Dünya Basını
Berlin’in yeni Pekin stratejisi

Çevirmenin notu: Çin’in son yirmi yılda ciddiye alınması gereken bir güç haline gelmesi ve ABD ve Batı Avrupa karşısındaki iddialı konumu bugünün olgusu; bu duruma Çin’in dünyanın en büyük üretim gücü olması gibi “tatsız” bir hakikat eşlik ediyor. Fakat Çin ile bağları zayıflatmak veya ipleri koparmak, bu ülkenin Batı ile olan iktisadi bağlarının derinliği ve büyüklüğü nedeniyle en basit tanımla zorlaşıyor.
Aşağıda tercümesine yer verilen makalede, Council on Foreign Relations’tan Liana Fix ve Zongyuan Zoe Liu, Berlin ve Brüksel’in Çin’e dönük yeni politikasındaki zorlukları, imkanları ve imkansızlıkları ele alıyor.
Berlin’in Pekin ile hassas dengesi: Katılaştırılmış bir Çin stratejisi yeterli olacak mı?
Liana Fix, Zongyuan Zoe Liu
Foreign Affairs
1 Ağustos 2023
2020 yılında Avrupa Birliği’nin dış politika şefi Josep Borrell, Avrupa’yı Çin ile “kendi yolunu” çizmeye ve ABD Başkanı Donald Trump’ın izlediği “açık çatışma” yaklaşımından uzaklaşmaya çağırmıştı. Borrell’in “My Way” şarkısına atıfta bulunarak adını koyduğu “Sinatra doktrini”nin maksadı, AB’nin Washington ile Pekin arasında Soğuk Savaş benzeri bir mücadelenin ortasında “Çin kolonisi ya da Amerikan kolonisi” olmaktan kaçınmasıydı. Borrell’e göre bu türden bir denge kurmak, Avrupa’nın Çin ile güçlü iktisadi ilişkilerinin getirilerini muhafaza etmesini sağlayacaktı ki o dönemde kendisi ve diğer Avrupalı karar alıcıların çoğu bunun Pekin’e çok fazla nüfuz verme riskinden çok daha evla olduğunu düşünüyordu.
Aradan geçen üç yılın ardından jeoekonomik manzara oldukça farklı; AB’nin Çin’e yönelik bakışı da öyle. Avrupa Birliği, Pekin’in Kovid-19 salgını ile şeffaf olmayan bir şekilde mücadele etmesinden, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline verdiği örtülü destekten ve giderek daha iddialı hale gelen dış politikasından hoşnutsuzluk duymaya başladı. ABD Başkanı Joe Biden göreve gelmeden önce Aralık 2020’de alelacele imzalanan AB-Çin Kapsamlı Yatırım Anlaşması, Çin’in AB milletvekillerine yaptırım uygulamasının ardından askıya alındı ve şu anda süresiz olarak askıda. “Rusya şoku” liderlerin dikkatini çekti ve Avrupa’nın en büyük sorununun Atlantik ötesindeki saldırgan bir müttefik değil, potansiyel Çin baskısına dönük derin kırılganlıklar olduğu yönündeki rahatsız edici hakikati ortaya çıkardı.
Geçtiğimiz altı ay boyunca AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin Çin’e yönelik tutumuna yeniden yön verme çabalarına öncülük etti. Mart ayında yaptığı konuşmada, Avrupa’nın Çin ile ilişkilerini “riskten arındırarak” (yani, bilhassa sağlık, dijital ve temiz teknoloji sektörlerinde aşırı bağımlılıktan kaynaklanan kritik kırılganlıkları azaltmak ve iklim değişikliği gibi daha geniş çaplı zorluklarda işbirliği yapmaya çalışırken iktisadi baskıları caydırmak) iktisadi güvenliğini korumaya yönelik planı savundu. Borrell’in yaptığı gibi Avrupa ile ABD’yi karşı karşıya getirmek yerine von der Leyen, en azından retorik olarak transatlantik ayrışma arasında köprü kurmaya çalıştı. Ve sahiden de onun yaklaşımı, Çin ile iktisadi bağların tamamen koparılması anlamına gelen “dekuplaj” için bastırdığı yönündeki korkuları bertaraf etmek adına “riskten arındırma” terimini benimseyen Biden yönetiminde yankı buldu.
Ancak Avrupa’nın Çin’e yönelik stratejisi henüz oturmuş değil: Avrupalı karar mercileri, AB’nin iktisadi ilişkilerini çeşitlendirmek ve kritik alanlarda Çin ile ticaret ve yatırımı kısıtlamak için ne kadar ileri gitmesi gerektiğini hararetle tartışmaya devam ediyor. AB’nin yeni bir Çin politikası belirleme çabalarına rağmen birliğin asıl kilit noktası Almanya olmaya devam ediyor: kıtanın ekonomik motoru ve Çin’e en büyük mal ihracatçısı olarak Berlin, yeni bir yaklaşımın belirlenmesinde büyük bir rol oynayacak. Temmuz ayında, altı aylık bir gecikmenin ardından Almanya nihayet Pekin ile derin iktisadi bağları ve genel işbirliğini muhafaza ederken Brüksel ve Washington ile daha fazla koordinasyon çağrısında bulunan yeni Çin stratejisini yayımladı. Bu yaklaşımın başarısı ya da başarısızlığı nasıl uygulandığına bağlı olacak: Berlin yeni ve daha sert söylemine sadık kalmalı ve Ukrayna işgalinin arifesinde Almanya’nın doğalgazının yarısından fazlasını sağlayan ve Almanya tarafından Avrupa için potansiyel bir güvenlik tehdidi olma hususunda ciddiye alınmayan Rusya ile yaptığı maliyetli hataları tekrarlamaktan kaçınmalı. Eğer Berlin konuşulanları yapmak yerine daha iddialı bir Çin’e karşı jeopolitik risklere maruz kalmak pahasına iktisadi getirilere öncelik vermeye devam ederse, belki de Tayvan’la ilgili başka bir güvenlik krizinde ekonomik baskıya karşı aynı derecede savunmasız kalabilir. Avrupa’nın Çin’e karşı izleyeceği yolun doğru yol olup olmayacağı büyük ölçüde Almanya’ya bağlı.
Tehlikeli bağımlılıklar
Çin, AB’nin mal ithalatındaki en büyük ortağı ve birliğin dışa en bağımlı 137 ürününün ithalat değerinin yarısından fazlasını elinde tutuyor. Çin’e olan bu bağımlılık, Rusya’nın petrol ve gazda yaptığı gibi kritik mineraller ve diğer önemli sanayi girdilerinin baskın tedarikçisi konumunu silah olarak kullanma potansiyeli de dahil olmak üzere Pekin’in çeşitli kozlarının altını çiziyor. Son iki yılda Biden yönetimi, Çin’e dönük ihracat kısıtlamalarını sıkılaştırma konusunda ABD müttefikleri ve ortaklarıyla birlikte çalıştı ve bu da Çin’in teknoloji geliştirme konusundaki darboğazlarını daha da kötüleştirdi. Buna karşılık Pekin de kısa bir süre önce çip, radar ve fiber optik üretiminde temel unsurlar olan galyum ve germanyuma yönelik ihracat kontrolleriyle karşılık vererek gerilimi tırmandıran zorlayıcı iktisadi tedbirler almaya istekli olduğunu gösterdi. Büyük dünya güçleri hiper-küreselleşmeden uzaklaştıkça ve ekonomi politikaları daha güvenlik odaklı hale geldikçe, Almanya ve diğer AB ülkeleri Çin ile sınırsız iktisadi bağları sürdürme konusunda dikkatli olmalı.
Bu kaygı, ülkenin en büyük ticaret ortağıyla giderek dengesizleşen iktisadi ilişkisine dair artan şüphelerini dile getiren Alman karar alıcılar ve endüstri liderlerinin dikkatinden kaçmış değil. Almanya2nın istikrarlı genel ticaret fazlası, 2022’de 93 milyar dolarla rekor seviyeye ulaşan Çin’le artan ticaret açığıyla mutlak bir tezat oluşturuyor; bu rakam bir önceki yıla göre yüzde 120’lik şaşırtıcı bir artışa işaret ediyor ve Çin’den yapılan ithalata olan yeni ve kaygı verici bir bağımlılığı yansıtıyor. Çin’in Almanya’nın stratejik sektörlerine yaptığı genişleyen yatırımlar da —özellikle de Çinli beyaz eşya üreticisi Midea Group’un 2016 yılında Almanya’nın en yenilikçi robot mühendisliği şirketlerinden biri olan Kuka’yı satın almasından bu yana— ulusal güvenlik korkularını körüklüyor.
Giderek artan bu kırılganlıklara rağmen Berlin, Çin ile iktisadi ilişkilerini gözden geçirme konusunda pek istekli görünmüyor. Alman üreticiler, yüksek enerji fiyatları ve Biden yönetiminin, Enflasyonu Düşürme Yasası ile getirilenler de dahil olmak üzere, Amerikan işletmelerini desteklemek üzere tasarlanan sanayi politikalarının olumsuz etkileriyle mücadele ediyor. Dahası önde gelen Alman otomobil üreticileri, Çinli elektrikli araç şirketlerinin rekabetini uzun süre görmezden geldikten sonra ülkede daha düşük kârlılık ve azalan satışlarla boğuşurken bile Çin’i hala ikinci ana pazarları olarak görüyor. 2023’ün ilk çeyreğinde teknik resesyona giren Alman ekonomisinin gücüne ilişkin belirsizlik sürerken pek çok Alman karar alıcı, ülkenin iktisadi dayanıklılığı konusunda endişeli olmaya devam ediyor. Volkswagen ve kimya üreticisi BASF gibi tanınmış isimler özellikle ekonomik baskılara ya da Çin ile ticaretin aniden kesilmesine maruz kalıyor: Volkswagen yıllık net kârının en az yarısını Çin pazarından elde ediyor ve BASF, 2022 yılında Çin’e rekor düzeyde 10 milyar avro yatırım yaptı. Genel olarak Çin’deki Alman yatırımları da artıyor.
Almanya’nın üç partili koalisyonu zor bir politikayı —en önemli ekonomik ortağına karşı temkinli davranmak ama entegrasyonun artan ekonomik risklerine de dikkat etmek— iğne deliğinden geçirmek zorunda. Almanya’nın haziran ayında açıklanan ilk ulusal güvenlik stratejisinde Çin’den üstünkörü bir şekilde bahsedilmesi ve Tayvan gerilimine hiç değinilmemesi, uzun zamandır beklenen Çin stratejisine dönük beklentileri artırdı. Almanya Şansölyesi Olaf Scholz, defalarca Çin’e yönelik yaklaşımın yeniden ayarlanması çağrısında bulundu ama Çin ile ilgili iç tartışmaları yönlendiren, Scholz’un daha temkinli sosyal demokratlarını zor durumda bırakan, dışişleri ve ekonomi bakanlıklarını yöneten Yeşiller oldu. Çin stratejisini Yeşillerin liderliğindeki Dışişleri Bakanlığı hazırladı ve Pekin’in yarattığı zorluklara ilişkin değerlendirmeleri şaşırtıcı derecede açık gözlü. Sadece birkaç yıl önce hayal bile edilemeyecek bir pasajda belge, Çin’in “kendi çıkarlarını çok daha iddialı bir şekilde izlediğini” ve “mevcut kurallara dayalı uluslararası düzeni yeniden şekillendirmeye” çalıştığını kabul ediyor.
Alman hükümeti, stratejinin (halihazırda gecikmiş olan) sunumunu, Çin Başbakanı Li Qiang’ın mart ayında göreve gelmesinden bu yana ilk yurt dışı gezisi olan iki hükümet arasındaki istişarelerin yedinci turu için Berlin’i ziyaret etmesine kadar erteledi. Yaklaşık on Alman endüstri lideriyle bir araya gelen Li, risklerin azaltılmasından hükümetlerin değil, şirketlerin sorumlu olması gerektiğini ve risklerin azaltılmasının işbirliğinin güçlendirilmesini gerektirdiğini, ayrıştırmanın bilakis işe yaramayacağını öne sürdü. Berlin’in Li’yi ağırlamaktaki amacı, Pekin’e Almanya’nın ayrışma peşinde olmadığı ve Çin’i hala Alman ekonomisi açısından ve iklim değişikliği gibi zorlu meselelerle mücadele konusunda ortak olarak gördüğü konusunda güvence vermekti. Scholz’un sosyal demokratları, Çin stratejisindeki çatışmacı ifadelerden endişe duydu ve Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ilk versiyonu, temmuz ayında nihai olarak yayımlanana kadar ülkenin iktidardaki üç partili koalisyonu içinde uzun süren tartışmalar sırasında sulandırıldı.
Bu strateji Almanya’nın Çin ile giderek dengesizleşen iktisadi ilişkilerini yeniden dengelemeyi ve Almanya’nın daha geniş jeopolitik hedefleriyle uyumlu hale getirmeyi amaçlıyor. Şansölye Olaf Scholz, aynı zamanda Çin’i, Ukrayna’yı işgal ederek ülkesinin güvenlik ve savunma politikasında Zeitenwende ya da deniz değişimine yol açan Rusya ile aynı kefeye koymamaya özen gösteriyor. Strateji, Almanya’yı açıkça iktisadi risklerden arındırma ilkesine bağlıyor ve Çin’e bağımlılığın ulusal güvenlik tehdidi oluşturabileceği alanlarda ülkenin kırılganlıklarını azaltmayı hedefliyor. Strateji büyük ölçüde, koordineli ihracat kontrolleri de dahil olmak üzere Avrupa Komisyonu tarafından onaylanan daha keskin araçları benimsiyor. Fakat Avrupa Komisyonu tarafından talep edildiği üzere giden yatırımlarda tarama yapılmasını zorunlu kılmaktan kaçınıyor ve sadece “değerlendirme” taahhüdünde bulunuyor.
Çin’e yoğun bir şekilde maruz kalan şirketler için mecburi stres testleri ve zorunlu raporlama da Alman hükümetinin stratejisinin son taslağında yer almadı; bu da Scholz’un Çin’den uzaklaşma sorumluluğunu hükümetlerden ziyade şirketlere yüklemeye yönelik son açıklamalarıyla uyumlu. Son olarak, stratejide Almanya’nın Çin’e bağımlı olduğu kritik alanları (örneğin elektronikte) izlemeye dönük bir mekanizma bulunmuyor. Bu eksiklikler, aksi takdirde güçlü iktisadi riskten arınma politikasını zayıflatır.
Almanya’nın yeni Çin stratejisi özünde bir iktisadi güvenlik stratejisi ve bu stratejide sert güvenlik konuları sadece ikincil planda ele alınıyor. Bu da Çin söz konusu olduğunda Almanya ve ABD’nin öncelikleri arasındaki uçurumun altını çiziyor. Strateji, Rusya-Çin işbirliğini tartışırken güvenlik kaygılarını en açık şekilde ortaya koyuyor; Çin’in Rusya’ya silah vermesi halinde bunun sonuçlarıyla tehdit ediyor ve ülkenin Ukrayna’nın egemenliğini savunmasını “inandırıcı değil” şeklinde nitelendiriyor. Ayrıca Hint-Pasifik ortaklarıyla daha fazla askeri işbirliği ve bu bölgede geçici bir askeri varlık vaat ediyor. Bunun dışında strateji, Almanya’nın Çin ile jeopolitik olası bir çatışmada (örneğin Tayvan konusunda) atacağı adımları ya da üstleneceği rolü belirlemekten kaçınıyor.
Son değil başlangıç
Çin’in ticaretteki göreli üstünlüğünü rakiplerine karşı kullanma kabiliyetine ilişkin ortak kaygılar, ABD ve Avrupa’yı riskten arındırma ajandası dahilinde birbirine yaklaştırdı. Fakat kayda değer farklılaşmalar devam ediyor ve Almanya’nın yeni Çin stratejisi de bu farklılıkların altını çiziyor. Strateji, Berlin’in Çin konusunda daha önce kullandığından daha sert bir dil benimsemiş olsa da hükümetin önceki yaklaşımından radikal bir sapmayı temsil etmiyor; bundan ziyade, jeopolitik risklere karşı ihtiyatlı bir şekilde korumacı olurken Çin ile ticaret yoluyla Almanya’nın refahını sürdürmeyi amaçlıyor. Stratejiye göre Almanya, Çin’in artan bir şekilde iddialı olduğu hakikatini kabul ediyor ve “iktisadi kararlar alırken jeopolitik unsurları göz önünde bulundurmayı” amaçlıyor. Ancak Berlin, Çin’e karşı çatışmacı bir “blokun” parçası olmak istemiyor. Strateji belgesinde belirtildiği üzere bu, Çin ile işbirliği “en acil küresel zorlukların” çözümü için “temel” olmayı sürdürüyor.
Çin’in yarattığı iktisadi zorlukları, örneğin Hint-Pasifik’teki jeopolitik zorluklarla ayrılmaz bir şekilde ilişkili gören ABD açısından Almanya’nın yeni stratejisi yeterince ileri gitmiyor. Fakat Avrupalılar Çin’in yükselişine ABD ile aynı prizmadan bakmıyor. Bunu öncelikle ekonomik bir meydan okuma olarak görmeye devam edip daha az bir güvenlik tehdidi olarak görüyorlar. Avrupa hala üçüncü taraf bakış açısına sahip. Bu perspektiften bakıldığında ABD ve Çin, Avrupa ve Çin’inkinden farklı bir rekabet düzeni olan küresel bir hegemonik rekabete karışmış durumdalar. Büyük güç rekabetinin gerçeklerinden ve Çin’in artan iddiasından kaçamasalar da Avrupalılar, jeopolitiği ABD ile birlikte hareket edilmesi gereken bir arenadan ziyade kaçınılması gereken taktiksel bir risk olarak görüyorlar.
Almanya’nın “Avrupa’nın yolu” vizyonu her iki yöne de sahip olmaya çalışıyor, iktisadi kazanımlar elde ederken zorlu güvenlik ve jeopolitik riskleri hafife alıyor olabilir. Eğer başarılı olursa Berlin, işbirliği yapmanın ve rekabet etmenin jeopolitik gerilimleri tırmandırmadan da mümkün olduğunu ispatlayacaktır. Almanya’nın stratejisi, Avrupa’nın Çin’e yaklaşımının, Avrupa koşullarına uygun ve ABD’nin yaklaşımından farklı, mantıklı bir şekilde yeniden ayarlanması olarak görülebilir. Fakat Avrupa’da bir savaş sürerken ve 2024 ABD başkanlık seçimleri ufukta belirmişken, Çin ile kopuş riskine karşı sadece tedbir almak yeterli olmayabilir. AB ve Almanya’nın jeopolitik ortamı aktif bir şekilde şekillendirmek için ekonomik güçlerini kullanmaları gerekebilir.
Pratikte bu, Almanya’nın AB Komisyonu ile birlikte Çin meselesine öncülük etmeyi amaçlaması gerektiği anlamına geliyor. Bunu başarmak için Almanya’nın kritik altyapıyı korumayı amaçlayan yeni düzenlemelerine aykırı olarak Mayıs 2023’te Hamburg limanındaki konteyner terminalinin yaklaşık yüzde 25 hissesini Çinli COSCO şirketine satma anlaşmasında olduğu gibi karışık sinyaller göndermekten kaçınmalı. Berlin ayrıca Çin’in Rusya üzerindeki etkisini abartmaktan ve Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığını engelleme beklentisiyle —Rusya ve Çin arasındaki giderek yakınlaşan işbirliği ışığında yersiz olabilecek bir beklenti— Pekin’e büyük tavizler vermekten kaçınmalı. Son olarak Almanya, Rusya’da olduğu gibi, Avrupa pazarına bağımlılığın Çin’in jeopolitik hırslarını sınırlayacağını düşünmemeli. Bu da bir başka büyük hata olur.
Almanya’nın yeni Çin stratejisi, Çin’in neden olduğu veya Çin’den kaynaklanan herhangi bir aksaklığa tehlikeli bir şekilde maruz kalan Almanya’nın iktisadi kırılganlıklarının daha gerçekçi bir şekilde değerlendirilmesine dönük önemli bir adım. Ancak iktisadi risklere odaklanması ve sert güvenlik konularını sadece ikincil derecede dikkate alması nedeniyle, hızla gelişen jeopolitik ortamda hızla geride kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Ülke içindeki siyasi çekişmeler devam ederken bile Berlin, potansiyel ekonomik baskılara maruz kalma durumunu sürekli olarak yeniden değerlendirmek zorunda kalacaktır: bugün kabul edilebilir bir risk olarak görülen şey, bir yıl sonra tamamen farklı görünebilir. Bu türden bir yeniden değerlendirme olmaksızın, ülkenin mevcut yaklaşımı AB içindeki tartışmayı ilerletmek yerine yavaşlatabilir. Almanya’nın Çin stratejisi bir temel oluşturuyor ama asıl iş önümüzde duruyor.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












