Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Barrack, Hizbullah’ın silahsızlandırılması gündemi ile Beyrut’ta

Yayınlanma

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack, Hizbullah gündemi ile Beyrut’a giderek yetkililerle görüştü.

Barrack’ın açıklamaları, pazartesi günü Lübnan’ı ziyaretinde Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam ile yaptığı görüşmenin ardından geldi.

Barrack, Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunun Lübnan’ın iç meselesi olduğunu ileri sürerek, örgütün ABD tarafından “yabancı terör örgütü” olarak tanımlanmaya devam ettiğini, fakat Washington’un şu anki rolünün “danışmanlık yapmak, diyaloğu kolaylaştırmak ve gerginliğin tırmanmasını önlemek” olduğunu ekledi.

ABD’li diplomat ayrıca, İsrail’i “hiçbir şey yapmaya zorlayamayacaklarını”, sadece “etkide bulunabileceklerini” söyledi.

Barrack, Lübnan’a dönüşünün, ABD Başkanı Donald Trump’ın bölgede istikrarın sağlanmasına yönelik yenilenen ilgisinden kaynaklandığını ve Lübnan’ın bu konuda kilit bir rol oynadığını açıkladı.

‘Son hafta yaşanan şiddet olaylarından Suriye yönetimi sorumlu tutulmalı’

ABD’li, Lübnan hükümetinin reform çabalarını desteklemenin ve güvenlik ve kurumsal istikrarı korumanın önemini vurguladı.

Barrack ayrıca Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşmasının başarısızlığına dikkat çekerek, anlaşmanın çöküşünü anlamak ve çözmek için çabaların sürdüğünü söyledi.

Lübnan’ın durumunu Suriye’ninkiyle karşılaştırarak, Suriye’deki çatışmayı “felaket” olarak nitelendiren elçi, Suriye hükümetinin sorumlu tutulması gerektiğini vurguladı.

Potansiyel askeri müdahaleye gelince, Barrack, ABD’nin “düşmanca koşullar altında” herhangi bir çatışma bölgesine daha fazla asker gönderme niyetinde olmadığını açıkça belirtti.

Bu ziyaret, Barrack’ın iki hafta içinde Lübnan’a yaptığı ikinci ziyaret. Lübnan ve ABD, nihayetinde Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına ve tüm silahların Lübnan devletinin kontrolüne geçmesine yol açacak bir öneri üzerinde “fikir alışverişinde” bulunuyor.

Hizbullah Amerikan planını reddetti

Beyrut ayrıca İsrail’in ülkeye yönelik günlük saldırılarını durdurmasını ve Lübnan’ın güneyinde işgal ettiği beş stratejik noktadan çekilmesini istiyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Barrack’ı Lübnan ordusunu grubu silahsızlandırmaya ve iç savaş çıkarmaya teşvik etmekle suçladı.

Kasım, silah konusunda da sert bir tavır sergileyerek, Hizbullah’ın yokluğunda İsrail’in Lübnan’ın bazı bölgelerindeki toprak kontrolünü genişleteceğini savundu. 

Kasım, geçen yıl İsrail ile savaşta ölen üst düzey bir Hizbullah komutanının anma töreninde yaptığı video konuşmasında, “İsrail’e teslim olmayacağız veya pes etmeyeceğiz; İsrail silahlarımızı bizden alamayacak,” dedi.

Barrack’tan Lübnan ve Hizbullah’a yeni HTŞ yönetimi aracılığıyla şantaj

Önceki ziyaretinde Barrack, Lübnan’ın Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik ABD planına verdiği yanıtı memnuniyetle karşıladığını söylemiş ve “hızla değişen bölgede” Lübnan’ın geride bırakılmaması gerektiğini de vurgulamıştı.

Lübnan yetkilileri, ABD’nin önerisine yanıt olarak, Şeba Çiftlikleri de dahil olmak üzere tartışmalı topraklardan İsrail’in tamamen çekilmesini talep eden ve tüm silahlar üzerinde devlet kontrolünü yeniden teyit eden yedi sayfalık bir belge sundu.

Hükümet ayrıca, Güney Lübnan’daki Hizbullah’a ait silahların imha edileceğini taahhüt etti.

The National’a verdiği röportajında Barrack, zamanın çok önemli olduğunu söylemiş ve “Dürüstçe, onların ‘dünya bizi geçip gidecek’ diyeceklerini düşünüyorum. Neden mi? Bir tarafta İsrail, diğer tarafta İran var ve şimdi Suriye de o kadar hızlı bir şekilde kendini gösteriyor ki, Lübnan harekete geçmezse, yine Bilad’üş Şam olacak,” diyerek “Büyük Suriye” bölgesinin tarihi adını kullanmıştı.

Barrack’ın bu yorumu, Lübnan’ın Büyük Suriye’ye yutulma riskiyle karşı karşıya olduğu şeklinde yorumlanmıştı fakat elçi daha sonra sadece “Suriye’nin etkileyici adımlarını” övmek istediğini söylemişti.

Barrack, “Suriye liderlerinin Lübnan ile sadece bir arada yaşama ve karşılıklı refah istediğini ve ABD’nin barış ve refah içinde yaşayan eşit ve egemen iki komşu ülke arasındaki bu ilişkiyi desteklemeye kararlı olduğunu garanti edebilirim,” dedi.

Barrack, mevcut Şam yönetimi haricinde ‘B planı’ olmadığı söyledi

Öte yandan Barrack, Suriye’deki yeni hükümete Washington’un desteğini yineledi ve ülkeyi birleştirmek için mevcut yetkililerle işbirliği yapmaktan başka bir “B planı” olmadığını söyledi.

Beyrut’ta Associated Press’e (AP) konuşan Barrack, İsrail’in Suriye’ye son müdahalesine eleştirel bir tavır sergiledi, müdahalenin zamanlamasının yanlış olduğunu ve bölgenin istikrarına yönelik çabaları zorlaştırdığını söyledi. 

Barrack, AP’ye verdiği demeçte, “her iki tarafın da işlediği cinayetler, intikam eylemleri ve katliamlar”ın “kabul edilemez” olduğunu fakat “Suriye’nin mevcut hükümetinin, çok çeşitli sorunları çözmek için çok az kaynağa sahip yeni bir hükümet olarak elinden gelenin en iyisini yaptığını” savundu.

İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırıları hakkında Barrack, “ABD’den bu konuda görüş alınmadı, bu karara katılmadı ve İsrail’in kendi savunması için gerekli gördüğü konularda ABD’nin sorumluluğu yoktur,” dedi.

Öte yandan elçi, İsrail’in müdahalesinin “çok kafa karıştırıcı bir bölüm daha yarattığını” ve “çok kötü bir zamanda gerçekleştiğini” söyledi.

Son çatışmalar patlak verdiğinde, İsrail’in görüşünün, Şam’ın güneyinin “şüpheli” bir bölge olduğu ve bu bölgede askeri olarak ne olursa olsun, bunun kendileriyle mutabık kalınarak tartışılması gerektiği yönünde olduğunu kaydeden Barrack, “(Suriye’de) yeni gelen hükümet tam olarak bu görüşte değildi,” dedi.

Cumartesi günü Suriye ile İsrail arasında ilan edilen ateşkesin de sadece Suveyde’deki çatışmayı ele alan sınırlı bir anlaşma olduğunu belirten elçi, anlaşmanın, Şam’ın güneyindeki bölgenin askerden arındırılmış bölge olması gerektiği yönündeki İsrail’in iddiası da dahil olmak üzere, iki ülke arasındaki daha geniş kapsamlı sorunları ele almadığının altını çizdi.

Elçiye göre İsrail, bölünmüş bir Suriye’den yana

Barış anlaşmasına giden görüşmelerde Barrack, “her iki tarafın da Suriye güçlerinin ve teçhizatının Şam’dan Suveyda’ya taşınmasıyla ilgili belirli konularda anlaşmaya varmak için elinden geleni yaptığını” söyledi.

“İsrail’in egemen bir devlete müdahale etmesini kabul edip etmemenin ayrı bir mesele” olduğunu söyleyen Barrack, İsrail’in, Suriye’nin güçlü bir merkezi devlet tarafından kontrol edilmesindense parçalanmış ve bölünmüş olmasını tercih edeceğini öne sürdü.

Güçlü ulus devletlerin, özellikle de Arap devletlerinin İsrail için bir tehdit olarak görüldüğünü belirten Barrack, “[Fakat Suriye’de] Bence tüm azınlık toplulukları, birlikte, merkezi bir yapıda daha iyi olacağımızı söyleyecek kadar akıllı,” dedi.

‘Suriye-Türkiye savunma anlaşması, bu ülkelerin bileceği bir iş’

Suveyda’daki şiddetin Şam’daki yeni hükümete olan güvensizliği derinleşip derineleştirmediği ve SDG anlaşmasının ne olacağı yönündeki soruya Barrack, Suveyda’daki şiddet olaylarının bu görüşmeleri rayından çıkaracağını düşünmediğini ve “önümüzdeki haftalarda” bir ilerleme kaydedilebileceğini söyledi.

Barrack, hafta sonu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüşmüştü.

Türkiye’nin, Suriye’ye savunma yardımı sunmayı teklif ettiği hatırlatıldığında ise Barrack, görünürde, olası bir Şam-Ankara anlaşmasına yeşil ışık yaktı.

Barrack, ABD’nin Suriye ile Türkiye arasında bir savunma anlaşması olasılığı konusunda “herhangi bir tutumu” olmadığını söyledi ve “Çevre ülkelere birbirlerine ne yapmaları gerektiğini söylemek ABD’nin işi veya çıkarına değildir,” dedi.

Ortadoğu

İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Yayınlanma

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.

Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.

Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.

Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.

İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.

Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.

Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.

Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor

Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.

Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.

İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.

İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.

Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.

Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi

Taviz koparmak için tırmandırma

Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.

Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.

Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.

Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.

Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”

Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.

Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.

Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.

Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.

Dayanıklılık üzerine kurulu kumar

İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.

Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.

Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.

Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.

Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.

Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.

Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.

Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English