avantajdı.

Başka bir deyişle, Von der Leyen’in yükselişi sessiz bir darbe anlamına geliyordu. Demokrasiyi savunmakla ilgili güzel lafların ötesinde, Anderson’un “aşağıda hareketsiz bir halkın başının üstünde, kamera önünde seçkinler arasında sessizce işlerin halledilmesi” olarak tanımladığı şey anlamına geliyordu. Belki de sonuç olarak von der Leyen, “2019’da aday olduğunu” iddia ederek —hiç gerçekleşmemiş bir kampanyaya atıfta bulunarak— kendi köken hikayesini yeniden yazmaya başladı. Avrupa Kraliçesi için hem gerçeklik hem de demokrasi şekillendirilebilir.

Ancak Von der Leyen’in en ağır revizyonizmi AB’nin dış politikasıyla alakalı. 2019 yılında Komisyon üyesi olarak temel önceliklerinden biri olarak bir “jeopolitik komisyon” kurulmasını salık vermişti. AB’nin “daha iyi bir dünya düzenini şekillendirmek için” önemli bir “jeopolitik” aktör olması gerektiğini iddia etti. Kaos ve kriz, “iktidarın dilinden konuşmayı öğrenmesini” gerektiriyordu. Ardından Rusya ve Trump yönetiminin ikiz tehditleri geldi ve her ikisi de bu hedeflere daha büyük bir aciliyet kazandırdı. Sonuç olarak von der Leyen’in AB’si yavaş yavaş savaş için organize oluyor.

İki yıl önce AB makamları, Ukrayna’ya ölümcül askeri yardım sağlanmasını finanse etmeye karar verdiklerinde ölümcül silahların finanse edilmesine ilişkin tabuyu yıktılar. Avrupa Birliği Antlaşması’nın 41. maddesi 2. fıkrası “askeri ya da savunma içerikli operasyonlardan kaynaklanan harcamaları” açıkça yasakladığından, bu hamleyi aşmak için bir miktar yaratıcılık gerekiyordu. Bu amaçla AB, yurt dışındaki askeri angajmanları finanse etmek üzere tasarlanmış bir araç için yanlış bir isim olan Avrupa Barış Fonu’nu (EPF) harekete geçirdi. Savaşın finansmanına ilişkin yasağı aşmak için EPF, 5 milyar avroluk bir “bütçe dışı” araç olarak tasarlandı.

Savaş tamtamları burada da durmuyor. Salı günü Komisyon, AB’nin savunma sanayiini savaşa hazır hale getirecek ve aynı zamanda “silahların finansman ve satış şeklini değiştirecek kapsamlı” bir Avrupa savunma sanayii stratejisini açıklayacak. Von der Leyen, ortak tedariklere odaklanarak “önümüzdeki beş yıl içinde savunma sanayi kapasitemizi güçlendirmeyi” hedeflediklerini dile getirdi.

Bu yaklaşım, Komisyon’un Kovid aşılarının emsal teşkil eden ortak tedarikine dayanıyor; bu çaba şu anda bir başarı modeli olarak lanse ediliyor ama hala büyük tartışmalara yol açmış durumda: Von der Leyen’in Pfizer İcra Kurulu Başkanı Albert Bourla ile 1,1 milyar doz aşı için Nisan 2021’de yapılan sözleşmenin detaylarını belirlediği özel kısa mesaj alışverişi gizlilikle hasır altı edilmiş, hem gazetecilerin hem de Avrupa Sayıştayının bu görüşmeye erişim girişimleri engellenmişti. Böyle bir emsalin, devasa yeni savunma tedarik sürecinde şeffaflık için iyiye işaret olmadığını söylemek kâfi olacaktır.

Diğer bileşenleri de öyle. Örneğin yeni stratejinin Kiev’de bir Savunma İnovasyon Ofisi açılmasını ve yeni bir savunma komiserliği kurulmasını içereceği bildiriliyor. Yeni savunma çarının Polonya’dan ya da Baltık ülkelerinden birinden gelmesi kuvvetle muhtemel; Polonya’nın şu anki dışişleri bakanı Radoslaw Sikorski en büyük aday olarak görülüyor. Eğer bu gerçekleşirse, Avrupa’nın ağırlık merkezinin doğuya kaydığını ve George W. Bush’un bir zamanlar “yeni Avrupa” olarak nitelendirdiği daha şahin söylem ve politikaların “eski Avrupa’yı” geride bıraktığına şahit olacağız. Komisyon’un yeni savunma stratejisi başka açılardan da AB’yi daha Amerika’ya tabi kılacaktır: Önerilen tedbirlerden biri, Washington’un yabancı başkentlerle doğrudan sözleşme imzalamasına olanak tanıyan ve böylece silah satışlarını kolaylaştıran ABD Dış Askeri Satış programını kopyalıyor.

Von der Leyen, başka bir yerde de AB’nin âtıl durumdaki genişleme sürecini yeniden canlandırarak “jeopolitik komisyonunu” güçlendirmeye çalışıyor. Ya da kendisi öyle iddia ediyor. Hırvatistan’ın 2013’te birliğe katılmasından bu yana fiilen ölü olan bu süreç, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle sözüm ona yeniden canlandı. Haziran 2022’de AB, Ukrayna ve Moldova’ya adaylık statüsü verdi ve von der Leyen bu hareketi destekledi; kısa bir süre önce “30’dan fazla üye ülkeden oluşan birliğe hazırlanmak için kendi reformlarımız üzerinde çalışıyoruz,” demişti.

Elbette, katılım sürecinin ne kadar uzun ve dolambaçlı olduğundan hiç bahsedilmedi: Sırbistan 12 yıldır, Karadağ ise 14 yıldır aday ülke konumunda. Türkiye ise geçen yüzyılın sonunda resmen aday ülke statüsü kazanmıştı. Fakat von der Leyen bunun nasıl yürütüleceğini bildiğini sanıyor. Ve doğal olarak bu, daha fazla tabunun yıkılması anlamına gelecektir.

Genişlemeyi eleştirenler, Doğu Avrupa’dan gelecek yeni üye ülkelerin dış politika karar alma süreçlerinde veto hakkını kullanarak birliği felce uğratacağından ve bütünlüğünü aşındıracağından korkuyor. Von der Leyen, bu nedenle dış politika kararlarının alınmasında oybirliğinin kaldırılarak yerine “nitelikli çoğunluk oylamasının” getirilmesini istiyor ki bu da muhaliflerin ulusal egemenliği zayıflatacağını ve üye ülkeleri son derece değer verdikleri veto hakkından mahrum bırakacağını öne sürdükleri bir hamle.

Ancak Von der Leyen istediğini elde etse bile, ki bu uzlaşmaz Macaristan’ı da zayıflatacaktır, Ukrayna için üyeliğe giden hızlı bir yol anlamına gelmesi pek mümkün değil. Sonuç olarak, AB içerisindeki bazı isimler von der Leyen’in yeni genişleme söylemini “erdem sinyalleme” olarak değerlendirirken, diğerleri Ukrayna gibi bir tarım devini bünyesine katmanın olağanüstü maliyetli olacağına ve kıta genelinde daha fazla çiftçi protestosuna yol açma riski taşıdığına dikkat çekiyor. Ucuz Ukrayna tahılı bolluğu nedeniyle aylarca gösterilere sahne olan Polonya, şu anda AB’nin dış ve güvenlik politikası karar alma süreçlerinde oybirliği kuralının muhafaza edilmesinin en açık sözlü destekçileri arasında yer alıyor. Vetonun diğer savunucuları ise oybirliğinin daha sıkı müzakereleri teşvik ettiğini ve uzlaşmayı desteklediğini söylüyor. Middelaar da bu görüşe katılıyor ve “uzlaşmayı mümkün kılanın, bir karara hakikaten karşı çıkıyorsanız onu engelleyebilmenin psikolojik kesinliği olduğunu” belirtiyor. Ayrıca, Anderson’un yazdığı üzere, “Birliğin simyası, çoğunluk tehdidi yoluyla oybirliği sağlamaktır.”

Nihayetinde bağımsız bir Avrupa savunma sanayii ve dış politikası mevcut jeopolitik bağlamda pekâlâ ihtiyatlı görünse de von der Leyen’in yaklaşımı öyle değil. Şu anda söylemleri ve eylemleri Washington’da bazılarının tercih ettiği bayatlamış yeni muhafazakârlığı taklit etmekten öteye gitmiyor. Von der Leyen, kendi vizyonunu ifade etmeye ya da gerçek bir alternatif sunmaya çalışmıyor, daha ziyade geri çekilen bir ABD’nin bıraktığı teorik boşluğu gücünü kaybetmekte olan imparatorluğun kendi mantığıyla doldurmayı amaçlıyor.

Fakat savunmaya yönelik bu hormonlu yaklaşım aynı zamanda daha çıkarcı bir siyasi amaca da hizmet ediyor. Von der Leyen, haziran ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde Avrupa sağına kur yapıyor. Bu, kendisinin CDU’nun liberallerinden biri olarak görüldüğü 2019’dan bir sapmaya işaret ediyor. O dönemde, çalışan anneler için çocuk bakımı gibi toplumsal cinsiyet konularının yanı sıra yeşil politikaları da savunuyordu. Ancak haziranda popülist sağın başarılı olması bekleniyor.

Daha da önemlisi von der Leyen, Avrupa sağının sadece belirli bir kesimine, yani NATO taraftarı olan gruba yakınlaşıyor. Von der Leyen’in AfD, Marine Le Pen ve Kimlik ve Demokrasi (ID) grubundan Geert Wilders’i eleştirirken, Giorgia Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri ve Polonya’nın PiS’ini içeren Avrupa Muhafazakârları ve Reformistleri (ECR) mensuplarını kucaklamasıyla buradaki ayrım çizgisi net. İki grup arasında NATO dışında pek bir fark yok; ID ittifaka eleştirel yaklaşırken ECR ittifakın en ateşli destekçilerinden oluşuyor.

Şimdi Atlantikçi bir dış politikanın benimsenmesi, NATO’yu kucaklayan aşırı sağcılar açısından belli bir anlam ifade ediyor; bu bir tür arınma ve siyasi ana akıma geçiş bileti sunuyor. Her ikisi de artık ECR üyesi olan İsveç Demokratlarını ve Finleri (eski adıyla Gerçek Finler) düşünün. Her iki parti de bir zamanlar NATO üyeliğine karşıydı ama son yıllarda iktidarın ufukta göründüğü netleşince muhalefetlerini bıraktılar. İsveç’in merkez sağ koalisyonu parlamentodaki çoğunluğu için İsveç Demokratlarının desteğine ihtiyaç duyarken, Finler şu anda muhafazakâr iktidar koalisyonunun bir parçası. Her iki durumda da yeterince NATO taraftarı bir tavır siyasi altın tozudur; diğer tüm sözüm ona ilke ve değerler, öyle görünüyor ki, pazarlığa tabidir.

Ve en önemlisi, bu durum her iki taraf için de geçerli. Son aylarda, ikili yakınlaştıkça von der Leyen, Meloni’nin göç konusundaki sert tutumunu benimsedi; geçen yıl, ikili göçmen çıkışlarının sınırlandırılması konusunda bir anlaşmaya varmak üzere Tunus’a gitti ve Lampedusa’daki göçmen kabul merkezini birlikte gezdi. Her iki gezi de AB’nin kalbindeki bir değişimi temsil ediyordu; popülist sağ kesimler dış politikada ana akıma doğru ilerlerken, merkez başta göç olmak üzere diğer pek çok konuda sağa kayıyor.

O halde, tıpkı von der Leyen gibi, AB de bir bütün olarak ideolojik esnekliğin bir ürünü ve Atlantik’in diğer yakasındaki gelişmeleri sürekli olarak yansıtıyor. Kendi seçimlerine hazırlanan ABD’de, bir zamanlar Trump’ın faşizminin kanıtı olarak “kafesteki çocukları” kınayan liberallerin çoğu, şimdi Ukrayna’ya askeri yardımın devam etmesi karşılığında sınır güvenliğinin artırılmasına yönelik partiler üstü önerileri destekliyor. Dolayısıyla daha az sıkıcı bir AB, Washington’dan ipuçlarını alan buyurgan bir kraliçe tarafından yönetilen daha Amerikancı bir AB gibi görünüyor. Von Der Leyen, “iktidarın dilini konuşmayı öğrenmiş” bir birliğin peşinde koşarken, bürokratik bir barış projesini yavaş yavaş kendi militarizminin esiri haline getirme riskiyle karşı karşıya.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English