Bizi Takip Edin

Diplomasi

‘Atina’da masada KKTC olsaydı bu olumlu hava yaratılamazdı’

Yayınlanma

KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu Harici’ye konuştu. Türkiye ile Yunanistan arasındaki iyileşmenin çok abartılmaması gerektiğini ifade eden Ertuğruloğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atina ziyaretine ilişkin “masada KKTC konusu yoktu, olsaydı bu olumlu hava yaratılamazdı” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Yunanistan ziyareti ile uzun süreli gerginlik döneminden sonra ikili ilişkilerin normalleştirilmesi yolunda en önemli adımlardan biri atıldı. Erdoğan’ın Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ile görüşmesi sonrası iki lider yeni işbirliklerine işaret etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Çözülemeyecek sorunumuz yok” derken, Yunanistan Başbakanı Miçotakis de, “Beraber hareket etmek zorundayız” mesajını verdi.

Erdoğan açıklamasında, Miçotakis ile Kıbrıs meselesini de ele aldıklarını belirterek, “Kıbrıs meselesinin adadaki gerçekler temelinde adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüme kavuşturulması tüm bölgenin yararına olacaktır” dedi.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atina ziyareti, Yunanistan’la ilişkiler ve Kıbrıs sorunu üzerine gazeteci Esra Karahindiba’nın sorularını yanıtladı.

‘Çok abartmamak gerek’

*Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde iyileşme görünüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kabinesiyle birlikte Yunanistan’a yaptığı ziyarette Yunan Başbakan Miçotakis ile birlikte Atina Bildirgesi’ne imza atıldı. Toplantıda verilen resimde masadaki herkes mutlu ve güler yüzlüydü. Tabi ki toplantı Türkiye ve Yunanistan arasındaydı. Kara suları, hava sahası gibi iki ülkenin yaşadığı sorunların çözümüne odaklanıldığı şüphesiz ama siz bu yakınlaşmadan KKTC adına, iki devletli çözüme yönelik de olumlu gelişmeler bekliyor musunuz? Bildirgeyi nasıl görüyorsunuz?

Konuları çok abartmamak gerekir. Türkiye ve Yunanistan ilişkilerinin iyileşmeye gitmesinden daha doğal bir şey olamaz. Zaten iki komşu ülke. İki NATO üyesi ülke. Doğal olarak ilişkilerinde bir normalleşmeye gitme gayreti içerisine girmeleri gerekir, girdiler. Ama bu, gerçek boyutlarının dışında Kıbrıs konusunda da şu olacak, bu olacak diye bir neticeye götürülecek bir yorumu hak etmiyor benim gördüğüm. Bunun olabilmesi için Rumların, Yunanların Kıbrıs Cumhuriyeti ve hükümeti diye bir varlık ortada yoktur noktasına gelmesi lazım. Eğer biz Kıbrıs’ta Kıbrıs sorunu denen sorunu çözmeye gideceksek bunun başlangıcı Kıbrıs sorununun ne olduğu noktasını tarif ederek “Kıbrıs sorunu nedir” sorusuna samimi bir şekilde cevap vererek olur ve her iki tarafın da bu konuda mutabakat sağlaması halinde bir ilerleme gündeme gelebilir. Şimdi Rum tarafına, Yunanlara sorarsanız ki Erdoğan’ın Miçotakis ile olan görüşmesinde böyle bir konunun konuşulduğunu işitmedim, konuşulduğunu da sanmıyorum.

*Hakan Fidan’a “masada bizimle ilgili bir konu oldu mu” diye sordunuz mu?

Yok, öyle bir görüşme olmadığını çok iyi biliyorum. Çünkü konuşulsa bu olumlu hava yaratılamazdı.

‘Kıbrıs konusunda geri adım başarısızlığa götürür’

*Atina’ya KKTC konusu hiç götürülmedi mi?

Benim bildiğim kadarıyla yok. Öyle bir şey götürülmedi. Çünkü Kıbrıs sorunu nedir? Kıbrıs sorununun tarifinde iki tarafın tarifinde bir mutabakat sağlanmadığı takdirde neyin çözümünden bahsedeceğiz? Rumlara, Yunanlara sorarsanız Kıbrıs sorunu 1974’te başlayan ‘Türk istilası ve devam eden Türk işgali’dir. Bunu söyleyenlere o zaman 1964’ten beri adada BM barış gücü askerleri neden var diye sormak lazım. Cevapları yok. Eğer sorun 74’te başladıysa 64’ten 74’e kadar adada ki hala barış gücü askerleri var, bunun izahı nedir? Dolayısıyla Kıbrıs sorunu 1974’te başlayan Türk istilası ve devam eden işgali sorunu değildir. Ama Rumlara ve Yunanlara göre öyledir. Bize göre Kıbrıs sorunu, Rum tarafının Kıbrıs Hükümeti ve Cumhuriyeti olarak tanınmasıdır. Bu tanınma ortadan kaldırılmadığı ve Güney Kıbrıs’ın sadece bir Rum devleti olarak tanınmadığı sürece siz Kıbrıs sorununun çözümünden bahsedemezsiniz. Dolayısıyla Türkiye ile Yunanistan’ın aralarındaki konuları, Ege konusu olsun, çeşitli sorunlar olsun, bunları çözmeye yönelik bir gayret içerisine girmesi iki NATO üyesi komşu ülke olarak, bundan daha doğal bir şey olamaz. Kıbrıs Türkü olarak bundan rahatsızlık duyan insanlar da değiliz. Ama bunun Kıbrıs konusunda Türk tarafı geri adım atacak, iki egemen eşit devlet noktasından vazgeçilecek, sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin içerisine Türklerin nasıl amalgeme (konsolide) edileceği bir politikaya nasıl gelinecek gibi yorumlara sebep olunmaması gerekir. Çünkü bunun gerçekle uzaktan yakından alakası yoktur. Kıbrıs konusuna bu şekilde yaklaşım, başarısızlığa gitmenin garantisidir. Zaten 60 yıl böyle gidildi.

‘Pesimist değil gerçekçiyim’

*Biraz pesimist yaklaşmadınız mı?

Ben gerçekçi olmayı tercih ederim. Gerçekçiliği pesimizm diye yorumlamak isteyen olursa buyursun yapsın. Ben gerçekçilikten bahsediyorum. Kıbrıs Türk’ü hiçbir zaman Rum tarafını Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temsilcisi olarak kabul etmeyecektir. Adına Kıbrıs Cumhuriyeti denen Rum devletinin bir statüsü konumunu asla kabul etmeyecektir. Kıbrıs Türkü bir toplum değildir. Kıbrıs Türkü egemen bir devlet sahibi bir halktır. Bu statüsü kabul görmediği sürece ve Kıbrıs konusunun uzlaşıya yönelik bir müzakere süreci gündeme gelecekse iki egemen eşit devletin varlığı temelinde bir süreç gündeme gelmeyecekse, herhangi bir görüşme sürecinin olmayacağı da işin gerçeğidir. Buna nasıl bakarlarsa baksınlar, bunu pesimist diye mi gerçekçi diye mi nitelerler. Bu benim problemim değil. Ben bir Kıbrıs Türk insanı olarak devlet sahibi bir halk noktasından geri adım atarak bir Rum devletinin içerisinde bir toplum statüsünü benimsememizi asla kabul edecek bir halk olmadığımızı bildiğim için bu şekilde net konuşuyorum. Hayal gücüyle toz pembe senaryolar çizerek Kıbrıs konusuna bakmak isteyenler nasıl isterse öyle baksın. Ben gerçekçi bakmayı tercih ederim.

‘Rusya’nın diplomatik temsilciliği tanıma anlamına gelmiyor’

*Rusya’nın KKTC’de diplomatik temsilcilik açma kararı Türkiye’de hareketliliğe neden olmuştu. “Acaba Rusya, KKTC’yi tanır mı, bu hamle bir işaret mi” şeklinde tartışmalar yapıldı. Bu konunun detayları nelerdir? Ayrıca KKTC’nin tanınması konusunda Türk Devletleri Teşkilatı üye ülkeleri bakımından bir ilerleme var mı? Örneğin Azerbaycan’ın KKTC’yi tanımasının önünde AB’nin koz olarak kullandığı söylenen Karabağ sorunu gibi bir sorun vardı. Bu konudaki diplomatik girişimlerinizde son durum nasıl?

Konu ilk günden itibaren yanlış yansıdı. Sıra dışı bir konu da değildi. Çünkü ABD’nin kuzey Lefkoşe’de, güneydeki Büyükelçiliklerinin bir irtibat ofisi var. İngilizlerin var. Bunların hiçbirinin adı konsolosluk değil, başkonsolosluk değil. Rusya’nın da güneyde Büyükelçiliği var. Kuzeyde Amerikanlar, İngilizler, Fransızlar, Almanlar gibi bir irtibat ofisi açtılar. Bunun nedeni de bizim kuzeyde artan bir Rus nüfus. Bunlar Güney Kıbrıs’a geçemiyor. Rum, bunların Güney Kıbrıs’a geçmesine izin vermiyor çünkü adaya KKTC’den geldiler. Rumlara göre KKTC’den gelen kişi “bizim adamıza gayrimeşru giren kişi” olarak nitelendiriliyor. Ruslar da şimdi böyle bir ofis açarak kuzeydeki Rus vatandaşlarına konsolosluk hizmeti verecek. Ama bu KKTC’nin tanındığı anlamında yorumlanmaması lazım. Güneydeki elçiliklerinin bir uzantısı, güneye akredite. Bize akredite değil. Amerikalılar da değil, İngilizler de değil. Ama gayri resmî olarak bizimle çalışıyorlar.

‘Azerbaycan’ın açılımı KKTC’yi nihai tanımaya gidebilir’

Tanınma konusunda ise çok aceleci olmayın. Bakın, tanınma politikamız 2017’den sonra gündeme geldi. Yıllardır biz tanınmayı talep eden bir politika güttük ve başaramadık gibi bir durum yok. Bu şekilde eleştiren muhaliflerimiz var. Ama doğru değil. Biz Kıbrıs konusunda 60 yıl sürdürülen BM müzakereleri süreci içerisinde tanınma politikası gündeme getirmedik. Çünkü ortaklık kurmak için müzakere ederken tanınmayı talep etmek tutarlı değildi. 2017’de Crans-Montana’da müzakere süreci çöktüğü için onun sonrasında egemen eşit devlet, eşit uluslararası statü politikasına girdik. Dolayısıyla daha çok yeni bir politikadır. Bunun hemen bugün yarın netice vereceği kolay bir süreç olmadığını biliyoruz zaten. Hayal kurarak girmedik bu sürece. Evet, Türk Devletleri Teşkilatı’na Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sayesinde gözlemci üye ülke olduk; ilk defa anayasal ismimizle ve bayrağımızla… Ama tabi o örgütte de her şey istediğimiz gibi bir iddia sahibi değiliz. En uygun ilişkilerimiz şu anda Azerbaycan’la gerçekleşti; o da Karabağ olayı bittikten sonra Azerbaycan’ın açılımı gündeme geldi. Ve İlham Aliyev’in orada gerçekleştirilen bir toplantıda “KKTC bayrağı burada her zaman dalgalanacaktır” diye beyanatı olmuştu. Karabağ olayı gerçekleştikten sonra Azerbaycan’ın bizimle olan ilişkilerinde ciddi bir açılım içerisine girdiğini görüyoruz. Bu önümüzdeki zaman diliminin ne kadar olacağıyla ilgili kimse net bir şey söyleyecek durumda değil ama bunun nihai tanınmaya gideceği yorumunu yapmak mümkün. Şunu da kimse unutmasın, Rum tarafı; Türk devletleri olsun, Türk Devletleri Teşkilatı’ndaki üye ülkeler olsun, İslam İşbirliği Teşkilatı ülkeleri olsun, özellikle Avrupa Birliği ile ilişkilerini silah olarak kullanıp bizimle olan ilişkileri sabote etmeye ciddi ciddi gayret sarf ediyor. Mesela Kazakistan, en son orada yapılan liderler zirvesine KKTC’yi davet etmedi. Ersin Tatar gidemedi çünkü KKTC davet edilmedi. Liderler Zirvesi için bize davet gelmedi Kazakistan’dan. Bunun sebebi de Rum tarafının AB ilişkilerini kullanarak Kazakistan’a ticari ilişkileri, AB’nin Kazakistan’daki projeleri, programları, finansman sağladığı konuları kullanarak baskı yapması.

Bir de tabi BM Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs konusunda aldığı kararları aleyhimize kullanıyor. Sanki bu kararlar bağlayıcı kararlarmış gibi. Biliyorsunuz, KKTC kurulduğunda BM Güvenlik Konseyi bunu eleştiren ve bu devlete yardımcı olunmaması çağrısı yapan kararlar aldı. Bunları kullanarak bizimle olan ilişkileri sabote ediliyor bu ülkelerin. Şimdi şu nokta göz ardı ediliyor: Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs konusunda aldığı kararların hiçbiri bağlayıcı kararlar değildir; tavsiye niteliğindedir. Bunlara uymayan ülkelere BM’nin yaptırım uygulaması söz konusu değildir. Buna en tipik ve tek örnek de Türkiye’dir. Türkiye, o kararlara uygun hareket etmiyor. Rum tarafını tanımıyor; KKTC’yi tanıyor, oraya büyükelçi gönderiyor. KKTC’den büyükelçi kabul ediyor. Dolayısıyla BMGK’nın Kıbrıs’la ilgili aldığı kararların hilafına politika uyguluyor. Kimse bugüne kadar BM’nin Türkiye’ye yönelik ceza, müeyyide uyguladığını söyleyemez. Çünkü yok, olamaz. Bu kararların hepsi de tavsiye niteliğindedir. O yüzden böyle oyunlarla KKTC’nin önü kapatılmaya çalışılıyor. Biz kararlı olduğumuz sürece devletimize sahip çıkarak anavatanımızla birlikte bütün zorluklara göğüs gererek geleceğimizi şekillendirmeye kararlıyız.

‘BM, tampon bölgede Rumlara toprak verdi’

*Birleşmiş Milletler’den söz etmişken Pile – Yiğitler yoluyla ilgili ciddi bir kriz yaşandı. BM Barış Gücü askerleriyle Türk kolluğu arasında gerginlik yaşanmıştı. Orada da bir çifte standart söz konusuydu. Bölgedeki köylerde yaşayan Rumlar gümrük uygulamasından geçmeden merkeze ulaşabilirken aynı hak Türklere sağlanmıyordu. O dönemki gerginlik KKTC ve BM arasındaki ilişkiyi zedeledi mi? Yol projesiyle ilgili en son hangi aşamaya gelindi?

Zaten hiçbir zaman BM ile doğru düzgün bir ilişkimiz olmadı. BM her zaman Rum tarafını ödüllendirdi. Şiddet olayı da BM askerlerinin hadsizliğinden kaynaklanmıştı. Planlanan bir olay değildi. Olayı çok iyi biliyorum. Çünkü BM ile Pile yolunu müzakere eden, başından beri, halen bugün de olayı bilen kişi benim. BM Barış Gücü Özel Temsilcisi ve misyon şefi Colin Stewart ile süreci müzakereli götüren, anlaşmayı sağlayan benim.

*Anlaşma var olduğu halde mi o sonuçla karşılaştınız?

Tabi. Yiğitler köyünden Pile güzergahına doğru BM’ye göre ara bölge sayılan, bize göre bizim toprağımız saydığımız Çayhan Düzü var. Pile’nin üst başı burası. Orada bizim bir de askeri birliğimiz var. Ama bir noktasında, Pile’ye bir, bir buçuk kilometre mesafede bizim de ara bölge diye kabul ettiğimiz bir yer var. Onevler denen bölge orası. Dolayısıyla BM’nin otoritesini kabul ettiğimiz bir yer. Ara bölgede otorite BM’dedir. Bizim yol geldi, Yiğitler’den çıktı, Çayhan Düzü’nü geçti. O ara bölgenin başladığı yerde durduk. Çünkü BM işte burada hata yaptı. Bizimle yol projesini müzakere edip mutabakat sağlarken bizimle istişare etmediği konularda Rum tarafıyla başka bir anlaşma yapmış. Tam bizim yolun geçeceği güzergahın olduğu yerde, Rum’a parselasyon izni vermiş ve Rumlar orada yerleşim yeri, evler inşa edecek.

*Tampon bölgede Rumlara nasıl toprak verilebilir?

Verdi işte.  Bu tamamen BM’nin olayı yüzüne gözüne bulaştırması olayıdır. Çok büyük bir fiyaskodur. Çünkü biz yolu nerden yapacağımızı kendilerine harita vererek gösterdik. Güzergahın neresi olduğunu biliyorlar. Bizim güzergahımızı etkileyecek şekilde Rum’un parselasyon çalışması yapmasına izin veriyorlar. Ki bizim herhangi bir şekilde buna onayımız yok. Hiçbir şekilde kabul etmiyoruz.

*Size sordular mı peki?

Sormadılar. “Rumlarla anlaşma yapıyormuşsunuz” dedik. “Evet” dediler. “Anlaşmayı bize verir misiniz” dedik. “Vermem” dediler. Sonra fiiliyatta gördük. Yol geldi, devam edeceğiz. Karşımıza Rum’un inşaat çalışmaları çıktık. Biz de tepki gösterdik. Asker boy gösterdi. Durdular.

*Peki parselasyon çalışması iptal oldu mu yoksa askıya mı alındı?

Yok, çekildiler ama biz de yola devam edemiyoruz çünkü etmemiz için ara bölgeye girmemiz lazım. BM’nin onayı olmadan ara bölgeye girmek demek, büyük bir sorun demek.

*Fakat o dönem hem KKTC hem de Türk yetkiler çok net konuşmuştu. “Biz bu yolu kim ne dersin yapıp bitireceğiz” denmişti.

Yapacağız. Yine aynı şeyi söylüyorum. 18 Ağustos’ta gerginlik çıktı. O krizi çözmek için diplomasiye geçildi. Defalarca BM heyetiyle görüşüldü. Biz yol projesini yapma konusunda mutabakatı 9 Ekim’de sağladık. Mutabakat neticesinde 9 Ekim’e kadar ara bölgeye kadar olan yolu da yapmaya devam ettik. Ama ara bölgeye geldiğimizde karşımızda Rum’u bulduk. Bu BM’nin samimiyetsizliğidir. BM, bizim yolumuzun nereden geçeceğini bile bile, bizim projemizi sabote edecek şekilde Rum’la anlaşma yapıp önümüzü yerleşim projeleriyle kesmeye çalıştı. Şu anda proje donmuş durumda. Bizim yolumuz durdu. Rumların da inşaatı yok ortada. Tepkimiz üzerine parselasyon durdu. Şu anda iki taraf da duruyor.

*Rumlar, “BM burayı bize verdi, inşaatımızı yaparız” derse ne olacak?

Yapamazlar. Mümkün değil. Bunun mümkün olmadığını bildikleri için durdular zaten.

‘Kıbrıs sorununun İsrail-Filistin konusuyla benzerliği yok’

*Türkiye, İsrail ve Filistin arasında garantörlük modelini tartışırken Kıbrıs modeli örnek gösterildi. Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin düzenlediği panelde de yine Kıbrıs’taki garantörlük modeli örnek gösterilmişti. Bazı akademisyenler bu modeli tartışırken diğerleri de İsrail’in Filistin’e karşı uyguladığı orantısız güç bakımından iki ülke arasındaki problemin Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler arasında olanlarla benzeşmediğini öne sürüyor. Kıbrıs modeli Türkiye’nin garantörlük açısından gerçekten örnek gösterilebilir mi? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence Türkiye’nin ortaya koyduğu garantörlük politikasıyla Kıbrıs modelinin karıştırılmaması gerekir. O çok farklı bir garantörlük. Benim gördüğüm kadarıyla Sayın Hakan Fidan’ın söz konusu garantörlükle ilgili söyleminde net bir duruş, nasıl bir garantörlük olacağıyla ile ilgili herhangi bir detay yok. Askeri varlık mı olacak yoksa askeri varlığın olmadığı başka bir garanti sistemi mi olacak? Bu netleştirmesi gereken apayrı bir konu. Kıbrıs’taki garanti sistemi ile hiçbir alakası olmayan bir garanti sistemi olacaksa olacak bana göre. Bizim için önemli olan Gazze’de yaşananlardan sonra yıllarca bize Kıbrıs konusunda “Türkiye’nin garantisinden asla vazgeçilmemesi gerekir, vazgeçmeyiz” yönündeki politikalarımızı eleştiren muhaliflerimiz, “garanti sistemleri artık çağdışı kalmıştır, Kıbrıs’ta Avrupa Birliği garantisi yeterlidir, AB üyesi Kıbrıs’ın AB üyesi olmayan bir ülke yani Türkiye tarafından garanti edilmesi gibi bir olay söz konusu değildir” yönündeki eleştirilerinin ne kadar anlamsız, ne kadar gerçekle bağdaşmayan yaklaşımlar olduğu, garanti sisteminin ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkmıştır.

Ama Kıbrıs konusundaki garanti sisteminin aynen veya onun bir modalitesinin Gazze konusunda uygulamaya girmesi gibi bir yorumu da ben gerekli görmüyorum. O bambaşka bir olay. Kıbrıs’taki Rum-Türk meselesinin İsrail-Gazze konusuyla özdeşleştirilmesiyle doğru bulmuyorum. Farklı bir konudan bahsediyoruz. Kıbrıs konusunun İsrail-Filistin olayıyla bir benzerliği yok çünkü Kıbrıs sui-generis (kendine özgü) bir konudur. Kıbrıs’ta bir ortaklık devletinin bozulmasından bahsediyoruz. Ortalık devletinin kurulmasında anlaşmalara imza atan bir Türk tarafı var. Bizim imzamız olmadan Kıbrıs Cumhuriyeti diye bir devlet 1960’da kurulamazdı. O bambaşka bir olay. Bu ortaklığı bozan bir Rum tarafı var. Dünyanın Rum’u ortaklığı bozan taraf olmasına rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıması Kıbrıs sorunudur. Bunun Filistin-İsrail konusuyla uzaktan yakından bir benzerliği yok.

Diplomasi

Avrupa ve ABD arasında Ukrayna’ya destek çatlakları büyüyor

Yayınlanma

Ukrayna’ya güvenlik garantileri sağlamak ve ateşkes sonrası çok uluslu güç konuşlandırmak amacıyla kurulan “gönüllüler koalisyonu”, askeri eğitimlerin ortak planlanması ve Avrupa’nın sanayi potansiyelinin kullanılmasını görüşmek üzere Paris’te toplanıyor. Avrupa ülkeleri arasında Rusya ile doğrudan diyalog, yaptırımlar ve Ukrayna’ya bütçeden askeri yardım sağlanması konularında ciddi görüş ayrılıkları yaşanırken, bazı Doğu Avrupa ülkeleri misyona katılmayı reddediyor.

Ukrayna’ya destek veren ve ağırlıklı olarak Avrupa ülkelerinden oluşan “gönüllüler koalisyonu”, Rusya ile yaşanan çatışmada Kiev’e yönelik güvenlik garantilerini ve ortak askeri eğitim planlarını ele almak üzere 13 Temmuz’da Paris’te bir araya geliyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, toplantıda Avrupa’nın sanayi potansiyelinin bu amaçla kullanılmasına yönelik planların yanı sıra askeri tatbikatların ortaklaşa planlanmasının da tartışılacağını açıkladı.

Zirvenin ertesi günü tüm katılımcıların, “Avrupa’nın Stratejik Uyanışı” sloganıyla Şanzelize Caddesi’nde düzenlenecek geleneksel Bastille Günü askeri geçit törenine katılması öngörülüyor.

Gönüllüler koalisyonu, olası bir ateşkes durumunda Ukrayna için güvenlik garantileri geliştiren, çoğunluğu Avrupa ülkelerinden oluşan 30’dan fazla devletin birleşiminden oluşuyor. Girişimi 2024 yılının sonlarında Fransa ve İngiltere başlattı. Aynı ülkeler, ateşkes rejimini denetlemek üzere Ukrayna’ya Avrupa askeri birliği gönderilmesi fikrini de ilk ortaya atanlar oldu.

Macron, geçen yılın eylül ayında yaptığı açıklamada, 26 ülkenin Ukrayna’ya asker göndermeye veya bu misyonu desteklemek için fon ayırmaya hazır olduğunu teyit ettiğini bildirdi. Rusya bu girişime kesin bir dille karşı çıkıyor. ABD ise bugüne kadar böyle bir misyon için gerekli olan teknik ve lojistik desteği sunmayı kabul ettiğini beyan etmedi.

Avrupa müttefikleri arasında uzlaşı aranıyor

Paris’te düzenlenen ocak ayı toplantısının ardından katılımcı ülkeler, çatışma sonrasında Ukrayna’da çok uluslu güçlerin konuşlandırılmasına yönelik bir niyet deklarasyonu imzaladı.

Belgede, yabancı güçlerin ülkede yer almasının parametreleri belirlendi. Bu kapsamda askeri üslerin kurulması, hava ve deniz sahasının korunması ile çok uluslu gücün Ukrayna Silahlı Kuvvetleriyle etkileşim sistemi ele alındı.

Avrupa diplomatik kaynakları, tüm bu adımlardan önce bir ateşkes rejiminin kurulması gerektiğini belirtti.

Rus basınına konuşan konuya aşina kaynak, “Avrupa’nın yaklaşımına göre öncelikle bu noktaya ulaşılmalı, ardından başta Ukrayna olmak üzere tüm taraflar için güvenlik garantileri detaylıca tartışılmalıdır. O zamana kadar asker gönderilmesi konusu gündemde yer almıyor” dedi.

Fransa, Almanya ve İngiltere liderleri 7 Haziran’da yaptıkları ortak açıklamada, Ukrayna krizinin çözümü için müzakerelerin yeniden başlamasını ve Rusya ile doğrudan diyaloğun yeniden kurulmasını destekledi. Liderler, “adil ve kalıcı bir barış” için beş şart öne sürdü. Bu şartlar arasında çatışmaların durdurulması ve mevcut cephe hattının herhangi bir anlaşma için başlangıç noktası olarak kabul edilmesi yer alıyor.

Ancak diplomatik kaynak, Ukrayna konusundaki diplomatik sürecin şu an fiilen dondurulduğunu belirtti. Kaynak, “ABD’nin odağını İran’a çevirmesi nedeniyle süreç durma noktasına geldi. ABD ve Rusya devlet başkanları arasında telefon görüşmeleri artık nadiren gerçekleşiyor. ABD’li müzakerecilerin yeniden Moskova’ya gelebileceğini öngörüyorum ancak bu durum gerçek müzakerelere yol açmaktan ziyade fikir alışverişiyle sınırlı kalacaktır. Üstelik şu anda askeri tansiyonun yükseldiği bir aşamadayız” değerlendirmesinde bulundu.

Avrupa Birliği (AB) içinde Rusya ile doğrudan diyaloğun yeniden başlatılmasına yönelik tartışmalar mayıs başında hareketlendi. Batı medyasında Moskova ile temasları yürütecek özel temsilci adayları arasında Almanya eski şansölyeleri Gerhard Schröder ve Angela Merkel ile Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın isimleri geçti. Konuyla ilgili 28 Mayıs’ta Kıbrıs’ta AB Dışişleri Bakanları toplantısı düzenlense de resmi bir açıklama yapılmadı.

Haziran ortasında Fransa, İngiltere ve Almanya’nın Moskova büyükelçileri Nicolas de Rivière, Nigel Casey ve Alexander Lambsdorff, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikhail Galuzin ile görüştü. Rusya Dışişleri Bakanlığı, görüşmeye ilişkin açıklamasında, büyükelçilere ülkelerinin Ukrayna krizine yönelik yıkıcı politikalarına dair değerlendirmelerin iletildiğini, bu politikaların Kiev yönetimini Batı’nın “gönüllüler koalisyonu” adına savaşı sürdürmeye teşvik ettiğini savundu.

Görüşme öncesinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Avrupa ülkelerinin çözüm sürecini etkileme fırsatını kaçırdığını ve yapıcı olmayan bir tutum takındığını ifade etti.

Brüksel’de 18 Haziran’da düzenlenen AB zirvesi öncesinde, Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’nın gelecekteki müzakerelere zemin hazırlamak amacıyla üst düzey bir Rus yetkiliyle iki kez telefon görüşmesi gerçekleştirdiği basına yansıdı. Ancak Avrupa’da Rusya ile müzakerelerin formatı konusunda henüz ortak bir duruş yok.

NATO’nun 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirdiği zirve kapsamında, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Delfi portalına verdiği mülakatta, AB’nin Moskova’yı müzakerelere zorlamayı hedeflediğini belirtti.

Kallas, Avrupa’nın her zaman Ukrayna’nın yanında yer alması sebebiyle arabulucu rolü üstlenemeyeceğini kaydetti.

Rusya’ya yönelik 21’inci yaptırım paketinin hazırlıklarına da değinen Kallas, AB’nin Kiev’in olası müzakerelerdeki konumunu güçlendirmesi gerektiğini vurguladı.

Financial Times gazetesinin haberine göre, Avrupalı liderler Ankara’daki zirveyi başarılı olarak değerlendirdi. Zirvede ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy ile de görüştü.

NATO ülkeleri, yayımladıkları sonuç bildirisinde Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim amaçlı 70 milyar avro tahsis etme taahhüdünde bulundu ve 2027’de de bu destek seviyesini korumaya hazır olduklarını teyit etti.

Yeni yaptırımların ele alınacağı AB Dışişleri Bakanları toplantısı ise Brüksel’de pazartesi günü başlıyor. Euractiv’in haberine göre, ekonomileri büyük ölçüde turizme dayalı olan Fransa, İtalya ve Yunanistan; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in gündeme getirdiği, 2022’den bu yana Rus ordusunda görev yapmış kişilerin AB’ye girişinin yasaklanması önerisine karşı çıkıyor.

Yunanistan ayrıca Rus petrolüne varil başına 44 dolar tavan fiyat uygulanması teklifine de direnç gösteriyor. Bulgaristan ise Moskova ve Tüm Rusya Patriği Kirill’in yaptırım listesine alınmasını engelledi.

Askeri yardımlar konusunda da bazı AB üyeleri ulusal bütçelerinden kaynak ayırmaya yanaşmıyor. Çekya, Ankara’da onaylanan NATO taahhütlerine katılmayı reddetti. Çekya Başbakanı Andrej Babiš, Avrupa için önceliğin kendi füze savunma sistemini güçlendirmek olması gerektiğini savundu.

Macaristan Başbakanı Péter Magyar, yardım paketine katılımın gönüllülük esasına dayandığını hatırlattı. Slovakya ve Bulgaristan da bu girişime katılmazken, Bulgaristan Başbakanı Rumen Radev, ülkelerinin Ukrayna’ya yalnızca askeri teçhizat onarımı konusunda destek vereceğini açıkladı.

Bahsi geçen Doğu Avrupa ülkeleri, Ukrayna’ya asker gönderme olasılığını da kesin bir dille dışlıyor. Benzer bir tutum sergileyen Hırvatistan Cumhurbaşkanı Zoran Milanović, “gönüllüler koalisyonu” ile ilişkilendirilmemek adına Hırvat askerlerinin Paris’teki Bastille Günü geçit törenine katılmasına izin vermedi.

ABD yönetimi Patriot üretimi ve hava sahası seçeneğini değerlendiriyor

Ankara’daki zirvede Donald Trump, ABD’nin Ukrayna’ya Patriot hava savunma sistemleri için füze üretimi lisansı verebileceğini dile getirdi. Zelenskiy ile gerçekleştirdiği görüşmede Trump, “Sonradan size bunları eksik verdiğimizi söyleyemezsiniz. Benim fikrim, bunları kendiniz üretmenizdir” dedi.

Trump, konuyu henüz sistemlerin üreticileri olan Lockheed Martin ve RTX firmalarıyla görüşmediğini belirtti. Ukrayna’nın yakın zamanda ABD’den ek önleme füzesi alamayacağını da ekleyen Trump, “Elimizde Patriot var ama sayıları az. Onlara kendimizin ihtiyacı var” diye konuştu.

CNN, üretimin başlamasının aylar alabileceğini aktarırken; The New York Times, alt yükleniciler tarafından sağlanan parça tedarikinin temel sorunu oluşturduğunu yazdı.

Aynı görüşmede Trump, güvenlik garantilerinin bir parçası olarak ABD’nin Ukrayna üzerinde hava sahasını kapatabileceğini ilk kez kamuoyu önünde dile getirdi.

Washington’ın Ukrayna hava sahasını kapatmaya hazır olup olmadığı yönündeki soruya Trump, “Gerekirse evet” yanıtını verdi ancak bir barış anlaşmasına varılması durumunda bu tür önlemlere gerek kalmayabileceğini sözlerine ekledi.

Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine düzenlediği saldırıları da değerlendirdi. Trump, “Bu bir tırmanma, ancak savaşın sona ermesine yardımcı olabilecek bir tırmanmadır” ifadesini kullandı.

Rubio ise Ukrayna ordusunun Rusya’nın iç kesimlerini vurma kabiliyetinin, çatışmanın sonlandırılması için yürütülecek müzakerelerde alan yaratmasını umduklarını açıkladı.

Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile telefonda görüşmeyi planladığını belirtse de bu görüşme henüz gerçekleşmedi. Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner üzerinden yürütülen Moskova temasları da duraklamış durumda. Putin ile en az yedi kez bir araya gelen Witkoff’a, aralık ve ocak aylarındaki son iki ziyaretinde Kushner eşlik etti.

Şubat ayı sonunda ABD ile İran arasında başlayan gerilimle birlikte her iki isim de Ortadoğu hattına odaklanarak ateşkes mutabakatının hazırlanması sürecinde yer aldı.

Ancak The New York Times’a konuşan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir kaynak, Witkoff ve Kushner’ın Ukraynalı ve Rus yetkililerle neredeyse her gün iletişimde olduğunu ve daha önce kamuoyuna yansımayan yüz yüze görüşmeler gerçekleştirdiklerini iddia etti.

Kaynağa göre her iki müzakereci de tartışılacak yeni bir somut gelişme olması durumunda Moskova ve Kiev’i ziyaret etmeye hazır, ancak yalnızca fotoğraf karesi vermek için gitmek istemiyorlar.

Rusya müzakere için taleplerinin karşılanmasını şart koşuyor

Moskova yönetimi ise pozisyonunu koruyor. Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov, 7 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Zelenskiy, birliklerini şu anda Rusya toprağı olan Donbass ve diğer bölgelerden çekerek çok sorumlu bir karar alıp savaşı hala durdurabilir. Durumu fiilen kabul ederse ertesi gün çatışmalar sona erer” dedi.

Peskov, bu gerçekleşene kadar Rusya’nın askeri harekâtı sürdüreceğini ve bir tampon bölge oluşturmaya devam edeceğini sözlerine ekledi.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, 10 Temmuz’da yayımladığı bildiride Kiev’i “Rusya’nın sivil nüfusuna ve sivil altyapısına yönelik terörü artırmaya çalışmakla” suçladı.

Bakanlık Sözcüsü Maria Zaharova, Minsk-Anapa seferini yapan turist otobüsüne yönelik saldırıdan sınır bölgelerindeki can kayıplarına kadar bir dizi gelişmeyi sıralayarak, “Tüm bu olgular, Ukrayna’nın askersizleştirilmesi ve naziden arındırılması ile bu topraklardan kaynaklanan tehditlerin ortadan kaldırılmasına yönelik görevlerin güncelliğini teyit ediyor. Bu hedeflere mutlaka ulaşılacaktır” dedi.

Moskova, Kiev ile 2025 yılının ilkbahar ve yaz aylarında İstanbul’da yürütülen doğrudan müzakereleri yeniden başlatmaya hazır olduğunu belirtiyor.

Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 23 Haziran’da katıldığı büyükelçiler yuvarlak masa toplantısında, “2025 sonbaharında radardan çıktılar ve müzakereleri durdurduklarını açıkladılar. Biz bunları kaldığı yerden her an yeniden başlatmaya hazırız. Muhtemelen geçen yıl Ukraynalılara birileri diyalog kurmamalarını ve savaşmaya devam etmelerini söyledi” dedi.

Temmuz ayında Mozambik’e gerçekleştirdiği ziyarette Lavrov, Batı’yı Rusya’yı müzakereye çağırırken varılan anlaşmaları baltalamakla suçladı. Lavrov, 9 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Batı’nın müzakereli bir çözüm istediğine artık inanmayacağız. Bu iyi niyet ve umut stoğu tamamen tükenmiştir” ifadelerini kullandı.

Avrupa ülkelerinin Rusya’yı stratejik olarak yenilgiye uğratmak istediğini belirten Peskov, bunun “tarihin en büyük hatası” olduğunu savundu.

ABD’nin tutumunda ise bir ikili durum gözlemlediklerini ifade eden Peskov, Washington’ın bir yandan Kiev’e silah sevkiyatını sürdürürken, diğer yandan Avrupalıların aksine barış sürecine katkıda bulunma isteğini koruduğunu söyledi.

Peskov, “Bazen yanılsalar da bu isteğin samimi olduğunu düşünüyor ve bunu memnuniyetle karşılıyoruz” değerlendirmesini yaptı.

Ukrayna ise Rus petrol rafinerilerine yönelik saldırılarını sürdürürken, bu eylemlerin kapsamını genişletme tehdidini yineliyor.

The New York Post gazetesinin haberine göre Kiev, çatışmaları sona erdirmek için Moskova üzerindeki baskı dengesinin değiştirilmesi gerektiğine inanıyor.

Zelenskiy, 4 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Rusya’nın sesini duyacağı taraflar kesinlikle ABD, diğer G7 ve G20 ülkeleri ile Avrupa’dır” ifadesini kullandı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Bloomberg: Graham’in ölümü Ukrayna yardımını zorlaştıracak

Yayınlanma

ABD’li Senatör Lindsey Graham’in 71 yaşında hayatını kaybetmesi, Ukrayna ve diğer müttefiklerin Washington’daki en etkili destekçilerinden birini yitirmesine yol açtı. Bloomberg’in analizinde, Graham’in ölümünün ardından Kiev ve Avrupalı ortakların Beyaz Saray ile iletişim kurmak için yeni kanallar aramak zorunda kalacağı belirtildi.

ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’in vefatı, Ukrayna’nın Beyaz Saray ile en etkili iletişim kanallarından birini kaybetmesine neden oldu.

Bloomberg’in haberine göre, Graham’in yokluğu Ukrayna ve diğer ABD müttefikleri için Washington’da büyük bir boşluk yaratacak.

Graham, ABD Başkanı Donald Trump ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy arasındaki gergin ilişkilere rağmen, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin önemli bir kısmında Kiev’e askeri destek sağlanması için çaba harcıyordu.

Bloomberg, Graham’in vefatıyla birlikte Ukrayna ve diğer ABD müttefiklerinin, Trump’ın yakın çevresinde yeni güvenilir isimler bulmak zorunda kalacağına dikkat çekti.

Haberde, Graham’in Trump ile yakın ilişkilerini, Senato’daki Demokratlarla çalışma becerisini ve yabancı liderlerle kurduğu güçlü bağları birleştiren benzersiz bir yetenek setine sahip olduğu, bu nedenle yeni bir kanal bulmanın kolay olmayacağı ifade edildi.

“Kiev için büyük bir kayıp”

Bloomberg’e konuşan bir kaynak, Kiev yönetiminin Graham’in ölümünü, “Ukrayna’yı samimi şekilde destekleyen ve yardım etmek için elinden gelen her şeyi yapan nadir bir Cumhuriyetçinin kaybı” olarak değerlendirdiğini aktardı.

Ukraynalı siyaset bilimci Volodimir Fesenko da Kiev’in Graham’in ölümünün ardından ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğunu belirtti.

Fesenko, “Bizim için şimdi temel soru şu: Senato’da güçlü bir konuma sahip olan ve Trump’a doğrudan erişebilen Graham gibi başka aktörler var mı?” değerlendirmesini yaptı.

İsmi açıklanmayan bir Avrupalı diplomat ise Avrupa’da Graham’in sadece Ukrayna’yı destekleyen değil, aynı zamanda Rusya üzerinde baskı kurabilen, Beyaz Saray bünyesinde nüfuz sahibi bir figür olarak görüldüğünü dile getirdi.

Senatör Lindsey Graham, vefatından sadece birkaç saat önce Rusya’ya yönelik yeni kısıtlamaları içeren yasa tasarısının tamamlanması gerektiğini söylemişti.

Graham, esprili bir dille yaptığı açıklamada, “Şu anda ölemem. Rusya’ya yaptırım uygulamam, İran ile durumu çözmem ve İsrail ile Suudi Arabistan ilişkilerini normalleştirmem gerekiyor” ifadelerini kullanmıştı.

Aort yırtılması ve aterosklerotik kalp damar hastalığı nedeniyle 71 yaşında hayatını kaybeden senatörün ardından ABD Başkanı Donald Trump taziye mesajı yayımladı.

Trump, federal binalardaki bayrakların yarıya indirilmesi talimatını verirken, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda Graham için, “Tanıdığım en büyük insanlardan ve senatörlerden biriydi. Her zaman çalıştı ve gerçek bir Amerikan vatanseveriydi. Lindsey çok aranacak” yazdı.

Rusya’nın yaptırım listesindeydi

Rusya yönetimine yönelik istikrarlı eleştirileriyle bilinen Graham, 2018 yılında Rusya’ya karşı hazırlanan ve “cehennem yaptırımları” olarak adlandırılan yasa tasarısının mimarlarından biriydi. Bu tasarıyla Rusya’nın devlet borcuna yönelik yaptırım kavramını ortaya atmış ve siber sektöre kısıtlamalar getirilmesini savunmuştu.

Rusya İçişleri Bakanlığı, Mayıs 2023’te Zelenskiy ile görüşmesinin ardından Graham hakkında arama kararı çıkarmıştı. Rusya Federal Mali İzleme Servisi (Rosfinmonitoring) ise Şubat 2024’te ABD’li senatörü terör ve ekstremizm destekçileri listesine dahil etmişti.

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB askerlik çağındaki Ukraynalıların girişini kısıtlayacak

Yayınlanma

Avrupa Birliği, temmuz ayında kabul edeceği yeni direktifle askerlik çağındaki Ukrayna vatandaşlarının birliğe girişine kısıtlama getirmeyi ve koruma statüsü vermeyi reddetmeyi planlıyor. Polonya İçişleri Bakan Yardımcısı Maciej Duszczyk, hazırlıklarında son aşamaya gelinen ve Varşova yönetiminin de desteklediği düzenlemenin Mart 2027 tarihinde yürürlüğe gireceğini duyurdu.

Avrupa Birliği (AB), askerlik yükümlülüğü bulunan Ukrayna vatandaşlarının birliğe girişini kısıtlamaya ve bu kişilere koruma statüsü verilmesini reddetmeye hazırlanıyor.

Polonya gazetesi Rzeczpospolita’nın Polonya İçişleri Bakanlığının göç politikasından sorumlu Bakan Yardımcısı Maciej Duszczyk’e dayandırdığı habere göre, konuya ilişkin AB direktifi temmuz ayında kabul edilecek ancak Mart 2027 tarihinde yürürlüğe girecek.

Polonya İçişleri Bakan Yardımcısı Duszczyk, düzenlemeye ilişkin yaptığı açıklamada, “Değişiklikler üzerindeki çalışmalar tamamlanmak üzere. Polonya bu adımları destekliyor” ifadesini kullandı.

Yeni düzenleme kapsamında AB genelindeki geçici koruma statüsü, yalnızca Ukrayna resmi makamları tarafından verilmiş seferberlik tecil veya muafiyet belgesine sahip Ukrayna vatandaşları için geçerli olacak.

Kiev değişiklik talep etti

Ukraynalı mültecilere yönelik geçici koruma direktifindeki bu değişikliklerin doğrudan Kiev yönetiminin talebi doğrultusunda hazırlandığı belirtildi. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, yaklaşık bir yıl önce 18-22 yaş aralığındaki Ukraynalı erkeklerin yurtdışında eğitim görmeleri ve çalışmaları için uygulanan çıkış yasağını kaldırmıştı.

Bu kararın ardından üç ay içinde 121 binden fazla Ukraynalı erkek Polonya’ya giriş yaparken, bu kişilerin büyük kısmının daha sonra Almanya’ya geçtiği kaydedildi.

Rzeczpospolita’nın paylaştığı verilere göre, güncel olarak Polonya’da 218 binden fazla askerlik çağında Ukraynalı erkek yaşıyor.

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) verileri ise AB topraklarında geçici koruma statüsünden yararlanan toplam Ukraynalı sayısının 4,3 milyon olduğunu gösteriyor. Bu kişilerin 1,2 milyonu Almanya’da, 960 bini ise Polonya’da ikamet ediyor.

Avrupa Komisyonu, haziran ayı sonunda askerlik çağındaki Ukraynalı erkeklere mülteci statüsü verilmemesini önermişti. Komisyon bu öneriyi, koruma ihtiyaçları ile Ukrayna’nın genel savunma kapasitesi arasındaki dengenin sağlanması gerekliliğiyle gerekçelendirmişti.

Ukrayna’nın demografi sorunu

Ukrayna Parlamentosu İnsan Hakları Yetkilisi Dmitro Lubinets, 20 Haziran tarihinde yaptığı açıklamada, Rusya ile yaşanan savaşın ardından 5,7 milyondan fazla Ukrayna vatandaşının ülkeyi terk ettiğini bildirmişti.

Ukrayna Dışişleri Bakanı Andriy Sibiga ise yurtdışında zorunlu olarak bulunan Ukraynalı sayısının 8 milyonu aştığını kaydetmişti.

Ukrayna Sosyal Politika, Aile ve Birlik Bakanı Denis Ulyutin, mayıs ayı itibarıyla ülke nüfusunun yaklaşık 22-25 milyon seviyesine gerilediğini açıklamıştı.

Ülkenin 2001 yılında yapılan son resmi nüfus sayımında Ukrayna nüfusu yaklaşık 48 milyon olarak kayıtlara geçmişti.

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, ilkbahar aylarında yaptığı açıklamada, yurtdışına giden askerlik çağındaki erkeklere cephedeki askerlerin rotasyonunun sağlanabilmesi için ülkeye geri dönme çağrısı yapmıştı. Ukrayna’da mevcut yasalara göre seferberlik yaşı 25 ile 60 yaş arasında uygulanıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English