Bizi Takip Edin

Avrupa

Almanya’nın BMGK fiyaskosu

Yayınlanma

Almanya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) geçici üye koltuğu kazanma çabasının başarısız olması, Alman hükümetinin küresel siyasi hedeflerine ağır bir darbe vurdu.

Çarşamba günü New York’ta yapılan oylamada Almanya, yalnızca 104 oy alarak, kendisinden çok daha küçük olan Portekiz (134) ve Avusturya’nın (131) çok gerisinde kaldı.

Bu başarısızlığın ardından, iktidardaki SPD partisi bile artık gelecekte “uluslararası hukuka çifte standart uygulanmaması gerektiğini” söyledi.

Federal hükümet ancak 2035–36 dönemi için yeniden aday olmayı planladığını ima etti. 

Üstelik Berlin’de, BMGK’da koltuk elde edilemezse BM’ye yapılan katkıların azaltılması yönünde sesler yükseliyor.

Wadephul, Almanya’nın hedeflerini ilan etmişti

Geçen yıl Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Federal Cumhuriyet’in BMGK’da geçici üye koltuğu için adaylığında izlediği hedefler hakkında açıkça konuşmuştu.

Ona göre BMGK, “dünya güvenliği için en üst düzeyde gerçek anlamda küresel bir organ”dı ve dünya çapındaki tüm çatışmalara rağmen “prensipte hâlâ herkesin mutabakatı ve desteği var”dı.

Wadephul, 8 Eylül 2025’te tüm Alman büyükelçilerinin katıldığı konferans öncesinde yaptığı açıklamada, “Avrupa’nın kilit güçlerinden biri olarak Almanya’nın bu masada yeri var,” demişti.

Dünyada “dış politikayı şekillendirmek istediklerini” ve bunun Almanya’nın çıkarına olduğunu savunan Wadephul, bir diğer neden olarak da “giderek sertleşen jeopolitik iklimde”, BMGK üyeliğinin, üyelik sona erdikten yıllar sonra bile açık kalacak kararlar, forumlar ve bilgilere erişim imkanı sunmasını gösterdi.

Wadephul ayrıca, “Tam da uluslararası hukukun saldırı altında olduğu ve çok taraflılığın sarsıldığı bir dönemde, buna şiddetle karşı çıkmak bizim sorumluluğumuzdur,” iddiasında bulunmuştu.

Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

“Uluslararası hukuk ve çifte standart: İsrail’e hiç bitmeyen destek

German Foreign Policy’ye göre Alman hükümetinin sürekli olarak uluslararası hukuka soyut bir bağlılık vaaz etmesine rağmen, somut vakalarda müttefiklerine yönelik iddialar söz konusu olduğunda umursamaması, Almanya’nın adaylığının başarısız olmasının şu anda öne sürülen nedenlerinden biri.

Yıllardır Alman hükümeti, Gazze Savaşı da dahil olmak üzere, İsrail’in uluslararası hukuk ihlallerine karşı anlamsız klişelerden başka bir tavır almayı inatla reddetti.

Aralık 2025’te, İsrail’in baskısı altında, BM Filistin Mültecilerine Yardım ve Çalışma Örgütü’nün (UNRWA) görev süresinin uzatılmasını bile kabul etmedi.

Berlin’in, Ukrayna’daki savaşta işlendiği iddia edilen veya fiili savaş suçları nedeniyle düşmanı olan Rusya’yı düzenli olarak en sert ifadelerle eleştirdiği düşünülürse, bu durum daha da çarpıcı.

İsrail söz konusu olduğunda, Almanya’nın sessizliği özel bir ağırlık taşıyor çünkü Uluslararası Kriz Grubu’ndan BM uzmanı Daniel Forti’nin belirttiği gibi, “BM üye devletlerinin büyük çoğunluğu … Filistin’i desteklemiş ve İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki savaşından büyük endişe duymaktadır.”

Almanya’da Filistinlilere ve İsrail’in savaşına karşı çıkanlara yönelik baskı da uluslararası alanda açıkça kınanıyor.

Atlantik ötesine tam bağlılık

Alman hükümeti, ABD’nin savaşlarını fiilen desteklemesi nedeniyle de birçok ülkede pek anlayışla karşılanmıyor.

Berlin, Ukrayna savaşı nedeniyle dünya çapındaki ülkelere yaptırım uygulamaları için baskı yapmaya devam ederken, ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü saldırı savaşına ilişkin uluslararası hukuk çerçevesinde resmi bir değerlendirme sunamıyor.

Aynı durum, Ocak ayı başlarında ABD’nin Venezuela’ya yaptığı müdahale ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması için de geçerli.

Şansölye Friedrich Merz, ABD operasyonunun hukuki sınıflandırmasının “karmaşık” olduğunu ve bu konuyu ele almak için “zamana” ihtiyaç olduğunu iddia etmişti.

Olayın üzerinden beş ay geçti ve konuyla ilgili herhangi bir kamuoyu açıklaması yapılmadı.

Bu durum artık Berlin’deki iktidar partilerinin içinden bile eleştiriler çekiyor. Federal Meclis’teki SPD milletvekili grubunun başkan yardımcısı Siemtje Möller’in yakın zamanda, federal hükümetin “bunu kim sorgularsa sorgulasın, gelecekte uluslararası hukuku ihlal eden davranışları bu şekilde tanımlaması” gerektiği yönünde bir açıklaması aktarıldı.

SPD parlamento grubunun dış politika sözcüsü Adis Ahmetovic de “uluslararası hukuk söz konusu olduğunda çifte standart uygulanmaması gerektiğini” talep etti.

Alman gücünün gerileyişi

Alman dış politikasındaki çifte standartlara yönelik yaygın eleştirilerin ötesinde, Almanya’nın adaylığının başarısızlığı, uluslararası politikadaki güç dengesindeki değişikliklere de atfedilebilir. 

Son on yıllarda, Federal Cumhuriyet her sekiz yılda bir BM Güvenlik Konseyi’ne seçilme talebinde tutarlı bir şekilde başarılı olmuştu.

Her dönem iki yıl sürdüğü için, uzun vadede bakıldığında Almanya, sekiz yıllık dönemlerin dörtte birinde Güvenlik Konseyi’nde geçici üye koltuğuna sahip olmuştu.

Bu, önemli ölçüde orantısız bir durumdu. Berlin’de bu durum, Almanya’nın diğer çoğu devletten daha fazla BM üyelik aidatı ödediği ve büyük ve ekonomik açıdan güçlü bir ülke olarak, güçlü daimi üyelere karşı kendi ağırlığını koyabilecek kadar nüfuzlu olduğu gerçeğiyle gerekçelendiriliyordu.

Bu argümanın kabul görmesi giderek azalıyor gibi görünüyor; bu durum, iki küçük Batı Avrupa ülkesi olan Avusturya ve Portekiz’in aynı anda Almanya’ya karşı aday olmalarından da anlaşılıyor.

Federal Almanya Cumhuriyeti’nin oylamadaki başarısızlığı, büyük ve özellikle etkili güçlere karşı, en azından bir dereceye kadar, direnme ihtiyacının küresel olarak arttığını gösteriyor.

CDU kararı hazmedemedi: Almanya BM’ye para yardımı yapmayı bırakmalı

Bu, Alman hükümetinin küresel siyasi hırslarına acı bir darbe niteliğinde; zira Berlin aslında çok daha kapsamlı hedefler peşinde koşmakta ve hatta BMGK’da daimi bir koltuk hedefliyor.

Almanya’nın geçici üye koltuğu için yaptığı başvurunun başarısız olmasının ardından, bunun nasıl haklı gösterileceği her zamankinden daha açık hale geldi.

Buna bağlı olarak, Birleşmiş Milletler’e olan ilginin azaldığı artık belirginleşiyor.

Almanya’nın en büyük katkıda bulunan ülkelerden biri olduğu göz önüne alındığında (2025’te Berlin, New York’a 3,22 milyar avro aktardı) şu anda Hessen Eyaleti Uluslararası İlişkiler Bakanı olarak görev yapan CDU’lu siyasetçi Manfred Pentz şöyle dedi:

“Gelecekte orada hak ettiğimiz etkiye sahip olmazsak, şu soru ortaya çıkıyor: O zaman neden BM’ye bu kadar çok para yatırmaya devam edelim?”

Bir süredir Trump yönetimi de benzer nedenlerle Birleşmiş Milletler’e yaptığı ödemeleri askıya alıyor. Sonuç olarak, BM’nin konumu giderek daha da tehlikeli hale gelmektedir.

Avrupa

Merz’den ABD’ye seçim uyarısı

Yayınlanma

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, ABD’nin Avrupa’daki milliyetçi partileri desteklemeyi amaçlayan milyonlarca dolarlık yeni fon programına tepki gösterdi. Berlin’de açıklama yapan Merz, ABD hükümetinin veya hükümet bağlantılı kuruluşların Almanya’daki seçimlere müdahale etmesini istemediğini vurguladı.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Avrupa’da “ifade özgürlüğü ve dini özgürlükleri” desteklemek amacıyla hayata geçirdiği milyon dolarlık yeni fon programına karşı çıktı.

Söz konusu finansman desteği, ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi kapsamında Avrupa’daki milliyetçi partileri destekleme girişimlerinin yanı sıra Trump yönetimi ile aralarında Almanya için Alternatif (AfD) partisinin de yer aldığı Avrupa aşırı sağı arasında büyüyen bağların kurulduğu döneme denk geliyor.

Berlin’de gazetecilerin bu girişimi geçerli bir savunuculuk faaliyeti mi yoksa siyasi bir müdahale mi olarak gördüğü yönündeki sorusunu yanıtlayan Merz, “Biz Amerikan seçimlerine müdahale etmiyoruz, her zaman bu ilkeye bağlı kaldık. Karşılığında ben de Amerikan hükümetinin ya da hükümet bağlantılı kurumların Almanya seçimlerine müdahale etmesini istemiyorum” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, pazartesi günü Avrupa’da “demokratik dayanıklılığı, hukukun üstünlüğünü, ifade ve basın özgürlüğü ile insan haklarının korunmasını güçlendirmek ve geliştirmek” amacıyla yaklaşık 5 milyon dolar değerinde bir fon programı başlattı.

Program açıklamasında, yararlanıcıların “ortak siyasi felsefe, hukuk ve ortak Batı medeniyeti mirası doğrultusunda ulusal egemenlik, göç, sansür ve hukuk savaşı sorunlarına odaklanması gerektiği” belirtildi.

İlk olarak Financial Times gazetesinin duyurduğu program kapsamında, bireysel başvuru sahiplerine 3 milyon dolara kadar hibe verilebilecek.

Başvuru çağrısında siyasi partiler açıkça potansiyel yararlanıcılar arasında sayılmasa da muhafazakar lider Merz, Almanya’daki siyasi aktörlere yurtdışından finansal destek sağlanmasının yasa dışı olduğuna dikkati çekti.

Merz, “Almanya’da siyasi partilerin yurtdışından finanse edilmesi yasa dışıdır. Dünyadaki dostlarımızın da özellikle Almanya’da koyduğumuz bu yasal kurallara uymasını bekliyorum” diye ekledi.

İsmi belirtilmeyen ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü de Politico’ya verdiği demeçte, Merz’in açıklamalarına ve programın AfD gibi Avrupa’daki aşırı sağcı partilerle bağlantılı sivil toplum kuruluşlarını destekleyip desteklemeyeceğine ilişkin soruya yazılı yanıt verdi.

Sözcü, “Trump yönetimi, Avrupa dahil dünya genelinde demokrasiyi ve insan haklarını savunma kararlılığını sürdürüyor” değerlendirmesini yaptı.

Sözcü ayrıca, “Avrupa’daki programlarımız, Avrupalı müttefiklerimizin bu hak ve ilkeleri savunmalarına, aynı zamanda bunları baltalamak isteyenlere karşı medeniyet öz güvenlerini ve egemenliklerini korumalarına destek olmayı hedefliyor” ifadelerini kullandı.

Üst düzey ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, daha önce AfD de dahil olmak üzere Avrupa’nın aşırı sağcı politikacılarıyla görüşmeler yapmalarına rağmen Avrupa siyasetine müdahale ettikleri iddialarını reddetmişti.

Federal düzeyde yapılan anketlerde birinci sırada yer alan AfD, eylül ayında Almanya’nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılacak bölgesel seçimlerde ilk kez yerel düzeyde iktidara gelme şansına sahip görünüyor.

Trump’ın ikinci döneminin başlarında aşırı sağcı parti, teknoloji girişimcisi ve Trump destekçisi Elon Musk’ın destek mesajlarını memnuniyetle karşılamış, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa’nın aşırı sağa karşı kurduğu koruma duvarlarına yönelik eleştirilerini övmüştü.

Buna karşın parti yönetimi, eylül ayında eski Doğu Almanya sınırlarında yer alan kalelerinde yapılacak eyalet seçimleri öncesinde, bölgedeki acil siyasi gerçeklikler nedeniyle son aylarda MAGA (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketiyle arasına en azından kamuoyu önünde mesafe koydu.

Daha geniş çerçevede yeni fon programının, özellikle Avrupa Birliği’nin ABD merkezli büyük teknoloji şirketlerini denetleme girişimlerini hedef aldığı görülüyor.

Fon çağrısı metninde, “Uluslar üstü kurumlar ve hükümetler; aşırı geniş ve muğlak nefret söylemi yasaları ile çevrimiçi içerik düzenlemeleri yoluyla siyasi katılımı baskılayıp cezalandırırken, devlet gücünü demokratik özyönetimin temel ilkelerini baltalamak için kullanıyor” ifadeleri yer alıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Fransa’da sağcılar kamu medyasını tasfiye etmek istiyor

Yayınlanma

Fransa kamu televizyonu France Télévisions Üst Yöneticisi Delphine Ernotte, sağcı Ulusal Birlik partisinin iktidara gelmesi halinde kamu yayıncılığını özelleştirme vaadini yerine getirmesinin bu kurumları tamamen ortadan kaldıracağını açıkladı. Marine Le Pen ve müttefiklerinin devlet medyasını ilerici gündemi yaymakla suçladığı süreçte, kamu yayıncılığının geleceği cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde tartışmaya açıldı.

Fransa’da sağcı Ulusal Birlik partisi lideri Marine Le Pen iktidara yaklaşırken, kamu yayıncısı France Télévisions (France TV) Üst Yöneticisi (CEO) Delphine Ernotte, partinin kamu medyasını özelleştirme vaadinin gerçekleşmesi durumunda Fransız kamu medyasının yok olacağı uyarısını yaptı.

Ernotte, Politico’ya verdiği özel röportajda, “Fransa’da kamu yayıncılığıyla ne yapmayı planladığını açıkça söyleyen bir siyasi parti var: Özelleştirmek, ki bu gerçekte onu ortadan kaldırmak anlamına geliyor” dedi.

Marine Le Pen ve müttefikleri, Fransız devletini vergi mükelleflerinin parasını ilerici bir gündemi teşvik eden haber yayınlarını ve kültürel içerikleri finanse etmek için kullanmakla suçluyor.

Anketlerin Le Pen’i gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmaya yakın gösterdiği bu dönemde, Ulusal Birlik’in devlet tarafından finanse edilen medyayı özelleştirme veya dağıtma vaadi, gerçeğe dönüşmeye hiç olmadığı kadar yakın duruyor.

Avrupa genelindeki duruma değinen Ernotte, “Populist rejimlerde basın özgürlüğü bir tehdit olarak görülür. Bu yüzden kamu hizmetlerini farklı yollarla ele geçirmeye çalışırlar. İtalya’da yöneticileri atıyorlar, Çek Cumhuriyeti’nde ise finansmanı kesiyorlar” ifadelerini kullandı.

Ernotte bu sözleriyle, İtalyan devlet televizyonu RAI’ye yönelik siyasi müdahale iddialarına ve Prag yönetiminin kamu yayıncılığı lisans ücretlerini kaldırma girişimlerine atıfta bulundu.

Kanalın Seine Nehri’ne bakan genel merkezinde konuşan Ernotte, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un görev süresi gelecek yıl sona erdiğinde Elysée Sarayı’nda kimin oturacağından bağımsız olarak, odak noktasının France TV’yi gelecekteki başarılara hazırlamak olduğunu dile getirdi.

Ernotte, “Benim işim siyasi değil. Görevim, sağdan sola kadar tüm siyasi görüşlere saygı duyarak bu bağımsız şirketi çalışır vaziyette tutmaktır” dedi.

Eski bir telekomünikasyon yöneticisi olan Ernotte, 2015 yılında France TV’nin yönetimini üstlendi ve devlet kontrolündeki yayıncıyı televizyon ile dijital yayın platformlarında ayda 45 milyon tekil ziyaretçiye ulaşan bir dev haline getirdi.

“Dix pour cent” (Call My Agent) gibi popüler yapımlara imza atan medya şirketinin ana haber bülteni, Ernotte’un ifadesine göre alanında en çok güvenilen yayın olarak kabul ediliyor.

Buna karşın France TV, geleneksel özel medya şirketleri ve yeni nesil dijital yayın platformlarıyla zorlu bir izleyici rekabeti yürütüyor.

Hızla değişen medya ortamında bütçe dengesini korumakta zorlanan kurum hakkında, Fransa Sayıştayı tarafından geçen yıl hazırlanan raporda, şirketin ekonomik modelinin “uzun vadede sürdürülemez” olduğu tespitine yer verildi.

“Güvenilirliği sarsmayı hedeflediler”

Ernotte, her iki kurumu da canlandırmak amacıyla France TV ile ülkenin kamu radyosu Radio France’ı birleştirme yönündeki uzun süredir gündemde olan öneriyi desteklediğini belirtti.

Ancak Fransa’nın büyük bir bütçe açığıyla karşı karşıya olması, savunma ve yeşil dönüşüm gibi diğer öncelikli alanlara kaynak aktarma ihtiyacı nedeniyle kâr getirmeyen kamu medyasını hedef tahtasına koyuyor.

Nisan ayında kamu medyasının tarafsızlığı ve finansmanını inceleyen parlamento araştırma komisyonunun sağcı raportörü, bütçelerin kesilmesini ve birden fazla televizyon kanalının birleştirilmesini önermişti.

Bir Fransız telif hakkı ve yazarlar birliği, bu adımın Fransız kamu medyasını “mahvedeceğini” açıklamıştı.

Söz konusu komisyonda ifade veren medya yöneticilerinden biri olan Ernotte, soruşturmanın sonuçlarına katılmadığını vurguladı.

Ernotte, sağcı milyarder Vincent Bolloré’nin medya imparatorluğuna ait yayın organlarında bu konunun geniş yer bulmasının kamuoyunda olumsuz bir hava yarattığını ve France TV’nin güvenilirliğine zarar verdiğini kaydetti.

Ernotte, “Amaç, özelleştirmeyi gerçekleştirebilmek için kamu yayıncılığının güvenilirliğini sarsmaktı. Ben süreci bu şekilde okudum” diye konuştu.

Bolloré’ye ait yayın organlarından Le Journal du Dimanche, Europe 1 ve CNews ise yaptıkları ortak açıklamada, “Kamu yayıncılığına ilişkin bir parlamento araştırma komisyonunun faaliyetleri doğası gereği yüksek düzeyde kamu yararı taşımaktadır. Bunları yaymak ve haberleştirmek, her yazı işleri kadrosunun Fransız kamuoyunu bilgilendirme yönündeki temel görevinin bir parçasıdır” savunmasını yaptı.

Kısa süre önce kıtadaki kamu medyası ittifakı olan Avrupa Yayın Birliği (EBU) Başkanlığına dördüncü kez seçilen Ernotte, bu rolünü Avrupa’nın haberciliği yerli ve yabancı tehditlere karşı korunması gereken bir “kritik altyapı” olarak görmesini sağlamak için kullanmak istiyor.

EBU Başkanı olarak yıl sonuna kadar gözden geçirilmesi beklenen Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Direktifi’ne odaklanacağını belirten Ernotte, önceliklerinin Fransız ve Avrupa içeriklerinin platformlarda görünür olmasını sağlamak ile yayıncıların içerikleri yapay zeka ve dijital platformlar tarafından kullanıldığında adil bir ödeme almalarını güvence altına almak olduğunu söyledi.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru giderken Ernotte, yetkililerin kamu yayıncılarına yabancı müdahalelerle mücadele etmeleri için daha fazla imkan tanımasını talep ediyor.

France TV, Fransız hükümetinin yabancı müdahaleyle mücadele kurumu Viginum ile işbirliği yapıyor ancak Ernotte, seçim hafta sonlarında uygulanan yayın yasaklarını yabancı müdahale girişimlerini ifşa etmek amacıyla delebilmek için denetleyici kurumlardan özel izin istediklerini ifade etti.

Ernotte sözlerini, “Bunu yapmanın bir yolunu bulmalıyız. Çünkü kendimizi manipüle ettirmemiz düşünülemez” diyerek tamamladı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İngiltere çelik üreticisi British Steel’i kamulaştırdı

Yayınlanma

İngiltere hükümeti, Scunthorpe’taki tesislerin kapanmasını ve 4 bin istihdamın kaybını önlemek amacıyla müdahale etmesinden 15 ay sonra British Steel’i resmen kamu mülkiyetine geçirdi. Başbakan Keir Starmer, Çinli Jingye grubuna ait fabrikanın devralınmasının ulusal çıkarlar doğrultusunda olduğunu açıkladı.

İngiltere hükümeti, Scunthorpe kentindeki çelik tesislerinin kapanmasını ve 4 bin çalışanın işini kaybetmesini engellemek için başlattığı müdahaleden 15 ay sonra, British Steel şirketini resmen kamu mülkiyetine geçirdi.

Başbakan Keir Starmer, Çelik Sanayii Kamulaştırma Yasası’nın kraliyet onayı almasının ardından başbakanlık dönemindeki son önemli icraatlarından biri olarak, fabrikanın Çinli sahibi Jingye grubundan devralınmasının ulusal çıkarlar için gerekli olduğunu belirtti.

İşçi Partisi hükümeti, Jingye grubunun Lincolnshire’daki yüksek fırınları korumaya yönelik adım atmadan çekilme tehdidi üzerine, geçen yılın nisan ayında British Steel’in kapanmasını önlemek amacıyla parlamentoyu olağanüstü toplantıya çağırmıştı.

Bu adım atılmasaydı, İngiltere’nin demir cevherinden birincil çelik üreten son tesisi de faaliyetlerini durdurmak zorunda kalacaktı.

Şirket o tarihten bu yana Jingye grubunun tepkisine rağmen hükümet yetkililerinin yönetiminde bulunuyordu. Ancak Çinli şirket, kamulaştırma kararına kadar ekonomik ortak payını elinde tutmaya devam etti.

Hükümet yetkilileri, herhangi bir tazminat ödenip ödenmeyeceğini belirlemek üzere bağımsız bir değerleme uzmanı atanacağını açıkladı.

Jingye grubu ise kendi Birleşik Krallık mali raporlarında ve WeChat sosyal medya hesabında, faaliyetlerini durdurmaya hazır olmasına rağmen British Steel’in yüksek tazminat hak eden değerli bir varlık olduğunu savunuyordu.

The Guardian gazetesinin aktardığına göre Başbakan Starmer konuya ilişkin açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“British Steel, ulusumuzun dokusunun bir parçası ve İngiltere’nin sanayi gücünün temel taşıdır. Alınan karar Birleşik Krallık’ta çelik üretiminin geleceğini güvenceye alıyor, nitelikli iş güçlerini koruyor ve hayati önem taşıyan ulusal kabiliyetimizi muhafaza ediyor. Bu hükümet, İngiliz sanayisini desteklemek, ekonomimizi güçlendirmek ve güvendiğimiz sektörlerin gelecekte de gelişmesini sağlamak için her zaman ulusal çıkarlar doğrultusunda hareket edecektir.”

Hükümet tarafından yapılan açıklamada, yürütülen kapsamlı görüşmelere rağmen Jingye grubu ile hem şirketin geleceğini güvence altına alacak hem de mükelleflerin çıkarlarını koruyacak bir anlaşmaya varılamadığı kaydedildi.

Çelik işçilerini temsil eden sendikalar, istihdamın korunması amacıyla atılan bu adımdan memnuniyet duyduklarını açıkladı.

Community Sendikası Genel Sekreter Yardımcısı Alasdair McDiarmid, binlerce işin korunmasına yardımcı olacak ve ekonominin ile ulusal güvenliğin bağımlı olduğu çelik üretim kabiliyetini muhafaza edecek bu kamulaştırma kararı için minnettar olduklarını bildirdi.

İş Dünyası Bakanı Peter Kyle, Scunthorpe’taki bu tesisi kamulaştırma gerekçelerini açıklarken, “Bu tesisin yok olması durumunda, demiryollarımızda ve inşaat sektörümüzde kullanılan üretim türü için uluslararası pazarların ve diğer ülkelerin arzına muhtaç hale gelirdik” dedi.

Yüksek fırınların uzun vadede birincil çelik üretimine devam edip etmeyeceği yönündeki soru üzerine Kyle, Times Radio’ya yaptığı açıklamada, “Gelecekte bu durum, işletmenin kendisi ve hükümet tarafından belirlenecek bir karar olacaktır. Ancak çelik stratejimizin temel amacı yeşil çeliğe geçiş yapmaktır. Uzun vadede birincil talep bu alandadır ve ben bu tesisin, çelik satın alan şirket ve kuruluşların ihtiyaç duyduğu modern üretimi yapmasını istiyorum” değerlendirmesinde bulundu.

Gelecek hafta başbakanlık görevini devralması beklenen Andy Burnham ve yeni hükümet için bu kamulaştırma kararı son zorlu süreç olmayacak.

British Steel’in eskiyen yüksek fırınlarının değiştirilmesi gerekiyor ve çevre kirliliğini azaltacak elektrikli ark fırınlarının kurulmasını içeren karbonsuzlaştırma planının maliyetinin 1 milyar sterlinin üzerinde olacağı öngörülüyor.

Sektör temsilcisi UK Steel kuruluşunun Genel Direktörü Gareth Stace, British Steel’in, ülkenin sanayi direnci, ulusal güvenliği ve gelecekteki ekonomik büyümesi için kritik öneme sahip ray ve kiriş gibi uzun ürünleri üreten tek İngiliz üretici olduğunu vurguladı.

Stace, “British Steel’in kamu mülkiyetine geçirilmesi doğru bir adımdır. Gelecek hafta göreve başlayacak yeni hükümetin önceliği, şirketi ticari sürdürülebilirliğe kavuşturacak, düşük karbonlu modern çelik üretimine yatırımı güvence altına alacak ve sektörün gelişmesi için gereken rekabetçi iş ortamını yaratacak uzun vadeli bir planı hayata geçirmek olmalıdır” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English