Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Foreign Affairs: ABD’ye rağmen Hamas’ın parçası olduğu Filistin devletini kurma zamanı

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD’nin “yeniden canlandırıp” İsrail ile masaya oturmaya ve Gazze’yi “yönetmeye” muktedir hale getirmeye çalıştığı Filistin Yönetimi’nin ömrünün tamamlandığı iddiasına dayanıyor. Makaleye göre Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi kuruluşundan itibaren sürdürülemez statükonun koruyucusu olmaya mahkumdu ve öyle oldu. Artık, Filistin Yönetimi ve Hamas’ın da dahil olduğu Filistin devletini kurmanın zamanı geldi. Bu kuruluş süreci FKÖ içinden başlamalı. Makaleye göre, ABD ve İsrail’in bu devleti tanımayacak olmasına rağmen kurulacak devlet ve onun hükümeti “Filistinlilere yeni ve daha iyi yapılar inşa etme, liderlerine olan güveni ve dünyanın saygısını yeniden kazanma şansı sunacak. Devlet tüm Filistinli grupları kapsayacak ve ortak noktaların bulunup farklılıkların çözülebileceği bir forum işlevi görecek.”

ABD’ye rağmen Hamas’ın da bir parçası olduğu bağımsız Filistin devletinin kurulması gerektiği fikrinin işlendiği makalenin yayınlandığı mecra daha ilgi çekici: ABD’nin dış politikasının şekillenmesinde etkin rol oynayan Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) yayın organı Foreign Affairs.

***

Filistin Davası
Filistin Yönetimi Amacını Aştı-Devlet Zamanı Geldi

RAJA KHALIDI

Gazze Şeridi’ndeki acımasız savaşın ilk haftalarından bu yana Washington, Filistin Yönetimi’nde reform yapılmasının bölgede savaş sonrası yönetimin vazgeçilmez bir parçası olduğu fikrine aşırı derecede önem verdi. ABD ile Arap ve Avrupalı müttefikleri, savaş sona erdiğinde Gazze’nin yönetiminden ne Hamas’ın ne de İsrail’in sorumlu olmasını istiyor. Bu görev için varsayılan aday, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) tarafından 1990’larda İsrail-Filistin çatışmasına iki devletli bir çözüm getirmeyi amaçlayan bir dizi anlaşma olan Oslo barış anlaşmaları sırasında yönetim organı olarak kurulan Filistin Yönetimi.

Filistin Yönetimi, Filistinlilerin siyasi bölünmesinin ardından 2006 yılında Gazze’den büyük ölçüde çekildi, Batı Şeria’nın bir bölümünü yönetmeye devam ediyor. Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas 14 Mart’ta, iki bölgeyi siyasi, idari ve ekonomik olarak yeniden birleştirmek amacıyla yeni bir Filistin hükümeti kurması için teknokrat bir başbakan atadı – nihai hedef ise yıkıma uğramış Gazze Şeridi’ni yeniden inşa etmekti. Ancak bugün Filistin Yönetimi’nin böylesine köklü bir değişim için bir araç olarak uygunluğu şüpheli.

Filistin Yönetimi’nin yenileneceğine olan inanç hayalperestlik sınırında. Filistin Yönetimi, İsrail-Filistin barış sürecini andıran her şeyin on yıl önce çökmesinden bu yana giderek daha etkisiz hale geldi. Filistinlilerin çoğu tarafından güvenilmeyen Filistin Yönetimi, hem dostları hem de düşmanları tarafından yolsuzluğa bulaşmış olarak görülüyor. Son anketlere göre 88 yaşındaki başkan otokratikleşti ve Filistinliler arasında ona olan destek her zamankinden daha düşük. Yasama meclisinin yokluğunda Abbas 15 yıldır kararnamelerle yönetiyor. Abbas savaştan çok önce Filistinlilerden, Arap ülkelerinden ve Biden yönetiminden yetkilerinin bir kısmını bırakması yönünde artan bir baskıyla karşı karşıyaydı.

Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi yönetmekle görevlendirilebilmesi için kendisini reforme etmesi gerektiğini savunanlar asıl meseleyi gözden kaçırıyor. 2005’te bir dönem için seçilen ve hiçbir zaman meşru bir şekilde yenilenmeyen Abbas’ın yönetiminde birbirini izleyen başbakanlar ellerinden gelen her türlü reformu denediler ama sonuç alamadılar. Filistin Yönetimi’nin asıl sorunu sadece icraat ya da personel meselesi değil. Filistin Yönetimi raf ömrünü çoktan doldurdu. Meşruiyet eksikliği ve doğasında var olan zayıflığı nedeniyle günleri uzun zamandır sayılı: Filistin Yönetimi, yönetecek egemen bir devleti olmayan bir hükümet. Onun durumunda, büyük sorumluluğu ancak çok az gücü var. Planlandığı gibi kendi kaderini tayin etmeye yönelik geçici bir araç değil, sürdürülemez statükonun koruyucusu olmaya mahkumdu. Özgürleşmenin değil, boyun eğdirmenin bir aracı haline geldi.

Filistin halkı, Filistin Yönetimi’nin bir yönetim otoritesi olarak uygunluğuna dair gerçekçi olmayan varsayımları desteklemek yerine, bu nadir dayanışma anından yararlanarak on yıllardır taahhüt ettikleri ve inkar ettikleri şeyi yaratmalı. Bugün, tek taraflı ve kolektif olarak “Filistin devletini” kimliklerinin, eylemliliklerinin ve ortak kaderlerinin siyasi tezahürü olarak benimseyerek birleşebilirler. Filistinliler on yıllardır kurtuluş örgütleri tarafından temsil ediliyordu, ancak bugün devlet, dünya çapındaki 14 milyon Filistinlinin ulusal evi olarak hizmet edebilecek tek varlık haline geldi.

Filistin devleti, Filistinlilerin hayal gücünde ve kendi yasallıklarında zaten yerleşik. FKÖ, 1988’de kuruluşunu hedef olarak ilan etti ve 2012’de BM’ye gözlemci olarak üye oldu. Ancak FKÖ Batı Şeria’da Filistin Yönetimi adı altında, Hamas ise Gazze’de bir Filistin Yönetimi aracılığıyla yönetime devam ederken hem İsrail hem de ABD bir Filistin devletinin önünde durdu. Bu açıkça felaket reçetesiydi ve Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırılarına inkar edilemez bir şekilde katkıda bulundu.

Filistin Yönetimi, Filistin devletine giden yolda geçici bir organ olarak kurulmuştu. Artık amacına ulaştığını kabul etmenin zamanı geldi. Filistin devleti çatısı altında yeni kurumlar inşa etmek adına eski kurumların tasfiye edilmesi Filistinlileri birleştirebilir, temsiliyetlerini yenileyebilir ve siyasetlerine meşruiyet ve hesap verebilirlik kazandırabilir.

BOZULDUYSA

FKÖ 1994 yılında Filistin Yönetimi’ni kurdu ve İsrail ile bağışçı ülkeler tarafından 2000 yılındaki kalıcı statü müzakerelerinde bağımsız bir Filistin devleti ortaya çıkana kadar görev yapacak geçici bir özyönetim olarak tanındı. Bu plan Oslo barış sürecinin bir parçasıydı. Ancak Filistin Yönetimi’nin sadece beş yıl sürmesi öngörülüyordu. Ve 1994’ten bu yana çok şey değişti: 2000 yılındaki Camp David zirvesi çöktü. FKÖ’nün lideri Yasir Arafat öldü ve yerine Abbas geçti. İsrail’in de dahil olduğu birçok savaş on binlerce insanın hayatına mal oldu. İsrail Doğu Kudüs’te ve Batı Şeria’nın geri kalanında yerleşim inşaatlarını hızlandırdı.

Filistinliler yirmi yıla yakın bir süredir Batı Şeria’da FKÖ ve Gazze Şeridi’nde Hamas arasında bölünmüş durumda. Hamas 2006 yılında yasama meclisi seçimlerinde El Fetih’e karşı zafer kazanarak iki grup arasında ölümcül bir mücadele başlattı. El Fetih devletleşmeye giden yol olarak (başarısız) müzakereleri tercih ederken, Hamas (feci bir şekilde) silahlı mücadelenin kurtuluşa ulaşmak için bir seçenek olması gerektiğine inanıyor. 2017’de Hamas, İsrail’in 1967 öncesi sınırlarına dayalı bir Filistin devletini kabul edecek şekilde tüzüğünde değişiklik yaptı ancak El Fetih’in demokratik seçimlerde güç kaybetme korkusu, Arap ülkelerinin sponsorluğunda tekrarlanan ulusal uzlaşma görüşmelerinde ilerlemeyi engellemeye devam etti. Bu bölünmenin derinleştirilmesinde ne İsrail ne de ABD masum.

Filistin Yönetimi’nin hantal ve popüler olmayan bir yapıya bürünmesi şaşırtıcı değil. Filistinli araştırmacı Halil Şikaki’ye göre geçen Aralık ayı itibariyle Filistinlilerin yaklaşık yüzde 60’ı Filistin Yönetimi’nin feshedilmesi gerektiğini düşünüyordu. Filistinlilerin büyük çoğunluğu Abbas ve kadrolarının liderliği, diktatör olarak değil kurumlar aracılığıyla yönetecek genç bir nesle devretmesi gerektiğine inanıyor. Abbas yaklaşık yirmi yıldır Filistin Yönetimi’ni yönetiyor ve en son 2021’de seçimleri erteledi. Abbas uzmanların, siyasi müttefiklerin veya astlarının tavsiyelerine pek aldırış etmeden, sırdaşlarından oluşan kapalı bir çevre aracılığıyla yönetiyor. Filistin Yönetimi de giderek şişmiş durumda. Filistin Yönetimi’nin 25 bakanlığı, bir düzine kamu kurumu ve 147 bin memuru var; ancak halka temel hizmetleri zar zor sağlayabiliyor. Filistinliler daha iyisini hak ediyor ve yapabilirler.

Dünyanın kendi kaderlerine karışmasını izleyen Filistinliler için en endişe verici olanı, ABD’li siyasetçiler arasında, siyasi gruplardan bağımsız teknokrat bir liderin getirilmesinin Filistin Yönetimi’ni bir şekilde düzeltecek sihirli değnek olacağı yönündeki yaygın kanı. Filistin Yönetimi’nin sorunları parça parça reformlar, yeni yasalar ya da bir dizi bakandan daha fazlasına ihtiyaç duyuyor. Bugün medyanın bir sonraki başkanın ya da bakanın kim olacağına ilişkin çılgınlığı asıl meseleyi gözden kaçırıyor. Mesele personel değil, yapılarla ilgili.

Filistinliler, Filistin Yönetimi’ni defalarca reforma tabi tuttular ama bunun karşılığında pek bir şey elde edemediler. Örneğin 2006’dan 2012’ye kadar Başbakan Salam Fayyad sözde bir devlet-kurum inşası gündemi izledi. Filistin Yönetimi kurumlarını güçlendirdiği takdirde Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun bu kurumları “devlet olmaya hazır” olarak onaylayacağını ve İsrail’i işgali sona erdirmeye, dünyayı da Filistinlilerin haklarını tanımaya ikna edeceğini umuyordu. Fayyad’ın programı kamu maliyesi reformları ve piyasa dostu politikalar içeriyordu ancak İsrail’den anlamlı bir değişiklik gelmedi. O zamandan beri diğer başbakanlar bu yaklaşımdan uzaklaştılar ancak kötü yönetimden, vasat hizmetlerden ve kayırmacı, tepeden bakan bir kamu hizmetinden giderek daha fazla hoşnutsuzluk duyan Filistin halkına yanıt vermek için ellerinde çok az araç vardı.

Bazı Filistin Yönetimi reformları başarılı oldu. Arafat anayasayı değiştirerek başkanlık ve başbakanlık yetkilerini birbirinden ayırdı ve Fransa’daki sisteme benzer bir sisteme doğru ilerledi. Bu bazı denge ve denetleme mekanizmaları yaratması açısından önemliydi ancak Abbas kendi gücüne getirilen sınırlamaların çoğunu görmezden geldi. Filistin Yönetimi temel kamu hizmetleri ve altyapı hizmetlerini sağlıyor ve toplumsal taleplere yanıt vermeye çalışıyor ancak değişimi gerçekleştirecek yetki ve güvenilirlikten yoksun. Filistin Yönetimi’nin yasama organı, Batı Şeria ve Gazze’nin yönetim makamlarının 2007’de ayrılmasından bu yana toplanmadı. O zamandan beri Filistin Yönetimi yasaları bakanlık tavsiyesi ve başkanlık kararnamesi ile yapılıyor ve bu da yasal bir karmaşa yaratıyor.

Abbas yönetimindeki birleşik güvenlik gücü, Batı Şeria’nın Filistin Yönetimi kontrolündeki bölgelerde ikinci intifadanın kanunsuzluğuna son verdi ve bu güç Abbas’ın Filistin Yönetimi’nin ana yetki alanını yönetme kabiliyetinde bir değer olmaya devam ediyor. Filistin Yönetimi’nin sivil işlevlerinin zayıflığı, Filistin içi kanun ve düzeni sağlayan ancak İsrail’in askeri operasyonları ve yerleşimcilerin saldırıları karşısında kenara çekilen güçlü güvenlik güçleriyle tezat oluşturuyor. Bu da Filistin Yönetimi’nin İsrail’in işgal sisteminde bir çarktan fazlası olmadığı şeklindeki popüler imajını pekiştiriyor.

Filistin Yönetimi ekonomik ve mali açıdan da sıkıntı çekiyor. Filistin ekonomisi kritik ölçüde İsrail’deki işlere ve İsrail tarafından kontrol edilen gelirlere bağımlı ki bu gelirler milli gelirin üçte birinden fazlasını oluşturuyor ve şu anda eş zamanlı olarak çökmüş durumda. Ekim ayından bu yana İsrail, daha önce İsrail’de çalışan 180 bin Filistinlinin çoğunun ülkeye girişini yasaklarken, aşırılık yanlısı İsrail Maliye Bakanı da Gazze’deki çalışanlarına maaş ve emekli maaşı ödediği için cezalandırmak amacıyla Filistin Yönetimi’ne vergi fonu aktarmıyor. Filistin Yönetimi’nin amacının ve gücünün son kalıntısı olan Gazze’de veya Batı Şeria’da kamu sektörü maaşlarının tamamını ödeyeceğine artık güvenilemez.

YENİ BİR BAŞLANGIÇ

Filistin Yönetimi yeniden canlandırılamayacak, reforme edilemeyecek ya da yeniden yapılandırılamayacak kadar işlevsiz. FKÖ artık 14 milyon Filistinlinin tamamını temsil ettiğini iddia edemez. Hamas ve direniş grupları da Gazze’nin tozu dumanı dindikten sonra yönetimi üstlenemezler çünkü örgütsel olarak ezilmiş görünüyorlar. Filistin halkının etkin ve dürüst bir hükümete ihtiyacı var ve bunu hak ediyor.

Başarısızlıkla lekelenmemiş tek meşru Filistin siyasi varlığı Filistin devletidir. Dünya ulusları arasındaki yerini almak için hazırda bekliyor. El Fetih ve FKÖ’nün yanı sıra direniş gruplarından da dahil Filistinli siyasi liderlerin Filistin Yönetimi’nden kurtulmasının tam zamanı. Tüm Filistinlileri temsil edecek ve bugün işgal altında olan Filistinlileri yarın özgür bir devlet içinde yönetecek yeni geçici Filistin devleti hükümetini desteklemeliler.

Süreç devrimci değil dönüştürücü olmalı; tıpkı Oslo’dan sonra FKÖ’nün yetkilerini Filistin Yönetimi’ne devretmesi gibi. Filistinlilerin yumuşak bir iktidar geçişine ihtiyacı var. Bu kez devlet kurma süreci Filistinli siyasi grupların yanı sıra Filistin Yönetimi ve kurumlarını da partizan olmayan daha geniş bir devlet çerçevesi içine katacak. Bu süreç, Oslo anlaşmalarının imzacısı olan ve devletin işlevlerini yerine getirebilmesi için yasal ve diplomatik temsil statüsüne sahip FKÖ bünyesinde başlamalı. Filistin Yönetimi’nin ve FKÖ’nün itibari başkanı olan Abbas, işgal altındaki toprakları yönetme yetkisine sahip geçici bir Filistin devleti hükümetinden başlayarak kurumlarını oluşturacak, uluslararası destekle harap olmuş Gazze’yi yeniden inşa edecek ve ulusal seçimlere hazırlanacak bir dizi tedbirle zamana bağlı bir devlet kuruluş sürecinin başladığını ilan etmeli.

Batı Şeria ve Gazze’nin iyi yönetişimine yönelik teknokratik düzenlemeler ancak ulusal bir siyasi diyalogun bölünme sayfasını kapatıp devlet inşasına odaklanan yeni bir sayfa açmasıyla başarıya ulaşabilir. FKÖ grupları ve Hamas tarafından oluşturulacak bir başkanlık konseyi ve (FKÖ’nün atıl durumdaki Ulusal Konseyi gibi) halka açık bir danışma meclisi aracılığıyla demokratik bir geleceğin ana hatları tartışılıp üzerinde mutabık kalınabilir ve Filistin halkına kimin liderlik etmeye en uygun olduğuna sandıkta karar verilebilir. Bu aşamada, dünyanın dört bir yanından üst düzey Filistinli hukuk uzmanları bir araya gelerek devlet için bir anayasa taslağı hazırlamalı.

Güvenlik ve dış ilişkiler devlet başkanının yetkisinde kalırken maliye, idare ve yeniden imar başbakana bağlı olmalı. 20 yıl önce kurulması gereken ancak Abbas tarafından göz ardı edilen bir denge. Bu rollerin anayasada nasıl yer alacağı başkanlık konseyi ve Ulusal Konsey gibi bir danışma organı tarafından değerlendirilebilir. Ancak daha ilk günden itibaren yeni başbakanın, seleflerinin mirasından net bir kopuş sergileme fırsatı var. Yarı sayıda bakanlıkla daha yalın bir hükümet kurabilir ve yıllardır engellenen kamu maliyesi, kamu hizmeti, sosyal ve ekonomik reformları hayata geçirebilir.

Başlangıçta, devletin yerleşik vatandaşları şu anda Filistin Yönetimi kimlik kartı ve pasaportu taşıyan 5 milyon Filistinli olmalı, ancak devlet sonunda kimliğin bir teyidi olarak dünya çapındaki Filistinli mültecilere ikameti olmaksızın vatandaşlık vermeli. Filistinliler, diaspora toplulukları ve gruplarından oluşan bir kolektif olarak değil, kendilerini anavatanlarına bağlayan bir devletin vatandaşları olarak sayılmaya başlayabilirler.

Yeni Filistin devletinin bir parçası olarak kurulacak bir hükümet, Filistin siyasetinin bugünkü parçalı yapısına kıyasla çok da maddi fayda sağlayacak gibi görünmeyebilir. Amerika Birleşik Devletleri ya da İsrail tarafından tanınması pek olası değil. İsrail işgali altında kalmaya devam edecek ve mevcut sisteme göre hiçbir diplomatik fayda sağlamayacak. Ancak yeni bir hükümet Filistinlilere yeni ve daha iyi yapılar inşa etme, liderlerine olan güveni ve dünyanın saygısını yeniden kazanma şansı sunacak. Devlet tüm Filistinli grupları kapsayacak ve ortak noktaların bulunup farklılıkların çözülebileceği bir forum işlevi görecek. Filistin devletinin kağıt üzerindeki mürekkepten daha fazlası olmasının zamanı geldi. Kendi adı altında bir hükümet kurmak, ulusal kurtuluşun uzun yürüyüşünde bir sonraki adımdır.

DÜNYA BASINI

OnlyFans feminizm kılığına bürünmüş sömürüdür

Yayınlanma

Çevirmenin Notu: Cinselliğin duygudan, bağdan ve insani derinlikten yoksun bir “performans” anlayışına indirgenmesinin kadınların bireysel deneyimlerini ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini nasıl derinden sarstığı giderek daha yüksek sesle ifade ediliyor. Aşağıda çevirisini sunduğumuz metin, yakında yayımlanması beklenen Pornocracy kitabının ortak yazarlarından Josephine Bartosch’a ait. Bartosch, bu yazısında merceği OnlyFans’e tutarak, cinsellik pazarlayan dijital platformların, kadın cinselliği ve güçlenme kavramlarını nasıl araçsallaştırıp çarpıttığını ele alıyor.

OnlyFans’ın “bireysel güçlenme” adı altında pazarladığı sistemin, kadınları nesneleştiren patriyarkal ve kapitalist normların dijital bir yeniden üretimi olduğu vurgulayan Bartosch, bu tür platformların, toplumsal sorumluluk ve etik sınırları göz ardı ederek, genç kadınlar ve kız çocukları için tehlikeli bir model sunduğunu son dönemde ayyuka çıkan gelişmeler ışığında değerlendiriyor.


OnlyFans feminizm kılığına bürünmüş sömürüdür

Josephine Bartosch
Unherd
30 Aralık 2024
Çev. Leman Meral Ünal

BBC’de drag queen görmek kadar olağan: Kamuoyunun gözü önündeki bir kadın kârlı ancak onur kırıcı bir iş yaptığında hemen “feminist” kartını oynar. Bu durum, tek bir gün içinde 101 erkekle cinsel ilişkiye girerek adını manşetlere taşıyan OnlyFans sanatçısı Lily Phillips ve “işine” feminizmin yön verdiğini öne süren OnlyFans CEO’su Keily Blair için de geçerli. Fakat Reuters tarafından kısa süre önce yapılan bir araştırma, bu platformda suç teşkil eden unsurları ve kadın düşmanlığının nasıl paraya dönüştürüldüğünü gözler önüne seriyor.

Haber ajansı, bahsi geçen çalışmasıyla, 2019-2024 yılları arası OnlyFans’ta çok sayıda cinsel kölelik, çocuklara dönük cinsel istismar materyali ve rıza dışı veya “intikam” pornosu vakası ortaya çıkardı. Sadece kasım ayında 55 milyon içerik yüklendiği düşünüldüğünde, bu tür suçların platformdan tamamen temizlenebileceği iddiası bir hayalden ibaret. Geçerken belirtelim, iki kızı için daha iyi bir dünya yarattığını gururla dile getiren Blair, şirketin temel faaliyet alanına dair soruları geçiştiriyor, daha da ilginci 1,3 milyar dolarlık dev bir cinsellik markasının başında olmasına rağmen, “pornografi” terimini küçümseyici bularak kullanmaktan imtina ediyor.

OnlyFans 2016 yılında İngiliz girişimci Tim Stokely tarafından kuruldu; 2018’de ise karanlık yatırımcı Leonid Radvinsky’ye satıldı. O zamandan bu zamana ise, şu anda sayıları 4,1 milyonu bulan içerik üreticilerine 20 milyar doların üzerinde ödeme yaptı. Dijital pezevenklik komisyonu olarak ise yüzde 20’lik epey yüklü bir pay alıyor.

Pandemi, içerik üreticilerinin sayısında bir patlamaya neden oldu. Öyle ki 2019’da 348,000 olan içerik üreticisi sayısı, 2020’de 1,6 milyonun üzerine çıkmıştı. Bugün ise rekabet çok daha çetin. OnlyFans, sitedeki içeriklerin reklamını yapma gibi karmaşık bir işe karışmıyor ve pornografik içerik satan genç kadınları, hesaplarına trafik çekebilmek için sosyal medyada müstehcen resimler satmakla baş başa bırakıyor. OnlyFans’e dair göz boyayan, şişirme haberler, ayda 80.000 sterlinden fazla kazanan içerik üreticilerinden sadece en üstteki yüzde 0,1’ini öne çıkarıyor, ortalama bir içerik üreticisinin eline ise ancak 140 dolar kadar geçiyor.

Reuters’in bulguları sıradan bir markayı bile sarsabilirdi. Gazeteciler, siteye içerik oluşturmak için “kandırılan, uyuşturulan, terörize edilen ve cinsel olarak köleleştirilen” kadınların tüyler ürpertici hikayelerini ortaya çıkardı. ABD’deki banliyö evlerinde kadınlar hapsediliyor, tecavüz ediliyor, vahşileştiriliyor, vücutlarına “köpek” ve “oyuncak” gibi aşağılayıcı kelimeler, dövmelerle kazınıyordu. Ancak bu ifşalara rağmen OnlyFans kendisini geleneksel pornografiye karşı ilerici bir alternatif olarak konumlandırmaya, Blair ise içerik üreticilerine kendi sınırlarını belirleme “özgürlüğü” ile böbürlenmeye devam ediyor.

OnlyFans’ın en sinsi yönü, içerik üreticilerinin düşük gelirleri ya da suç teşkil eden istismara varan sömürüsü değil. Cinsel performansların satılmasının sıradanlaştığı bir dünyayı normalleştirmesidir. Bu pornolaştırılmış manzarada, nesneleştirme artık verili bir durum haline gelmiş ve cinselliğin metalaştırılması “güçlendirme” olarak paketlenmiştir. Lily Phillips’in zorlu gösterisini konu alan bir belgeselde belirttiği gibi: “Erkekler beni her zaman cinselleştirecek, o halde bunu paraya çevirebilirim.”

Bu türden düşünceler, pornografi çağında yetişen bir neslin özetini sunuyor. Gerçeklikten kopuk siyasetçiler ve duyarsız teknoloji devleri tarafından yüzüstü bırakılan bu çocuklar, henüz bir başkasının dudaklarına dahi dokunmadan önce çevrimiçi boğulma sahnelerine maruz kalan bir neslin uzantısıdır. Phillips gibi kadınlar için seks bir yakınlık eylemi olmaktan ziyade, maruz bırakılan ve tek tesellisi maddi tazminat olan bir alışveriş.

OnlyFans sadece pornografinin evrimleşmiş bir versiyonu değil, kadınlara ve kız çocuklarına kendi değerlerinin erkeklerin gözündeki cinsel çekiciliklerinde olduğunu ve bunun da bir fiyat etiketi olduğunu söyleyen bir kültürün doğal zirve noktası. Bu platform, porno endüstrisinin önceki kurbanlarını, kendilerinden çalınan cinselliğin dijital bir taklidini satmaya mahkûm eden bir pazar yeri aslında.

Her ne kadar kendini “güçlendirici” olarak pazarlasa da bu platform, gerçek bağın yerini ticaretin aldığı bir sömürüden besleniyor. Toplum bu “normali” benimsemeye devam ettikçe, kolektif insanlığımız için sonuçlarını görmezden gelmek daha da zorlaşacak. OnlyFans sadece bir marka değil, pornografinin sevgi gibi sahici bir duyguya karşı kazandığı zaferinin bir yansıması da aynı zamanda.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

CIA ve MI6, IŞİD’i nasıl yarattı?

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Beşar Esad yönetimi devrilmeden önce yazılmıştı. Suriye savaşının başlangıcından bu yana, başta ABD ve Birleşik Krallık olmak üzere Batı ülkeleri ile bölgedeki müttefiklerinin Suriye El Kaide’sinin (Nusra Cephesi) ve sonrasında Irak-Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) büyümesine nasıl katkı sundukları iyi belgelenmiş durumda. Daha 2012 yılında yazılan bir Amerikan istihbarat raporu, Suriye’nin doğusu ile Irak’ın batısında bir “İslam emirliği” kurulmasının neredeyse mukadder olduğuna işaret ediyordu. IŞİD Irak kentlerini birer birer ele geçirdiği sıralarda bunun bir “Sünni devrimi-öfkesi” olduğuna dair analizler de çokça yapılıyordu. Batılı istihbarat örgütleri, Suriye’ye yabancı cihatçıların taşınmasında ve silahlandırılmasında büyük bir rol oynuyordu. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Kit Klarenberg
Global Delinquents
4 Nisan 2024

22 Mart’ta Moskova’daki Crocus City Hall’da meydana gelen ve en az 137 masum insanın ölümüne, 60’tan fazlasının da ağır yaralanmasına neden olan korkunç toplu katliamdan sadece 24 saat sonra ABD’li yetkililer katliamdan IŞİD’in Güney-Orta Asya kolu olan IŞİD-H’yi sorumlu tuttu. Birçokları için bu suçlamanın bu kadar hızlı olması, Washington’un Batı kamuoyunun ve Rus hükümetinin dikkatini kararlı bir şekilde asıl suçlulardan -Ukrayna ve/veya Kiev’in en önde gelen vekil sponsoru Britanya’dan- uzaklaştırmaya çalıştığı şüphesini uyandırdı.

Dört tetikçinin nasıl devşirildiği, yönlendirildiği, silahlandırıldığı, finanse edildiği ve kimler tarafından öldürüldüğüne ilişkin tüm ayrıntılar henüz açıklanmadı. Kremlin, Kiev’in SBU’sunun [Ukrayna Güvenlik Servisi] nihai mimarlar olduğuna dair kanıtları ortaya çıkardığını iddia ederken, servis bunu reddediyor ve Rus yetkililerin saldırıyı önceden bildiklerini ve önleyebileceklerini fakat Ukrayna’ya yönelik saldırılarını artırmak için bunu yapmadıklarını iddia ediyor. Katillerin IŞİD’in Tacikistan kanadına bağlı bir kripto para cüzdanından para aldıkları bildirildi.

İşin aslı ne olursa olsun, sorumlu dört kişinin canavarca eylemlerine gerçekte kimin ya da neyin sponsor olduğuna dair hiçbir fikirleri olmadığı kesindir. IŞİD’in fanatik, aşırı dini köktencilikten ilham alan ana akım tasvirinin aksine, grup öncelikle kiralık bir silah. Herhangi bir zamanda, ortak çıkarlara bağlı bir dizi uluslararası bağışçının emriyle hareket eder. Finansman, silahlar ve emirler savaşçılarına dolambaçlı yollardan ve şeffaf olmayan bir şekilde ulaşıyor. Grup tarafından üstlenilen bir saldırının failleri ile nihai düzenleyicileri ve finansörleri arasında neredeyse her zaman katman katman kesintiler vardır.

IŞİD-H’nin şu anda Çin, İran ve Rusya’ya, başka bir deyişle ABD İmparatorluğu’nun başlıca düşmanlarına karşı dizildiği göz önüne alındığında, “ana” gruplarının kökenlerini yeniden gözden geçirmek zorunludur. On yıldan biraz daha uzun bir süre önce birdenbire ortaya çıkan, ana akım medya manşetlerine ve Batı kamuoyunun bilincine birkaç yıl boyunca hakim olduktan sonra tekrar ortadan kaybolan IŞİD, bir aşamada Irak ve Suriye topraklarının geniş bir bölümünü işgal etti. Burada kendi para birimini, pasaportlarını ve araç plakalarını çıkararak bir “İslam Devleti” ilan etti.

ABD ve Rusya tarafından bağımsız olarak başlatılan yıkıcı askeri müdahaleler 2017 yılında bu şeytani yapıyı ortadan kaldırdı. CIA ve MI6 hiç şüphesiz son derece rahatlamıştı. Ne de olsa IŞİD’in tam olarak nasıl ortaya çıktığına dair son derece garip sorular kapsamlı bir şekilde ortadan kalkmış oldu. Göreceğimiz üzere, terör örgütü ve halifeliği karanlık bir gecede şimşek çakması gibi değil, Londra ve Washington’da tasarlanan ve casusluk teşkilatları tarafından uygulanan özel ve kararlı bir politika sayesinde ortaya çıkmıştır.

‘Sürekli düşmanca’

RAND, merkezi Washington DC’de bulunan oldukça etkili bir “düşünce kuruluşudur.” Pentagon ve diğer ABD hükümet kuruluşları tarafından yılda yaklaşık 100 milyon dolarla finanse edilen bu kuruluş, ABD’nin ulusal güvenliği, dış ilişkileri, askeri stratejisi ve denizaşırı ülkelerdeki gizli ve açık eylemleri hakkında düzenli olarak tavsiyeler yayınlamaktadır. Bu açıklamalar çoğu zaman daha sonra politika olarak benimsenmektedir. 

Örneğin, “Çin ile savaş” gibi “düşünülemez” bir olasılık üzerine Temmuz 2016 tarihli bir RAND makalesi, Pekin ile “sıcak” bir çatışma öncesinde Doğu Avrupa’nın ABD askerleriyle doldurulması gerektiğini öngörüyordu çünkü Rusya böyle bir anlaşmazlıkta şüphesiz komşusu ve müttefikinin yanında yer alacaktı. Bu nedenle Moskova’nın güçlerini sınırlarında bağlamak gerekli görülüyordu. Altı ay sonra, görünüşte “Rus saldırganlığına” karşı koymak için çok sayıda NATO askeri bölgeye geldi. 

Benzer şekilde, Nisan 2019’da RAND Extending Russia [Rusya’Genişletmek] başlıklı bir rapor yayınladı. Moskova’yı “rejimin istikrarını baltalamak” amacıyla “aşırı genişlemeye” “yemlemek” için “bir dizi olası araç” ortaya koydu. Bu yöntemler arasında Ukrayna’ya “ölümcül yardım” sağlamak; Suriyeli isyancılara ABD desteğini artırmak; “Belarus’ta rejim değişikliğini” teşvik etmek; Kafkasya’daki “gerilimleri” kullanmak; “Orta Asya’daki Rus etkisini” ve Moldova’yı etkisiz hale getirmek vardı. Bunların çoğu daha sonra gerçekleşti.

Bu bağlamda, RAND’ın Kasım 2008’de yayınladığı Unfolding The Long War [Uzun Savaş’ın Açılışı] adlı rapor tedirgin edici bir okuma sunuyor. Aynı ay Bağdat ve Washington arasında imzalanan çekilme anlaşmasının şartları uyarınca koalisyon güçleri Irak’tan resmen ayrıldıktan sonra ABD’nin Terörle Küresel Savaşı’nın nasıl sürdürülebileceğini araştırıyordu. Bu gelişme, tanımı gereği, işgal resmen sona erdiğinde “stratejik bir öncelik” olmaya devam edecek olan Basra Körfezi petrol ve gaz kaynakları üzerindeki Anglo hakimiyetini tehdit ediyordu.

RAND, “Bu öncelik, uzun savaşı sürdürme önceliği ile güçlü bir etkileşim içinde olacaktır,” açıklamasında bulunuyordu. Düşünce kuruluşu, çekilmenin yarattığı güç boşluğu sırasında Irak’ta ABD hegemonyasını sürdürmek için bir “böl ve yönet” stratejisi önermeye devam ediyordu. Bu stratejinin himayesi altında Washington “[Irak’taki] çeşitli Selefi-cihatçı gruplar arasındaki fay hatlarını kullanarak onları birbirlerine düşürüp enerjilerini iç çatışmalara harcarken”, “sürekli düşmanca davranan İran’a karşı otoriter Sünni hükümetleri destekleyecek”ti:

“Bu strateji büyük ölçüde gizli eylemlere, bilgi operasyonlarına, konvansiyonel olmayan savaşa ve yerel güvenlik güçlerine desteğe dayanmaktadır… ABD ve yerel müttefikleri, ulusötesi cihatçıları yerel halkın gözünde itibarsızlaştırmak için vekalet kampanyaları başlatmak üzere milliyetçi cihatçıları kullanabilir… Bu, ABD tüm dikkatini [bölgeye] dönene kadar… zaman kazanmanın ucuz bir yolu olacaktır. ABD liderleri ayrıca Müslüman dünyasındaki Şii güçlenme hareketlerine karşı muhafazakar Sünni rejimlerin yanında yer alarak… süregelen Şii-Sünni çatışmasından faydalanmayı da seçebilir.”

‘Büyük Tehlike’

Böylece CIA ve MI6 Batı Asya’daki Sünni “milliyetçi cihatçıları” desteklemeye başladı. Ertesi yıl Beşar Esad, Katar’ın, Doha’nın geniş gaz rezervlerini Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye’yi kapsayan 1.500 kilometre uzunluğunda 10 milyar dolarlık bir boru hattıyla doğrudan Avrupa’ya ulaştırma önerisini iptal etti. WikiLeaks tarafından yayınlanan diplomatik kablolarda kapsamlı bir şekilde belgelendiği üzere, ABD, İsrail ve Suudi istihbaratı yerel bir Sünni isyanını körükleyerek Esad’ı devirmek için derhal harekete geçmiş ve bu amaçla muhalif grupları finanse etmeye başlamıştır.

Bu çaba Ekim 2011’de, Muammer Kaddafi’nin televizyonda yayınlanan cinayetinin ardından MI6’nın Libya’dan Suriye’ye silah ve radikal savaşçıları yönlendirmesiyle hız kazandı. CIA bu operasyonu denetledi ve İngiliz istihbaratını, entrikalarını Kongreye bildirmekten kaçınmak için bir paravan olarak kullandı. Ancak Haziran 2013’te, dönemin Başkanı Barack Obama’nın resmi onayıyla, Teşkilat’ın Şam’daki gizli kapaklı suç ortaklığı “Timber Sycamore” adı altında resmileşti ve daha sonra itiraf edildi.

O dönemde Batılı yetkililer Suriyeli vekillerini her durumda “ılımlı isyancılar” olarak adlandırıyordu. Oysa Washington, bu vekillerin işgal ettikleri topraklarda köktendinci bir halifelik kurmaya çalışan tehlikeli aşırılık yanlıları olduğunun farkındaydı. Bilgi Edinme Özgürlüğü yasaları kapsamında yayınlanan Ağustos 2012 tarihli bir ABD Savunma İstihbarat Ajansı [DIA] raporu, bu dönemde Batı Asya’daki olayların “açık bir mezhepsel yön aldığını” ve radikal Selefi grupların “Suriye’deki isyanı yönlendiren ana güçler” olduğunu gözlemlemektedir.

Bu gruplar arasında El Kaide’nin Irak kanadı (EKI) ve onun şemsiye kolu olan Irak İslam Devleti (IİD) de yer alıyordu. Bu ikili, DIA raporunun sadece öngörmekle kalmayıp görünüşte onayladığı bir ihtimal olan IŞİD’i oluşturmaya devam etti:

“Eğer durum kötü giderse, Suriye’nin doğusunda ilan edilmiş ya da edilmemiş bir Selefi prensliği kurulma ihtimali var… Bu tam da muhalefeti destekleyen güçlerin Suriye rejimini izole etmek için istediği şey… IŞİD, Irak ve Suriye’deki diğer terör örgütleriyle birleşerek bir İslam devleti de ilan edebilir ki bu büyük bir tehlike yaratacaktır.”

Bu ciddi kaygılara rağmen CIA, bu “yardımın” kaçınılmaz olarak IŞİD’in eline geçeceğini bile bile Suriye’nin “ılımlı isyancılarına” hesapta olmayan büyüklükte silah ve para sevkiyatı yapmaya devam etti. Dahası, Britanya eş zamanlı olarak bir yandan yaralı cihatçılara tıbbi yardım sağlarken bir yandan da muhalif milisleri öldürme sanatında eğitmek için milyonlarca dolara mal olan gizli programlar yürüttü. Londra ayrıca Katar’dan satın aldığı çok sayıda ambulansı ülkedeki silahlı gruplara bağışladı.

Sızdırılan belgelere göre bu çabalardan elde edilen ekipman ve personelin El Nusra, IŞİD ve Batı Asya’daki diğer aşırılık yanlısı grupların eline geçme riski İngiliz istihbaratı tarafından kaçınılmaz olarak “yüksek” olarak değerlendirilmiştir. Yine de bu tehlikeye karşı koymak için eşzamanlı bir strateji yoktu ve operasyonlar hızla devam etti. Sanki IŞİD’i eğitmek ve silahlandırmak MI6’in tam da istediği bir sonuçmuş gibi.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

HTŞ ile temas Irak’ın Şii müesses nizamı içinde tepkilere ve tartışmalara yol açtı

Yayınlanma

Şatri-Şara görüşmesi

Amwaj.media / 9 Ocak 2025

Haber: Eski Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesinden sonra üst düzey bir Irak güvenlik heyeti yeni bir sayfa açmak amacıyla Şam’daki yeni Sünni İslamcı yöneticilerle bir araya geldi. Bu temas Irak’taki önde gelen Şii silahlı gruplar arasında tepkiye yol açtı. Heyet-i Tahrir Şam’ı (HTŞ) ezeli düşmanları olarak gören İran’a yakın bazı Iraklı gruplar, Suriye’de Türkiye destekli “teröristler” olarak tanımlanan gruplarla herhangi bir angajmana şiddetle karşı olduklarını söylüyor. Ancak Bağdat’ta HTŞ ile diyaloğun normalleşmeye başladığına dair işaretler var.

Haber: Irak Hükümet Sözcüsü Basim el-Avvadi, HTŞ lideri Ahmed eş-Şara ile yapılan görüşmelerin güvenlik odaklı olduğunu vurguladı. Diğer haberlere göre Iraklı ekip sınırların korunması ve yeniden dirilen İslam Devleti (IŞİD) tehdidi konularını ele aldı.

-Irak Ulusal İstihbarat Servisi (INIS) Direktörü Hamid al-Şatri’nin Irak Dışişleri Bakanı yerine heyete liderlik ettiğine dikkat çeken siyasi araştırmacı Haydar Barzanci, ziyareti “tamamen güvenlik odaklı” olarak niteledi ve dolayısıyla HTŞ’nin otoritesinin resmi olarak “tanınmasının” söz konusu olamayacağını ifade etti.

Irak’taki popüler bir Twitter/X hesabı, 26 Aralık’taki görüşmenin olağanüstü doğasına atıfta bulunarak, daha önce Şam’daki Sünni İslamcı bir hükümetin Şiileri “öldüreceği” ve “katletmeye geleceği” uyarısında bulunan tartışmalı Iraklı medyatik isimleri tiye aldı.

-Paylaşımda, özellikle Bağdat’ın Suriye geçici yönetimine diplomatik kanallar açtığı bir dönemde, söz konusu isimlerin HTŞ’yi eleştiren önceki açıklamalarını geri çekip çekmeyecekleri soruluyordu.

Şatri’nin Şam ziyareti Irak’ın siyasi sahnesinde de benzer hesaplaşmalara yol açtı. İran’ın en yakın müttefiklerinden bazıları, HTŞ’nin Türkiye’nin bölgesel emelleri için bir vekilden biraz daha fazlası olduğunu öne sürerek bu yakınlaşmayı zımnen eleştiriyor gibi göründüler.

-Ketaib Seyyid eş-Şüheda’nın lideri Ebu Ala el-Velayi 30 Aralık’ta Telegram’da yaptığı bir paylaşımda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı “kan dökmekle” ve yalnızca “Irak’ın haklı evlatları” tarafından engellenebilen “yayılmacı bir projeyi” yürütmekle suçladı.

Velayi’nin açıklaması, aynı gün devlete ait Irakiya TV’ye verdiği mülakatta Suriye’nin yeni yöneticilerini “Türk yönetimi”ni temsil etmekle suçlayan Kanun Devleti bloğu lideri Nuri el-Maliki’nin iddialarının ardından geldi.

Bağlam/analiz: Şara ve Şatri’nin, Suriye’nin yeni atanan Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybânî ve İstihbarat Başkanı Enes Hattab eşliğinde yaptıkları görüşmenin geniş çapta paylaşılan görüntüleri birkaç hafta öncesine kadar hayal bile edilemezdi.

-Ebu Muhammed el-Colani olarak da bilinen Şara 2003 yılında ABD öncülüğündeki Irak işgalinin ardından El-Kaide’ye katıldı. O dönemde Ebu Musab ez-Zerkavi tarafından yönetilen Irak’taki El-Kaide, acımasız taktikleri, sivilleri hedef alması ve ülkenin çoğunluğunu oluşturan Şii toplumuna karşı düşmanlığıyla tanınıyordu.

-Şara’yı El-Kaide’nin belirli operasyonlarıyla ilişkilendiren doğrudan bir kanıt olmasa da 2011 yılında IŞİD lideri Ebu Bekir el-Bağdadi tarafından El-Kaide’nin Nusra Cephesi olarak bilinen Suriye kolunu kurmakla görevlendirildi.

Nusra Cephesi 2014’te IŞİD’den resmen ayrıldı ve 2017’de HTŞ adını aldı ancak Irak’taki siyasi çevrelerin bir kısmı, grubun hâlâ bir terör örgütü olduğunu iddia etmeye devam ediyor.

-HTŞ’nin itibarındaki lekeyi temizlemek ve Batı’nın Suriye’ye uyguladığı yaptırımları kaldırmak Suriye’nin yeni yöneticilerinin önümüzdeki aylarda yürütecekleri diplomatik çabanın merkezinde yer alacak.

Irak’ın Şii siyaset içinde HTŞ ile normalleşmeye yönelik genel sessizliğe rağmen, önde gelen isimlerden gelen son açıklamalar en azından bazılarının yaklaşımlarını yeniden değerlendirebileceğini gösteriyor.

-Iraklı analist Lawk Ghafuri’ye göre Başbakan Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani’nin başını çektiği pragmatik bir kesim HTŞ ile siyasi ve ekonomik normalleşmeyi “zorunlu” ama gerekli bir gerçeklik olarak görüyor.

– Buna karşılık, İran destekli silahlı gruplar, Şam ile daha sıcak ilişkilerin kendi etkilerini zayıflatabileceğinden korkuyor. Özellikle Batılı yetkililerin bu grupları silahsızlandırmak veya düzenlemek için koordineli bir mücadele yürüttüğü dikkate alındığında bu endişeler daha da artıyor.

Şara ve Şatri arasında 26 Aralık’ta yapılan görüşmeden sonraki günlerde Sudani, görüşmenin “gizliliği” nedeniyle Iraklı milletvekillerinin tepkisiyle karşılaştı. Bazı milletvekilleri, görüşmede ele alınan konuların “belirsizliği” hakkında başbakandan açıklama talep ediyor.

-Ortaya atılan bir teoriye göre Sudani, elçisi aracılığıyla HTŞ ile İran arasında arabuluculuk yapmayı teklif etti. Bazı siyasi gözlemciler daha sonra bu teklifin yeni Suriye yönetimi tarafından reddedildiğini iddia etti.

Gelecek: Sudani’nin kendisini Şam ve Tahran arasında diplomatik bir kanal olarak sunmaya çalıştığına dair haberler gelmeye devam ediyor. Bazı gözlemciler Irak başbakanının gelecek yıl yapılması beklenen parlamento seçimleri öncesinde profilini yükseltmekte çıkarı olduğunu iddia ederken diğer uzmanlar IŞİD’in yarattığı güvenlik tehdidine dikkat çekiyor.

– İran Dışişleri Bakanlığı, 6 Ocak’ta yaptığı açıklamada, Suriye’deki gelişmelerin Sudani’nin 8 Ocak’taki ziyaretinde “kesinlikle” gündemin en önemli konularından biri olduğunu doğruladı. Irak’ın Halk Seferberlik Güçleri’nin (Haşdi Şabi) geleceğiyle ilgili mevcut hararetli tartışmaların da ikili diyaloglarda baskın bir konu olmaya devam etmesi bekleniyor.

-Bağdat ve Şam arasında daha fazla üst düzey temas, dikkatli bir şekilde yönetilmediği takdirde Irak’ın hassas siyasi bölünmelerini daha da kötüleştirebilir. Sudani’nin devam eden bölgesel diplomasi kampanyası bu noktada kritik bir rol oynayabilir, ancak bölgesel gelişmelerin hızı başbakanın çabalarını geride bırakabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English