Diplomasi
FP, Erdoğan’ın dış politikasını böyle anlattı: Varacağı yer belli, sadece en iyi yolu bulmaya çalışıyor

Foreign Policy, Erdoğan liderliğindeki Türk dış politikasının ana hatlarını analiz eden bir makaleye yer verdi. Türk dış politikasını dört aşamada ele alan analize göre Erdoğan’ın üç temel dış politika hedefi; stratejik bağımsızlık, güç ve refah. Analiz, Erdoğan’ın “Türkiye’yi nereye götürmek istediğini bildiği, sadece oraya ulaşmanın en iyi yolunu denediği”ni söylüyor. Dışarıdan bakıldığında tutarsız gibi görünmesine rağmen detaylarına inildiğinde atılan her adımın hedefle uyumlu olduğunu belirten analiz NATO zirvesindeki “politika karmaşasına” rağmen Erdoğan’ın tam olarak istediği şeyi aldığı görüşünde.
Analizde imzası bulunan Steven Cook, Türkiye’de yakından tanınan bir isim. Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) Ortadoğu ve Türkiye politikaları uzmanı. CFR’nin yayın organı olan ve bu analizin yayınlandığı Foreign Policy’nin de köşe yazarı. Steven Cook, Erdoğan’ın iktidara geldiği ilk dönemde hatta ondan daha önce 1990’lardan beri Türkiye’nin batı ittifakı açısından önemine vurgu yapan bir isim. Ancak bu vurgusu, Erdoğan’ın ABD ile ilişkilerinin çıkmaza girdiği dönemde değişmeye başladı. Hatta bir dönem Türkiye’nin NATO üyeliğini bile sorguladı. Bu dönüşümde bozulan ABD-Türkiye ilişkileri kadar kuşkusuz Erdoğan’a yakın isimlerin kendisine yönelik suçlayıcı ifadeleri de etkili oldu.
Son analizini, Erdoğan’ın dış politikadaki tutarlılığı üzerine kurarak “hakkını teslim etmesi” Washington’daki Erdoğan karşıtı havanın, kısmen mecburiyetten yumuşamaya başladığının da habercisi. ABD Orta Doğu’dan yavaş yavaş silinirken Orta Doğu’ya açılan bu kapının önemi Washington’da yeniden keşfedilmiş gibi duruyor.
***
Steven A. Cook
NATO zirvesindeki politika karmaşasına rağmen Erdoğan dış politika hedeflerinde oldukça tutarlı davrandı.
Bu ayın başlarında Litvanya’nın Vilnius kentinde düzenlenen NATO zirvesinin sona ermesinden kısa bir süre sonra, Washington, D.C. banliyölerinde bir arkadaşımın evinde düzenlenen bir toplantıya katıldım. Arkadaşlarımın bira içip yengeç buğulama yediği yemek odasına girdiğimde içlerinden biri “İşte buradasın!” diye bağırdı ve bana “Erdoğan’ın Vilnius’ta ne yaptığını bana açıklayabilir misin?” diye sordu. Hemen arkamı döndüm ve odadan çıktım. Pazar günüydü ve haftalardır Türkiye ve NATO zirvesi ile ilgili soruları yanıtlıyordum.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve hükümetinin ne istediği konusunda insanların neden afalladığını anlamak kolay. Zirve öncesinde Türk lider, ABD Başkanı Joe Biden’a Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım sürecine ilişkin uzun süredir askıya alınmış olan başvurusuna destek bildirisi gerektiğini söyledi ve bu destek bildirisini almadan İsveç’in Atlantik ittifakına katılma çabasına onay verilmesinin mümkün olmadığını ifade etti. Bu talep, demokratik İsveç’in Erdoğan’ın desteğini almak için yasalarını demokratik olmayan Türkiye’nin istekleri doğrultusunda değiştirdiği bir yıllık müzakerelerin ardından geldi.
Ankara’nın talebi Biden dahil hemen herkes için sürpriz oldu ama Vilnius’a vardıktan kısa bir süre sonra Türkler İsveç’in NATO üyeliğini kabul ettiklerini bildirerek herkesi bir kez daha şaşırttı. Aynı zamanda Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel, Erdoğan ile bir araya geldiklerini ve AB-Türkiye “iş birliğini yeniden ön plana çıkarmak ve ilişkilere yeniden enerji kazandırmak” için “fırsatları incelediklerini” tweetledi.
Ancak Erdoğan’ın işi bitmemişti. Zirve sona erer ermez, Türkiye’nin iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) dış politika sözcüsü İsveç’in üyeliği konusunda geri adım atar gibi göründü ve Türkiye’nin aslında herkesin inandığı şeyi kabul etmediğini öne sürdü. Ne olursa olsun, İsveç’in üyeliği için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ekim ayında toplanmasını beklemek gerekecek.
Sıradan bir gözlemci için NATO zirvesi öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşanan tüm bu zikzaklar şaşırtıcı ve belki de değişken bir liderin ya da kaotik bir dış politikanın göstergesi gibi görünebilir. Ancak gerçek şu ki, Erdoğan dönemi boyunca Türkiye, peşinden gittiği üç temel dış politika hedefinde tutarlı olmuştur: stratejik bağımsızlık, güç ve refah.
Bu pek de dünyayı sarsacak bir durum değil, sonuçta bunlar hemen hemen tüm ülkelerin istediği özellikler. Ancak Erdoğan’ın iktidarda olduğu 20 yıl boyunca tasarladığı tüm değişikliklerle, tamamen iç politika güdümlü tutarsızlık gibi görünen bir stratejiyi ayırt etmek zor oldu. Yine de Erdoğan yönetimindeki Türk dış politikasının dört aşamasının detaylarına inildiğinde, liderin Türkiye’yi nereye götürmek istediğini bildiği, sadece oraya ulaşmanın en iyi yolunu denediği anlaşılıyor.
AKP’nin iktidara geldiği Kasım 2002’den bu yana Türk dış politikasında birbiriyle örtüşen dört aşama yaşandı ve bu aşamalar AB üyeliğine vurguyla başladı. Ankara daha sonra Avrupa’dan uzaklaşarak Türkiye’yi bir Orta Doğu gücü olarak konumlandırdı. Ancak cesurca bölgede liderlik arayışından sonra, Türkiye’nin stratejik konumu 2013’te radikal bir şekilde değişti. Sonuç olarak, Türkiye ve diğer Orta Doğu güçleri arasında neredeyse on yıl süren bir gerginlik dönemi yaşandı ve bu süre zarfında Erdoğan ve AKP Türkiye’yi bölgede demokrasi ve istikrar peşinde olan ilkesel bir aktör olarak temsil etti. Bu da bölge içinde yakınlaşmanın son aşamasına ve ABD ile Rusya arasında kasıtlı bir dengelemeye yol açtı.
Birinci aşamada Erdoğan ve AKP hedeflerine AB üyeliği yoluyla ulaşmaya çalıştı. Analistler arasında Erdoğan ve partisinin bloğa katılma konusunda ciddi olup olmadıkları konusunda şiddetli bir tartışma var, ancak üyeliğin Türkiye’nin refahını, gücünü ve bağımsızlığını nasıl artıracağını görmek zor değil.
Refah genellikle AB üyeliğiyle birlikte gelir; bu nedenle pek çok Türk, AKP’nin 2003 ve 2004 yıllarında gerçekleştirdiği ve Türkiye’yi AB standartlarıyla uyumlu hale getirmeyi amaçlayan anayasal ve yasal reformları daha bloğa katılmadan önce destekledi. AB’ye katılmanın ekonomik faydalarını anlamak için Ege’nin karşı kıyısındaki Yunanistan’a bakmaları yeterliydi. Elbette Yunanistan 2010’larda sarsıcı bir mali kriz yaşadı, ancak buna rağmen kişi başına düşen GSYİH’si Türkiye’nin iki katı. Türkiye’nin dünyanın en seçkin kulüplerinden birine üye olması, Ankara’nın küresel gücünü ve prestijini de artıracaktı.
Konu Türkiye’nin dış politikada bağımsızlığını geliştirmeye geldiğinde, AB üyeliği tartışması biraz çetrefilli bir hal alıyor. Ne de olsa bloğa üye olmak, devletlerin egemenliklerinin bir kısmını uluslar üstü kurumlara feda etmelerini gerektiriyor. Yine de AB üyeliği Türkiye’yi, genellikle bağımsız dış politikalar izleyen Birleşik Krallık (o zamanlar üyeydi), Fransa ve Almanya gibi Avrupa’daki büyük güçlerle aynı seviyeye getirecekti.
Türkiye’nin AB üyeliği, Avrupa’nın muhalefeti ve Türkiye’nin kararsızlığı nedeniyle hızlı bir şekilde sona erdi. Bu durum Ankara’nın bağımsızlık, güç ve refah arayışında bir değişime yol açtı.
Erdoğan ve AKP zaten Orta Doğu’da önemli bir rol oynamakla ilgileniyordu, ancak AB üyeliği ihtimalinin azaldığı 2005’ten sonra daha aktif hale geldiler. Ankara kendisini, özellikle İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki tutumu söz konusu olduğunda, bölgesel bir sorun giderici, problem çözücü ve hakikati söyleyen kişi olarak konumlandırdı. Türk dış politikasındaki bu aşama Nisan 2012’de dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun parlamenterlere verdiği demeçle doruğa ulaştı: “Yeni Orta Doğu’nun efendisi, lideri ve hizmetkârı olmaya devam edeceğiz… ve Türkiye’nin etrafında yeni bir barış, istikrar ve refah bölgesi oluşacak.”
Erdoğan bir süre için başarılı oldu. Türkiye ve Türk cumhurbaşkanının kendisi özellikle de Ankara Filistin davasıyla yakından ilişkili hale geldikçe, bölgede popülerdi. Washington’daki dış politika camiası, İslamcı siyasi güç birikiminin demokrasi ve ekonomik kalkınmayla uyumlu olabileceğini gösteren sözde Türk modeliyle ilgili konuşmalarla çalkalandı. Hatta yetkililerin ve analistlerin Arap dünyasında daha adil, açık ve demokratik toplumlar inşa etmek için kritik olduğuna inandıkları refahın teşvik edilmesine yardımcı olmak üzere Türkiye’nin kalkınma ajansı ile ABD arasında bir ortaklık kurulması bile tartışılıyordu. Bu ortaklık önemliydi çünkü bölge uzmanları Ankara’nın Orta Doğu’da Washington’un uzun zaman önce heba ettiği bir prestije sahip olduğuna inanıyordu.
Ancak Davutoğlu’nun TBMM’ye gelmesinden kısa bir süre sonra Türkiye bölgede bir dizi gerileme yaşadı. Türkler ABD’li muhataplarına, ortak din ve Osmanlı mirasının sağladığı kültürel yakınlık nedeniyle bölgeye dair özel bir kavrayışa sahip olduklarını söylemişlerdi, ancak ellerini fazla açık oynadılar ve bölgeyi yanlış okudular. Arap dünyasındaki pek çok kişi Erdoğan’a ve AKP’ye hayranlık duysa da Türkiye’nin Arap Orta Doğusu’nun efendisi ya da lideri olmasını istemiyordu.
Ardından Temmuz 2013’ün başlarında Mısır ordusu, bir yıllık çalkantılı bir görev süresinin ardından Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirdi. Erdoğan ve AKP, Müslüman Kardeşler’e yakınlığıyla bilinen Mursi’ye büyük yatırımlar yapmıştı ve darbenin Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından teşvik edilmesine ve ABD tarafından kabul edilmesine öfkelendiler.
Sonuç, Türk dış politikasında bir başka değişim oldu. Türkiye artık daha önce liderlik etmeye çalıştığı bölgeden ayrılarak stratejik bağımsızlık, güç ve refah arayışında olacaktı.
Türkiye, Müslüman Kardeşler liderlerine ve diğer Mısırlı muhaliflere sığınma ve iş kurma hakkı vererek Mısır’ın diktatörü ve darbe lideri Abdülfettah Es-Sisi’nin altını oydu. Ankara aynı zamanda Suudiler, Mısırlılar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin karşı çıktığı Libya’daki uluslararası tanınırlığa sahip hükümetin de hamisi oldu. Erdoğan Filistinlileri ve özellikle de Türk yetkililerin Türkiye’deki ofislerinden İsrail’e karşı operasyonlar yürütmesine izin verdiği Hamas’ı desteklemeye devam etti. Ve elbette Ankara, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Washington Post köşe yazarı Cemal Kaşıkçı cinayetindeki suçluluğunun ortaya çıkarılmasında önemli bir rol oynadı.
Tüm bunlarla birlikte Erdoğan ve AKP, dış politikalarının ilkeli bir politika olduğunu iddia edebilirler ki bu da bölgedeki hükümetlerin düşmanlığını kazanmalarına neden olsa da halkları nezdindeki prestijlerini artırdı. Erdoğan bunu yaparken Türkiye’nin, bölgedeki çatışma ve tartışmaların diğer tarafında olan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail’in en önemli üyeleri olduğu ABD liderliğindeki stratejik düzenden bağımsızlığının altını çizdi. Orta Doğu’nun bazı önemli ülkeleriyle Ankara’nın ilişkileri bozulmasına rağmen, özellikle başta İsrail ve Mısır ile ticari ilişkileri güçlü kalmaya devam etti.
Ancak 2021 yılına gelindiğinde, ülkenin prestijini ve Ankara’nın haklı olarak bir Akdeniz, Orta Doğu ve Müslüman gücü olduğu hissini artırmış olsa bile, Türkiye’nin Orta Doğu’ya yaklaşımının sınırları netleşti.
Mısır, Yunanistan, Kıbrıs, İsrail, Fransa, BAE ve Suudi Arabistan’dan oluşan bir koalisyon, Türkiye’nin güç kullanmasına karşı çıkmak için bir araya geldi. Bu dengeleme çabasının bir parçası da çekirdeğini Mısır, Yunanistan, (Güney) Kıbrıs ve İsrail’in oluşturduğu Doğu Akdeniz Gaz Forumu oldu. Forum pek çok açıdan ekonomik iş birliği maskesi altında geçici bir çok taraflı güvenlik koordinasyonuydu. Elbette bölgede çıkarılacak çok fazla gaz ve bu gazın pazara ulaştırılmasında bölgesel iş birliği için teşvikler var ancak Fransız donanması Kıbrıs yakınlarındaki sularda devriye gezerken Suudi, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail ve Yunan hava kuvvetlerinin Akdeniz semalarında birlikte tatbikat yaptığını fark etmemek zordu.
İzole edilmiş ve kendi yarattığı bir döviz kriziyle kuşatılmış olan Erdoğan, Türk dış politikasında bir başka değişiklik daha yaptı. Orta Doğu ile kavga etmenin artık maliyetine değmeyeceğine ve Suudiler, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrailliler ve Mısırlılarla yakınlaşmanın Basra Körfezi’nden yatırım ve Washington ile daha iyi ilişkiler getirebileceğine karar verdi.
Erdoğan Orta Doğu konusunda rota değiştirmiş olabilir ama Rusya’ya yaklaşımında tutarlı kaldı ve bu da Türkiye’nin bağımsızlığını tesis etme ve prestijini artırma arzusundan kaynaklanıyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Şubat 2022’nin sonlarında birliklerini Ukrayna’ya sokmasının ardından Erdoğan Ukrayna’nın egemenliğini destekleme konusunda doğru şeyler söyledi ve Kiev’e önemli askeri teçhizat sattı, ancak Ankara Rusya’nın saldırısının Moskova ile ikili ilişkileri bozmasına izin vermedi.
Bu da Türkiye’nin Rusya ve Ukrayna arasındaki Karadeniz Tahıl Anlaşması’nı müzakere etmesine ve Ankara’nın Erdoğan’ın alışılmışın dışındaki ekonomik sorunlarının yol açtığı ekonomik hasarı tersine çevirme çabasına yardımcı oldu. Ankara, Batı’nın Moskova’ya yönelik yaptırımlarını hiçbir zaman benimsemedi, bunun yerine Türk firmalarının devreye girerek ayrılan Batılı firmaların yerini almasına ve Rus oligarkların Türkiye’de ikamet etmelerine ve ülkeye yatırım yapmalarına izin verdi.
Tüm bunlar bizi Vilnius’a geri götürüyor. Ciddi Türkiye gözlemcileri NATO zirvesine girerken Türkiye ile ilgili pek çok olay yaşanacağını biliyordu. Çünkü zirve Erdoğan’ın uzun vadeli projesi olan Türkiye’nin bağımsızlığını ve gücünü tesis etmesi için büyük bir fırsat sunuyordu.
Erdoğan (ve muhalefeti) Türkiye’nin sadece Avrupa’nın güneydoğu kanadında bir güvenlik unsuru olarak görülmesini istemiyor. Eğer Erdoğan NATO’nun genişlemesini, Biden’dan Türkiye’ye yeni F-16’lar sağlama taahhüdü alacak ve AB liderlerini Türkiye ile potansiyel olarak gelişmiş bir gümrük birliği anlaşmasına yol açabilecek iş birliğini yenilemeye ikna edecek kadar geciktirebilirse ve İsveç’in NATO üyeliğini kabul ettikten sonra bir devlet adamı olarak selamlanırsa, Türk lider adil bir şekilde “görev tamamlandı” diyebilirdi. Ve yaptığı da tam olarak bu oldu.
Diplomasi
Türkiye ve BM Karadeniz’de ateşkes için masaya dönüyor

Bloomberg’ün haberine göre Türkiye ve Birleşmiş Milletler, Karadeniz’de seyrüsefer ve liman güvenliğini sağlamak amacıyla Rusya ve Ukrayna ile ekim ayı başında yeni görüşmeler yapmayı planlıyor. Hazırlıkları New York’taki kapalı toplantıda ele alınan sürecin, 2022’deki tahıl koridoru modeline dayanması öngörülüyor.
Türkiye ve Birleşmiş Milletler (BM), Karadeniz’de ateşkes sağlanması ve ticari seyrüsefer güvenliğinin tesis edilmesi amacıyla Rusya ve Ukrayna ile yeni müzakereler yürütmeye hazırlanıyor.
Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre tarafların katılımıyla planlanan temaslar ekim ayı başında gerçekleşecek. Girişimin temel hedefini ise limanların, sivil gemilerin ve enerji altyapısının korunması oluşturuyor.
Diplomatik sürecin zeminini oluşturmak üzere eylül ayı sonunda BM Genel Kurulu kapsamında basına kapalı bir toplantı yapıldı. Söz konusu görüşmede Türkiye, ABD, Avrupa ülkeleri, Mısır ve Hindistan’dan yetkililer yer aldı.
Toplantıya ait belgelerde, tarafların ticari seyrüsefer özgürlüğünü, limanların ve enerji altyapısının güvenliğini kapsayan, “dar çerçeveli ve karşılıklı fayda sağlayan bir anlaşmayı” ele aldıkları kaydedildi.
Planlanan sürecin, 2022 yılında varılan Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması modelini izlemesi öngörülüyor.
Söz konusu dönemde, Ukrayna limanlarından tahıl ve gıda ürünlerinin güvenli sevkiyatını sağlayan sözleşmenin yanı sıra Rusya ile BM Sekretaryası arasında Rus gıda ve gübre ihracatının kolaylaştırılmasına yönelik bir mutabakat zaptı imzalanmıştı.
Kremlin, kendi ürün ve gübre ihracatının önündeki engellerin kaldırılmasına dair maddelerin yerine getirilmediğini savunarak 2023 yılında anlaşmayı askıya almıştı.
Moskova yönetimi, kendi şartları karşılanana kadar tahıl koridoruna dönmeyeceğini belirtiyor.
Ekonomim gazetesi de ağustos ayı sonunda Ankara’nın Karadeniz’deki tahıl girişimini yeniden canlandırmak adına temaslarını yoğunlaştırdığını yazmıştı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise 1 Ekim’de düzenlenen Valday Forumu’ndaki konuşmasında, Rus rafinerilerine yönelik saldırıların durdurulması karşılığında Ukrayna gemilerini vurmama yönündeki teklifleri kabul etmeyeceğini dile getirdi.
Karadeniz’deki askeri çatışmalara değinen Putin, yalnızca askeri gemileri veya askeri kargo taşıyan tekneleri hedef aldıklarını savundu. İsabet alan gemilerde ikincil patlamalar yaşandığını ve bunun askeri yüke işaret ettiğini öne süren Rus lider, Ukrayna ordusunun sivil yük taşıyan Rus tanker ve gemilerine saldırmaya başladığını iddia etti.
Putin, Ukrayna’nın ilk 10 günde 40 Rus gemisini devre dışı bıraktığını, süreç boyunca hasar gören toplam gemi sayısının ise 100’ü aştığını belirtti.
Rus lider, Moskova’nın bu eylemlere karşılık verdiğini ifade ederek her taraftan gelen saldırıları durdurma çağrılarına tepki gösterdi.
Öte yandan Estonya, Rusya ve Belarus menşeli tahıl ürünlerinin kendi toprakları üzerinden transit geçişini yasakladı.
Diplomasi
ABD, Mısır’a askeri yardım konusunda insan hakları şartını kaldırdı

ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısır’a verilecek 300 milyon dolardan fazla tutardaki askeri yardım için insan hakları şartlarından feragat ettiğini belirtti.
Açıklamada bu kararın, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana Kahire’nin “yardımcı rolünü” göz önünde bulundurularak alındığı vurgulandı.
Mısır, 1979 yılında İsrail ile barış antlaşması imzaladıktan sonra ABD’den önemli ölçüde destek almaya başlamıştı.
Ülke, 1980’lerin sonlarından bu yana her yıl yaklaşık 1,3 milyar dolarlık ABD askeri yardımı alıyor.
Bu yardımın bir kısmı, ulusal güvenlik gerekçesiyle feragat edilebilen insan hakları ve demokrasi ile ilgili koşullara tabi.
Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde de dahil olmak üzere fonların kesilmesi, geçmişte Kahire ile Washington arasında gerginliklere yol açmıştı.
Reuters’ın eline geçen, 21 Eylül tarihli ve çeşitli Kongre komitelerine hitaben yazılmış bir mektupta, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “2025 mali yılı Mısır’a yönelik 320 milyon dolarlık Yabancı Askeri Finansman programı kapsamında sertifika şartından feragat etme kararı aldığı” belirtildi.
Bu muafiyet daha sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından da doğrulandı.
Kararı gerekçelendiren ek notta, askeri yardımın bu kısmının “terörle mücadele, sınır güvenliği veya nükleer silahların yayılmasının önlenmesi programları için gerekli olduğu ya da başka şekillerde ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları açısından önemli olduğu” belirtildi.
4 Eylül tarihli ve Rubio’nun imzasını taşıyan notta, “Bu muafiyet yetkisinin kullanılması, özellikle ‘Epic Fury Operasyonu’ sonrasında Mısır’ın üstlendiği yardımcı rol göz önüne alındığında, ABD-Mısır ilişkileri ve ABD’nin ulusal güvenlik öncelikleri açısından hayati önem taşımaktadır,” denildi.
“Epic Fury Operasyonu”, ABD ordusunun Şubat ayı sonlarında İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı harekât için kullandığı isim.
Washington’daki mektubu bilen iki kaynağın gerçekliğini doğruladığı Dışişleri Bakanlığı notunda, Mısır’ın “yardımcı rolü” olarak adlandırılan konuya ilişkin ayrıntılı bilgi verilmedi.
Dışişleri Bakanlığı’nın Mısır’a yönelik askeri yardıma ilişkin yıllık kararı, genellikle 30 Eylül’de sona eren bir önceki mali yıl için ayrılan fonları kapsar.
Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Rubio’nun ABD’nin güvenliği adına bu onaydan feragat ettiğini ve ABD’nin Mısır hükümetiyle çeşitli konularda işbirliğini sürdürdüğünü belirtti.
Sözcü, e-posta yoluyla gönderilen bir açıklamada, “Bu feragat kararı, bölgedeki önemli güvenlik sorunlarının yaşandığı bir dönemde Mısır ile güvenlik işbirliğini sürdürmenin önemini kabul etmektedir,” dedi.
Mısır Dışişleri Bakanlığı ise konuyla ilgili hemen bir yorumda bulunmadı.
İran savaşının yayılma etkisi, Mısır da dahil olmak üzere ABD’nin güvenlik ortaklarına yüksek bir bedel ödettirdi.
Artan yakıt fiyatları ve diğer aksaklıklar nedeniyle Mısır ekonomisi zorlu bir dönemden geçiyor.
Biden yönetimi altında ABD, Mısır’ın insan hakları sicili nedeniyle yıllık askeri ödeneğin bir kısmını birçok kez geri çekmişti.
2024 yılında, Hamas’ın liderliğinde 7 Ekim’de İsrail’e düzenlenen saldırı ve bunun sonucunda Gazze’de çıkan savaşın ardından, Biden yönetimi insan hakları şartlarını bir kenara bırakarak, 1,3 milyar dolarlık tahsisatın tamamını, yönetiminin ilk kez Mısır’a aktarmıştı.
İnsan hakları örgütleri, Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi yönetimi altında Mısır’ı işkence ve zorla kayıplar da dahil olmak üzere yaygın insan hakları ihlalleriyle uzun süredir suçluyor.
Bu hafta Mısır polisi, bir doğrulama ve araştırmacı medya kuruluşundan altı gazeteciyi, yasaklanmış Müslüman Kardeşler adına yanlış bilgi yaymakla suçlayarak gözaltına aldı.
Mısırlı yetkililer, insan hakları sorunlarını ele almak için adımlar attıklarını belirtiyor. Sisi, istikrarın her şeyden önemli olduğunu ve hükümetin temel ihtiyaçları karşılamaya çalışarak insan haklarını desteklediğini söyledi.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’








