Amerika
Díaz-Canel: ABD, Devrimci Küba’yı ele geçiremediği için öfke duyuyor

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, faşizmin yeniden dirilmesine şahit olduklarını söylerken, ABD’nin Devrim’i 67 yıldır boğamaması nedeniyle “kızgın” olduğunu kaydetti.
Meksika’nın önde gelen solcu gazetesi La Jornada’ya konuşan Küba lideri, ABD’nin adaya karşı öfkesinin, doyumsuz sömürgeci iştahından ve 67 yıllık devrim süresince Washington’un bu Karayip ülkesini ele geçirememesinden kaynaklandığını vurguladu.
Washington ile Havana arasındaki görüşmelerin, her iki ülkenin egemenliğine ve siyasi sistemlerine saygı çerçevesinde nasıl ilerlediğini ayrıntılı olarak anlatan Díaz-Canel, “Meksika’ya, Meksika halkına, Meksika hükümetine tüm hayranlığımızı, saygımızı, sevgimizi ve bağlılığımızı sunuyoruz,” dedi.
1960 yılında, devrimin ilk yıllarında doğduğunu ve tarihsel bir tesadüf eseri, Playa Girón (Domuzlar Körfezi) zaferinin ertesi günü bir yaşına bastığını söyleyen Küba lideri, bugünkü Küba nüfusunun yüzde 80’inin devrimden sonra doğduğunun, dolayısıyla, yüzde 80’in tüm hayatlarını abluka altında geçirdiğini hatırlattı.
ABD’nin arzusunun her zaman Küba’nın kontrolünü ele geçirmek olduğuna işaret eden Díaz-Canel, mevcut bağlamın ise ABD’nin uluslararası hegemonyasının göreli olarak gerilediği bir konjonktüre tekabül ettiğini vurguluyor:
“… öncelikle, çok taraflılığı savunan ve uluslar için alternatif ilişkiler sunan güçlerin ortaya çıkması nedeniyle, ABD’nin dünya üzerinde uyguladığı hegemonik gücün zayıfladığını kabul etmeliyiz. Dahası, kapitalist sistemin çok boyutlu krizi, onu her zaman daha saldırgan ve aşırı muhafazakâr hale getirir. Daha irrasyonel ve faşist bir şekilde hareket eder. Faşizmin yeniden dirilişine tanık olduğumuza inanıyorum. Sonuç olarak, bu tutum, kendi kaderini tayin hakkını savunan, farklı bir modeli destekleyen ve emperyalist planların ezilmesine boyun eğmeyi reddeden herkesin gözden düşmesine yol açar. Bu tür kişiler daha sonra çeşitli şekillerde saldırıya uğrar: iktisadi, siyasi ve diplomatik baskıların yanı sıra medya manipülasyonu yoluyla.”
Küba’nın 67 yıldır abluka altında yaşamasına rağmen adil bir toplum inşa etmeyi başardığını savunan Devlet Başkanı, birçok kişinin Küba’nın iktisadi politikalarını sorguladığını, fakat kuşatma altındaki Küba ekonomisinin devasa bir sosyal programı sürdürebildiğini hatırlatt:
“Bu, direnişimize hayranlık ve takdir duygusu uyandırmıştır. Fakat bu sadece direniş değil; yaratıcı bir direniştir. Direnerek inşa edebildik, ilerleyebildik ve gelişebildik. Emperyalistler bundan hoşlanmadı.”
3 Ocak’ta Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılmasını, “dünya için bir dönüm noktası” olarak nitelendiren Díaz-Canel, “Bu olay, bir süper gücün, hegemonyasını dayatma konusundaki dizginlenemez arzusuyla nasıl bir devlet başkanını kaçırıp ülkeden uzaklaştırdığını ve onu yalanlar, uydurmalar ve iftiralara dayalı bir yargılama için ABD’ye götürdüğünü gösteriyor,” dedi.
Bu olay yaşanırken, Küba’ya yakıt sevkiyatlarını kısıtladıklarını da hatırlatan Díaz-Canel, 29 Ocak’ta, Trump yönetiminin Küba’yı ABD’nin güvenliğine yönelik “olağanüstü ve istisnai bir tehdit” ilan eden bir başkanlık kararnamesi yayınlandığının altını çizdi.
Küba lideri, “en son bir damla yakıt aldıklarından bu yana neredeyse dört ay geçtiğini” söylerken, bu durumda, ekonomiyi ve halkın yaşamını geliştirmenin çok zor olduğunu, fakat ülkenin “dayandığını, işlediğini, hayal kurmaya ve plan yapmaya devam ettiğini” ve bu durumu kararlılıkla aşmak için daha fazla sosyal adalet sağlamayı hedeflediğini vurguladı:
“Devrimin bu 67 yılı boyunca ABD hükümetinin en büyük başarısızlığı, Küba’nın kontrolünü ele geçirememesidir. Bu öfke uyandırıyor. Bu duyguyu, bir generalin yıllar önce açıkladığı bir şeyle özdeşleştirmek istiyorum: Devrim zafer kazandığında ve bağımsızlık, egemenlik ve sosyal adalete yönelik bir dizi önlemi uygulamaya başladığında, Toprak Reformu Yasasını kabul ettiğinde, Rubicon’u geçti. O andan itibaren, devrimin ilerlemesi nedeniyle bizi asla affetmediler. Ardından abluka geldi, tüm bu yılların baskıları, çatışmanın şiddetlenmesi ve gözden geçirdiğimiz tüm bu tarih. Şüphesiz, bu başarısızlık öfkeye yol açtı.”
Annesinin bir öğretmen, babasının ise fabrika işçisi olduğunu hatırlatan Küba lideri, babaannesinin Küba’nın bağımsızlık kahramanı Jose Martí’nin büyük bir hayranı olduğunu, kendisini de “Martívari” bir şekilde yetiştirdiğini, şair Navarro Luna’nın kızı olan teyzesinin de komünist bir aktivist olarak gelişimini etkilediğini söyledi:
“Halkın duygularıyla büyüdüm. Çocukluğumda ve gençliğimde devrimin ilerlemesine ve dönüşümlerine tanık oldum. Bu nedenle kendimi o büyüme sürecinin bir ürünü olarak görüyorum. Bu sürecin devam etmesini, büyümesini ve katkıda bulunmaya devam etmesini sağlamak için büyük bir kararlılığım var, böylece hayallerimizin durma noktasına geldiği bu aşamayı aşabilelim. Size bunu tüm samimiyetimle söylüyorum: Sonuna kadar harekete geçmeye hazırım. Küba halkına, devrime, devrimin liderliğine ve tarihimize karşı büyük bir bağlılığım var.”
Adadaki enerji sorununa da değinen Devlet Başkanı, elektrik üretim ihtiyacının tamamını yerli üretimle karşılayamadıklarını, ayrıca diğer iktisadi faaliyetler ve ülkenin günlük yaşamı için de yakıta ihtiyaç duyduklarını söyledi.
Enerji ablukasının her şeyden önce “bir halk olarak insan haklarımızın açık bir ihlali ve uluslararası hukukun ihlali” olduğunu hatırlatan Díaz-Canel, hatta bunun “kapitalizmin mantığına bile aykırı” olduğuna işaret ederek, “Serbest ticaret ve serbest piyasadan bu kadar çok bahsedenler, bize suç niteliğinde bir enerji ablukası dayatıyorlar,” dedi.
Díaz-Canel, yenilenebilir enerjiye yönelmenin yanı sıra, yerli ham petrol ve eşlik eden gaz üretimini daha da teşvik etmek için çalıştıklarını vurguladı.
Küba’daki özel sektörün de, “sosyal sorumluluğa güçlü bir bağlılıkla” yenilenebilir enerji projelerini desteklediğini kaydeden Küba lideri, ayrıca bu özel sektöre, çeşitli süreçleri yürütmek için yakıt ithal etme imkanı verdiklerini duyurdu.
İktisadi liberalleşme ve piyasa mekanizmalarının sosyalist ekonomi üzerindeki etkilerine de değinen Küba lideri, Altıncı Parti Kongresinde başlayan ve derinleşen iktisadi ve sosyal modeli “güncelleme sürecini yürüttüklerini” belirtti.
Küba’ya özgü özelliklerle hızlandırmayı hedefledikleri bir dizi dönüşüm gerçekleştirdiklerini savunan Díaz-Canel, bunun “taklit” olmadığını, Küba’ya ait fakat Çin ve Vietnam modelleriyle ortak unsurları olan bir sistem olduğunu söyledi:
“Örneğin, toplumun yönlendirici gücü olarak Komünist Parti’nin liderliği Anayasamızda güvence altına alınmıştır. Güçlü bir devlet. Verimli bir hükümet. Bürokrasiden arındırılmış, çevik bir kamu yönetimi. Merkezi planlama ile piyasa arasında uygun bir ilişki. Spekülasyonu önlemek için gerekli piyasa düzenlemeleri. Devlet ve devlet dışı sektörler arasında uyum. Tüm iktisadi aktörlerin ülkenin iktisadi ve sosyal kalkınmasına katkıda bulunması.”
Bu unsurların birleşiminin “sürdürülebilir, sosyal adalet içeren, kapsayıcı ve eşitlikçi bir kalkınmaya” ulaşmalarını sağlaması gerektiğini belirten Küba lideri, gıda egemenliğini elde etmeyi, bilim ve inovasyonu güçlendirmeyi ve Küba toplumunda “dijital dönüşüm ve yapay zeka süreçlerini geliştirmeyi” istediklerini kaydetti:
“Evrensel kamu sosyal hizmetlerini güçlendirmeye, eğitim, sağlık, spor ve kültür haklarını güvence altına almaya ve her sektörde ekonomimizi canlandırmaya devam etmeliyiz; aynı zamanda uluslararası işbirliğini sürdürmeliyiz. İşte bu, ilerlediğimiz yoldur. Bunu çok zor koşullar altında yapıyoruz, çünkü tüm bunlar yatırım gerektiriyor, dönüşümler ve bürokrasilerin ve kökleşmiş alışkanlıkların ortadan kaldırılmasını gerektiriyor. Ve bunu, abluka yoğunlaşırken, kuşatma altında olduğumuz bir durumun ortasında yapıyoruz.”
Son yıllarda, “geçici ya da daha uzun süreli olarak yurtdışında ikamet eden Kübalıların ve Küba ailelerinin sayısının arttığını” kabul etmek gerektiğini vurgulayan Díaz-Canel, hükümetin “onları dinlemeye, onlara kucak açmaya, hizmet ve destek sağlamaya ve onlara iktisadi ve sosyal modelimize katılma ve ülkenin kalkınmasına katkıda bulunma fırsatı vermeye” kararlı olduğuna dikkat çekti.
Öte yandan Devlet Başkanı, “Yurtdışında ikamet eden Kübalıların, Küba dışındaki çevrelerin çıkarlarına hizmet eden, sosyopolitik sistemi değiştirmeyi amaçlayan politikalara veya yıkıcı programlara bağlı sermayeyle ilişkilendirilmesini önlemek için tüm gözlemlerimiz önemli. Uyanık ve kontrolcü olmalıyız,” dedi.
ABD ile yapılan görüşmeler hakkında ayrıntı vermeyen Díaz-Canel, “yanlış anlamalar” nedeniyle “gizliliğe” önem verdiklerini hatırlattı.
“Başkan Díaz-Canel bu diyalog sürecinin önünde bir engel mi, yoksa lehine bir faktör mü?” sorusuna ise Küba lideri şu yanıtı verdi:
“Küba’da bu tür süreçler kişiselleştirilemez. Küba’da, halkına karşı da hesap verebilir olan kolektif bir liderlik vardır. Halkın, yani ulusun en yüksek organı olan Halk Gücü Ulusal Meclisinin önünde hesap vermeliyiz. Benim savunduğum, hepimizin kolektif olarak savunduğu şey, tek bir bireyin amacı veya fikri değil. Bu, devrimin tutarlı bir uygulaması. Kuşkusuz, bunun etrafında bir medya manipülasyonu olduğu fark ediliyor. Bazen size bir etiket takıyorlar, sizi az ya da çok bir bürokrat, bir engel ya da esnek olmayan biri olarak nitelendiriyorlar. Bunun, ülkemize karşı yürütülen geleneksel olmayan savaşı güçlendirmek için kullanılan bir medya manipülasyon stratejisinin parçası olduğuna inanıyorum; bu stratejinin temel bir unsuru var: itibar suikastı.”
ABD ile diyaloğa girme kararının “kolektif bir karar” olduğunun altını çizen Küba lideri, kendisinin veya ülkede herhangi bir zamanda bu düzeyde bir sorumluluk pozisyonunda bulunabilecek herhangi birinin görevine devam etmesinin halka, Halk Gücü Ulusal Meclisindeki halkın temsilcilerine bağlı olduğunu vurgulayarak, “[Bu karar] ABD’ye [ait] değil,” diye ısrar etti.
Küba’nın karşı karşıya bulunduğu zorlukları açık yüreklilikle kabul eden Díaz-Canel, yaşadıkları sıkıntıları şöyle sıraladı:
“Hayat çok zor. Küba halkı cömert, destekleyici, dirençli ve beceriklidir. 30, hatta 40 saat süren elektrik kesintileri yaşadığımız yerler var. Bugün, yakıt kıtlığı nedeniyle insanların ulaşım ve işe gitme imkânları kısıtlı. Sabahın erken saatleri çok yorucu geçiyor çünkü, az da olsa elektrik varsa, yemek pişirme, yiyecekleri saklama ve evdeki diğer günlük işleri yapma zamanı.
Okul yılımızın işleyişini uyarlama zorunda kaldık. Bu, tüm öğretim kadrosundan büyük bir çaba gerektiriyor ve gençlerimizi ve çocuklarımızı etkiliyor. Bugün, sağlık sistemimiz çok büyük sıkıntılar yaşıyor. Bu enerji ablukasının ne kadar suç niteliğinde olduğuna bir bakın. Abluka olmasaydı, ameliyat bekleme listelerini ortadan kaldırabilecek kapasiteye sahip, bunu nasıl yapacağını bilen, sağlam bir sağlık sistemine sahip bir ülkeden bahsediyoruz.
Gıda üretme çabalarımızda, bazen gıdamız var ama nakliye için yakıtımız olmadığı için dağıtmakta zorlanıyoruz. İnsanlar pişirme yöntemlerini değiştirmek zorunda kaldı. Her Küba mutfağı odun veya kömür sobası haline geldi. Apartmanlarda bunu yapmak çok zor. Ortak mutfaklar ortaya çıktı. Herkes birbirine saygı duyuyor, herkes yardım ediyor. Ama karşılaştığımız zorluklara bir bakın. Soruyorum, kaç kişi böyle bir duruma dayanabilir?”
Dolayısıyla, bu durumun, bu karmaşıklığın ortasında bir hoşnutsuzluk olduğunu kabul eden Küba lideri, “Kimse tüm bunları yaşarken mutlu olamaz,” dedi.
Küba hükümetinin “halkı üzmek için” çalışmadığını, aksine, bu çok karmaşık durumun ortasında çözümler bulmak için çalıştığını hatırlatan Díaz-Canel, “Bizim insancıl bir misyonumuz var; bu durum bizi derinden üzüyor. Biz bu halkın bir parçasıyız,” ifadelerini kullandı ve şöyle devam etti:
“Bu tırmanışın Küba halkına karşı bir savaş eylemi olduğu anlaşılmalı. Ayrıca bu ablukaya eşlik eden ve hükümete karşı protestolar olabilecek olaylardan yararlanmaya çalışan medya manipülasyonu da var. Memnuniyetsiz insanların çoğu, bir sorunu olduğu için, uzun süreli bir elektrik kesintisi yaşadığı için, günlerdir elektriğini geri getiremediğimiz için memnuniyetsiz. Parti, hükümet ve ülkenin kurumlarına gidiyorlar. Kendilerini temsil eden kurumlara gidiyorlar. Bu kurumlara güveniyorlar. Gidiyorlar ve bu kurumların liderleri onlarla yüzleşiyor. Durumu açıklıyorlar ve mümkün olduğunda, halkı da dahil ederek durumu yatıştırmaya çalışıyorlar.”
“İrademiz var,” diyen Küba lideri, her zaman “daha fazla halk katılımı için alanlar ve iyileştirmeleri gereken mekanizmalar” olduğunu kaydetti.
“Küba’da başarısız bir devlet [failed state]var mı?” sorusuna ise Devlet Başkanı, bunun “çok ikiyüzlü ve adaletsiz bir kavram” olduğuna işaret ederek cevap verdi:
“Ne tuhaf bir başarısız devletiz biz! Tutarlılığımızı, yönümüzü ve uyumumuzu koruyoruz; direniyoruz. Bir halk olarak bir araya gelmeye ve tüm dünyayla dayanışmayı sürdürmeye devam ediyoruz. Tecrit içinde değiliz. Dünya bizi başarısız bir devlet olarak görmüyor. Aksine, bu kadar çok zorlama, baskı ve saldırganlığın ortasında yaratıcı direniş temelinde nasıl işleyişimizi sürdürebildiğimizi görüyor. Ve bu, halkımızın birliğinin gücüyle ilgili.”
Devrimin liderlerinin, yerel, belediye, il ve ulusal düzeylerde bu yerleri ziyaret edip halkla etkileşime girmesinin çok yaygın bir durum olduğuna işaret eden başkan, kendisinin de Küba Komünist Partisi’nden yoldaşları ile birlikte çalıştığı bir sisteminin olduğunu, sistematik olarak illere giderek belediyeleri ziyaret ettiğini vurguladı.
Maduro’yu savunurken hayatını kaybeden 32 Kübalı devrimciden de bahseden Küba lideri şunları kaydetti:
“Biz inançtan hareketle dayanışma gösterdik. Martí’nin ‘vatan insanlıktır’ diye bir sözü var. Fidel bunu enternasyonalizm, uluslararası dayanışma kavramıyla geliştirdi. Bunu en üst düzeye çıkardı. Che’nin örneği de var. Hiçbir ülkeye işgal etmek için gitmedik. Bir ülkeyi savunmak için eylemlere katıldığımızda, bu o ülkenin talebi üzerine oldu. Angola’dan ve Afrika’dan sadece ölülerimizi alıyoruz; hiçbir servet almıyoruz. Karşılığında hiçbir şey almıyoruz, sadece takdir ediliyoruz. Damarlarımızda Afrika kanı akıyor. Bu bizim kökenimizde var. Küba kimliğinin oluşumunda var.
(…)
Biz her zaman haklı davaların yanında durduk. Filistin halkını, Sahrawi halkını savunduk. ABD ile savaş sırasında Vietnam’ı savunduk. Karayipler ve Amerika kıtasının entegrasyonunu savunduk. Kıta düzeyinde, birçok ülkenin Küba yöntemini kullanarak okuma yazma bilmeyenleri ortadan kaldırmasına olanak tanıyan misyonlar geliştirdik. Mucize Operasyonu, bölgemizdeki milyonlarca insana görme yetisini geri kazandırdı. Her kıtadan binlerce gence öncelikle ücretsiz eğitim sağladık. Bu karmaşık durumun ortasında bile, Latin Amerika Tıp Öğrencileri Okulu gibi bir projeyi sürdürüyoruz.”
Kübalı gençlerin, bugün devrimi paylaşan nesillerin, Filistin halkının maruz kaldığı soykırıma tanık olarak doğup büyüdüklerini kaydeden Devlet Başkanı, Fidel Castro’nun uluslararası ölçekte, uluslararası forumlarda Filistin halkına karşı işlenen soykırımı en şiddetle kınayan kişilerden biri olduğunu hatırlattı.
Bugün dünyada bir duygu olarak harekete geçen şeyin, Küba nesilleri arasında, özellikle de gençler arasında “halihazırda var olan bir inanç” olduğunu hatırlatan Díaz-Canel, Küba gençleri arasında son zamanlarda yaşanan olayların, bu anti-emperyalist inançları daha da güçlendirdiğini söyledi:
“Filistin meselesinin ötesinde, küresel olarak yayılmaya başlayan ve çok taraflılığı savunan, militarizm ve saldırganlığa karşı çıkan, daha kapsayıcı ve adil bir uluslararası iktisadi düzeni savunan bu fikir ve inançların olgunlaşması, Küba’yı referans noktası olarak alıyor. Bunlar, Küba’nın her zaman savunduğu değerler. Küba şovenizmi olmadan, kendi ulusal sürecimiz içinde bu inançların gelişmesi sayesinde uluslararası alanda öncü bir rol oynadık.”
Dolayısıyla Díaz-Canel’e göre mesele, Küba’nın devrimci pratiğine, tarihsel deneyimine ve mücadelesine dayanarak bu pozisyonu nasıl radikalleştireceği ve dünya çapında birçok insan arasında yayılmasına ve anlaşılmasına nasıl katkıda bulunacağı. Küba lideri, Küba’nın dünyaya “katkısının” bu olabileceğini düşünüyor.
Amerika
Çin’e 300 milyon dolarlık Nvidia çipi kaçırmakla suçlanan iş insanı gözaltında

ABD’de federal savcılar, Çin’e 300 milyon dolar değerinde yapay zeka çipi içeren sunucu kaçırmakla suçlanan Amerikalı iş insanı Greg Louie’yi gözaltına aldı. Şüphelinin 2023 ve 2024 yıllarında gerekli hükümet lisansını almadan Malezya ile Singapur üzerinden transit sevkiyat yaptığı belirtiliyor.
ABD’de federal savcılar, California’da yaşayan iş insanı Greg Louie’yi Nvidia üretimi yapay zeka çiplerini barındıran 300 milyon dolarlık sunucuları Çin’e yasa dışı yollarla ihraç etmek suçlamasıyla gözaltına aldı.
Bloomberg’ün haberine göre, Earthmade Computer Inc. adlı özel şirketin sahibi olan Louie, iş yerine geldiği sırada yakalandı.
Amerikalı iş insanına İhracat Kontrolü Reform Yasası’nı ihlal etmek amacıyla komplo kurmak, kaçakçılık ve kara para aklamak amacıyla komplo kurmak suçlamaları yöneltildi.
Soruşturma dosyasında, Louie’nin 2023 ile 2024 yılları arasında kimliği henüz tespit edilemeyen kişilerle ortak hareket ederek ileri teknoloji Nvidia çipleriyle donatılmış sunucuları Çinli müşterilere sevk ettiği kaydedildi.
Söz konusu sevkiyatların gerçekleşmesi için ABD hükümetinden özel lisans alınması şartı aranıyordu, ancak şüphelinin resmi makamlara herhangi bir lisans başvurusu yapmadığı tespit edildi.
Donanımların Malezya ve Singapur üzerinden transit geçirildiği, bu ülkelerden de yasa dışı biçimde yeniden ihraç edilerek Çin’e ulaştırıldığı belirlendi.
Washington yönetimi son yıllarda Pekin’in gelişmiş yapay zeka donanımlarına erişimini engellemeye çalışırken, Çin kendi üretim kapasitesini artırma ve yaptırımları aşacak alternatif güzergahlar bulma arayışını sürdürüyor.
ABD hükümeti, 2022 yılında Nvidia ürünlerinin Çin ve Rusya’ya ihracatına lisans zorunluluğu getirmişti. Kısıtlamalar, özellikle yapay zeka operasyonlarında kullanılan A100 ve H100 serisi grafik işlem birimlerini (GPU) hedef alıyor.
Öte yandan Washington yönetimi ocak ayında Nvidia’ya, H200 dahil güçlü yapay zeka çiplerini Çin’e satabilmesi için izin verdi. Şirketin bu satışları gerçekleştirebilmesi için elinde yeterli miktarda ürün tedariki sağladığını belgelemesi gerekiyor.
The Information gazetesi daha önce Pekin yönetiminin, ByteDance ve Alibaba gibi ülkenin önde gelen teknoloji devlerinin belirli Nvidia GPU’larını satın almasına onay vermeyi değerlendirdiğini yazmıştı.
Eylül ayı başında The New York Times gazetesi de ABD’nin yaptırım listesinde yer alan Çin merkezli teknoloji şirketi Inspur’un kısıtlamalara rağmen Nvidia çipleri dahil ileri Amerikan teknolojilerini sattığını öne sürdü.
Gazetenin haberinde, söz konusu ağda Inspur’un ABD’deki iştiraki Aivres şirketinin kilit rol üstlendiği kaydedildi.
Amerika
Mahkemeden 110 milyar dolarlık Paramount ve Warner Bros. birleşmesine onay

ABD federal mahkemesi, Paramount’un Warner Bros.’u 110 milyar dolara devralmasına yönelik uzlaşmayı onaylayarak birleşmenin önünü açtı. Şirket, varılan mutabakat uyarınca beş yıl boyunca yılda en az 30 film vizyona sokacak ve yerli yapımlara yıllık 300 milyon dolar ek yatırım yapacak.
ABD’de federal mahkeme, medya şirketi Paramount’un Warner Bros. Discovery’yi 110 milyar dolara devralmasına onay verdi.
ABD Bölge Yargıcı Araceli Martinez-Olguin, tarihin en büyük medya birleşmelerinden birini engellemek amacıyla Kaliforniya öncülüğündeki 12 eyaletin açtığı davada tarafların 21 Eylül’de vardığı uzlaşmayı onayladı.
Eyaletler, birleşmenin sinema ve televizyon alanında nihai tüketiciler için fiyatları artırabilecek bir tekel yaratacağını savunuyordu.
Yargıç Martinez-Olguin ise uzlaşmayı “makul, fiili ve hukuki bir çözüm” olarak nitelendirdi.
Onaylanan uzlaşma şartlarına göre şirket, beş yıl boyunca ABD sinemalarında her yıl en az 30 film vizyona sokmak ve ülke içindeki yapımlara yılda 300 milyon dolar ek kaynak aktarmak zorunda kalacak.
Şartların yerine getirilmemesi durumunda Paramount, Miramax film stüdyosunu satma yaptırımıyla karşılaşabilecek.
Anlaşma ayrıca kablolu yayın müzakerelerinin iki şirketin kanalları için ayrı ayrı yürütülmesini ve Paramount bünyesindeki CBS News ile Warner Bros.’a ait CNN’i denetleyecek bağımsız bir gazeteciler kurulu oluşturulmasını zorunlu kılıyor.
Kaliforniya Adalet Bakanlığı temsilcisi, varılan uzlaşmanın rekabet konusundaki endişeleri giderdiğini, tüketici tercihlerini güvenceye aldığını ve Kaliforniyalı çalışanların geleceğini gözettiğini açıkladı.
Şirketler ayrıca Amerika Yazarlar Birliği (WGA) ile yürütülen antitröst davasında da anlaşmaya vardı.
Bu kapsamda sendikanın sağlık fonuna 17,5 milyon dolar ödenecek ve CBS News bünyesindeki WGA istihdam seviyesi beş yıl boyunca korunacak.
Paramount, birleşmenin tamamlanmasıyla birlikte oyuncak üreticisi Mattel’in CEO’su Ynon Kreiz’in şirkette Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO David Ellison ile ortak CEO görevini üstleneceğini duyurdu. Satın alma sürecinin 6 Ekim Salı günü tamamlanması bekleniyor.
Yaklaşık 110 milyar dolarlık devralma işlemi, Paramount Pictures, CBS, Paramount+, HBO ve CNN gibi dev medya varlıklarını tek çatı altında toplayacak.
Süreç, Paramount’un Netflix ile girdiği rekabeti kazanmasının ardından şekillendi.
Warner Bros. daha önce stüdyo operasyonları, HBO ve HBO Max yayın platformu için Netflix ile 82,7 milyar dolarlık satış üzerinde anlaşmış, ancak Netflix’in teklif artırmaması üzerine Warner Bros. Discovery şubat ayında Paramount’un teklifini kabul etmişti.
Paramount ise süreçte rakibi Netflix’i “yakıp yıkma taktiği” izlemekle suçlamıştı.
Mahkemece onaylanan uzlaşmaya bazı eyalet başsavcıları tepki gösterdi. Süreçte özellikle Massachusetts, New York, Connecticut ve Minnesota eyaletlerinin savcıları uzlaşma şartlarına itiraz etti.
Connecticut Başsavcısı William Tong, ofisinin CNN ile CBS News birimlerinin tamamen elden çıkarılarak yapıdan ayrılmasını talep ettiğini, bağımsız bir denetim kurulu kurulmasının önemine rağmen tam ayrışmayı sağlayamadıklarını belirtti.
Söz konusu birleşme temmuz ayından bu yana federal mahkeme kararıyla askıya alınmış durumdaydı.
Paramount daha sonra yasal süreç tamamlanana veya birleşme anlaşmasının vadesi olan Haziran 2027’ye kadar devralmayı tamamlamamayı taahhüt etmişti.
Amerika
ABD’den gizlenen nükleer testleri yakalamak için yer altında deney

ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi, yer altında gizlenen düşük kapasiteli nükleer patlamaları tespit etmek amacıyla Nevada sahasında kimyasal patlayıcılarla deney gerçekleştirdi. Ölçümlerde sismometreler, sesötesi sensörler ve radyoaktif izleyiciler kullanılırken kurum yönetimi nükleer tespit kapasitesinde geride kalmayacaklarını açıkladı.
ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi (NNSA), düşük kapasiteli nükleer patlamaların tespit edilmesine yönelik bir deneme gerçekleştirdiğini duyurdu.
Kurumun basın servisinden yapılan açıklamaya göre çalışma, Nevada Ulusal Güvenlik Sahası’ndaki P Tüneli’nde kimyasal patlayıcılar ve radyoaktif izleyiciler kullanılarak yapıldı.
Denemeden elde edilen verilerin, ABD’nin nükleer patlamaları tespit etme kapasitesini güçlendirme çalışmaları kapsamında bilimsel modellerin sınanması ve algoritmaların hassaslaştırılması amacıyla kullanılacağı kaydedildi.
NNSA, deneyin özellikle sismik etkisi zayıflatılmış patlamaların tespit edilmesine odaklandığını bildirdi.
Klasik yer altı nükleer denemelerinde patlayıcı düzenek kayayla doğrudan temas edecek biçimde derin kuyulara yerleştiriliyor ve patlama dalgası çevreye tam olarak ulaşıyor.
Öte yandan sismik etkisi azaltılmış yöntemde düzenek geniş bir yer altı odasında patlatılıyor; bu uygulama patlamanın yarattığı sismik izi önemli ölçüde düşürüyor.
Deney sırasındaki ölçümler ivmeölçerler, sismometreler, elektromanyetik ve sesötesi sensörler, radyoaktif izleyici örnekleyicileri ile meteoroloji aygıtlarını kapsayan gelişmiş algılayıcı sistemleriyle yürütüldü.
NNSA Başkanı Brandon Williams, nükleer faaliyetlerin saptanmasının nükleer uzmanlık gerektirdiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Bu tür deneyler Amerika’nın tespit kabiliyetinde rakipsiz kalmasını sağlıyor. Başkan Donald Trump yönetimi, Birleşik Devletler’in güç konumundan hareket edeceğini açıkça ortaya koydu. Amerikan inovasyonundan kaçış yok. Bu deneyle net bir mesaj veriyoruz: Bu yönetim döneminde Amerika’nın geride kalmasına asla izin verilmeyecektir.”
Nevada’daki deneme planını mayıs ayı ortasında duyuran Williams, yabancı ülkelerdeki nükleer testleri tespit edecek sensörlerin bu sonbaharda test edileceğini belirtmişti.
Williams o dönemde, hasım ülkelerin Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması’nı (CTBT) arkadan dolanarak yürüttüğü nükleer denemeleri saptamak ve sismik sensörlerin verimini artırmak amacıyla merkezi olmayan testler uyguladıklarını dile getirmişti.
ABD’de nükleer test tartışması, Donald Trump’ın geçen yıl nükleer silah denemelerine “eşit şartlarda” yeniden başlayacaklarını açıklamasının ardından hareketlendi.
ABD’nin deneme yapmayan tek ülke olarak kalmasını istemediğini savunan Trump, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve Pakistan’ın nükleer testler gerçekleştirdiğini öne sürdü.
Washington yönetimi şubat ayında da Rusya ve Çin ile eşit şartlar temelinde nükleer denemelere dönmeye hazır olduğunu bildirdi.
Birleşmiş Milletler ise mayıs ayı başında yaptığı değerlendirmede, Rusya ve ABD’nin nükleer testlere yeniden başlamasının dünya genelindeki diğer ülkeleri de aynı yönde adım atmaya sevk edeceği uyarısında bulundu.
Diplomasi6 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Diplomasi2 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Rusya1 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Ortadoğu2 hafta önceKörfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor










