Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Corc Abdullah: Esarete kafa tutan devrimci bir militan

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Lübnanlı devrimci Corc Abdullah, 41 yılını Fransa’da tutsaklıkta geçirdikten sonra geçen temmuzda serbest bırakılmış ve ülkesine dönmüştü. Abdullah, çevirisini verdiğimiz mülakatında, esaret altında devrimci bir militan olarak kendisini nasıl koruyup geliştirdiğini anlatıyor. Abdullah, yoldaşlarının da yardımları sayesinde sadece ülkesini, Filistin direnişini ve kendisini parçası saydığı Arap dünyasını değil, tüm dünyayı takip etmiş ve anti-emperyalist ve anti-faşist mücadelesinin enternasyonal karakterini asla sulandırmamış: Arjantin’den Fransa’ya tüm dünyayı tararken, Filistin ve Lübnan’ın merkezinde yer aldığı Arap devrimci hareketine bağlılığı asla sarsılmamış.

7 Ekim Aksa Tufanı operasyonundan duyduğu sevinci de aktaran devrimci lider, Filistin direnişinin hâlâ Arap devriminin kalbi olduğuna inanıyor. Abdullah’ın, 7 Ekim ile birlikte İsrail’in “Silikon Vadisi” girişiminin baltalandığına ve devlet elinde bankaların 1980’lerin sonundan itibaren özel ellere geçtiğine ilişkin tespitlerine özellikle dikkat çekmek istiyorum. Abdullah’ın sözleri ile, FHKC’nin efsanevi kurucusu Corc Habaş’ın 1988 yılında Siyonizmi Anlamak broşüründe yaptığı tespitler birbirine çok benziyor: Habaş da, siyonist varlığın kuruluşundan 40 yıl sonra, artık yalnızca emperyalizmin hizmetinde bir koloni olmadığına, özellikle içeride üretim kapasitesini artırıp teknolojik atılım yapmasıyla birlikte emperyalizmin de siyonizmin bölgesel emellerine hizmet eder bir konuma yerleştiğine işaret ediyor ve “Büyük İsrail”in ancak bu atılımla mümkün olduğunu söylüyordu. Bu mesele, üzerinde daha çok durulmayı hak ediyor.


Corc İbrahim Abdullah: “Birlikte, sadece birlikte kazanabiliriz.”

El Ahbar
22 Ocak 2026

Corc İbrahim Abdullah, 1951 yılında Lübnan’da doğmuş komünist, anti-emperyalist, anti-siyonist ve enternasyonalist bir militan. Corc, bugüne kadar bir fedai, bir özgürlük savaşçısı, kapitalist dünya sisteminin asla affetmediği sarsılmaz bir direnişin “günahkarı” olmaya devam ediyor. Fransa’da kırk bir yıl hapis yattığı, tecrit işkencesine ve ruhunu kırmaya çalışan burjuva “adaletinin” ağırlığına katlandığı halde, nihayet Temmuz 2025’te serbest bırakıldı ve Lübnan’a sınır dışı edildi. Gittiği gibi geri döndü: disiplinli bir militan. Kendisinin de söylediği gibi: “Ben esaret altındaki bir militandım. Hiçbir zaman militanlık yapmak isteyen bir mahkum olmadım; ben bir militanım ve bu nedenle, mahpusluk gibi olağanüstü bir durumun sınırları içinde bile mücadele ediyorum.”

Corc İbrahim Abdullah’ın hayatı, çok genç yaşta Filistin ve küresel devrimin ön saflarına atılan genç bir Lübnanlının tarihidir. Onun yolculuğu, Lübnan’daki Filistin devriminin yaşayan hafızasıdır: 1967’den sonra alevlenen ve uzlaşmacı siyasi liderlik tarafından ihanete uğramasına rağmen ölmeyi reddeden hareket. Bunun yerine, Gazze, Batı Şeria, Kudüs, 1948 Filistin ve diasporadaki yeni nesil yoksullar tarafından yeniden üretildi ve radikalleşti.

Corc’un yolculuğu 1984’te tutuklanmasıyla başlamadı, 60’lar ve 70’lerin enternasyonalist hücumunun ateşinde şekillendi. Siyasi bilinci, Vietnam’da ABD savaş makinesine karşı küresel mücadele, 1968’de Fransa’da öğrenci-işçi ayaklanmaları ve Che Guevara’nın 1967’deki Üç Kıta Konferansı çağrısı ile şekillendi. Bu güçler bir araya gelerek, sınıfsal inançları yarım asırdan fazla bir süredir emperyalist projenin önündeki aşılmaz bir engel olmaya devam eden bir militan yarattı.

Küresel jeopolitik manzara değişti, fakat sermayenin yapısal krizi ve Corc Abdullah’ın devrimci metaneti değişmedi. Filistin mücadelesinin bölgeyi özgürleştirmek için çözülmesi gereken temel çelişki olduğunu kabul ederek, Arap kurtuluş projesine bağlı kalmaya devam ediyor: “Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahiptir: Arap devrim sürecinin tarihsel kaldıracıdır.”

S: Son kırk yılda ilkeleriniz ve inançlarınız zayıfladı mı? Bunu nasıl dayandınız?

C: Ben esaret altındaki bir militandım. Hiçbir zaman militanlık yapmak isteyen bir mahkum olmadım; ben bir militanım ve bu nedenle, mahpusluk gibi olağanüstü bir durumun sınırları içinde bile mücadele ediyorum. Bu nedenle, benim temel ilgim mücadelenin kendisi ve kişisel durumum ikincil. Kişisel durumum devrimci süreci teyit etmeye izin verdiği ölçüde, ben rahatım. İşte olan bu.

Buna göre, ilkelerim, bu 41 yıl boyunca beni sürekli ziyaret eden yoldaşlar aracılığıyla günlük uygulamaya konuldu. Onlar için benimle dayanışma, Filistin halkı ve onları destekleyen kitlelerle birlikte mücadeleye katılmak için sadece bir bahaneydi. Aynı zamanda, Fransa’daki sınıf mücadelesinde Filistin kitlelerinin konumunun da bir ifadesiydi. İşçiler daha iyi koşullar veya siyasi talepler için harekete geçtiğinde, benimle dayanışan kişiler CGT (Fransa Genel İşçi Konfederasyonu) ve diğer sendikaların gösterilerine doğrudan katıldılar. Her 20 veya 25 günde bir, yazılı bir müdahale de yapardım; onlar gösteri yaparken, bir yoldaş benim adıma bir konuşma yapma görevini üstlenirdi: parmaklıklar ardındaki Filistinli ve Arap militanın açıklaması. Böylece, bir militan olarak zaman, mücadelenin dışında değil, içinde geçer.

Serbest bırakılma koşullarıma gelince, yargıcın kararı temel bir hukuki öncüle dayanıyordu: Corc Abdullah’ın hapisteyken, dışarıda olduğundan daha fazla ulusal güvenliğe tehlike oluşturduğu belirtiliyordu. Bu gerekçeyle serbest bırakıldım. Dolayısıyla, hapisteki varlığım militan bir varlıktı. Esaretimi bir amaç olarak değil, mücadelenin mantığıyla ele aldım. Bu, hapishanede daha iyi koşullar talep ederek, serbest bırakılmayı veya masum olduğumun kanıtlanmasını isteyerek zamanımı geçirmediğim anlamına gelir. Bu tür konular benim için kabul edilemez.

Yargı önüne çıktığımda, Fransa ve Avrupa’daki militan operasyonlarla ilgili temel soruyu ele aldım. Bana isnat edilebilecek hiçbir kanıt yoktu. Beni “isnat edilen” şey, siyasi duruşum. Bu askeri operasyonların doğru olduğunu ve devam etmesi gerektiğini savundum; sadece Fransa’da değil, tüm dünyada, özellikle de 1980’lerden beri halkımıza karşı savaş açan emperyalist sistemin hakim olduğu ve kalbini oluşturan bölgelerde. Bugün durum daha da kötü.

S: Tutuklu kaldığınız süre boyunca dış dünya ile ilişkiniz nasıldı ve gelişen haberler ve olaylarla nasıl başa çıktınız?

C: İlk cevabımda da belirttiğim gibi, ben esaret altındaki bir militanım. Beni ziyaret edenlerin hepsi de militanlardı ve birincil görevleri benim bakış açımı dışarıya aktarmak, ikincil görevleri ise militan olarak konumumu güçlendirmekti. Bu amaçla yoldaşlar, gazetecilik, kültür ve militanlık eğitimim için gerekli tüm materyalleri bana sağladılar. Aslında ihtiyacım olan her şeyi okumak için yeterli zamanım yoktu. Boş zamandan değil, zaman azlığından muzdariptim. Bunu şiirsel olmak ya da abartmak için söylemiyorum. Hakikat bu.

Yoldaşlar her hafta bana sadece basın kupürlerinden oluşan beş dosya sağladılar: Lübnan, Filistin ve Mısır ile ilgili Arapça, Fransızca veya İngilizce yayınlanan her şey. Her dosya yaklaşık 90 sayfaydı: Haftada 450 sayfa sadece Lübnan’daki Filistin mücadelesi, direnişin durumu ve Mısır’daki halk hareketi ile ilgili haberler. Ayrıca tüm Fransız basınına da erişimim vardı: Le Monde ve L’Humanité gibi burjuva basını ve sol partilerin, özellikle de küçük partilerin yayınları. Böylece, mevcut tüm bilgi ve kültür materyallerine kapsamlı bir genel bakışa sahiptim.

Teorik çalışmalarım ise sıkı bir disiplin içindeydi. Günüm saat 8:30’da hapishane hücresinden çıkmamla başlıyordu, saat 10:45’te geri dönüyordum; bu süreyi, tabiri caizse bedenimi “savaşa hazır” tutmak için fiziksel egzersiz yaparak geçiriyordum. 10:45’ten 11:00’e kadar: yıkanma ve duş alma. 11:00’den 16:00’ya kadar: yoldaşlardan gelen mektupları ve notları okuma, bu oldukça zaman alıyordu. 16:00’dan 19:00’a kadar: teorik okumalar. Akşamları teorik notlarla uğraşıyordum: ne yapılmalı ve ne yapılmamalı. Sadece dört saat uyuyor, sabah 4:00’te uyanıyordum. Sabah 4:00’ten 7:00’ye kadar, insanlığımı korumak için “küçük yazışmalar” ile uğraştım. Yani, sevdiklerime, kardeşime veya başkalarına mektuplar yazdım. Basit kelimeler ve selamlar, bir çocuğu gördüğünde gülümseyen, bir çiçeğin güzelliğini gören ve sıradan hayatın basit zevklerini yaşayan sıradan bir insan olarak kendimi korumamı sağladı. Sabah 7:00’de hapishane gardiyanı gelir ve hapishane günü başlardı. İşte bu şekilde, günüm tamamen doluydu.

S: 7 Ekim operasyonuna tepkiniz ne oldu? Haber geldiğinde nasıl karşıladınız? O zaman izlenimleriniz neydi, şimdi ne?

C: Ben Arap, Lübnanlı ve Filistinliyim; bu konuyu Arap vatanındaki herkesi ilgilendiren bir konu olarak ele alıyorum. Ben bir komünistim ve bu nedenle bu olayı küresel etkileri ve Arap ve uluslararası devrimci hareketler üzerindeki etkisi açısından analiz ediyorum.

Askeri operasyon niteliği açısından: gerçekte, 7 Ekim nispeten sınırlı bir operasyondu, büyük çaplı bir operasyon değildi. Filistin devrimi kırk yılı aşkın bir süredir devam ediyor; bin kadar savaşçıyı seferber etmesi, uzun süren mücadelesinin doğal bir sonucu. Benzer operasyonların tekrarlanması beklenirken, 7 Ekim çok çeşitli ve geniş kapsamlı etkiler yarattı.

Sosyo-politik düzeyde, yani kitlelerin anlık tepkisi düzeyinde, Arap halklarının çoğu gibi, bir fedainin bir siyonist askeri kafasından çekerek sürüklediğini gördüğümüzde hepimiz sevinç çığlıkları attık; çok mutlu olduk. Elbette bu, fedailerin tam da bir fedainin yapması gerektiği gibi davrandığını görmekten kaynaklanan spontan bir tepkiydi.

Operasyonu ayrıntılı olarak analiz ettiğimizde, şunun veya bunun daha iyi olabileceğini söyleyebiliriz, fakat yine de herkesin göremeyeceği bir gerçeği ortaya çıkaran, oldukça başarılı bir operasyon olduğu söylenebilir. İsrail, Filistinlilerin şiddetiyle karşı karşıya kaldığında, karakterine uygun bir barbarlıkla karşılık verdi. Gelgelelim, Sermaye’nin bakış açısından, bu tepki tüm bölgeyi güvensiz bir bölgeye dönüştürdü ve bu da meselenin özü.

İsrail varlığının doğasını anlamalıyız. 1970’lere kadar İsrail’in özel finans kurumları yoktu; bankalar, sigorta şirketleri ve büyük finans kuruluşları hâlâ devlet malıydı. 1980’lerin sonunda, Sovyetler Birliği’nden yaklaşık bir milyon yerleşimci Filistin’e geldi ve milyonlarca dolarlık büyük bir para akışı getirdi. Bu milyonlarca dolar, kapitalist standartlara göre bile “yasadışı” sayılan, yani kapitalist üretim biçiminin yasal çerçevesinin dışında kalan, fuhuş, kaçakçılık ve yasadışı ticaretten elde edildi. Bu muazzam sermaye, Sovyet döneminde edinilen bilimsel yeteneklere sahip yerleşimci nüfusla birleşerek, İsrail’in sözde “Silikon Vadisi”ni inşa etmesini sağlayan niteliksel bir sıçrama yarattı.

7 Ekim, bu “Silikon Vadisi”ni ve 1970’lerden beri inşa edilen kurumları tamamen vurdu: bunları fiziksel olarak yok ettiği için değil, silahlı çatışma ortamında sermayenin güvenli bir şekilde akışının mümkün olmadığı için. Bu öngörülemeyen bir durumdu. Bu nedenle İsrail şu anda son günlerini yaşıyor; “Silikon Vadisi” olmadan Netanyahu’nun “Büyük İsrail” vizyonu gerçekçi olmayan bir projeydi. Bu teknoloji merkezi, sadece klasik bir askeri işgale değil, aynı zamanda sözde Körfez Devletleri üzerinde uygulananlara benzer şekilde, tüm bölgenin iktisadi ve idari hakimiyetine de yol açıyordu. Plan, tüm Arap Maşrıkı’nın İsrail hegemonyası altına girmesiydi; 7 Ekim, bu özel boyutu mutlaka farkında olmadan bu projeyi ortadan kaldırdı. 7 Ekim operasyonunun temel boyutu budur.

Elbette, 7 Ekim Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini de engelledi. Gazze’nin devasa bir hapishane olduğunu unutmamalıyız. O zamanki plan bu hapishaneyi genişletmekti, fakat 7 Ekim bu hapishanenin patlaması oldu ve tüm bölge için siyonistlerin planlarını değiştirdi. Emperyalist Batı, barbarlık ve suçluluk rezervuarından sahip olduğu her şeyi boşalttı, fakat Filistin halkı yaralarına rağmen dimdik durdu ve teslim olmadı. İnsanlık daha önce hiç görmediği bir sumud [metanet] modeli sergilediler: Ne Dien Bien Phu’da, ne Stalingrad’da, ne de başka bir yerde hiçbir bir halk, Gazze’nin kahramanları gibi varlıkları için savaşmadı.

Ayrıca, bugün gördüğümüz küresel dayanışma hareketi, Gazze’deki direnişin doğrudan bir sonucu. Kitleler, belirli bir grubu savunmak için ayaklanmıyor; daha çok, barbarlığın canlı örneğini halini görüyorlar. Tarihte ilk kez, bir soykırım canlı olarak yayınlanıyor ve ayrıntılı olaylar saatlik olarak takip ediliyor. Batı kapitalist egemenliğinin tüm tarihi soykırım savaşlarının tarihi olsa da, Arjantinli, Bolivyalı veya Pakistanlı birinin bu soykırımı gerçek zamanlı olarak izleyebilmesi ilk kez oluyor. Gençleri isyana sürükleyen bu. İnsani bir dürtü olarak başlayan bu hareket, yükselen küresel faşizm dalgasına karşı siyasi bir ayaklanmaya dönüşmüştür. Bunu, krizdeki küresel kapitalist düzen bağlamında değerlendirmeliyiz. Emperyalistler arası çelişkilerin körüklediği bir başka Dünya Savaşı’nın eşiğindeyiz. Faşist güçler şu anda Avrupa ve emperyalist Batıda iktidara yükselme sürecindedir.

Bu bağlamda, Filistin kefiyesi ve Filistin bayrağı ulusal sembollerden daha fazlası haline geldi; bir yandan İsrail faşizmine karşı mücadelenin, diğer yandan Avrupa ve dünyada yayılan faşizme karşı öncü mücadelenin evrensel simgeleri haline geldi. Protestolar ilk çıktığında, yetkililer bunları suç saydı. Kefiye takmak tutuklanmak, bayrağı dalgalandırmak ise anti-semitik olarak damgalanmak anlamına geliyordu. Bugün, Filistin bayrağı dünyanın her yerindeki her gösteride dalgalanıyor: sadece halkla dayanışma için değil, kendi ülkelerindeki faşizme karşı bir duruş olarak.

İsrail varlığı, emperyalist Batının organik bir uzantısıdır. Tarihsel olarak, bu Batı bir dizi soykırım savaşıyla oluşmuştur. Amerika Birleşik Devletleri nasıl kuruldu? Kuzey Amerika’da yerli halklar yaşıyordu. Avrupalılar gelip tam bir soykırım gerçekleştirdiler: “Amerika Birleşik Devletleri”ni kurmak için 25 milyondan fazla insan katledildi. Her zaman bu isimle anılmadı; eskiden Kuzey Amerika idi. Onu Avrupalıların kurduğu “Amerika Birleşik Devletleri”ne dönüştürmek için 25 milyon yerli insanın hayatı söndürüldü.

Aynı süreç Orta ve Güney Amerika’yı, yani “Latin” Amerika’yı yarattı. Peki bu “Latinlik” nereden geldi? Ne Mayalar, ne İnkalar, ne de Quechualar Latin’dir. Sermaye’nin onları “Latin Amerikalılar”a dönüştürebilmesi için milyonlarca insan katledildi. Avustralya da dünyadaki en eski halkların vatanıydı; Avustralya “Avustralya” olabilsin diye onlar da katledildi. Böylece, bir dizi soykırım savaşı, emperyalist Batının kurulduğu tarihsel süreç. İsrail, bu Batının en son tezahürü, onun organik uzantısı.

Filistin halkı tarihsel olarak bu soykırım sürecine direnmiştir. Bu süreç Gazze’de başlamadı. 19. yüzyılın sonlarında başladı ve 1948 sadece bu sürecin dönüm noktalarından biriydi. 1948’de Filistinlilerin sayısı bir milyondan azdı. Bugün ise 14 milyonu aşıyor. Bugün tarihi Filistin topraklarında, 7,2 milyon İsrailli yerleşimciye karşılık yaklaşık 7,32 milyon Filistinli bulunmaktadır. Her açıdan bakıldığında, bu soykırım tam bir başarısızlık olmuştur. Bu, varlığın şu anda içinde bulunduğu krizdir. 7 Ekim, bu varlığa şunu söylemek için geldi: “Sınırına ulaştın. Bu senin son faslın.” Bugün Lübnan ve Gazze’de gördüğümüz “zorbalık”, bu son faslın damgası. İsrail artık Batı kitlelerinin gözünde “demokrasinin vahası” veya “insani” bir öncü olarak görünemez. Artık barbarlığın nihai sembolü. Meşruiyet kaynağı olarak bu imaj olmadan, bu varlık başarısızlığa mahkum. Bir süreliğine ona ek silahlar sağlayabilirler, fakat bu tarihsel denklemleri temelden değiştirmeyecek. Bu gezegenin geleceğini insanlar belirler. Filistin halkı, ilkel silahlarıyla dünyanın en gelişmiş silahlarından daha güçlü olduğunu kanıtladı. Tüm Arap Maşrıkı adına soykırıma direndiler. Batının inşa ettiği yerleşimci savaşı sadece Filistin’i değil, “Büyük İsrail” olarak adlandırdıkları tüm bölgeyi hedef aldı. Fakat Maşrık’ın öncüsü olan Filistin halkı, çocuklarının bedenleriyle bedelini ödedi ve kazandı. Kitleler şimdi onlara şöyle diyor: “Başardınız ve biz sizinleyiz.” Ve Filistin’in yanında sadece yerli halk olarak değil, kendi topraklarına sızan faşizme karşı acil mücadelenin kritik bir başlangıç noktası olarak duruyorlar. 7 Ekim’in hakiki etkileri bunlar.

S: Lübnan’daki Filistinli mültecilerin ve kampların koşulları hakkında bilgi verebilir misiniz? Genel olarak Lübnan’ın mevcut durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

C: Lübnan’daki Filistinliler, Lübnan’ın tarihi Arap kimliğinin organik bir parçası. Lübnan’da, uzun ve ortak bir mücadele tarihi paylaşıyoruz. On yıllardır Filistinlilerin ve Lübnanlıların kanlarının dökülmesi, militan kimliğimizin temelini oluşturuyor. Benim neslimin devrimci karakteri, Filistin devrimi ve direniş hareketinin etkileriyle şekillendi. Lübnanlı ve Filistinli direniş partilerimiz arasında derin ve tarihi bir sinerji var.

Kamplarda gördüğüm gerçeklik, Filistin’in Arap devriminin tarihsel katalizörü olmaya devam ettiğini doğruluyor. Size söylediğim gibi, ben Filistinli, Lübnanlı ve Arabım, ama her şeyden önce komünistim. Bu nedenle, tüm bu hareketleri, toplam sömürü sisteminin ortadan kaldırılması perspektifinden değerlendiriyorum. Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahip: Arap devrim sürecinin tarihsel kaldıracıdır. İkisini birbirinden ayıramazsınız.

Antropolojik açıdan bakıldığında, kamp, Filistin kimliğinin en samimi şekilde şekillendiği yer. Bir anlamda, tüm Filistin bir dizi mülteci kampından ibaret. Gazze’de gördüğünüz şey de bir dizi kamp. Bunu anlamak için, bu barınaklardan birinde kısa bir süre yaşamak ve günlük yaşamın nasıl sürdüğünü görmek ve deneyimlemek yeterli. Bu yaşamın 1948’den beri, hatta ondan önce de sürdüğünü fark ettiğinizde, emperyalist-siyonist-gerici güçlerin kampları yok etmeye kararlı olmalarının nedenini anlamaya başlayabilirsiniz: kampı yok etmek, Filistin kimliğini yok etmeye çalışmak demektir.

Yine de kamp, militanlık ve devrimin yıkılmaz kalesi olmaya devam ediyor. Burada bir kampı yok edebilirler, ama Filistinliler başka bir yere taşınıp yeni bir kamp kuracaklar. Mülteci kampları “çölleşme” veya yoksulluk nedeniyle var değildir; kamplarımız var çünkü bir varlık bu insanların yaşadığı toprakları işgal etti. Filistin’de yıkılıp yeniden inşa edilmemiş bir kamp yok.

Lübnan’da kamp, ülkenin yoksulları için birincil sığınak haline gelmiştir. Artık sadece “Filistinli” değildir. Şatila gibi bir yerde, belki sadece %20’si Filistinlidir; geri kalanı Lübnan’ın mülksüzleri: Suriyeliler, Iraklılar ve Lübnanlılar. Burası, emperyalist ve siyonist stratejiyle doğrudan çelişmesinden doğan, nesnel devrim sürecinin odak noktası haline gelmiştir.

Tüm zorluklara rağmen dimdik duran insanlar gördüm. Bizler dünyadaki diğer insanlar gibiyiz; boynuzlarımız ya da kanatlarımız yok. Uzlaşma ve teslimiyete eğilimli toplumsal sınıflarımız var. Ama büyük çoğunluğumuz, kitlelerimiz, Arap rejimleri ve orduları sadece seyirci kalırken, İsrailli askerlerin ağladığını görünce sevinçten çılgına döndü. Bu kitleler, bu devrimci anın taleplerini karşılayacak bir liderlik arıyor. Mevcut liderler bu görevin üstesinden gelemeyebilir, ama sonunda kitleler kendi etkili liderliklerini oluşturacak ve tüm Arap dünyasını dönüştürecek devrimci kıvılcım olacaklar.

Mevcut duruma gelince, Lübnan, Arap ulusunda devrimci bir irade ve “regüle edilmemiş” bir tüfek bulunan tek yer. Sonuç olarak, muazzam bir baskı ile karşı karşıya kalacağız. Tüm emperyalist sistem, İsrail ile bağlantılı güçler ve özellikle Arap gericileri, teslim olmamızı sağlamak için biriktirdikleri tüm nefreti ve gerici kinlerini üzerimize dökecekler. Fakat halkımız teslim olmayacak.

Bu tüfeği koruyacağız. Mısır, Ürdün ve Körfez himayesindeki ülkelerde kitleleri boğan rejimleri patlatan kıvılcım biz olacağız. Lübnan’da bulduğum şey buydu: yaşayan bir devrimci güç. Bir militan için beklenen sıcaklıkla karşılandım ve bunun için minnettarım. Gördüklerimle barışığım: kitleler arasında sonsuz fedakârlığa hazırlık.

Halkımız, kitlelerin sumud kapasitesinin tüm hesaplamaları aştığını kanıtladı. İşgale karşı direniş söz konusu olduğunda, Arap kitlelerimiz, özellikle Filistin ve Lübnan’da, en yüksek bilinç düzeyinde. Filistin halkının tarihsel olarak siyonist yerleşimlerle yüzleşme yükünü taşıdığı gibi, onlar da bu baskıya dayanarak tarihsel rollerini yerine getirecekler. Bu yükü büyük ölçüde tek başlarına taşıdılar. Şimdi, Filistinli ve Lübnanlı kitleler bu aşamanın yükünü taşımalı, böylece Arap kitleleri sonunda ayaklanabilir ve küresel Sermaye hareketiyle organik olarak bağlantılı çıkarları olan zorbalardan kurtulabiliriz.

S: Sosyo-iktisadi durum her zamankinden daha kötü, fakat mücadelenin kesinlikle barışçıl kalması gerektiğini savunan sesler duyuyoruz. Sizin görüşünüz nedir?

C: Küresel düzeyde şunu belirtmeliyiz: durum değişken ve patlamaya hazır. Sermaye hareketi ve kapitalist sistem, muhtelif burjuvazileri birbirleriyle şiddetli çelişkilere sürükleyen, çaresiz bir yapısal krizin içinde sıkışıp kalmış durumda. Bir asırdan kısa bir sürede üçüncü kez, kapitalist krizin doğrudan bir sonucu olarak Üçüncü Dünya Savaşının eşiğindeyiz. Bu herkes için açık.

Ne bekleyebiliriz? Kitleler giderek daha fazla faşizmle karşı karşıya kalacaklar. Kapitalist sistem bir dönüşüm geçiriyor ve bir zamanlar “temsili demokrasi” olarak adlandırdığı şeyi terk ediyor. Bugün, faşistlerin Arjantin ve İtalya’da iktidarı ele geçirdiğini ve Fransa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde iktidarın kapısında durduğunu görüyoruz. Tüm bu süreç, kitlelerin büyük ölçüde yoksullaşmasına yol açıyor ve bu yoksullaşma daha da derinleşecek.

Acil soru şudur: Faşizmle yüzleşmek için gerekli güçleri başarılı bir şekilde bir araya getirmek için devrimci öncü güçler nasıl oluşturulacak? Bu soruyu cevaplamaya başlamak için, bugün işçi sınıfının bileşiminin 20. yüzyıldakinden farklı olduğunu kabul etmeliyiz. “Mülksüz” sınıf, bugün gezegenin nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bu halk gücü, Arjantin’den Peru’ya ve Fransa’ya kadar faşizmle mücadele edebilecek bir siyasi program çerçevesinde kendini nasıl örgütleyecek?

Devrimci güçlerin –devrimci değişimde maddi çıkarı olanların– toplumsal bileşiminin, mülksüzler, geleneksel işçi sınıfı ve diğerlerinden oluştuğunu savunuyoruz. Bu “halk bloğu” günlük pratiklerle inşa edilir. Çağımızın tarihsel, iktisadi, toplumsal, siyasi ve kültürel çelişkileri içinde şekillenir.

Birlikte, sadece birlikte kazanabiliriz. Birlikte, sadece birlikte ilerleyebiliriz. Her yerde, birlikte zafer kazanırız: Arjantin’de olduğu gibi Beyrut’ta da. Ortak noktalarımızı bulmalı ve kolektif bir devrimci kimlik inşa etmek için hareketimizi güçlendirmeliyiz. Bugün Venezuela ile dayanışma, Filistin, Kanak halkı veya Karayipler halkı ile dayanışma ile aynı. Bu dayanışma, barbarlıktan başka bir şeye yol açmayan küresel Sermaye ile yüzleşmesinde halk bloğunun tarihsel karakterini oluşturan şeydir.

Barbarlık, Sermaye’nin sunabileceği tek şey. Başka hiçbir şeyi yok. Bu barbarlığı Gazze ve Batı Şeria’da görüyoruz; Arjantin’de görüyoruz; açlık çekenlerin gecekondularında görüyoruz; Afrika ve Güneydoğu Asya’da görüyoruz. Ortak hedefler doğrultusunda kolektif olarak çalışmayı başardığımız ölçüde, bu tarihsel halk bloğunun kimliğini oluşturmaya katkıda bulunuruz. Devrimci değişimden çıkarı olan güç bu ve bu güç, mücadelenin dışında değil, içinde oluşur.

Mücadele süreci boyunca, uzlaşmacı burjuva güçler elenecek. Kitleler kendi çıkarlarını anlayacak. Dünyayı değiştirecek olanlar onlar.

Devrimci militanların rolü, bu halk bloğunu şu ilkeye göre harekete geçirmeyi başarmak: Birlikte, sadece birlikte kazanırız.

Birlikte kazanmak istiyorsak, birlikte mücadele etmeliyiz ve devrimci bilincimiz birlikte oluşmalı. Halk bloğunun bilinçli bir güç olarak var olması, onun acil ve tarihsel çıkarlarını kavramasının ve böylece tarihin hareketini anlamasının önünü açar. Gerçek kurtuluş bu: O, bu sürecin içinde bulunur, dışında değil.

S: Son olarak, Latin Amerika’daki yoldaşlara bir mesaj göndermek istiyoruz.

C: Latin Amerikalı militanlara mesajımız açık: aynı savaşı veriyoruz.

Emperyalizmin en büyük korkusu, anti-emperyalist mücadelenin soyut bir slogan olmaktan çıkıp, kitleler tarafından benimsenen somut, meşru bir gerçeklik haline gelmesi.

Birlikte, sadece birlikte, üstesinden gelebiliriz. Tek başımıza kazanamayız; parçalanmış haldeyken hepimiz yeniliriz. Latin Amerika kitleleri Filistin bayrağı altında harekete geçtiğinde, bunu faşizme karşı küresel mücadelenin bir parçası olarak yaparlar. Bu, Filistinli tutuklular ve her devrimci savaşçı ile dayanışmanın en etkili şekli. Bu ilke sadece bir slogan değil, bir gereklilik. Arjantin, Filistin ve Mısır kitleleri, sermayenin barbarlığına karşı ortak çıkarları paylaşıyor. Arjantin’in işçi sınıfı faşizme karşı harekete geçtiğinde, aynı zamanda Filistin’i de savunuyor. Oradaki her zafer, buradaki bir zafer; gezegende emperyalizme karşı kazanılan her zafer, hepimiz için bir zafer. Dünyanın herhangi bir yerinde atılan her adım, küresel devrimci gücü güçlendirir. Arjantin halkı mücadelesinde ilerlediğinde, bu ilerleme bizim ilerlememiz. Aynı şekilde, Filistin’in her zaferi, Arjantin, Peru ve ötesindeki halklar için bir zafer.

Devrimci liderlik, mücadelelerimizin koordinasyona ihtiyaç duyduğunu anlamalıdır. Sermaye’nin küresel ölçekte yaptığı gibi birbirimizle ilişki kurmayı öğrenmeliyiz, fakat onun iç çelişkilerini kopyalamadan. Birlikte, sadece birlikte, üstesinden gelebiliriz. Bu, bugün ve sonsuza kadar sloganımız olmalı. Devrimci değişime tarihsel bir ilgi duyan küresel bir hareketi bu şekilde inşa ederiz. Bu dayanışma sayesinde devrimci bir enternasyonal oluşturulur. Venezuela’yı, Arjantin’i veya herhangi bir ezilen halkı savunmak… mücadele aynı. Küba, Rusya veya başka bir yerde kazanılan her zafer, kolektif bir zafer.

Devrimci liderler, önceliklerini belirlerken bunu göz önünde bulundurmalı. Düşmanımız küresel Sermaye; müttefiklerimiz ise kitleler. Hareketin kimliği, bu koordinasyon sayesinde doğar. Mücadelenin başarısı, liderliğinin kalitesini yansıtır: reformist veya gerici liderler galip geldiğinde, bu tüm halklar için bir yenilgi demek. Fakat Filistin’de devrimci liderlik güçlendiğinde, bu Arjantin için de bir zafer demek.

Bu etkileşim, kapitalist sistemi yıkabilecek küresel bir güç oluşturmamızı sağlar. Bu, soyut konuşmalarla değil, günlük birlik pratiği ile başarılabilir. Filistin’de ve her yerde düşmanla yüzleşmek bizim görevimiz.

Bu röportaj ilk olarak Masar Badil’de yayınlanmış ve Youmna Mroue tarafından Arapçadan çevrilmiştir.

Dünya Basını

Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Yayınlanma

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.

Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.

2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.

Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.

“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”

Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.

1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.

Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.

Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.

“Servet ile para aynı şey değildir”

Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.

Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:

“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”

Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.

Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”

Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.

Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.

Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:

“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”

“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”

Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.

İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.

Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.

Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.

Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:

“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”

“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”

Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.

1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.

ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.

İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.

Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.

Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:

“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”

Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Yayınlanma

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.

Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.

Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.

Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.

“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”

Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.

Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.

“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”

Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.

Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.

“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”

Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.

“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”

Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.

“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”

Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.

“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”

Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”

“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”

Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.

Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.

İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.

“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”

Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”

Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.

Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.

İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.

“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”

Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.

“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”

İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.

Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.

Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.

Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.

Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.

“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”

ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.

“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”

Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.

Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English