Dünya Basını
Biden’la köprüleri atan Netanyahu neye güveniyor?

Aşağıda çevirisini okuyacağınız Financial Times’da yayınlanan makale, İsrail’in Gazze’deki saldırılarını sınırlandırmaması nedeniyle gerilen Biden-Netanyahu ilişkisini kaleme alıyor. Makale, daha önceki İsrail liderlerinin de ABD ile çatıştığı zamanlar olduğunu anlatıyor. Makaleye göre Netanyahu’nun durumunda özel olan onun bunu “küstahça” yapması. Netanyahu’nun Biden’la köprüleri atarken onlarca yıldır geliştirdiği ilişkiler sayesinde ABD’nin desteğinin kesilmeyeceğine güvendiğine dikkat çeken makale, yine de bunun riskli bir kumar olduğu görüşünde:
***
Binyamin Netanyahu’nun Amerika krizi
Diğer İsrailli liderler de Beyaz Saray ile çatıştı. Hiçbiri bu kadar küstah değildi.
Mehul Srivastava
Binyamin Netanyahu, kendini Siyonist ilan eden Joe Biden ile kamuoyu önünde kavga ettikten birkaç gün sonra, destek için Washington’da Yahudi devletini destekleyen bir sonraki en güçlü güce yöneldi: İsrail lobisi.
Geçen hafta Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nde yaptığı kısa ama sivri konuşmada Netanyahu, ABD Başkanı’nın Hamas’ı yok etmeye çalışırken İsrail ordusunun çok fazla sivili öldürdüğü, Netanyahu’nun Filistin devletini engelleyerek İsrail’e zarar verdiği ve İsrail Başbakanı’nın ılımlı ve laik Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi yönetmesine izin vermesi gerektiği yönündeki eleştirilerine sert çıktı.
“İsrail’in var olma ve kendini savunma hakkını desteklediğinizi söyleyip sonra da bu hakkı kullandığında İsrail’e karşı çıkamazsınız” diyen Netanyahu, Biden’ın Gazze Şeridi’nin güney ucundaki Refah’a planlanan saldırıyı ertelemesi yönündeki ısrarlı taleplerine atıfta bulundu: “İsrail’in Hamas’ı yok etme hedefini desteklediğinizi söyleyip sonra da İsrail gerekli adımları attığında ona karşı çıkamazsınız.”
Dünya liderleri arasında belki de Amerikan gücünün Netanyahu’dan daha büyük bir öğrencisi – ya da talibi – yoktur. Dört ABD başkanına kur yaptı ve onlarla mücadele etti, Cumhuriyetçi partiyi – ve tabanını oluşturan Evanjelik Hıristiyanları – her daim dost haline getirdi ve başka hiçbir ulusun sahip olmadığı kalıcı bir askeri ve diplomatik ittifakın faydalarını topladı.
Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e yönelik yıkıcı saldırısından bu yana, Amerikan silahlarının hava yoluyla acil nakliyesi İsrail’in Gazze’deki askeri harekatını mümkün kıldı, ABD’li diplomatlar BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail’i kınanmaktan korudu ve ABD’li avukatlar Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail lehine savunma yaptı.
ABD’nin İsrail’e verdiği yıllık 3,4 milyar doların (normalde yıllık askeri bütçesinin dörtte biri) üzerine 15 milyar dolar daha Kongre’nin onayını bekliyor. Biden için bu, sadece bu savaş sırasında değil, 1973’te İsrail’in o zamanki başbakanı Golda Meir ile “hayatının en önemli görüşmesi” olarak tanımladığı görüşmeyle başlayan, kendi siyasi kariyerinin elli yılı boyunca süren kalıcı, benzersiz bir ittifakın dokusu.
Ancak şimdi, İsrail’in Amerikan desteğine en çok ihtiyaç duyduğu dönemde -İsrail Gazze’deki savaşını Refah’a taşımaya kararlı ve her gün yaşanan kısasa kısas gerilimler onu Lübnan merkezli militan grup Hizbullah ile tam bir çatışmanın eşiğine getiriyor- Netanyahu Beyaz Saray’ı kızdırmayı seçti ve potansiyel olarak bu yardımı riske attı.
Şubat ortasından bu yana Netanyahu ile konuşmayan Biden, geçen hafta canlı yayında İsrail Başbakanı ile “açıkça konuşma” zamanının geldiğini söylerken yakalandı ve ardından MSNBC’ye Netanyahu’nun “İsrail’e zarar verdiğini” söyledi. Amerika’nın en önde gelen Yahudi siyasetçisi olan Senato çoğunluk lideri Chuck Schumer ise daha da açık konuştu: İsrail’in “siyasi ve ahlaki dokusunu” zayıflatan liderini değiştirmek için seçimlere ihtiyacı var.
Netanyahu, Biden’la kavga ederken, onlarca yıldır geliştirdiği diğer nüfuz alanlarının – dost ABD senatörlerinden, güçlü İsrail yanlısı lobiye ve İsrail’in bölgesel jeopolitikteki önemli rolüne kadar- hem savaş yürütme yeteneğini koruyacağına hem de onu görevde tutacağına dair bahse girdi. Bu daha önce de oynadığı bir kumardı ama hiçbir zaman bu kadar yüksek riskli olmamıştı.
Netanyahu’nun başbakan olarak selefi Ehud Olmert “Netanyahu İsrail’e çok pahalıya mal olabilecek riskli bir oyun oynuyor” dedi: “Eğer Biden Netanyahu’yu cezalandırmaya karar verirse, bu İsrail’e de zarar verecek.”
Daha önce de başka İsrailli liderler Beyaz Saray ile çatışmıştı: Ronald Reagan, İsrail’in Ağustos 1982’de Beyrut’u bombalamasının ardından Menachem Begin’i “soykırım” yapmakla suçladı; Baba George Bush, Yitzhak Shamir’i yerleşim yeri inşasını durdurmaya ve 1991’de Filistinlilerle barış görüşmelerine katılmaya zorlamak için 10 milyar dolarlık kredi garantisini kesmek zorunda kaldı.
Ancak hiçbiri bunu, Beyaz Saray’ı yakınında tuttuğunda sağcı tabanının kendisine taptığı, karşı çıktığı zaman ise kendisini Amerika’ya hayır diyebilecek tek İsrailli olarak gösteren Netanyahu kadar yüzsüzce yapmadı.
ABD’nin eski İsrail Büyükelçisi ve Barack Obama’nın barış elçisi Martin Indyk, “Sivil kayıplar konusundaki anlaşmazlık ABD-İsrail ilişkileri ve Netanyahu’nun savaşını ‘mutlak zafere’ kadar sürdürme kabiliyeti açısından ciddi bir sorun” dedi: “Netanyahu ABD-İsrail ilişkilerinden endişe duysaydı işlerin bu noktaya gelmesine asla izin vermezdi.”
Indyk, Netanyahu’nun öncelikli motivasyonunun aşırı sağcı koalisyon ortaklarını memnun etmek olduğunu söyledi: “Bunu yapmanın en iyi yolu Biden’a uyum sağlamak yerine onunla yüzleşmekti … şimdi arkamıza yaslanıp tren kazasını izliyoruz.”
Özellikle de Biden’ın savaş zamanında İsrail’i ziyaret eden ilk ABD lideri olması ve Ekim ayı ortasında İsrail’de bin 200 kişinin öldüğü ve 240 kadar kişinin rehin alındığı ölümcül Hamas saldırısının ardından Ben Gurion havaalanında Netanyahu’yu destekleyici bir şekilde kucaklamasının ardından ilişkilerde keskin bir kırılma yaşandı.
Biden gezisi sırasında “Adalet yerini bulmalı” dedi: “Ancak bu öfkeyi hissederken, onun tarafından tüketilmemeniz konusunda uyarıyorum.”
O zamandan bu yana Netanyahu, Filistinli yetkililere göre Gazze’de 31 binden fazla cana mal olan bir savaşı yönetti ve ABD ile Katar’ın ikinci tur rehine takasına aracılık etmesine yardımcı olabilecek uzun süreli ateşkes çağrılarına direndi. İsrail en az 10 bin Hamas savaşçısını öldürdüğünü söylüyor.
Netanyahu’nun Biden ile körpüleri atması, ABD istihbarat topluluğunun mevcut siyasi stratejisinin temellerine meydan okuyan yıllık bir değerlendirme yayınladığı hafta gerçekleşti. Değerlendirmede İran’ın 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırıda hiçbir rolü ya da bilgisi olmadığı, Hamas’ı tamamen yenmenin yıllar alabileceği ve Netanyahu’nun kendi iktidarının da zayıf olabileceği belirtiliyordu.
Obama yönetimi sırasında İsrail’in ABD Büyükelçisi olan ve önceki hükümette bakan yardımcılığı yapan Michael Oren, “Bu ABD-İsrail ilişkilerindeki en büyük krizlerden biri” dedi.
Oren, Biden’ın İsrail şehirlerini Hamas ve Hizbullah roketlerinden koruyan Demir Kubbe önleyicilerinin kesilmesini reddetmesine rağmen, ABD’nin İsrail’in Gazze’de yaygın olarak kullandığı daha büyük saldırı silahlarını sağlamaya devam etme konusunda aynı derecede kararlı olup olmadığının net olmadığını söyledi.
ABD’nin tedarik ettiği ve konvansiyonel cephaneliğinin en büyüğü olan 2,000 lb’lik bombaların Filistinlilerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerde kullanılması uluslararası kınamalara neden oldu.
Oren, ABD’nin gönderdiği mühimmatın içeriğini değiştirmiş olabileceğini öne sürdü. Oren, “Şimdiden yardımın miktarı değil, içeriği değişti” dedi: “Benim hissiyatım hassas bombaların gelmeye devam edeceği yönünde, çünkü bu Biden’ın da işine geliyor – çok daha az zayiat var.”
Netanyahu’nun Biden’ın talepleriyle uzlaşmak yerine karşı koyma kararını bilen bir kişi, İsrail Başbakanının Cumhuriyetçilerin Netanyahu’ya verdiği desteğin Demokratlarınkinden çok daha fazla olduğu ABD siyasi takvimine göre hareket ettiği iddiasını reddetti.
Söz konusu kişi, “Amerikan halkı İsrail’in kendini savunma hakkına tam destek veriyor” dedi: “İsrail halkı da başbakanın politikalarını tamamen destekliyor. Burada bir çelişki yok.”
Netanyahu’nun ABD siyaset kurumundaki desteğinin Beyaz Saray’dan daha derinlere uzandığını belirten kişi, “çünkü Netanyahu yönetimindeki İsrail, ABD’nin bölgedeki çıkarları için dünyayı daha güvenli hale getirdi” dedi: “Bu tarihi bir gerçektir.” Perşembe günü Schumer’den gelen sert eleştirilerin ardından Netanyahu’nun partisi Likud Perşembe günü “saygı” çağrısında bulundu: “İsrail bir muz cumhuriyeti değil, bağımsız ve gururlu bir demokrasi.”
Netanyahu’nun Amerikan gücüyle olan geçmişi, eğer kendi ikidar arayışı tarafından belirlenmişse, kesinlikle uzun. Ben Nitai adıyla Boston’da öğrenciyken ve daha sonra danışmanlık yaparken geliştirdiği Amerikan aksanı, onu Amerikan televizyonlarının, özellikle de Birinci Körfez Savaşı sırasında CNN’in vazgeçilmezi haline getirdi.
Cana yakınlığı ve kolay politik cazibesiyle Amerikalı politikacılarla ömür boyu sürecek dostluklar kurdu ve şu anda bile İsrail’in en uzun süre görev yapan başbakanına çocukluk lakabı olan Bibi diye hitap ediyorlar.
On yıllar sonra meyvelerini verecek ilişkiler geliştirdi. 1990’larda genç Jared Kushner, aile dostu olan Netanyahu’ya New Jersey’deki yatağını ödünç verdi. Eski Başkan Donald Trump’ın hem danışmanı hem de damadı olan Kushner, daha sonra işgal altındaki Batı Şeria’nın çoğunu İsrail’e verecek bir ABD barış planı hazırladı.
Ancak Netanyahu, kendi ilkeleri -ya da politikası- tehdit edildiğinde bu ilişkileri feda etmekten de gurur duyuyor. “Tarihte hiç kimse Oval Ofis’e Netanyahu’nun yaptığı gibi hakaret etmedi” diyen Olmert, 2015’te İran’la nükleer müzakereler konusunda Obama’yla ipleri koparmasına atıfta bulundu. Beyaz Saray tarafından reddedilen Netanyahu, Kongre’nin ortak oturumuna doğrudan bir çağrıda bulunmuştu.
O dönemde Netanyahu çok bir bir siyasi bedel ödemedi- Obama görevden ayrılıyordu ve ve İsrail yerleşimlerini kınayan Aralık 2016’daki BM Güvenlik Konseyi kararında ABD’nin veto hakkını kaldırmaktan başka Netanyahu’nun dramatik itirazlarına rağmen nükleer anlaşmayı uygulamaya devam etti.
Donald Trump daha sonra, Netanyahu’nun Başkan’ın Obama dönemindeki yasalara karşı antipatisini, Mossad’ın Tahran’dan sızdırdığı ve İran’ın 2000’li yılların başında nükleer silah peşinde olduğunu gösteren gizli belgelerle kullanmasının ardından bu anlaşmayı yırtıp attı.
İsmi açıklanmayan bir ABD yetkilisinin İsrail Başbakanını miyop, kendini beğenmiş bir “ödlek” olarak tanımlamasının ardından Dışişleri Bakanı John Kerry Netanyahu’dan özür diledi. Ancak İran nükleer anlaşması konusundaki anlaşmazlık, Netanyahu’nun ABD siyaset kurumunun tamamı yerine Cumhuriyetçilerden destek alma kararını pekiştirdi.
Indyk, “[Demokratlar] bunu asla unutmadılar” dedi: “Bibi, Evanjelistlerin ilerici [Amerikalı] Yahudilerden daha güvenilir olduğuna inanarak, bilerek tehlikeye attığı uzun süredir devam eden bir gelenek olan İsrail’e desteğin iki partili doğasını yok etmeyi başardı.”
Şimdi, Netanyahu’nun kızdığı Demokratların çoğu Biden yönetiminde ve Trump’ın ABD seçimlerini kazanması halinde cömertliğine güvenilemez. Trump 2021’de İsrailli bir muhabire Netanyahu’nun Biden’ı zaferinden dolayı tebrik etmesinden şikayet ederek “S. et onu” dedi.
Oren, “Seçimlere daha çok var ve görev teslimi bir yıl sonra” dedi: “Yarın yeni bir yönetim kurulacak değil ya – şimdilik Biden ile uğraşmak zorundasınız.”
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












