Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Berlin Film Festivali ve ‘başkaldırı’nın çatlaklardan sızışı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, kazanan bazı sinemacıların Filistin’e yönelik mesajları nedeniyle Alman devletinin ve festival organizatörlerinin panik halinde ‘hasar kontrolüne’ giriştikleri Berlinale’den sonra yayınlandı. Yazarın, Berlinale’nin politik geçmişine ilişkin hatırlatmaları bugüne de ışık tutuyor: Festival, bir Amerikan projesidir, hatta belki de kültür-sanat-sinema alanındaki bir ‘Marshal Planı’ olarak bile görülebilir. Bu da yetmezmiş gibi uzun yıllar yöneticiliğini yapmış kişi eski (?) bir nazidir. Dolayısıyla Berlin’den gelen tepkiler çok da şaşırtıcı sayılmamalıdır. İşin güzel yanı ise, sinema emekçilerinin ‘sanatı koruma’ adına politik konum almaktan uzak durma anlayışını yavaş yavaş mahkum etmeye başlamalarıdır. Tünelin sonunda ulaşılmasa bile, bazı çatlaklardan ışık sızmaya başlamış görünüyor. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Ayrı Dünyalar: Berlinale 2024

Devika Girish
Film Comment
11 Mart 2024

İnce siyah bir duvar şeridi, Suneil Sanzgiri’nin Two Refusals (Would We Recognize Ourselves Unbroken?) adlı filmini oluşturan iki kanalı birbirinden ayırıyor. Okyanus dalgaları bir karenin kenarına çarpıp diğerine doğru dalgalanarak, her ikisi de Portekiz sömürgeciliğinin eski mekanları olan Hindistan ve Angola’daki bir çift isyan tarihini bir araya getiriyor. Yarım saatten biraz fazla süren film, 1961 yılına kadar Portekiz sömürgesi olan Hindistan’ın Goa eyaletinde emperyalistlere karşı savaşan bir aktivist ile bağımsızlığını yeni kazanan Angola devletinin yolsuzluklarına karşı Komünist Parti ile birlikte mücadele eden ve 1977 yılında Agostinho Neto tarafından idam edilen Hint kökenli Angolalı devrimci Sita Valles’in hikayelerini anlatıyor. Biri sömürgeciliğin, diğeri ise ‘post-’ önekiyle geçiştirilen her şeyin iki reddi, 1498’de Hindistan’ı ‘keşfeden’ Portekizli kaşif Vasco da Gama’yı taşıyan gemi bir fırtına tarafından engellenmiş olsaydı ne olabileceğini merak eden bir şair tarafından ortaya konuyor.

Ne olabilirdi diye sormak, ütopyadan daha azına razı olmamaktır; zafer adına kırıntıları reddederek huzursuzca direnmektir. Bu yılın 19 Ocak’ında Sanzgiri, 2024 Berlinale’sinin Forum Expanded bölümündeki İki Reddiye’yi geri çektiğini açıkladı ve uluslararası kültür işçilerini, ülkedeki Filistin yanlısı söylemin bastırılmasını protesto etmek için Alman kurumlarından emeklerini çekmeye çağıran bir kampanya olan Strike Germany [Grev Almanya] ile dayanışma içinde festivale ilk kez davet edilmesini geri çevirdi. Sanzgiri’den önce Toronto’da yaşayan Ganalı-Lesotholu sinemacı Ayo Tsalithaba, diasporik aidiyet üzerine meditasyon yapan görüntü ve metinlerden oluşan heyecan verici bir kolaj olan Atmospheric Arrivals adlı kısa filmini aynı bölümden çekti. Kanadalı sinemacı John Greyson da, öncü Alman seksolog Magnus Hirschfeld ile Çinli öğrencisi ve ortağı Li Shiu Tong arasındaki ilişkiye dair metinlerden oluşan eğlenceli, lo-fi bir opera olan Death Mask adlı kısasını geri çekti.

İlerleyen günlerde greve başka film yapımcıları da katıldı: Maryam Tafakory, 2023’te çektiği ve büyük beğeni toplayan Mast-del’in devamı niteliğindeki Sukhte-del adlı projesini tamamlamak için finansmana ihtiyacı olmasına rağmen –DM aracılığıyla bana söylediğine göre– festivalin laboratuvarlarından birinden çekildi. Sanatçılar Lawrence Lek, Monica Sorelle ve Advik Beni seçici Berlinale Talents programına davetlerini reddettiler. Fakat Tsalithaba, Sanzgiri ve Greyson dışında hiçbir sanatçı festivalin yaklaşık 200 filmden oluşan resmi programından çekilmedi. Sanzgiri bana, Arsenal Film ve Video Sanatı Enstitüsü tarafından düzenlenen ve Berlinale’nin bağımsız bir yan programı olan Forum Expanded’ın programcılarına seçkisini çekmeden önce bir teklifte bulunduğunu söyledi: Kamuoyuna ateşkes çağrısı yaparlarsa, filmin gösterilmesine izin verecekti. Verdiler ama sadece festivalin ikinci gününde. O zamana kadar geri çekilen filmler Arsenal’in web sitesinde yer almaktan öteye gidememişti. Grevcilerin “Ne olabilirdi ki?” diye düşündüklerini tahmin edebiliyorum.

***

Festivalin başlangıcında düzenlenen bir basın toplantısında jüri üyesi Christian Petzold, Berlinale’nin Filistin’deki soykırım konusundaki duruşu (ya da duruşsuzluğu) ve sağcı AfD partisi üyelerinin açılış törenine davet edilmesi –sonra da davet edilmemesi– etrafında dönen tartışmaları yorumladı: “Sanatçılar bir basın toplantısında Gazze’den, sonra Ukrayna’dan, sonra da beş AfD’liden bahsedince, bir noktada kendi kendime film izlemek için burada olduğumuzu düşünüyorum.” Bu, festivaldeki pek çok katılımcıdan duyduğum bir nakarattı; özellikle de geçen yıl Berlinale’nin başlıca finansörü olan Alman Kültür Bakanlığının önerdiği liderlik değişikliklerinin, Sanat Yönetmeni Carlo Chatrian’ın 2024 edisyonunun son edisyonu olacağını açıklamasıyla sinema camiasında yarattığı kargaşa göz önüne alındığında. Katılımcılardan biri bana böyle bir festivalde ‘sinemanın gerçek inananlarının’ savunulması gerektiğini, aksi takdirde devletin kazanacağını savundu.

Bu iddialar, sanata ve sanat alanlarına, siyasi amaçlar için araçsallaştırmak yerine, kendi içinde korunmaya değer, kutsal bir şey olarak duyulan inançtan kaynaklanıyor. Fakat uluslararası film festivallerinin tarihine kısaca göz atmak bile bu sözde apolitiklik geleneğinin bir fantezi olduğunu gösterir. Venedik Film Festivali Benito Mussolini’nin, Cannes ise onun ilerici karşıtı olarak ortaya çıktığında, Berlinale 1951’de Berlin’de görev yapan Amerikalı bir subay olan Oscar Martay’ın girişimiyle ‘özgür dünyanın vitrini’ ya da bir yazarın deyimiyle ‘ihtişamın Marshall planı’ olarak kuruldu. Bu, hem Müttefik güçlerin savaş sonrası Berlin’in kültürel ortamını canlandırma girişimi hem de Hollywood’un Almanya’da bir varlık ve pazar oluşturması için bir araçtı. Haziran 1951’de düzenlenen ilk edisyonun açılış seçkisi, Alfred Hitchcock’un İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefiklerle yaptığı yakın işbirliğinin onuruna Rebecca (1940) oldu. Joan Fontaine onur konuğuydu.

Başka bir deyişle, Berlinale’nin kuruluşu jeopolitik bir manevraydı ve jeopolitik, festivali tarihi boyunca şekillendirmeye devam etti. Festivalin ilk direktörü, 1976 yılına kadar bu görevi yürüten sinema tarihçisi Alfred Bauer’di; 2020 yılında Nazi geçmişinin ortaya çıkması, akademik çalışmalara ve Berlinale’nin açıklamalarına yol açtı. İkinci edisyonda, Orson Welles’in Othello filmi, yönetmenin ‘Alman karşıtı sözleri’ nedeniyle festivalden yasaklandı ve 1970’te George Stevens başkanlığındaki jüri, Michael Verhoeven’in Vietnam Savaşı sırasında ABD vahşetini grafiksel olarak tasvir eden O.K. filminin ‘Amerikan karşıtlığı’ konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle istifa etti ve hiçbir ödül verilmedi. 1979’da birkaç sosyalist ülke, Michael Cimino’nun The Deer Hunter filminin Vietnamlıları yanlış ve saldırgan bir şekilde tasvir etmesini protesto etmek için filmlerini geri çekti. Dünyadaki olaylar festivali film seçkisinin çok ötesinde de etkiledi: Geçen yıl, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski Berlinale’nin açılış töreninde, festival yönetiminin Ukrayna ile dayanışma içinde olduğuna dair sert açıklamasının ardından konuştu.

***

Bu tarihin vurguladığı şey, özdeyişte olduğu gibi ‘tüm sanatın politik olduğu’ değil, sanat yapmanın, finanse etmenin ve göstermenin her zaman, ayrılmaz bir şekilde, dünyamızın politikasıyla bir ilişki olduğudur. Grev Almanya’yı harekete geçiren bu bakış açısı, sorumluluğu sanattan alıp, failliği emeğine dayanan bir işçi ve siyasi aktör olarak sanatçıya yüklüyor. Ocak ayında başlatılan kampanya, kamu fonlarının Alman sanat dünyasındaki yerleşik rolünün ve bunun sonucunda kültürel alanda Filistin yanlısı seslerin sansürlenmesinin, özellikle de Uluslararası Holokost Anma İttifakının (IHRA) İsrail’e yönelik eleştirileri antisemitizmle bir tuttuğu gerekçesiyle yaptığı resmi açıklamanın altını çiziyor (Berlin Senatosu geçtiğimiz aralık ayında, şehir fonlarından yararlananların IHRA’nın tanımına uymasını zorunlu kılan bir madde açıklamış, fakat ertesi ay ‘yasal kaygılar’ nedeniyle bu maddeden vazgeçmişti). Grev Almanya kampanyasında basın saatine göre yaklaşık 2.000 imza bulunuyor.

 

Grevin organizatörlerinden biri (isminin açıklanmasını istemedi) bana grevin, soykırım ve baskı karşısında diğer tüm mücadele biçimlerinin sönük kaldığı bir anda ‘yeni bir model’ olarak tasarlandığını söyledi. Bu, geçimleri Alman kamu fonlarına bağlı olmayan uluslararası sanatçılara müttefikliklerini göstermeleri için açık bir çağrıdır. Grev Almanya, ‘grev kırıcı damgasını’ ya da grev hattı modelini reddediyor; kampanya, çok sayıda direniş taktiğinden biri ve bir tür ahlaki yüksek çıta anlamına geliyor. Organizatör bana şunları söyledi: “Sanırım Berlinale’nin başlarında, geri çekilecek kişilerin festivalin çeperlerinde yer alanlar –örneğin, hem içerik hem de üretim araçları açısından politik olarak daha açık olma eğiliminde olan Forum Expanded segmentinde yer alanlar– olacağı netleşti.” “Bu, grevin genel dinamiklerinin kristalleşmesidir. Grev hakkında şöyle bir düşünce tarzı var: Eğer gücün yetiyorsa greve gitmelisin. Ama sonuçta greve gidenler, bunu gerçekten karşılayamayan insanlar – yaptıkları işin içeriği nedeniyle zaten daha büyük bütçelerden ve daha büyük ekonomilerden dışlanmış olan insanlar.”

Grev festivalde daha küçük bir varlık gösterse de, film işçileri ve sanatçılar için bir eylemlilik krizini ortaya çıkardı. Hayatta kalmak için kurumlara –devlet ya da şirketler– borçluysak, işimizin sahibi kimdir? Bu kriz, eleştirmen Negar Azimi’’ye göre, “belli belirsiz ama muzaffer bir şekilde ‘politik sanat’ olarak adlandırılan yeni bir sanat eserinin yükselişi” nedeniyle son yirmi yılda daha da derinleşti. İdeolojik savaşların estetik alanında başarıyla yürütülebileceği düşüncesi, sanatçıların ve kurumların hem pastalarını yiyip hem de karınlarının doymasına olanak tanıyor: davalara bağlılıklarını, onları ilerletmek için maddi eylemlerde bulunmadan ifade etmek. Berlinale’nin 1968 edisyonuyla ilgili DW.com’un aktardığı bir ayrıntı aydınlatıcıdır: O yıl Cannes Film Festivalinin protestolar nedeniyle kısıtlanmasından endişe duyan organizatörler, öğrenci hareketiyle ilgili ‘podyum tartışmalarını’ alelacele programa dahil etmişlerdir.

***

Modern festivallerin çalışma tarzı budur: tüm siyasi sorumluluğu ‘açık diyalog’ kurgusuna yüklemek ve ‘demokrasi’ adına eylemden kaçınmak. Berlinale’de bu durum, Potsdamer Platz’ın kenarına, Five Guys’ın yanına park edilmiş, tecrit edilmiş ahşap bir yapı olan ‘Küçük Ev’ tarafından gerçek anlamda hayata geçirildi. 17-19 Şubat tarihleri arasında günde dört saat açık olan bu yapıya girenler, Tiny House projesini kuran İsrail asıllı Alman-Yahudi sanatçı Shai Hoffmann ve Filistinli eğitimci Ahmad Dakhnous tarafından yürütülen tartışmalara katılabiliyordu. Tiny House’u ziyaret ettiğimde, odaya yaklaşık 10 kişi sıkıştırılmıştı ve sohbet, kamusal alanın derinden bölündüğü bir zamanda samimi diyalog alanlarının gerekliliği ve rahatlatıcılığı üzerineydi. Görünüşte düşmanca olmayan bir ortamda soru sormak ve fikir beyan etmek şüphesiz bazıları için katartik bir deneyimdi, ama merak etmekten kendimi alamadım: tam olarak ne amaçla? Özel diyalog besleyici ve hatta eğitici olabilir, fakat gerçek değişim –özellikle de söz konusu olan yaşam ve ölüm olduğunda– sadece güce başvurarak sağlanabilir. İster hukuk, ister sermaye, isterse kamusal söylem olsun, iktidar alanlarını ele almadan tartışmaya girmek, yalnızca kişinin kendi vicdanını rahatlatmasına hizmet eder.

Buna karşılık, bağımsız olarak küratörlüğünü üstlendiği Panorama bölümünden bir seçki olan No Other Land’in [Başka Ülke Yok] prömiyeri, diyalog ve işbirliğinin neye benzeyebileceğine dair daha enerji verici bir örnek sundu. Gazeteciler Basel Adra ve Yuval Abraham’ın da aralarında bulunduğu Filistinli ve İsrailli sanatçılardan oluşan bir kolektif tarafından yönetilen film, Batı Şeria’daki Masafer Yatta halkının İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından şiddet kullanılarak sürülmesini gösteren 2019-2023 yılları arasında çekilmiş görüntülerden oluşuyor. Görüntüler doğrudan, acımasız ve tartışılmaz; buldozerlerin ve silahlı İsrail askerlerinin Filistinlilerin önemsiz evlerini ve yaşamlarını yerlerinden sökmesini izlemek ve bu sahnelerin günümüzde sosyal medyayı dolduranlarla benzerliğini fark etmek iç parçalayıcı. Yine de son aylar bize bir şey gösterdiyse, o da şiddet görüntülerinin kendi başlarına değişim açısından umduğumuzdan çok daha az etkiye sahip olduğudur. Daha 1980’de John Berger, Vietnam’daki savaş suçlarını gösteren fotoğrafların izleyiciyi sadece içerikleriyle değil, aynı zamanda ‘kendi kişisel ahlaki yetersizliğini’ ortaya çıkararak da şok ettiğini, bunun kefaretinin de aynı şekilde bireysel ve ahlaki olduğunu, en iyi ihtimalle insani bir katkı olduğunu savunmuştu.

Fakat Başka Ülke Yok, ne acıma ne de şok hissi uyandırmayı amaçlıyor. Adra’nın filmin sonlarına doğru dış sesle söylediği gibi, bu “güç hakkında bir hikaye.” Savaşın bir olay değil, bir yapı olarak portresi; birbirlerinden 30 dakika uzakta yaşayan, fakat sürekli olarak bir apartheid devleti olarak tanımladıkları yerde tamamen farklı siyasi özneler olan aynı yaştaki iki genç adam arasındaki dostluğun güzel, çoğu zaman şiirsel bir portresi. İsrail tüfeklerinin namluları karşısında, bedenlerini tankların önüne atarken, ikisi de güçsüzdür. Filmin etkisi, ölçüsüz dehşet karşısında kendimizi yetersiz hissetmemizi sağlamak değil, şiddetin gücün ele geçirilmesi olduğunu ve adaletin ancak bu gücün geri kazanılmasıyla gelebileceğini hatırlatmaktır. Ayakta alkışlanan gala gösteriminde Adra ve Abraham bu gerçekleri yinelemek için sahneye çıktılar: Adra, Berlinale’yi ateşkes çağrısı yapmadığı için, Alman devletini de Gazze’de İsrail’i silahlandırmaya devam ettiği için eleştirdi; Abraham ise ikisinin ortak yönetmen olarak sahneyi paylaşmalarının dünyanın gözünde eşit oldukları anlamına gelmediğini vurguladı. Bu konuşma 24 Şubat’ta En İyi Belgesel Film Ödülünü kazandıkları ödül töreninde de yankılanacaktı; Alman Kültür Bakanı Claudia Roth’un alkışlarının sadece Abraham’a yönelik olduğunu açıklayan bir bildiri yayınlamasıyla da bu mesaj trajikomik bir şekilde pekiştirilmiş oldu.

Görüştüğüm Grev Almanya organizatörü, “Ödül seçimi ile sistemin idari tarafının resmi retoriği arasındaki ikileme tanık olmak ilginçti,” dedi. “İçeriden ve dışarıdan gelen çifte çaba, çelişkileri verimli bir şekilde artırıyor.” Gerçekten de bu yılki festivalin sonunda çatlaklar kendini göstermeye başlamıştı: Grevle başlayan süreç, zincirleme protestolara, kurumdan yetkiyi geri alma girişimlerine yol açtı. Festival çalışanlarından oluşan bir koalisyon, yönetimin Gazze’de ateşkes çağrısında bulunmasını ve tüm rehinelerin serbest bırakılmasını talep eden bir mektup yayınladı. Geçmişte Forum Expanded programlarına ev sahipliği yapan SAVVY Contemporary ve genellikle Avrupa Film Pazarında (EFM) yer alan Filistin Film Enstitüsü gibi uzun süredir işbirliği içinde olan kuruluşlar festivale katılmadı ve bunun yerine, Filistinli yönetmen Carol Mansour’un Berlinale’den reddedilen filmi Aida Returns’ün gösterimi de dahil olmak üzere bağımsız programlara ev sahipliği yaptı. Bir noktada, film işçileri ve aktivistler, çeşitli ülkelerin bayrakları arasında ‘Işıklar, Kamera, Soykırım’ yazılı siyah bir bez açarak EFM’yi sürpriz bir pankartla kesintiye uğrattı. Abraham ve Adra, Mati Diop (Dahomey) ve Ben Russell ve Guillaume Cailleou (Direct Action) gibi keskin politik ve sömürge karşıtı filmleriyle ödül alan yönetmenler Filistin’le dayanışma açıklamaları yaptılar ve bu da Berlinale İcra Direktörü Mariëtte Rissenbeek’in, kazananların ‘daha farklı açıklamalar’ yapmasının daha ‘uygun’ olacağını iddia ederek sıra dışı bir tepki vermesine neden oldu.

Hiç değilse bu, sanatçı ile kurum arasındaki anlaşmaların yıpranmaya başladığının bir işareti. Reddetme olasılığı başını kaldırdı.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English