Görüş
“Altıncı Orta Doğu Savaşı” sona yaklaşırken muhasebe ve beklentiler

7 Ekim, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümüdür. O gün, Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) ile İsrail hükümeti temsilcileri, Mısır’ın tatil beldesi Şarm eş-Şeyh’te, ABD Başkanı Trump’ın önerdiği “20 maddelik plan” etrafında, Gazze’deki çatışmaların sonlandırılması ve Gazze’nin yönetişiminin yeniden inşasını görüştüler. 9 Ekim’de İsrail ve Hamas ateşkes üzerinde anlaştıklarını duyurdu. Her ne kadar bu daha ilk aşama olsa da ve İsrail ile Yemen’deki Husilerin birbirlerine uzun menzilden vurmaları sürüyor olsa da, iki yıldır uzayan bu bölgesel savaş sanki kapanış evresine girmiş görünüyor.
İki yıl boyunca, Filistin-İsrail çatışmasıyla başlayıp muhtemelen yine Filistin-İsrail’de geçici olarak durabilecek bu geniş ölçekli bölgesel savaş, ağır can kayıpları, kontrolden çıkan devlet davranışları ve baş döndüren bölgesel güç dengesi iniş-çıkışları ve yeniden hizalanmalarıyla Orta Doğu’nun siyasal manzarasını yeniden yazdı, uluslararası toplumu derinden ve geniş ölçekte sarstı ve Orta Doğu’yu nasıl değiştirdiğini zamanında özetleyip derleyerek gözden geçirmeyi hak ediyor. Kesin olan şu ki, “Altıncı Orta Doğu Savaşı” kolay kolay bir noktayı koymayacak; nokta konsa bile bir sonraki savaşın tümden önlenebileceği anlamına gelmez.
Ders kitaplarına girecek bir “Aksa Tufanı” baskını ve trajik “İsrail’in 11 Eylülü”
İki yıl önce 7 Ekim sabahı, yani 1973’te Mısır ve Suriye’nin İsrail’e ortak karşı taarruzunun “Yom Kippur Savaşı”nın 50. yıldönümünün ertesi günü, Hamas, titiz planlama ve defalarca tatbikatın ardından “Aksa Tufanı” kod adlı bir yıldırım harekatı başlattı: önce iki saat içinde 5 bin roket fırlatarak benzeri görülmemiş bir yoğunlukla İsrail derinliğinde ateş baskısı ve stratejik perdeleme sağladı; ardından insansız hava araçları ve roketatarlarla Gazze Şeridi’ndeki ayırma duvarının uzaktan gözetleme tesislerini imha etti, yüksek patlayıcılar ve buldozerlerle “tunçtan ve demirden duvar”ı yarıp geçti, tek kişilik motosikletler ve pikaplarla ilerleyen 2 bin silahlı mensubu İsrail içine sızdırıp önceden paylaştırılmış hedeflere sevk etti; aynı zamanda az sayıda yelken kanatlı paraşütçü, roket yağmurunun örtüsü altında İsrail Güney Komutanlığı, açık hava müzik festivali gibi kritik noktalara hızla indi. Ayrıca, İsrail ordusunun dikkatini çekmek için Hamas, denizden taciz saldırıları başlatmak üzere sade balıkçı teknelerinden oluşan derme çatma hücum timleri de örgütledi.
Hamas’ın bu baskını, askeri uzmanlarca modern askeri tarihte ders kitabı düzeyinde bir taktik taarruz olarak nitelendirildi; İsrail’in milyarlarca dolar harcayarak inşa edip otomatik ateş sistemleriyle donattığı ayırma duvarını son derece kolay ve beklenmedik biçimde deldi. Bu manzara, yarım yüzyıl önce, Mısır-Suriye ortak ordusunun modern keşif koşullarında çöl yıldırım harekatı başlatıp Süveyş Kanalı’nı ve “modern bir Maginot Hattı” sayılan “Bar Lev Hattı”nı yararak, kendini beğenmiş İsrail’i “kıyamet” paniğine sürüklemesini andırıyordu.
Hamas’ın baskını dört beş saat içinde 1200 İsrailli asker ve sivilin ölümüne yol açtı, çok sayıda asker esir alındı ve yüzden fazla sivil rehine olarak Gazze’ye götürüldü. Aynı zamanda, 17 yıldır Filistin-İsrail çatışmasına karışmamış olan Lübnan Hizbullahı kuzeyden ateş açtı ve İsrail’e karşı kuzey-güney iki cepheli bir kıskaca dönüştü. O gün, coğrafyası dar olan İsrail’in tamamında sirenler çaldı, mermiler yağdı, dumanlar yükseldi. İsrail hükümeti, ülke içindeki Hamas baskın birliklerini temizlemek üzere kuvvetleri seferber ettikten sonra “savaş hali” ilan etti ve böylece iki yıl sürecek “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın perdesi açıldı.
İsrail ordusu ülke içindeki muharebe alanlarını temizledikten sonra yaklaşık 1700 Hamas baskıncısının cesedini buldu. Uzmanlar, hayattayken hiçbirinin esir düşmediğini, hiçbirinin geri kaçmayı denemediğini, hiçbirinin teslim olmaya çalışmadığını ve istisnasız hepsinin mermisi bittikten sonra öldüğünü değerlendirdi. Plan gereği Gazze’ye geri çekilen diğer 300 baskıncı ise esir yakalama, rehine tutma ve ağır silah ele geçirme gibi “ölümsüz” bir misyonu omuzluyordu. Hamas’ın sonradan yayımladığı propaganda videoları, bu 2 bin baskıncının saldırıdan önce “şehit” olmaya yemin ettiğini ve gidişin dönüşü olmayacağına kesin karar verdiklerini gösterdi.
Böyle bakıldığında, Hamas’ın bu harekatı, dünya askeri tarihinde son derece nadir görülen, teşkilatlı, tek seferde iki bine varan sayıda insanın katıldığı bir intihar saldırısı olarak nitelendirilebilir; şok edici bir “askeri performans sanatı”dır ve İsrail toplumuna çok büyük bir çift katmanlı psikolojik sarsıntı yaşatmaya yeterlidir: birincisi tarih dersidir; yani 50 yıl önce Mısır ve Suriye, İsrail’in “yenilmez” olduğu efsanesini kıran bir askeri mucize yaratabildiyse, bugün Filistinliler de aynı şeyi yapabilir ve en basit silah ve teçhizatla İsrail’e ağır darbeler indirebilir; ikincisi ise ölüme meydan okuyan direniştir; yani Filistinliler ölümden korkmuyor, ölümden korkmayanları İsrail nasıl yıldırabilir?
Hamas’ın İsrail’e yıldırım baskını yapmasındaki niyet çok açıktı: Suudi Arabistan’ın İsrail’le ilişkileri normalleştirmesinin arifesinde İbrahim Anlaşmaları kampının daha da genişlemesini durdurmak; baskın yoluyla İsrail’de iktidar ve muhalefeti “Yom Kippur”nın tarihî yarasını unutmamaları için uyarmak; İsrail’in çılgın misillemeleri ve Gazze sivil halkının çektiği acılar üzerinden uluslararası toplumun Filistin’in bağımsızlık davasına duyduğu sempatiyi uyandırmak ve Filistin meselesinin sürekli biçimde kenara itilmesini önlemek.
Kendini “dünyanın dördüncü askerî gücü” diye tanıtan İsrail, her birkaç yılda bir hırpaladığı “derme çatma ekip” ve milis güçleri tarafından gafil avlanıp ağır kayıplara uğradı; “ulusal yas” ve “ulusal utanç,” hatta “İsrail’in 11 Eylülü” ortaya çıktı. Bu siyasî ve askerî yenilgi ile devlet onurunun zedelenmesi, İsrail Başbakanı Netanyahu ile sağ ve aşırı sağ müttefiklerini tamamen öfkelendirdi; çoğu İsrail vatandaşı, özellikle de çoğunluk ulus olan Yahudiler de öfkelendi. İsrail’in devlet makinesini ölümün kanatlarını açmaya, çılgın savaş arabalarını harekete geçirmeye, Orta Doğu’da dört bir yana ezici şekilde ilerlemeye itti ve nihayet “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın geniş savaş alanını oluşturdu.
Neden “Altıncı Orta Doğu Savaşı” deniyor
Çoğu akademisyen ve medya, “Aksa Tufanı”nın tetiklediği bu dizi çatışmayı hâlâ “yeni bir Filistin-İsrail çatışması turu” diye niteliyor. Bu nitelendirme ne titiz ve kurallıdır ne de bilimsel; gerçeklikle de bağdaşmaz. Her anlamda bu, Filistin ihtilafının tetiklediği yeni bir Orta Doğu savaşıdır; 1948 Filistin Savaşı’ndan (Birinci Orta Doğu Savaşı ya da İsrail’in Bağımsızlık Savaşı olarak da bilinir), 1956 Süveyş Kanalı Savaşı’ndan (İkinci Orta Doğu Savaşı), 1967 Haziran Savaşı’ndan (Üçüncü Orta Doğu Savaşı ya da Altı Gün Savaşı), 1973 Ekim Savaşı’ndan (Dördüncü Orta Doğu Savaşı ya da Yom Kippur Savaşı) ve 1982 Lübnan Savaşı’ndan (Beşinci Orta Doğu Savaşı, İsrail-Lübnan Savaşı ya da Birinci Lübnan Savaşı) gelen tarihsel sürekliliğin ve iç mantığın bir tezahürüdür; aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu ihtilaflarının evriminin sonucudur.
Bu savaş, dahil olan ülke ve örgüt sayısı, yol açtığı kayıpların boyutu, etkilenen alanın genişliği ve sürenin uzunluğu bakımından, önceki beş Orta Doğu savaşının herhangi birinden daha ileridir. Savaşın alevlerinin doğrudan sardığı ülkeler İsrail, Filistin, Lübnan, İran, Suriye, Yemen, Irak ve Katar’dır. Taraflar arasında İsrail, İran ve Amerika Birleşik Devletleri gibi devlet aktörlerinin yanı sıra Hamas, Lübnan Hizbullahı, Yemen’deki Husiler ve Irak Halk Seferberlik Güçleri gibi devlet dışı aktörler de vardır. Eğer İsrail’e füze ve insansız hava araçlarını önlemede yardımcı olan Fransa, Birleşik Krallık, Ürdün gibi ülkeler ile Suriye’de rejim değişimini teşvik eden Türkiye’yi de muharip listeye eklersek, bu Orta Doğu savaşı ölçek bakımından eşi görülmemiş sayılabilir.
Bu savaş eşi görülmemiş can kaybına yol açtı: yalnızca Filistin’in Gazze Şeridi’nde 65 bin kişi öldü, 169 bin kişi yaralandı. İsrail, Lübnan, Suriye, İran ve Yemen’deki asker ve sivillerin ölümlerini de tam olarak hesaba katarsak, kayıpların vahameti kendiliğinden anlaşılır.
Savaşın etkilediği alan, önceki beş Orta Doğu savaşını çok aşarak, Filistin-İsrail bölgesinden Doğu Akdeniz’e, oradan Kızıldeniz’e ve nihayet Fars Körfezi’nin iki yakasına genişledi. Süresi de önceki beş Orta Doğu savaşının toplamından daha uzundur.
Bu nedenle, Hamas ile İsrail arasındaki çatışmanın tetiklediği bu dizi muharebeyi, muğlak ve belirli bir zaman kavramı içermeyen “yeni bir Filistin-İsrail çatışması turu” değil, “Altıncı Orta Doğu Savaşı” olarak topluca adlandırmak her hâlükârda mümkündür.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın birkaç ana aşaması ve başlıca cepheleri
Zaman eksenine göre “Altıncı Orta Doğu Savaşı” kabaca birkaç önemli aşama ve kilit cepheye ayrılabilir.
Birinci aşama: Güneye, Gazze’ye sefer; Hamas’ın çok boyutlu kuşatılıp bastırılması. 7 Ekim 2023’ten 2024 Eylül sonuna kadar İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’ın çekirdek güçlerini çok alanlı biçimde kuşatıp bastırmak, tünel sistemini, roket tesislerini ve askerî sanayi üretim hatlarını imha etmek, ele geçirilen askerlerle alıkonulan rehineleri kurtarmak için bir dizi askerî harekât başlattı. Bu harekâtlar sırasıyla “Demir Kılıçlar,” “Kuvvet ve Kılıç” ve “Gideon Savaş Arabası 1” kod adlarını aldı ve yakıp yıkma siyaseti ile açlık siyaseti eşliğinde Hamas’ı tamamen boğmayı hedefledi. Ağustos 2025’te İsrail ordusu “Gideon Savaş Arabası 2”yi başlatarak Gazze Şeridi’ni bütünüyle işgal etmeye, Hamas’ı “kökten ortadan kaldırmaya” ve İsrail’in güneydoğu yönündeki güvenlik ortamını yeniden kurgulamaya teşebbüs etti.
En başından sonuna kadar Hamas güçleri küçük birimlere bölünüp halka karıştı; tünel savaşı, şehir gerillası savaşı ve enkaz gerillası savaşıyla İsrail ordusuyla çarpıştı. İsrail ordusu, Hamas’ın liderlerinin ve ana muharip unsurlarının çoğunu (yaklaşık 20 bin kişi) etkisiz hale getirip çok sayıda esir ile rehineyi kurtarmış olsa da, Hamas’ın arta kalan güçlerini tamamen boyun eğdiremedi ve geri kalan alıkonulanları kurtaramadı; çok yönlü baskı altında ABD’deki Trump yönetiminin “20 maddelik planı”nı kabul etmek zorunda kaldı. İsrail ordusu ile Hamas güçleri arasındaki kuşatma ve karşı kuşatma tüm savaş sürecine damga vurdu; Gazze Şeridi de savaş boyunca başlıca cephe olarak kaldı.
İkinci aşama: Kuzeye sefer, Güney Lübnan’da Hizbullah’la nihai çarpışma. 27 Eylül 2023’ten 27 Kasım 2023’e kadar İsrail’in Gazze’ye yönelik geniş çaplı harekâtı geçici olarak durdu. İsrail, askerî hücumunun odağını ve öncelik yönünü ayarlamaya başlayarak, “Yeni Düzen” ve “Kuzeyin Oku” kod adlı bir dizi operasyonu yoğun kuvvetle başlattı ve Hizbullah’ı cezalandırmayı hedefledi. İsrail’in istihbarat ve hava kuvvetleri, yoğun bombardımanla Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki altyapısına ağır darbe indirdi; bir İran özel temsilcisinin konumunu izleyip tespit ederek, Hizbullah üst düzey kamplarını kilitleyip yüksek doygunluklu hava saldırılarıyla Genel Sekreter Nasrallah dahil liderliğin büyük bölümünü “topyekun imha” etti; Hizbullah’ın özel çağrı cihazlarına önceden yerleştirilmiş mikro bombaları uzaktan infilak ettirerek, binlerce orta ve alt kademe unsuruna karşı bir “tedarik zinciri savaşı” yürüttü… İsrail ordusunun kuzeye seferinin getirdiği “tepeden inme felaket” ve tüm Lübnan’a yönelen savaş tehdidi, Hizbullah’ı ateşkesi kabul etmeye ve Güney Lübnan’dan çekilmeye zorladı; İsrail ordusu ise dilediği an askerî harekât yapma hakkını saklı tuttu.
İsrail ordusu Hizbullah’a genel taarruz başlatırken, Lübnan’a yakın Suriye içindeki hedefleri, özellikle sınırları ve geçiş noktalarını ve Suriye ile Irak üzerinden Lübnan’ı İran’a bağlayan kara koridorunu da şiddetle bombaladı; böylece Hizbullah’ın yardıma koşma hattını ve Şam’ı koruyan güney cephesini kesti. Ayrıca İsrail, kuzeybatı İdlib’de mevzilenmiş isyancılarla karşı karşıya duran Suriye Arap Ordusu’nun batı cephesindeki mevzileri, tesisleri ve personeli vurdu; belayı doğuya kaydırmak, Suriye hükümetini devirmek ve “Şii Hilali”nin batı kanadını kesmek için ön hazırlık yaptı.
Üçüncü aşama: Yangından mal kaçırma, Suriye hükümetini devirmek. 27 Kasım 2024’te, İsrail ile Hizbullah arasındaki ateşkes yürürlüğe girdiği gün, Suriye isyancıları Türkiye ve İsrail’in koordinasyonu ve teşvikiyle Suriye hükümetinin kontrol alanlarına yönelik stratejik bir karşı taarruz başlattı. Rusya, İran ve diğer Şii eksenli güçlerin yardımıyla 13 yıl dayanmış olan Suriye hükümeti, sadece 18 gün içinde Halep, Humus, Hama ve başkent Şam gibi büyük şehirleri peş peşe kaybetti. Başkan Beşar Moskova’ya kaçtı ve tüm yetkileri isyancılara devrettiğini açıkladı. Nedenleri kabaca şunlardı: Suriye’nin petrolü ve tahılı ABD güçlerinin ve onlara bağlı Kürt birliklerinin kontrolündeydi; ABD’nin “Sezar Yasası”nın getirdiği ağır yaptırımlar hükümeti parasız ve askersiz bıraktı, halk ve ordu desteğini yitirdi; Ukrayna savaşıyla meşgul Rusya’nın yeniden kurtarma niyeti ve imkânı kalmadı; İsrail saldırılarıyla uğraşan İran’ın acil yardıma ne cesareti ne gücü vardı; kendini zor koruyan Hizbullah’ın da yeniden yetişmesi mümkün değildi.
Bir zamanların İsrail’e karşı ön cephe ve tahkimatı olan Suriye bir anda el değiştirdi. Bu, İsrail ve Amerika için de ön kapıdan kurdu kovup arka kapıdan kaplana yol vermek gibi beklenmedik ve mahcup edici bir değişimdi; çünkü isyancıların çekirdeği, ideolojik rengi tam da “Amerika ve Batı karşıtı, Siyonizm karşıtı” olduğunu iddia eden El Kaide’nin bir koluydu. Şam’daki rejim değişiminin ertesi günü İsrail ordusu fırsatı değerlendirip Suriye’nin Golan Tepeleri’ndeki yasa dışı işgalini genişletti ve Suriye donanması ile hava kuvvetlerinin tüm ağır silah ve teçhizatını ezici güçle imha etti. Önceki beş Orta Doğu savaşında ana kuvvet rolü oynayan Suriye, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nda yan aktör ve ikincil cephe olarak beklenmedik biçimde devrildi; yarım asırdır iktidarı elinde tutan Esad ailesi ile Baas Partisi çöktü.
Dördüncü aşama: İsrail ile İran karşılıklı birbirini vurdu, On İki Gün Savaşı patladı. 13 Haziran 2025’te İsrail önleyici bir strateji izleyerek “Yükselişin Aslanı” kod adlı geniş çaplı bir hava harekâtıyla İran’a saldırdı; nükleer program ve füzelerle bağlantılı düzinelerce hedefi peş peşe imha etti ve çeşitli yollarla bir dizi üst düzey İranlı askerî komutan ile nükleer mühendisi etkisiz hale getirdi. Son aşamada, 21 Haziran’da Amerika Birleşik Devletleri stratejik bombardıman uçakları göndererek İran’daki üç nükleer tesise yönelik uzun menzilli bombardımana katıldı. “On İki Gün Savaşı” diye anılan bu sınırlı çatışmada İsrail Orta Doğu hava sahasını bütünüyle kontrol etti; savaş uçakları Tahran semalarında iki saat dolaşıp gösteriş amaçlı havada yakıt ikmali yaptı. İran da İsrail’in büyük şehirlerindeki ticari simge yapılar ile askerî ve güvenlik tesislerine karşı “Gerçek Söz” serisinden neredeyse 20 tur misilleme düzenledi; yoğun füze ve İHA saldırılarıyla İsrail’in hava savunma sistemini kırdı. 22 Haziran’da İran, Katar’daki bir ABD üssüne sembolik bir hava saldırısı gerçekleştirdikten sonra ABD ve İsrail ile üç gün sonra kapsamlı ateşkes konusunda mutabık kaldı.
Aslında daha 2024’ün Nisan ve Ekim aylarında İsrail ve İran birbirlerine sembolik karşı saldırılar düzenlemiş, onlarca yıllık gölge ve vekalet savaşını doğrudan çatışmaya ve güç sınamasına yükseltmişti. “On İki Gün Savaşı,” “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın alevlerini resmen Fars Körfezi’ne taşıdı ve çatışmanın en tehlikeli, zirve safhasını oluşturdu. İran’da toplam 935 kişi öldü, yaklaşık 5 bin kişi yaralandı, bir milyondan fazla sivil yerinden edildi. İsrail de 28 ölü ve 3238 yaralıyla ağır bir bedel ödedi.
Beşinci aşama: Kırmızı çizgileri çiğneme, Katar’a hava saldırısı. 9 Eylül 2025’te İsrail, ABD ve İsrail’in görevlendirmesiyle Filistin-İsrail görüşmelerine ev sahipliği yapan Katar’ı ondan fazla savaş uçağıyla pervasızca bombaladı; amacı Hamas müzakerecilerini “toptan imha etmek,” alıkonulanların serbest bırakılmasını engellemek ve Gazze savaşını uzatmaktı. Bu hamle, İsrail’in zulmünü doruğa çıkardı ve uluslararası toplumu yeniden son derece öfkelendirdi; 80. BM Genel Kurulu sırasında onlarca Batı ülkesinin topluca Filistin Devleti’ni tanımasına yol açtı.
Katar’a yönelik hava saldırısı büyük çaplı değildi, fakat “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın dönüm noktası oldu. İsrail benzeri görülmemiş bir yalnızlığa düştü; Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi itibarı da yeniden zedelendi ve daha da sıkıntılı hale geldi. Gazze’deki felaketin uzayıp gitmesi ve İsrail’in pervasızca savaş başlatması, hatta bir ABD müttefikine hava saldırısı düzenlemesi, Trump yönetimini arabuluculuğu hızlandırmaya zorladı; İsrail tarafından daha fazla sürüklenmeyi önlemek için “20 maddelik plan”ın acil biçimde ilan edilmesini tetikledi ve taraflara “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı erken bitirmek için yeni bir basamak sundu.
Şunu belirtmek gerekir ki, Husiler ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki çatışmalar aralıklı seyretti ve Kızıldeniz bölgesini “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın büyük cephesine dahil etti. Mayıs 2025’te Husiler ile ABD ateşkes yaptıktan sonra ABD donanması Kızıldeniz harekât alanından çekildi; böylece İsrail ile Husiler teke tek kaldı. Mesafeler çok uzak olduğundan Husiler çoğunlukla uzun menzilli füzeler ve İHA’larla taciz etti; İsrail ise uygun anlarda Husilerin kontrol ettiği bölgelerdeki kilit tesisleri yoğun biçimde bombaladı ve çekirdek kadrolarına “nokta imha”lar yaptı; tek bir saldırıda 12 üst düzey Husi yetkilisini öldürmek dahil. Husilerin Filistin-İsrail çatışmasına dahil olması, tipik bir fırsatçı sahne alma girişimiydi; Arap milliyetçiliği bayrağını yükselterek kendi söz hakkını ve meşruiyetini artırmayı amaçladı.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı” neyi değiştirdi?
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümü gibi kritik bir eşiğinde kısa bir geri bakış ve derleme, Orta Doğu’da bir dizi yeni değişim ve gelişmenin ortaya çıktığını gösteriyor. Bu savaşın kazananı yok. Birileri kazandı denecekse, nüfuz alanını genişleten Türkiye, beklenmedik şekilde iktidara gelen Suriye muhalefeti ve nükleer etkisini Orta Doğu’ya doğru genişleten Pakistan, kaos içinde kazanmış sayılabilir. Bu savaş, Orta Doğu’nun jeopolitik görünümünü ve güç dengelerini büyük ölçüde değiştirdi ve hâlâ değişim süreci içinde; genel tablo da henüz netleşmiş değil.
İlk olarak, iki devlet aktörü İran ve Suriye ile dört devlet dışı aktör olan Hamas, Hizbullah, Husiler ve Halk Seferberlik Güçleri’nden oluşan “Direniş Ekseni” askerî bakımdan İsrail tarafından temelde yenilgiye uğratıldı ve bu, Suriye hükümetinin beklenmedik çöküşünü dahi tetikledi. Bu tablo, gelecekteki Orta Doğu barış süreci üzerinde derin etkiler yaratacaktır; İsrail’i silahlı mücadele ve askerî satrançla yenme yönündeki eski düşüncenin gerçeklikten tamamen koptuğunu, geleneksel yolun sürdürülemez ve yürünemez olduğunu gösterir.
İkinci olarak, 2011 “Arap Baharı” ile yükselen “Şii Hilali” (yazarın sıkça “Tahran–Bağdat–Şam–Beyrut ekseni” dediği hat) ABD ile İsrail’in İran’a ortak saldırısı, Suriye hükümetinin çökmesi, Hizbullah liderliğinin “topluca imha” edilip muharip gücünü yitirmesi nedeniyle temelde dağıldı. Suriye ve Lübnan’ı neredeyse bütünüyle kaybeden İran, İslami rejimin kurulmasından bu yana 40 yılı aşkın sürenin en ağır diplomatik ve stratejik yenilgisini yaşadı; jeopolitik yansıma ve kaynak projeksiyonu yarıçapı yarılandı, nüfuz alanı zorla ciddi ölçüde daraldı. Orta Doğu’yu uzun süre meşgul eden mezhep çatışması ve kimlik siyaseti, İran’ın bu tarihsel büyük gerilemesiyle insanların ufkundan daha da çekilecektir.
Üçüncü olarak, İsrail birçok cephede güç kullandı, birçok ülkeye vurdu, Orta Doğu hava üstünlüğünü tamamen tekeline aldı ve kuruluşundan beri askerî etkisinin tarihsel zirvesine çıktı. Aynı zamanda İsrail’in BM Şartı’na, uluslararası hukuka ve insancıl hukuka pervasızca ayak basması emsalsiz; aşırı sağın tetiklediği “Büyük İsrail” hayali, Orta Doğu ülkelerinde yaygın endişe uyandırdı. İsrail, teknoloji inovasyonu, güçlü eğitimi ve yatırım bolluğuyla tanınan gelişmiş bir ülkeden, savaş makinesiyle yürüyen anormal bir devlete dönüştü; ülke ve ulus itibarıyla birlikte sert ve yumuşak gücü de eşi görülmemiş biçimde aşınmaya uğradı.
Dördüncü olarak, Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki barış süreci ağır bir sınavdan geçti. İsrail’le ilişkileri normalleştiren yedi tarafın (FKÖ dâhil) hiçbiri, ilişkileri kesme ya da ekonomik-ticari boykot gibi sert önlemlere başvurmadı; Arap ülkelerinin büyük ve orta ölçekli şehirlerinde, Batı ülkelerinde sık görülen Filistinlileri destekleyen gösteriler görülmedi. Bu iki büyük işaret, yarım yüzyılı aşkın süredir Orta Doğu’da etkili olan Pan-Arapçılığın tarih sahnesinden tamamen çekildiğini, ayrıca Filistin’in İsrail’le mücadelesinde Arap ailesinden daha fazla yalıtım ve edilgenlik göğüsleyeceğini haber veriyor.
Beşinci olarak, Rusya Orta Doğu’daki son stratejik varlığı Suriye’yi kaybetti; eski müttefiki “Şii Hilali”ni koruyamadı, iki cephede savaşamama sınırını açığa vurdu; bölgedeki büyük güç statüsünü ve etkisini yitirdi ve kısa sürede Orta Doğu’da yeniden oyun kurma ve söz söyleme kabiliyetini toparlaması da zor. Amerika Birleşik Devletleri ise İsrail’i koşulsuz ve sınırsız biçimde kayırması nedeniyle bölgede daha da sevilmez hale geldi; teşvik ettiği bölgesel güvenlik işbirliği mimarisi sorgulanıyor ve meydan okumalarla karşılaşıyor; İsrail adlı “stratejik negatif varlık” için bedel ödemeye devam edecek.
Altıncı olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in Katar’a hava saldırısını görmezden gelmesi, Körfez Arap ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantilerine olan güvenini sarstı; bu da lider ülke Suudi Arabistan’ı, Güney Asya’nın büyük İslam ülkesi Pakistan ile ortak savunma anlaşmasını yükseltmeye ve onun nükleer koruma taahhüdünü almaya itti. Bu gelişme, Orta Doğu güvenlik mimarisi ile nükleer denetim gündeminin Güney Asya’ya genişlediği anlamına gelir; İslam dünyasında nükleer silah sahipliğinin yaygınlaşacağını da ima eder ve gelecekte Orta Doğu ile hatta Güney Asya’nın jeopolitik ilişkileri ve durum değişimlerinin daha karmaşık bir yöne gideceğini gösterir.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”ndan basit çıkarımlar
İsrail hükümeti büyük bir isteksizlikle Hamas temsilcileriyle müzakerelere başladı ve ateşkese vardı. Tarafların, gelecekte kilit bir dönemeç olan Hamas’ın silahsızlandırılması konusunda büyük uçurumu kapatmalarının ve büyük engelleri aşmalarının zor olacağı tahmin ediliyor. Bu yüzden Gazze’deki savaşın ne zaman tam olarak biteceği hâlâ meçhul. Husiler, İsrail’e yönelik saldırıları Gazze’de barışla ilintileyecek; bu da “Gazze barışsa Kızıldeniz barış, Gazze savaşsa Kızıldeniz savaş” demek…
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümünde beliriveren İsrail-Filistin barış penceresinin taraflarca uygulanıp uygulanmayacağı, bu savaşın çabuk bitip bitmeyeceğini belirleyecek. Fakat tarihsel evrim ve çelişki dinamiklerinin mantığına göre, Beşinci Orta Doğu Savaşı’nın bitişi, 41 yıl sonra “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlamasını önlemedi; çünkü toprak anlaşmazlığı denen çekirdek mesele hiçbir zaman çözülmedi ve Orta Doğu’daki taraflar, şiddet kültürünün kısır döngüsünden hâlâ çıkamadı, sıfır toplamlı oyun ve orman yasası bataklığından kopamadı.
“Gök değişmezse, Yol da değişmez.” “Altıncı Orta Doğu Savaşı” bu yıl bir noktayı koysa bile bu, Orta Doğu çatışmalarında yalnızca aşamalı bir noktalı virgül olur; tarihsel bir mola olur, İsrail-Filistin çatışmasının, Arap-İsrail çatışmasının ve Orta Doğu savaşlarının tarihsel sonu olmaz.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığı devam ederken, Harici’de yayınlanan üç bölümlük “Uçurumun eşiğinde” yazı dizisini 20 Mart’ta şu sözlerle bitirmiştim:
“Bu yazı, ‘nereye varır bu işin sonu?’ sorusuna bir cevap. Bir açıdan, öyle çok değişik faktör rol oynuyor ki, nereye varacağını kestirmek zor; ama diğer bir açıdan, şu açık: ABD-İsrail koalisyonunun yenilgiyi itiraf etmeye tahammülü yok, bu nedenle bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışacaktır; İran’ın ise yenilmeye tahammülü yok, çünkü yenilginin sonu, emperyalist haydutluğa teslim olmayı reddeden bu onurlu halkın bağımsızlığını kaybetmesi olacaktır.”
Aradan geçen iki buçuk ayı bulan sürede yaşanan gelişmelere etraflıca bakmakta ve bundan sonraki olası senaryoları değerlendirmekte yarar var.
Bu nedenle bu yazı, kaçınılmaz olarak, son iki ayın etraflı bir tarihini kapsayacak.
Dezenformasyon
Gelinen noktada belirsizlik devam ediyor; en azından bir aydır bu konuda yazıp çizenlerin önemli bir bölümü neredeyse papatya falı çeviriyor: anlaşma olacak mı, olmayacak mı?
Bir anlaşma çabası olduğu, nisan başında Pakistan görüşmelerinin başladığından beri çok açık; ancak meselenin fala çevrilmesi, öyle anlaşılıyor ki büyük ölçüde bilinçli bir dezenformasyon çabasının parçası ve bunun başını da Axios ve onun İsrail istihbaratı kökenli “muhabiri” Ravid Barak (twitter mesajlarıyla) çekiyor.
Bu başarılı dezenformasyonun kısa bir özetini geçen gün The Cradle Türkiye sundu: 8 Nisan’da iki haftalık ateşkesin ardından Barak 16 Nisan’da anlaşmaya bir milim, 20 Nisan’da bir veya iki gün kaldığını; 6 Mayıs’ta savaşı bitirmek için bir sayfalık memorandumun hazırlandığını; 12 Mayıs’ta Trump’ın “imzaya yakın” olduğunu; 22 Mayıs’ta “kısa zamanda anlaşmaya varılacağını”; 28 Mayıs’ta anlaşmanın hazırlandığını ve sadece Trump’ın imzasının beklendiğini yazdı.
“İran ABD’nin temel şartlarını kabul etti, ancak ABD daha fazlasını istiyor” veya “İran’da ‘muhafazakârlar’ şimdilik direniyor ama üzerlerindeki baskı artıyor” yolunda yürüyen bu dezenformasyon, öyle anlaşılıyor ki, öncelikle İran’da yönetimin antiemperyalist kanadını tehdit ve anlaşma yanlısı kanadını teşvik; ama bundan başka, moda deyimle “piyasalara güven verme” amacını da güdüyor. Böylece petrol fiyatlarının tırmanış eğrisini dizginlemeyi hedefliyorlar ve bunda başarılı da oluyorlar.[1]
Gene de, dezenformasyon dalgalarının med ve cezirine bakarak Amerikan siyasetine dair değerlendirmelerde bulunmak mümkün.
İlkin İran’a karşı “çokuluslu deniz gücü” çağrısında bulundular; ancak çağrı karşılık bulmadı. Önce Avrupalılar caydı — ne var ki zaten güçleri de yok; güneş batmayan imparatorluğun bugünkü karikatürü bile Hürmüz’e birlik konuşlandırmaya cesaret edemez, en çok Umman denizinin açıklarında ve Hint okyanusu sularında gezinebilir. Buna rağmen görüntü her şeydir: ABD başkanından paparayı yiyen Britanya yönetimi de mart ayı sonunda tam da bu nedenle “iyi bari gönderelim” havasına girdi ve HMS Anson nükleer denizaltısını oralarda gezdirdiğini ilan etti; birkaç gün geçmeden numaradan efelenip “ortağı” Fransa ile birlikte ve elbette “ABD’nin yardımıyla” boğazı açmak için bir koalisyonun “başına geçmeye hazırlandığını” açıkladı. Numaradan efelenme programı da, Avrupa devletlerinin ABD’nin yapamadığını yapacak ne askeri ne siyasi gücü olmasından başka, çalı dikip koyundan yün çalmayı hatırlatırcasına, hepsi de gelecek zaman kipiyle, kiralık mayın temizleyici sivil gemi kiralayacağı, robot dronlar ve yüzer platformlar kuracağı iddiasından ibaretti. Üstelik, aşağıda tekrar hatırlatacağım gibi, boğazın şu aşamada mayınlanmadığını bilince böyle efelenmeler de daha ucuza geliyor.
İlk günler “mümkün olduğunca geniş bir güce” katılacağını bildiren BAE de Avrupalıların ardından yan çizdi. Oysa (27 Mart’ta Financial Times’a göre) BAE başlangıçta pek iştahlıydı ve her ne kadar “İran’la savaş söz konusu değil” ise de “İran’ın barışçıl ekonomiye savaş açtığını ve insanların buna karşı koymak zorunda olduğunu” bildirmişti.
Çin
Çin’le ilişkilerin bu dönemki kronolojisine de bakmak gerek, zira Çin’in İran’la ilişkilerine dayanarak çatışmaya şu veya bu şekilde İran’ın yanında müdahale etme potansiyeli öyle anlaşılıyor ki ta en başından beri belirsizliğini koruyordu. Bir aylık yoğun füze misillemeleri sırasında sık sık, Pekin’in Tahran’a hava savunma sistemleri ve istihbarat desteği sunduğu ileri sürüldü; ne var ki her ikisi de kanıtlanamayacak ve tartışmalı iddialardı. Kaldı ki Çin tarafı birçok defa İran’a askeri destek vermediğini beyan etti.[2]
Bu meyanda ABD’nin eski Pekin büyükelçisi (2022-2025) Nicholas Burns’ün 28 Mart’ta Bloomberg’e verdiği mülakat, ABD’nin Çin faktöründen endişe etmemesi için bir çağrıyı andırıyordu; Burns, Çin’in Venezuela ve İran saldırılarına sessiz kaldığını ve her iki ülkeye de diplomatik destek sunmadığını, dolayısıyla “bu ülkelerin güvenilmez bir dostu” olarak göründüğünü söylemişti.
İran’ın Hürmüz boğazından geçiş için koyduğu şartlardan biri bu su yolunu kullanacak petrol tankerlerinin uluslararası ticarette yuan kullanmasıydı ve bu açıkça Çin’den siyasi destek beklentisiyle ilişkiliydi. Bense birçok defa yazdığım gibi Çin’in yapısal olarak malul olduğunu ve böyle açık bir siyasi destek veremeyeceğini düşündüm ve düşünmeye devam ediyorum. Çin ve Rusya’nın tutumları arasındaki farklılığı “Uçurumun eşiğinde” hangi ülkelerin ilk diplomatik tepkileri gösterdiğini anlatırken göstermiştim; Çin’in bu açık destekten kaçınan son derece pragmatist tutumu sonraki günlerde de defalarca ortaya çıktı. Örneğin 25 Mart’ta Aragçi, Çin dışişleri bakanı Van İ ile görüşmesinde “kararlı bir tutum” ve “kınama” istedi; buna karşılık Van renksiz bir diyalog çağrısıyla yetindi ve, İran devlet televizyonunun yazdığına göre, “mücadelenin devam etmesindense diyaloğun evla olduğunu ve bunun İran halkının menfaatleriyle, keza uluslararası topluluğun genel beklentileriyle örtüştüğünü” söyledi. Çin bu tutumunu kararlılıkla korudu; dışişleri 13 Nisan’da bir kez daha, ABD’nin abluka ilanının hemen arkasından, Hürmüz’de serbest seyrüseferin bütün ülkelerin menfaatine olduğunu açıkladı. Hürmüz’ü bloke eden uzaylılar değil İran olduğuna göre Çin’in “Hürmüz açılmalı” çağrılarının hedefi de ABD değil İran’dı. Van 6 Mayıs’ta bir kez daha Pekin’de Aragçi ile görüştü. Aragçi burada, “Çin tarafının her zaman tarihin doğru yanında yer aldığını, durumun kötüleşmesini ve taşmasını önlemek için yapıcı bir tutumla aralıksız çaba gösterdiğini”, İran’ın Çin’e güvendiğini, savaşı durdurmakta olumlu rol oynamaya devam etmesini beklediğini, zaten İran’ın “Çin’in kapsamlı stratejik ortağı” olduğunu, Tayvan meselesinde Çin’i daima desteklediği söyledi. Buna karşılık Van, İran’a destek anlamına gelecek “meşru savunma”, “saldırganlık” gibi ifadeler kullanmaktan kaçındı (Rusya ile tutum farklılığını göstermek açısından önemlidir bu); Çin’in bu çatışmanın başından beri arabuluculuk yaptığını ve diyaloğu teşvik ettiğini, “kapsamlı ateşkesin gecikmeden sağlanması gerektiğini” belirtti, “görüşmelerde ısrarın önemini” vurguladı, “İran’ın diplomatik yollarla çözüm arama isteğini takdir ettiklerini” söyledi. İran’ın sivil nükleeri geliştirmeye hakkı olduğunu düşündüklerini ekledi ve bununla da yetinmeyip, İran’a, Körfez ülkeleriyle daha çok diyalog kurmayı ve onlarla ortak bölgesel barış ve güvenlik çerçevesi oluşturmayı tavsiye etti. Gerçeklikten alabildiğine uzak şeyler. Ancak ilgisi, bu tür ayrıntılardan çok Hürmüz ile ilgiliydi: “uluslararası toplumun, boğazdan normal ve güvenli geçişin yeniden sağlanmasına yönelik ortak bir kaygı taşıdığını, Çin’in ilgili tarafların uluslararası toplumun güçlü çağrısına en kısa sürede yanıt vermesini beklediğini” anlattı. ABD başkanının Pekin ziyareti öncesindeki bu görüşme, Çin’in tutumunu yansıtması açısından daha büyük önem taşıyordu.
Bu açıdan, Beyaz Saray’ın 17 Mayıs’ta açıkladığı Çin ziyareti sonuç raporu her ne kadar kendine yontuyor olsa bile tamamen boş değildir. Buna göre (en önemlisi) taraflar İran meselesiyle ilgili Hürmüz boğazının açılması çağrısında bulunuyorlar. Bunun yanı sıra “KDHC’nin nükleersizleştirilmesi” meselesinde hemfikirler. Buna karşılık Çin’in görece önemsiz bir miktar olan 2028’e kadar ABD’den 17 milyar dolarlık tarım ürünü taahhüdünden başka net bir taahhüdü yok; özellikle silah yapımında kullanılan değerli maden ihracatındaki tutumunu koruduğu anlaşılıyor. Görüşmenin sonuçları itibariyle daha belirsiz olan, Tayvan meselesiyle ilgili ABD’nin hangi tavizleri verdiği.
Bununla birlikte Çin, İran petrolünün yüzde 80’ini alıyor; 2021’de imzalanan 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasıyla altyapı ve sanayi yatırımları yapıyor ve İran’a yatırımlarının toplamının 400 milyar dolara yaklaştığı biliniyor. Dahası, Çin dışişleri her ne kadar Hürmüz’ün derhal açılması, yani (Medvedev’in deyişiyle) İran’ın elindeki bu en güçlü nükleer silahtan vazgeçmesi için çağrı üstüne çağrı yapıyorsa da Hürmüz’den geçen tankerlerinin güvenliğini esas olarak İran’a borçlular. Dolayısıyla, İran’ın yıkılması, Çin’in enerji güvenliğinin sarsılması anlamına gelir.
Bütün bunlara bakarak Çin’in İran’a açık siyasi ve silah yahut istihbarat gibi dolaylı ancak önemli destekten kaçınma siyasetine devam ettiği, ancak İran’ın yıkılmasına da kategorik olarak karşı çıktığı anlaşılıyor. Yeni bir Venezuela senaryosu, üstelik de şimdi Venezuela gibi iflasın eşiğinde bir devlet değil İran gibi teslim olmama kararlılığını elindeki bütün vasıtalarla ve ustalıkla koruyan bir devlet varken kabul edilemez. Bu durumda Çin’in İran’a sunabileceği en önemli destek, bu yazı dizisinin son bölümünde ele alacağım beşinci senaryo çerçevesinde olacaktır.
Savaş, siyaset ve hedefler
Savaş siyasetin şiddet araçlarıyla devamıdır; her savaş, tarafların siyasi hedeflerine tank, uçak, seyir füzesi, dron vb. araçlarla ulaşmaya çalıştığı bir siyasi mücadeledir. Savaşın (Clausewitz’in deyişiyle “pozitif”) nihai hedefi, düşmanın silahlı güçlerinin yok edilmesi, böylece siyasi iradesinin kırılması ve kapitülasyona zorlanmasıdır; ama bu hedefe nadiren ulaşılır. Bu durumda savaş sadece ötelenir, ertelenir, yerini başka vasıtalar veya başka savaşlar alır. Savaşın siyasi planlayıcısı çatışmaya giriştiğinde olası siyasi, askeri ve iktisadi sonuçları hesap etmiş olabilir veya olmayabilir, ancak bunlar hesap edilmediğinde, yani siyasi planlama doğru yapılmadığında bile hedef vardır; bununla birlikte savaşın gidişatı içerisinde bu hedeflere varma yolları değişir.
Epstein koalisyonunun hedefi var mıydı, neydi?
Epstein koalisyonunun nihai hedefi İran’da “rejim” değişikliğiydi. Buna varmak için kullanmayı hedeflediği yol iki aşamalıydı. Birincisi, İran’ın antiemperyalist kararlılığını koruyan siyasi önderliğini, askeri ve ekonomik altyapısını yok ederek ve “beşinci kolun” fitilini ateşleyeceği iç çatışmayla siyasi birliğini parçalamak; ikincisi, oluşacak kaos ortamında ve fiili bir iç savaşın ardından mümkünse İran’ın parçalanması, değilse Tahran’da işbirlikçi bir rejimin kurulması.
Bu, gerçekte, Rusya’ya büyük hayallerle işletilen formülden ilkesel olarak farklı değildir.
Önderliğin yok edilmesi yoluyla karışıklık ve böylece kolay bir zafer umudu taşıdıklarını açık seçik biliyoruz. Daha 23 Mart’ta Reuters, Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığından sadece 48 saat önce ABD başkanı ile İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun telefonlaşıp Ali Hamaney’i kastederek “kafa koparıcı bir saldırıda” mutabık kaldıklarını yazmıştı. Başka deyişle, Hamaney’i öldürürlerse İran’ın başsız kalacağına öyle inanıyorlardı ki, öldürebileceklerine kesinlikle emin olduktan sonra saldırı emrini verdiler; böylece İran’ın kısa sürede hizaya geleceğini düşünüyorlardı. Bunu yaparken “liberal” hükümete oynuyorlardı; ama İran’daki siyasi dengelerin tahminlerinin tersi yönde gelişebileceğini hesap etmemişlerdi.
Gene de, İran’ın altyapısına (ve bu kapsamda, tayin edici değilse bile, askeri altyapısına da) büyük zarar vermeyi başardılar. Zaten başlamış bulunan ekonomik kriz bu ortamda derinleşti; artık kimi yerlerde emekçi halk 50-100 dolara çalışmak zorunda kalıyor; petrol ve sanayi altyapısında ağır tahribat var; petrol ihracatı imkanları daraldı; Epstein koalisyonunun saldırılarının İran halkının hayatına doğrudan bir başka etkisi de 50 bine yakın konutun kullanılamaz hale gelmesi oldu.
Ne var ki bu durum bir sosyal ve siyasi krize yol açmadı — oysa hedef, daha geçen yılki şiddet olaylarının gösterdiği gibi, tam da buydu. Birincisi, Financial Times’ın deyişiyle 40 yıldır bir “direniş ekonomisi” ortaya çıkmıştı ve bu kurumsallaşmış yapı, (Alptekin Dursunoğlu’nun “oligarşi” dediği yeni burjuvazinin bütün yıkıcı çabalarına rağmen) işliyordu. Financial Times, adıyla müsemma burjuvazinin bu asırlık sesi, nihai tutumu The Wall Street Journal’dan farklı olmasa bile çok daha sağduyuludur ve geleneksel, gerçek anlamda habercilik izleğini hiç terk etmedi; dolayısıyla çizdiği tablo baktığı yerin perspektifini yansıtsa da çoğu zaman nesneldir. 29 Mart’ta İran ekonomisini yıkmanın kolay olmadığını söylerken şunları vurguluyordu: ithalatı güç ürünleri (ilaç, araç yedek parça, mutfak gereçleri, vb.) kendisi üretiyor; dış ticarette barter uyguluyor (özellikle petrol karşılığı gıda ve araç gereç); enerji altyapısı bütün ülkeye dağılmış olduğu için yok edilmesi güç; baskıya rağmen istikrarlı bir ekonomisi var; yetkililer ekonomi yönetimini desantralize etti, ithalat hızlandı, bürokratik engeller azaltıldı; karayolu taşımacılığı devam ediyor, marketlerde kıtlık yok, yakıt sıkıntısı yok. Bununla birlikte enflasyon yüzde 40 seviyesinde, halkı boğan ekonomik problemler de savaştan önce derinleşmeye başlamıştı zaten. Bunlar da (Financial Times açıkça söylüyor bunu) geçen yıldaki gösterilerin başlıca nedeniydi.
Özetle, Financial Times’ın haklı olarak işaret ettiği gibi mevcut model krizi ortadan kaldıramıyor ama Epstein koalisyonun saldırıları altında sarsılırken bile sistemin ayakta kalmasına imkân sağlıyor. 9 Mayıs’ta The Washington Post da, yumurta artık iyice kapıya dayanmışken, bu gerçeği keşfetti: CIA’e göre İran 90-120 gün hatta daha uzun süre ablukadan ötürü ciddi ekonomik sonuçlarla karşılaşmadan çıkabilirdi. Aynı gün Financial Times ABD yönetiminden “üst düzey bir yetkiliye” dayanarak CIA’in İran’ın ekonomik esnekliğini küçümsediğini yazdı: “Eğer İran deniz ulaştırmasının yerine demiryolunu koymayı başarırsa kendisine ekonomik anlamda bir güvenlik yastığı oluşturur.” Veya (biz başka türlü özetleyelim durumu) İran ekonomisi zaten sürekli ama kontrollü bir kriz içinde ve bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörler olmadıkça ayakta kalmayı başarıyor.
Savaş, bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörlerin en önemlisi olarak öngörülmüştü; oysa güdülen bu hedefe rağmen tam tersi bir tablo ortaya çıktı: İran çok uzun zamandır belki de ilk defa milli birliğini hiç olmadığı kadar pekiştirdi. Bu sıradışı durum çok çarpıcıdır; dahası savaşın ilk defa İran’da gerçek anlamda bir iç barışı ortaya çıkardığı, iktidara en çok muhalif olanların bile onun çevresinde kenetlenmeye başladığı ve buna karşılık iktidarın da daha önce (eski moda deyişle) ısrarla “ötekileştirdiği” kesimlere yaklaşımını değiştirdiği ileri sürülebilir.
Özetle, askeri strateji siyasi hedefe uyum sağlayamadı. Bu durumda iki seçenek ortaya çıkar: ya siyasi hedefi değiştireceksin, ya da mevcut askeri stratejinin yerine başka bir şey koyacaksın.
[1] Yeri gelmişken, bu “muhafazakârlar ve reformcular” kategorilerinin siyasi ve bilimsel anlamı olmadığını, gerçekte antiemperyalizm ve egemenlik ilkeleriyle uzlaşma ve en iyi ihtimalde egemenliğin paylaşılması beklentileri arasında bir çatışmadan söz edilebileceğini; siyasi muhafazakarlık ve hayat tarzında muhafazakarlığın birbirine eşitlenemeyeceğini; İran’da çok uzun süredir devam eden “reformist” yönetimlerde siyasi muhafazakarlığın derinleştiğini; buna karşılık yönetimde antiemperyalist eğilimler güçlendikçe siyasi olarak halk kitlelerinin de birbirine yaklaştığını ve bu durumda, böylelikle milli birliğin pekiştiğini şimdilik kısaca not etmek gerek.
[2] Buna karşılık Rusya, askeri desteğin kapsam ve niteliğini belirtmemekle birlikte, geçen yıl imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasının gereklerini yerine getirdiğini vurgulamıştı. (Rusya-İran ilişkilerinin son bir yılıyla ilgili çok kısa bir kronoloji: 17 Ocak 2025, Rusya ve İran arasında kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalandı. 8 Nisan 2025, Duma onayladı. 21 Nisan 2025, Putin imzaladı. 21 Mayıs 2025, İran meclisi onayladı. 11 Haziran 2025, Velayet Konseyi onayladı. 2 Ekim 2025, yürürlüğe girdi. 4/1: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri milli güvenliklerini pekiştirmek ve ortak tehditlere karşı koymak amacıyla istihbarat ve tecrübe alışverişinde bulunur ve işbirliği seviyesini yükseltir.” 4/2: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri muhtelif mutabakatlar çerçevesinde karşılıklı işbirliğini hayata geçirir.”
Görüş
Xi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor

2025’in sonlarından başlayarak 2026 boyunca dünya siyasetinde dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri büyük güçlerin art arda Pekin’e yönelmesi oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi küresel sistemin merkezindeki aktörlerin Çin ile doğrudan üst düzey temas kurması uluslararası düzenin değişmekte olduğuna dair güçlü bir işaret olarak görülüyor. Bu ziyaretlerin sıradan diplomatik temaslar olmadığı kesin. Açıkçası bu ziyaretler dünyanın güç merkezlerinin yeniden şekillendiğini gösteren sembolik ve stratejik hamleler. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimî üyelerinden dördünün kısa süre içerisinde Çin ile yoğun temas kurması Pekin’in artık ekonomik bir güç olmasının ötesinde küresel diplomasinin ana merkezlerinden biri hâline geldiğini ortaya koydu.
Uzun yıllar boyunca dünya düzeni büyük ölçüde Amerika merkezliydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ABD hem askerî hem ekonomik hem de diplomatik olarak rakipsiz bir konuma ulaşmıştı. Çin ise hızla büyüyen ama daha çok üretim gücü ve ucuz işgücüyle tanımlanan bir ekonomi olarak görülüyordu. Pekin’in küresel sistemde etkisi vardı ancak dünya siyasetinin ana karar mekanizmaları hâlâ Washington merkezli işliyordu. Fakat son yirmi yılda yaşanan dönüşüm Çin’i yalnızca ekonomik bir dev olmaktan çıkarıp küresel stratejik rekabetin merkezine yerleştirdi.
Bugün Çin dünya ticaretinin en önemli aktörlerinden biri. Küresel tedarik zincirlerinin büyük kısmı Çin bağlantılı çalışıyor. Elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, yapay zekâdan güneş enerjisine kadar birçok kritik sektörde Çin hem üretici hem de standart belirleyici bir güç hâline gelmiş durumda. Bu ekonomik kapasite doğal olarak siyasi ve diplomatik etkiyi de beraberinde getirdi. Artık dünya liderleri Çin’i görmezden gelerek küresel sorunları yönetemeyeceklerini biliyorlar.
Çin’e gerçekleşen ziyaretlerin temel anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Donald Trump’ın Pekin’e giderek Xi Jinping ile görüşmesi Washington ile Pekin arasındaki sert rekabete rağmen doğrudan temasın zorunlu hâle geldiğini gösterdi. Aynı şekilde Vladimir Putin’in Çin ile stratejik yakınlığı zaten uzun süredir biliniyordu ancak Moskova’nın Batı ile yaşadığı derin kriz sonrası Çin ile daha fazla işbirliği yapması Pekin’in Avrasya’daki ağırlığını ciddi biçimde artırdı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ziyareti ise Avrupa’nın Çin politikasında daha pragmatik bir çizgiye yöneldiğinin işareti olarak yorumlandı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daha önce gerçekleştirdiği temaslar da Avrupa’nın Çin’le tamamen kopmak istemediğini ortaya koymuştu. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Pekin görüşmeleri ise özellikle ekonomik açıdan dikkat çekiciydi. Çünkü Alman sanayisi için Çin pazarı hâlâ vazgeçilmez öneme sahip. Buna ek olarak Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in Çin ile sürdürdüğü yoğun diplomatik temaslar da Pekin’in Avrupa kıtasındaki etkisinin yalnızca büyük Batı Avrupa devletleriyle sınırlı olmadığını gösterdi. Sırbistan son yıllarda altyapı yatırımları, ulaştırma projeleri, teknoloji transferi ve savunma alanındaki işbirlikleri sayesinde Çin’in Avrupa’daki en yakın ortaklarından biri hâline geldi.
Bu ziyaretlerin ortak noktası hepsinin Xi Jinping ile doğrudan temas arayışı taşımasıydı. Xi artık sadece Çin’in lideri olarak görülmüyor. Birçok ülke açısından Xi, küresel sistemin geleceğini şekillendiren ana figürlerden biri hâline gelmiş durumda. Özellikle Xi döneminde Çin’in daha merkeziyetçi, daha vizyoner ve daha uzun vadeli stratejik planlama yapan bir yapıya dönüşmesi liderliğin kişisel önemini artırdı. Bugün dış dünya büyük ölçüde Xi Jinping’in kararlarına odaklanıyor. Bu nedenle Pekin’e yapılan ziyaretler aynı zamanda “Xi ile doğrudan kanal kurma” çabası anlamına geliyor.
Burada semboller büyük önem taşıyor. Çünkü uluslararası siyasette “kimin kimin ayağına gittiği” bile güç algısının parçasıdır. Eğer dünya liderleri sürekli Pekin’e gidiyor, Xi ise sınırlı hareket ediyor ama herkes onunla görüşmek istiyorsa bu doğal olarak şu mesajı güçlendiriyor: “Xi Jinping artık Çin’in lideri olmanın ötesinde küresel sistemin ana karar vericilerinden biri.” Daha da dikkat çekici olan nokta ise Xi’nin daha az hareket etmesinin Çin’in etkisini azaltmaması. Tam tersine Pekin’in “ziyaret edilen merkez” hâline gelmesi Çin’in öz güvenini büyüten bir görüntü oluşturdu. Bu durum birçok gözlemci açısından dünya düzeninin değiştiğinin en görünür sembollerinden biri olarak değerlendiriliyor. Çünkü artık küresel liderler Washington kadar Pekin’e de giderek “Küresel denklem burada kuruluyor.” mesajı veriyorlar.
Bunun birde somut jeopolitik nedenleri bulunuyor. Dünya artık birbirine son derece bağımlı bir sistem içinde hareket ediyor. ABD ile Çin arasında büyük bir rekabet var ancak aynı zamanda iki ekonomi birbirinden tamamen kopamıyor. Ticaret, yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ, enerji güvenliği, Tayvan meselesi, Rusya-Ukrayna savaşı, İran krizi ve küresel tedarik zincirleri gibi konuların tamamında Çin belirleyici bir aktör hâline geldi. Dolayısıyla Washington dâhil hiçbir büyük güç Çin’i devre dışı bırakarak küresel strateji kuramıyor.
Özellikle Avrupa açısından Çin meselesi daha karmaşık bir hâl aldı. 2022–2024 döneminde Avrupa’da Çin’e karşı daha sert ve mesafeli bir yaklaşım vardı. Ancak ekonomik büyümenin yavaşlaması, enerji krizleri ve ABD ile yaşanan ticari sürtüşmeler Avrupa’yı daha dengeli bir politika arayışına itti. Avrupa liderlerinin Pekin’e yönelmesi Çin ile ekonomik bağların tamamen kopmasının Avrupa için büyük maliyet yaratacağını gösteriyor. Bu durum aynı zamanda ABD liderliğindeki Batı bloğunun kendi içinde de farklı önceliklere sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Çin’in yükselişi yalnızca Batı ile ilişkiler üzerinden okunmamalı. Pekin’in Küresel Güney’de kurduğu etki alanı da son derece önemli. Afrika, Latin Amerika, Orta Asya, Körfez ülkeleri ve Güney Asya’da Çin’in etkisi son yıllarda büyük ölçüde arttı. Bu çerçevede Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in Çin’e gerçekleştirdiği ziyarette dikkat çekici bir anlam taşıyor. Çünkü Çin-Pakistan ilişkileri uzun süredir “demir dostluk” olarak tanımlanıyor. Kuşak ve Yol Girişimi sayesinde Çin başta Pakistan olmak üzere birçok ülkede limanlar, demiryolları, enerji tesisleri ve altyapı projeleri inşa etti. Pekin ayrıca Batılı finans kuruluşlarının aksine daha az siyasi şart öne sürerek kredi ve yatırım sağlayabiliyor. Bu nedenle birçok gelişmekte olan ülke Çin’i ekonomik ortak görmekle birlikte aynı zamanda Batı’ya karşı dengeleyici bir güç olarak görüyor.
Tüm bunlar “Çin yükseliyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor. Bugünkü tabloya bakıldığında buna “evet” demek gerekiyor. Çünkü artık dünya liderleri için Washington kadar Pekin de kritik bir diplomasi merkezi hâline geldi. Ayrıca Çin ekonomik büyüklüğüyle birlikte kriz çözme kapasitesiyle de dikkat çekiyor. İran-Suudi Arabistan normalleşmesinde oynadığı rol Rusya ile ilişkileri ve Küresel Güney üzerindeki etkisi Pekin’in diplomatik ağırlığını artırdı.
2026 yılı boyunca yaşanan diplomatik trafik çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Bugün dünya artık tek merkezli-tek medeniyetli değil. ABD karşısında ekonomik, teknolojik, kültürel ve diplomatik açıdan ona meydan okuyabilen bir Çin bulunuyor. Bu nedenle yeni dönem, “Amerikan Yüzyılı’nın” tek merkezli yapısından farklı olarak herkesin herkesle işbirliği yaptığı gibi herkesin herkes ile rekabet içinde olduğu çok merkezli-çok medeniyetli bir düzeni andırıyor.
Xi Jinping’in konumu da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Bugün birçok lider için Pekin’de Xi ile görüşmek ikili ilişkiler açısından önemli ancak küresel güç dengelerinde yer edinmek açısından da önem taşıyor. Bu durum Xi’nin kişisel prestijini ciddi biçimde artırmış durumda. Artık uluslararası sistemde birçok kritik meselede, “Pekin masada değilse çözüm eksik kalır.” düşüncesi giderek yaygınlaşıyor. 2025 sonundan itibaren hızlanan Çin ziyaretleri sadece diplomatik takvim yoğunluğu değildir. Dünya düzeninin değişiminin somut bir göstergesi olarak okunmalı. Pekin ekonomik bir merkez olmanın yanında küresel siyasetin ana güç merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Çin lideri Xi Jinping ise artık yeni çok merkezli-çok medeniyetli dünya düzeninin en etkili figürlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Bugün Pekin’e yönelen diplomatik trafik yalnızca ABD, Rusya veya Avrupa’nın büyük devletleriyle sınırlı değil. Sırbistan’dan Pakistan’a, Körfez ülkelerinden Afrika devletlerine kadar çok geniş bir coğrafyadan liderlerin Çin ile doğrudan temas kurmaya çalışması Pekin’in küresel sistemdeki merkezi konumunu daha görünür hâle getiriyor. Bu nedenle son dönemde gerçekleşen ziyaretler yeni uluslararası düzenin güç haritasının da yeniden çizildiğinin işaretleri olarak okunuyor. Artık birçok başkent için küresel gelişmeleri anlamanın ve geleceğe dair strateji üretmenin yolu Washington kadar Pekin’den de geçiyor. Bu nedenle “Bütün yollar Pekin’e çıkıyor” ifadesi günümüz uluslararası siyasetinde giderek daha fazla karşılık bulan bir gerçekliğe dönüşüyor.
Umur Tugay Yücel-Siyaset Bilimci – “Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler” (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır.
X: @umur_tugay
Görüş
Çok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?

ABD’de ikinci Trump dönemiyle birlikte Batı bloğu çok kutupluluğu kısmi biçimde kabul etti. Bu kabul ediş, Çok kutupluluğun doğasına uygun realist politikalar ve bununla beraber bir kaos çağının başlangıcı anlamına geliyordu. Bugünü tarif ederken 19. Yüzyıla ait jeopolitik denklemlerin tekrardan gün yüzüne çıktığını söylesek abartmış olmayız herhalde. Ulusların, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ın aksine, nüfuz ve mücadele motivasyonları artık ideoloji soslu değil, doğrudan çıkar odaklı bir duruma evrildi. Bu çıkar odaklı ilişkiler bütünü, ulusları tarihin farklı dönemlerinde gömdükleri baltaları çıkarmaya, bölgesel ve hatta küresel boyutta agresif politikalar izlemeye itiyor. Sanırım bu durumla ilgili herkes kötümser bir algıya sahip. Bu kadar savaş ve kaos çok kutupluluğun bir yapıtaşı mı demek?
Çok kutuplu dünyanın doğasındaki çift yönlü asimetrinin getirebileceği denge, tırmanan gerginliğin durulabileceğini gösteriyor. Asimetrinin negatif yönünde büyük devletlerin geçmiş zamana kıyasla çok daha karmaşık dengeleri koruyabilmek için müttefik ya da vekil güçleri korumakta daha az istekli davranması orta ve ufak ölçekteki devletleri hedef haline getiriyor. Zaten bugün izlediğimiz savaşların hemen hepsinde de bu denge söz konusu. Ancak bu asimetrinin bir de pozitif yönü var; modern teknolojiler savunan tarafın lehine gelişiyor. Biraz örneklendirmeme izin verin.
Çok kutupluluk neden savaş getirdi?
Bugünlerde yapılan genel yorum bu kadar farklı milletin, bir büyük ittifakın parçası olarak hareket etmekten ziyade kendi ulusal çıkarlarına odaklanmasının ister istemez bir çatışma ortamı yaratıcığıdır. Pax Americana ve onun savunucuları da zaten bunu söylüyor. Onlara göre ABD’nin Avrupa güvenlik mimarisini kendi kanatları altına kurması yüzlerce yıldır dünyayı savaşlarla kasıp kavuran Avrupa devletlerini kalıcı bir barışa itmiştir.
Bu argüman tartışmalı olsa bile bir gerçeği ortaya koyuyor; Çok kutuplu dünyada neden daha fazla savaş var? Soğuk Savaşın aksine çok kutuplulukta her bir savaş beraberinde epey karmaşık ilişkiler bütünü getiriyor. Bu karmaşık ilişkiler, eski dönemde caydırıcı gücünü kullanarak savaşları önleyebilecek büyük devletlerin biraz daha çekingen kalmasına yol açıyor. Dahası, bu devletler kendisinin içinde bulunmadığı her çatışmayı çözülmesi gereken bir krizden ziyade bir fırsat olarak değerlendiriyor. Böylece, orta ve ufak ölçekteki devletler daha yalnız ve kırılgan bir pozisyona düşüyor.
Mesela halihazırda devam eden İran Savaşı’nı örnek alalım. İran, 1979 devriminden bu yana Batı’nın hedef tahtasına oturttuğu ülkelerin başında geliyor. Bu İran’ı doğal olarak Amerikan hegemonyasına muhalefet eden Çin ve Rusya’nın bir müttefiki yapar, değil mi? Neticede Çin, petrol ihracatının yüzde 12 ila 14 arasını İran’dan karşılıyor. Rusya ise Suriye’de İran’la ortaklaşa çalışmış, Ukrayna Savaşı’nda İran’ın Shahed SİHA’larına lisans çıkararak kendisi üretmeye başlamış ve savaş eforunda önemli bir fark yaratmıştı.
Tüm bu yakın ilişkilere rağmen birçokları Rusya ve Çin’in İran’a destekte zayıf kaldığını düşünüyor. Peki neden?
Çünkü iki ülkenin de İran’la savaş halindeki ülkelerle sanılandan daha karmaşık ilişkileri var. Çin ithalatının yüzde 14’ünü İran’dan karşılıyorsa yüzde 30’dan fazlasını da körfez ülkelerinden karşılıyor. Çin, körfeze Kuşak Yol Projesi kapsamında yalnızca 2024 yılında 39 milyar dolarlık yatırım yaptı. Suudi Arabistan’da fabrikalardan güneş enerjisi yatırımına, liman inşasından akıllı kentlerin altyapısına birçok noktada Çin yatırımlarını görmek mümkün. BAE’de ise neredeyse 8 bin Çin firması aktif bir şekilde çalışıyor.
Rusya için körfez belki daha da kritik. Ukrayna Savaşı’nın başından bu yana Rus iş insanlarının yaptırımları atlatmasında BAE büyük rol oynadı. Rusların assetlerini taşıdığı bir “güvenli liman” olmasının yanında BAE savunma açısından da Ruslarla epey yakınlaştı. BAE, Rusya’dan İran’ın almadığı (ya da alamadığı) 50 tane Pantsir hava savunma sistemi bile aldı. Bunun yanında Wagner PMC gibi yapılarla ilintili maden ve enerji şirketleri, Sudan gibi ülkelerde altın madenleri için BAE’yle aynı safta yer alarak Hızlı Destek Birlikleri’ni (RSF) destekledi.
Bunu sadece NATO’ya alternatif olmaya çalışan ülkelerin bir zayıflığı olarak da görmek doğru değil, çünkü çok kutupluluğu yeni kabul eden ABD de benzer bir yol izliyor. Tek kutuplu dünyada ısrarcı Biden dönemi direniş gösterse de Trump’ın gelişiyle ABD’nin Ukrayna politikası yukarıda bahsettiğim örneklerle benzerlikler gösteriyor. Önceki dönemdeki “Demokrasi – Otokrasi” vurguları, Rusya’ya giderek genişleyen yaptırımlar ve Ukrayna’ya kayıtsız şartsız devam eden askeri yardım, yerini Trump’ın “huyuna gitme” stratejisine bırakmıştı. Henry Kissinger’ın Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmasını önlemek için Çin’e uyguladığı stratejinin bir benzeriydi bu. Soğuk Savaş için istisnai bir durum olarak görülebilir, ancak çok kutuplu dünyada gayet olağan bir hamle. Trump döneminde ABD; Rusya ile yüksek seviyede diplomasiyi yeniden başlattı. AB’nin Rusya’ya yönelik yeni yaptırım paketlerine katılmamaya başladı. Hürmüz krizi sonrası Rusya üzerindeki petrol yasaklarını hafifletti. Ukrayna’ya bir daha büyük askeri yardım paketi duyurulmadı, sadece Avrupa’nın satın alması yoluyla düşük miktarda silah gönderildi. Rusya’nın İran’ı destelemiş olabileceğine ilişkin bir soruya Trump; “Biz de aynısını onlara yapmıştık” diye yanıt verdi.
Tüm bu ilişkiler ağından kesin bir sonuç çıkarmak mümkün; Soğuk Savaş’ın aksine küreselleşmiş bir dünyadaki nüfuz alanları, iktisadi ilişkiler ve stratejik ortaklıklar ileri düzeydeki karmaşık doğasından ötürü dünya çapında net bir cepheleşmeyi zorlaştırıyor ve büyük ülkeleri müttefiklerini desteklemede isteksizleştiriyor.
Orta ve ufak ölçekteki ülkeler bu sebeplerden ötürü dezavantajlı konuma düşse de onların kendi varlığını savunmasını sağlayacak tam tersi yönde bir asimetri daha mevcut; teknoloji.
Orman kanununda güçsüzler kendini nasıl koruyacak?
Soğuk Savaş sonrası güvenlik doktrinleri, büyük konvansiyonel ordular yerine, daha ufak, sofistike teknolojilere sahip, yoğun eğitimlerle hedef odaklı çalışan seferi kuvvetlere odaklanmayı tercih etmişti. Geleceğe yönelik tahminler tartışmasızdı; teknolojiler, know-how sahibi endüstriyel güçlerle daha zayıf ülkeler arasındaki makası açacak küresel bir baskı ortamı oluşturacaktı. Öyle olmadı.
Modern çağın güvenlik doktrinleri birçok beklentiyi boşa çıkardı. Birim fiyatı 6 bin dolar civarındaki SİHA’lar sahada tam anlamıyla bir devrim yaptı. Bu bir devrimdi çünkü geliştirilmesi yıllar sürmüş o sofistike teçhizatların hepsi sahaya SİHA’ların inmesiyle kendini yenilemek zorunda kaldı, hatta büyük bir kısmı bunu hala başaramadı. Çok geniş olmayan bir askeri endüstri bile bu SİHA’lardan artık bolca üretebiliyor. Dev fabrikalardan ziyade müstakil evlerin arkasındaki garajların da üretim merkezlerine dönüşebildiği bir dönemden bahsediyorum. Biraz örneklendirelim.
Ukrayna Savaşı, kısa sürede eski tip konvansiyonel bir harbe dönüştü. Niceliğin ön plana çıktığı, çok sayıda piyadenin çok sayıda obüs desteğiyle ilerleme sağlayabildiği bir çatışma ortamıydı bu. Doğal olarak savaşın başında kayıpların büyük kısmı aynı eski savaşlar gibi topçu ateşinden kaynaklandığı söylenebilirdi. Ancak Ukrayna’nın SİHA konusundaki atılımlarıyla bu aritmetik değişmeye başladı. Ukrayna Genelkurmay Başkanı Sirski’ye göre 2026 itibariyle sahada kullanılan ateş gücünün %60’ı SİHA’lardan, %40’ı ise geleneksel obüs atışlarından oluşuyor. Ukrayna, kendi başına yılda 4 ila 5 milyon arası SİHA üretebilmeye başladı. Yani biraz da genel bir hesapla, Ukrayna’nın sahip olduğu askeri ihtiyaçların yarısını kendi ürettiği söylenebilir. 2026 itibariyle Batı desteğinin azalmasına rağmen cephedeki Rus ilerleyişinin yavaşlamasını belki de böyle açıklayabiliriz.
Ancak bu durum, Ukrayna’ya özel değil. Bugün İran’ın savunma kabiliyetlerinde de bir benzerlik göze çarpıyor. İran uğradığı yaptırımlardan ötürü zayıf bir askeri endüstriye sahip. Üretim kabiliyetleri sınırlı, deniz gücü İran Savaşı’nın ilk günlerinde imha edildi. Hava gücü Şah döneminden kalma eski uçaklarla dolu. Toplam 10 milyar dolarlık yıllık savunma bütçesine sahip. Buna rağmen İran, SİHA/SİDA temelli bir güvenlik doktrini geliştirdi. Ukrayna Savaşı’nda kendini ispat eden Shahed SİHA’ları Ortadoğu’da da onlarca stratejik hedefi başarıyla imha etti. Dahası, hava sahasındaki yoğunluğuyla hava savunma sistemlerini tüketerek daha pahalı balistik füzelerin büyük hasarlar vermesini sağladı. İngiliz düşünce kuruluşu RUSI’ye göre bu şekilde ABD-İsrail ortaklığının hava savunma mühimmatlarının önemli bir kısmı tüketildi. İran’ın İDA teknolojileri Hürmüz boğazının kapatılmasına, Amerikan donanmasının bölgeye yaklaşamamasına yol açtı. ABD’nin 20 yıldır yaptığı simülasyonlara göre İran İDA’ları, Amerikan donanmasına tahmin edilemez boyutlarda hasar verebilecek kabiliyetlere sahip.
İran’ın vekil güçleri olarak bilinen Direniş Ekseni’nin İsrail’le kara çatışmasına giren üyesi Hizbullah, her geçen gün FPV SİHA kullanımını arttırıyor. İsrail ordusunun yüksek teknolojili zırhlı araçları ve bu araçların pasif / aktif koruma sistemleri FPV SİHA’lara karşı çaresiz kalıyor.
Unutmamak gerekir ki Hizbullah, Suriye’nin düşüşünden bu yana İran’dan destek alamaz hale geldi. İran’ın kendisi de yukarıda bahsettiğim gerekçelerden ötürü Rusya ve Çin gibi müttefiklerinden net bir destek alamıyor. Ancak buna rağmen aynı Ukrayna gibi kendi üretimiyle düşman ülkelere ciddi kayıplar verdirebiliyor.
Özetle; küreselleşmenin yarattığı karmaşık ilişkiler dolayısıyla devler tarafından yalnız bırakılan orta kuvvetteki ülkeler, savunma teknolojilerinin taarruz teknolojilerine kıyasla daha hızlı gelişmesi sayesinde kendilerini korumayı başarıyorlar. SİHA/SİDA teknolojileri sayesinde bu kuvvetteki ülkelerle savaşmak daha pahalı ve tercih edilmez politikalara dönüşüyor. Bu görüntü, Ukrayna Savaşı’ndan Rusya’nın kabiliyetleriyle açıklanmaya çalışılsa da ABD’nin İran’da benzer bir çıkmaza sürüklenmesi bunun bir istisna yerine dönemin normu olduğunu gözler önüne seriyor. Bu nedenle, yaşanan çatışma ortamlarından doğru dersler çıkarılırsa küresel çaptaki çatışmaların büyük savaşlara evrilmesi söz konusu olmayabilir. Bölgesel çatışmalar olacaktır, özellikle modern strateji ve savaş konseptleri konusunda ödevlerini yapmayan ülkelerin ağır bedeller ödemesi söz konusu olabilir.
Eğer orta boyutlu ülkeler kendilerini koruyamazsa zaten bu çok kutupluluğun sonu, Soğuk Savaş gibi iki kutuplu bir düzenin başladığı anlamına gelir. Bu dönemin belki de önemli bir özelliği denklemlerin, ittifakların ve hatta düşmanlıkların hızlı bir biçimde değişebiliyor oluşudur. Çok kutupluluğun en azından ilk dönemindeki dengeler, o kadar da kötümser olmamak gerektiğini gösteriyor. Çok kutupluluk Dünya Savaşı getirecek diye bir kaide yok!
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran yetenekleri sınırlı olduğu için değil, stratejik sebeplerle kendini dizginliyor











