Bizi Takip Edin

Diplomasi

‘Çin’le ilişkilerin Batı’dan bağımsız değerlendirildiğini gösteren Batı dışı jargon dikkat çekti’

Yayınlanma

Dün Ankara’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir araya gelen Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin Türkiye ziyareti, seçim dönemi iç politika gündemi bağlamında gerilen ilişkilerin yeniden rayına oturtulması için bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Özellikle de Wang’ın, daha fazla Çinli şirketin Türkiye’de yatırım ve iş yapmasını teşvik etmek istediklerini vurgulaması ekonomik sıkışıklığın ortasında yabancı yatırım arayışında olan Ankara’yı memnun etmiş gibi görünüyor.

Nitekim görüşmenin ağırlık merkezini Pekin’den Londra’ya uzanan ve Türkiye’nin merkezinde olduğu Orta Koridor oluşturdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuşak Yol İnisiyatifi ve Orta Koridor’un uyumlulaştırılması bağlamında işbirliğinin hızlandırılması arzusunu dile getirirken, aynı zamanda Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Politbüro Üyesi ve Dışişleri Merkez Komisyonu Direktörü olan Wang Yi de, “Türkiye ile karşılıklı stratejik güveni artırmaya ve işbirliğini derinleştirmeye hazır olduklarını” bildirdi.

Çin Dışişleri Bakanının, Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası arenada önemli bir rol oynamasını desteklediklerini ve Türkiye’nin içişlerine yönelik herhangi bir dış müdahaleye karşı çıktıklarını vurgulaması ise iki ülke arasındaki ilişkilerinin yeniden istikrara kavuşturulmasını arzu eden Ankara nezdinde önemli vurgular olarak öne çıktı.

Çin medyasında da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Wang’a, ‘NATO’nun Asya Pasifik’te artan faaliyetlerini desteklemediklerini’ söylemesi ve ‘tek Çin’ ilkesine bağlılık vurgusu öne çıkarıldı.

İki ülke ilişkilerinde en kritik sorunlardan biri olarak görülen Uygur meselesinin ise, “Ziyaret vesilesiyle Uygur Türklerinin durumu da görüşüldü” şeklinde bir cümleyle geçiştirilmesi, seçim döneminde ‘Uygur sorunu’ üzerine yapılan vurgu ve açıklamaların iç politika bağlamında ele alındığını bir kez daha gösterdi.

‘Türkiye-Çin ilişkilerinde ekonomi ve ticaret dinamikleri katalizör’

Ziyareti Harici’ye değerlendiren İstanbul Gedik Üniversitesi ASEAN Merkezi Müdürü Öğr. Gör. Sibel Karabel, zamanlamanın konjonktürel olarak da önemine dikkat çekerek şunları söyledi:

“Öncelikle son dönemde Türkiye-Çin ilişkileri mevcut konjonktürde ne durumda, ekonomik ve ticari ilişkiler ne boyutta onu biraz kısaca değerlendirmek gerekiyor. İki ülkenin stratejik ortaklığına da bu bağlamda vurgu yapmak gerekiyor. 1971 yılında diplomatik ilişkiler tesis edildi ve görüşmede Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da belirttiği gibi Türkiye bu tarihten itibaren ‘tek Çin’ politikasına uymakta. 2010 yılında stratejik ortaklık tesis edildi. 2015’de Türkiye Kuşak ve Yol İnisiyatifine mutabakat zaptı ile resmi olarak dahil oldu. Ve sürekli olarak karşılıklı ticaret hacminin artması ve bölgesel ve küresel bağlamda iki ülke arasındaki ilişkilerin angajmanının artması yönünde karşılıklı olarak taahhütler verildi.”

Türkiye-Çin ilişkilerinde esas olarak ekonomik ve ticari dinamiklerin “katalizör olduğunu” belirten Karabel, şu verileri sıraladı: “Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin arka planını değerlendirdiğimizde iki ülke arasında karşılıklı ticaret hacminin 2015 yılından itibaren 50 milyar dolar olması gibi bir hedef konuldu. En son 33 milyar dolarlık bir ticaret hacminden söz ediyoruz. Diğer yandan Türkiye’nin her sene maalesef özellikle 2019-2022 arasında da hızla artan Çin’e karşı verdiği dış ticaret açığı önemli bir mevzu. Aslında tam da bu bağlamda Kuşak ve Yol inisiyatifi hem Türkiye’nin transit ticarette merkez olma potansiyelini öne çıkaracak bir inisiyatif  hem de tam da bu soruna merhem olabilecek kalibreye sahip bir girişim. Yani Kuşak ve Yol inisiyatifinde yapılan yatırımların ve yapılması planlanan yatırımların Türkiye-Çin arasındaki bu ticari dinamikleri biraz daha Türkiye’nin lehine çevirme potansiyeli var.”

Şu anda bu potansiyelin gerisinde kalındığına işaret eden Karabel, mevcut ticari ilişkinin dinamiğini ise şöyle özetliyor: “Özellikle 2013-2022 arası Çinli şirketlerin Kuşak ve Yol İnisiyatifinde toplam yatırımlarının yaklaşık 1.4 trilyon dolar olduğunu biliyoruz. Ve aynı dönemde Türkiye’ye ayrılan yatırımların 5.11 milyar dolar olduğunu görüyoruz. Yani toplam yatırımlardaki payımız yaklaşık yüzde 1.3 civarında. Ve özellikle 2019-2022 arası Türkiye-Çin arasındaki ticaret dengesine baktığımız vakit ithalatın iki katına çıktığını görüyoruz. Yani doğası gereği yarı bitmiş mal ithal ediliyor Çin’den ve işlenip Avrupa Birliği ülkelerine tekrar ihracatı yapılıyor. Ticari ilişkinin dinamiği bu şekilde.”

Orta Koridor vurgusu öne çıktı

Görüşmelerde özellikle Kuşak Yol ve Orta Koridor vurgusunun öne çıktığını kaydeden Sibel Karabel, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın farklı enerji alanlarına, havacılık alanlarına, farklı sektörlere dikkat çektiğini ve “Kuşak Yol İnisiyatifinin küresel tehditlere ve küresel meydan okumalara yanıt verme gücünün geliştirilmesinden” bahsettiğini belirtti.

Wang Yi’nin de “stratejik karşılıklı güvenin geliştirilmesi ve işbirliği mekanizmalarının derinleştirilmesi” vurgusunun önemli olduğunun altını çizen Karabel, “Hatta Wang Yi Cumhurbaşkanı Erdoğan’la olan görüşmesinde gelecek odaklı ve geniş hedefli bir ilişki dinamiğinden bahsetti” dedi.

‘Batı’dan ayrı kendi dinamikleri içerisinde bir ilişki’

Öte yandan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Tek Çin politikası’ ve Çin’in kalkınmasının Türkiye tarafından tehdit olarak algılanmadığı yönündeki vurgusuna dikkat çeken Karabel, “Çin’in kalkınmasının tehdit olarak algılanması” ifadesinin Batılı bir jargon olduğunu, Batı’nın Çin’i nasıl gördüğü ile ilgili bir mesele olduğunu belirtti: “Batı’nın küresel düzlemde göreli güçler dengesi bağlamında realist paradigmadan değerlendirildiğinde Çin’in kalkınmasını tehdit olarak algılaması…”

Bu bağlamda Erdoğan’ın “Çin’in kalkınmasını tehdit olarak görmediklerini” ifade etmesinin NATO dokümanlarına da “zımni bir atıf” olarak değerlendirilebileceğini söyleyen Karabel şu yorumu yaptı: “Aslında burada Türkiye’nin Çin’le ilişkilerinin Batı’dan münezzeh, kendi dinamikleri içerisinde bir ağı olduğuna zımni bir vurgu var. Bu önemli bir vurgu.”

Ukrayna krizi sonrası Orta Koridor’un ve Türkiye’nin önemi arttı

İki ilişkilerde Ukrayna meselesinin önemine de değinen Karabel, bunu Kuşak Yol ve Orta Koridor’da Türkiye’nin artan önemi bağlamında ele aldı:

“Kuşak Yol İnisiyatifi aslında çok dinamik bir inisiyatif ve Çin’de Ulusal Planlama Komisyonunun direktörlüğünde takip ediliyor. Bu sadece 2013’te deklare edilen ve rijit ve katı bir şekilde o tarihten sonraki plan, proje, alt yapı hatlarının birleştirilmesi mevzusu değil, önceki var olan mekanizmaların ve projelerin de Kuşak ve Yol İnisiyatifine eklemlenmesi söz konusu. Dolayısıyla Türkiye’nin bulunduğu Orta Koridor aslında Ukrayna bağlamında daha da öne çıkmakta. Nitekim Orta Koridor’un en büyük alameti farikalarından bir tanesi kuzey koridoruna ve güney koridoruna nazaran daha avantajlı olması. Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret rotasında daha az ülkeye uğradığı için maliyet avantajı var. Ayrıca zamandan da çok ciddi bir tasarruf var. Ulaşımın gün sayısını ciddi bir şekilde azaltıyor. Aslında Ukrayna’dan önce Çin’in daha çok kullanmaya meyil ettiği rota Kuzey rotası idi. Güney rotasında da şimdi daha fazla ülke var. Yaptırımlara maruz kalan ülkeler vs. var. Dolayısıyla şimdi Ukrayna hadisesinden sonra Orta Koridor’un önemi Çin içinde biraz daha artmış oluyor.”

ABD, AB ve Çin’le ilişkilerin seyri yeni dönem Türk dış politikasını yansıtıyor

Öte yandan ziyareti NATO zirvesiyle birlikte değerlendiren Karabel, olaylar ve sektörlerin birbiriyle iç içe geçtiğine ve bu durumun yeni dönem Türk dış politikasını yansıttığına dikkat çekiyor:

“NATO zirvesinde özellikle İsveç meselesinde F-16’lar öne çıktı diğer yandan da Türkiye tarafından Avrupa Birliği ile entegrasyonun, Avrupa Birliği üyelik müzakere sürecinin tekrar gündeme getirilmesi söz konusu oldu. Türkiye’nin AB ile tam üyelik müzakerelerinin tekrar gündeme gelmesi neredeyse donmuş durumda olan ilişki sürecinin tekrar hayata geçirilmesi için bir adımdır. Türkiye’nin, Avrupa Birliği’yle ilişkileri sadece üyelik müzakerelerinden oluşmuyor. Önemli bir parçası o, ama akut meseleler de var. Örneğin Gümrük Birliği, Gümrük Birliği müzakerelerinin de modernizasyonu, vize serbestisi konusu gibi. Aslında akut bir takım mini sektörel mevzular söz konusu. Dolayısıyla bir yandan bunların canlandırılması, diğer yandan Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerin F-16 mevzuu gibi daha ortak paydada ilişki geliştirecek şekilde yürütülme çabası mevcut.

Diğer yandan ise Çin ile olan, Asya ile olan ilişkilerde konjonktürel gelişmelerin de neticesiyle Türkiye’nin; aslında gerçekten özellikle ulaşımın bir merkez üssü olması; Çin ile olan ilişkilerindeki bu yapısal ticaret dengesinin daha çok kendi lehine döndürülmesi gibi mevzularda kaldıraç kuvvetinin yükseldiğini gözlemliyoruz. Bunlar gerçekten konjonktürel ve tarihi fırsatlar, önemli fırsatlar.”

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English