Bizi Takip Edin

Amerika

Díaz-Canel: ABD, Devrimci Küba’yı ele geçiremediği için öfke duyuyor

Yayınlanma

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, faşizmin yeniden dirilmesine şahit olduklarını söylerken, ABD’nin Devrim’i 67 yıldır boğamaması nedeniyle “kızgın” olduğunu kaydetti.

Meksika’nın önde gelen solcu gazetesi La Jornada’ya konuşan Küba lideri, ABD’nin adaya karşı öfkesinin, doyumsuz sömürgeci iştahından ve 67 yıllık devrim süresince Washington’un bu Karayip ülkesini ele geçirememesinden kaynaklandığını vurguladu.

Washington ile Havana arasındaki görüşmelerin, her iki ülkenin egemenliğine ve siyasi sistemlerine saygı çerçevesinde nasıl ilerlediğini ayrıntılı olarak anlatan Díaz-Canel, “Meksika’ya, Meksika halkına, Meksika hükümetine tüm hayranlığımızı, saygımızı, sevgimizi ve bağlılığımızı sunuyoruz,” dedi.

1960 yılında, devrimin ilk yıllarında doğduğunu ve tarihsel bir tesadüf eseri, Playa Girón (Domuzlar Körfezi) zaferinin ertesi günü bir yaşına bastığını söyleyen Küba lideri, bugünkü Küba nüfusunun yüzde 80’inin devrimden sonra doğduğunun, dolayısıyla, yüzde 80’in tüm hayatlarını abluka altında geçirdiğini hatırlattı.

ABD’nin arzusunun her zaman Küba’nın kontrolünü ele geçirmek olduğuna işaret eden Díaz-Canel, mevcut bağlamın ise ABD’nin uluslararası hegemonyasının göreli olarak gerilediği bir konjonktüre tekabül ettiğini vurguluyor:

“… öncelikle, çok taraflılığı savunan ve uluslar için alternatif ilişkiler sunan güçlerin ortaya çıkması nedeniyle, ABD’nin dünya üzerinde uyguladığı hegemonik gücün zayıfladığını kabul etmeliyiz. Dahası, kapitalist sistemin çok boyutlu krizi, onu her zaman daha saldırgan ve aşırı muhafazakâr hale getirir. Daha irrasyonel ve faşist bir şekilde hareket eder. Faşizmin yeniden dirilişine tanık olduğumuza inanıyorum. Sonuç olarak, bu tutum, kendi kaderini tayin hakkını savunan, farklı bir modeli destekleyen ve emperyalist planların ezilmesine boyun eğmeyi reddeden herkesin gözden düşmesine yol açar. Bu tür kişiler daha sonra çeşitli şekillerde saldırıya uğrar: iktisadi, siyasi ve diplomatik baskıların yanı sıra medya manipülasyonu yoluyla.”

Küba’nın 67 yıldır abluka altında yaşamasına rağmen adil bir toplum inşa etmeyi başardığını savunan Devlet Başkanı, birçok kişinin Küba’nın iktisadi politikalarını sorguladığını, fakat kuşatma altındaki Küba ekonomisinin devasa bir sosyal programı sürdürebildiğini hatırlatt:

“Bu, direnişimize hayranlık ve takdir duygusu uyandırmıştır. Fakat bu sadece direniş değil; yaratıcı bir direniştir. Direnerek inşa edebildik, ilerleyebildik ve gelişebildik. Emperyalistler bundan hoşlanmadı.”

3 Ocak’ta Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılmasını, “dünya için bir dönüm noktası” olarak nitelendiren Díaz-Canel, “Bu olay, bir süper gücün, hegemonyasını dayatma konusundaki dizginlenemez arzusuyla nasıl bir devlet başkanını kaçırıp ülkeden uzaklaştırdığını ve onu yalanlar, uydurmalar ve iftiralara dayalı bir yargılama için ABD’ye götürdüğünü gösteriyor,” dedi.

Bu olay yaşanırken, Küba’ya yakıt sevkiyatlarını kısıtladıklarını da hatırlatan Díaz-Canel, 29 Ocak’ta, Trump yönetiminin Küba’yı ABD’nin güvenliğine yönelik “olağanüstü ve istisnai bir tehdit” ilan eden bir başkanlık kararnamesi yayınlandığının altını çizdi.

Küba lideri, “en son bir damla yakıt aldıklarından bu yana neredeyse dört ay geçtiğini” söylerken, bu durumda, ekonomiyi ve halkın yaşamını geliştirmenin çok zor olduğunu, fakat ülkenin “dayandığını, işlediğini, hayal kurmaya ve plan yapmaya devam ettiğini” ve bu durumu kararlılıkla aşmak için daha fazla sosyal adalet sağlamayı hedeflediğini vurguladı:

“Devrimin bu 67 yılı boyunca ABD hükümetinin en büyük başarısızlığı, Küba’nın kontrolünü ele geçirememesidir. Bu öfke uyandırıyor. Bu duyguyu, bir generalin yıllar önce açıkladığı bir şeyle özdeşleştirmek istiyorum: Devrim zafer kazandığında ve bağımsızlık, egemenlik ve sosyal adalete yönelik bir dizi önlemi uygulamaya başladığında, Toprak Reformu Yasasını kabul ettiğinde, Rubicon’u geçti. O andan itibaren, devrimin ilerlemesi nedeniyle bizi asla affetmediler. Ardından abluka geldi, tüm bu yılların baskıları, çatışmanın şiddetlenmesi ve gözden geçirdiğimiz tüm bu tarih. Şüphesiz, bu başarısızlık öfkeye yol açtı.”

Annesinin bir öğretmen, babasının ise fabrika işçisi olduğunu hatırlatan Küba lideri, babaannesinin Küba’nın bağımsızlık kahramanı Jose Martí’nin büyük bir hayranı olduğunu, kendisini de “Martívari” bir şekilde yetiştirdiğini, şair Navarro Luna’nın kızı olan teyzesinin de komünist bir aktivist olarak gelişimini etkilediğini söyledi:

“Halkın duygularıyla büyüdüm. Çocukluğumda ve gençliğimde devrimin ilerlemesine ve dönüşümlerine tanık oldum. Bu nedenle kendimi o büyüme sürecinin bir ürünü olarak görüyorum. Bu sürecin devam etmesini, büyümesini ve katkıda bulunmaya devam etmesini sağlamak için büyük bir kararlılığım var, böylece hayallerimizin durma noktasına geldiği bu aşamayı aşabilelim. Size bunu tüm samimiyetimle söylüyorum: Sonuna kadar harekete geçmeye hazırım. Küba halkına, devrime, devrimin liderliğine ve tarihimize karşı büyük bir bağlılığım var.”

Adadaki enerji sorununa da değinen Devlet Başkanı, elektrik üretim ihtiyacının tamamını yerli üretimle karşılayamadıklarını, ayrıca diğer iktisadi faaliyetler ve ülkenin günlük yaşamı için de yakıta ihtiyaç duyduklarını söyledi.

Enerji ablukasının her şeyden önce “bir halk olarak insan haklarımızın açık bir ihlali ve uluslararası hukukun ihlali” olduğunu hatırlatan Díaz-Canel, hatta bunun “kapitalizmin mantığına bile aykırı” olduğuna işaret ederek, “Serbest ticaret ve serbest piyasadan bu kadar çok bahsedenler, bize suç niteliğinde bir enerji ablukası dayatıyorlar,” dedi.

Díaz-Canel, yenilenebilir enerjiye yönelmenin yanı sıra, yerli ham petrol ve eşlik eden gaz üretimini daha da teşvik etmek için çalıştıklarını vurguladı.

Küba’daki özel sektörün de, “sosyal sorumluluğa güçlü bir bağlılıkla” yenilenebilir enerji projelerini desteklediğini kaydeden Küba lideri, ayrıca bu özel sektöre, çeşitli süreçleri yürütmek için yakıt ithal etme imkanı verdiklerini duyurdu.

İktisadi liberalleşme ve piyasa mekanizmalarının sosyalist ekonomi üzerindeki etkilerine de değinen Küba lideri, Altıncı Parti Kongresinde başlayan ve derinleşen iktisadi ve sosyal modeli “güncelleme sürecini yürüttüklerini” belirtti.

Küba’ya özgü özelliklerle hızlandırmayı hedefledikleri bir dizi dönüşüm gerçekleştirdiklerini savunan Díaz-Canel, bunun “taklit” olmadığını, Küba’ya ait fakat Çin ve Vietnam modelleriyle ortak unsurları olan bir sistem olduğunu söyledi:

“Örneğin, toplumun yönlendirici gücü olarak Komünist Parti’nin liderliği Anayasamızda güvence altına alınmıştır. Güçlü bir devlet. Verimli bir hükümet. Bürokrasiden arındırılmış, çevik bir kamu yönetimi. Merkezi planlama ile piyasa arasında uygun bir ilişki. Spekülasyonu önlemek için gerekli piyasa düzenlemeleri. Devlet ve devlet dışı sektörler arasında uyum. Tüm iktisadi aktörlerin ülkenin iktisadi ve sosyal kalkınmasına katkıda bulunması.”

Bu unsurların birleşiminin “sürdürülebilir, sosyal adalet içeren, kapsayıcı ve eşitlikçi bir kalkınmaya” ulaşmalarını sağlaması gerektiğini belirten Küba lideri, gıda egemenliğini elde etmeyi, bilim ve inovasyonu güçlendirmeyi ve Küba toplumunda “dijital dönüşüm ve yapay zeka süreçlerini geliştirmeyi” istediklerini kaydetti:

“Evrensel kamu sosyal hizmetlerini güçlendirmeye, eğitim, sağlık, spor ve kültür haklarını güvence altına almaya ve her sektörde ekonomimizi canlandırmaya devam etmeliyiz; aynı zamanda uluslararası işbirliğini sürdürmeliyiz. İşte bu, ilerlediğimiz yoldur. Bunu çok zor koşullar altında yapıyoruz, çünkü tüm bunlar yatırım gerektiriyor, dönüşümler ve bürokrasilerin ve kökleşmiş alışkanlıkların ortadan kaldırılmasını gerektiriyor. Ve bunu, abluka yoğunlaşırken, kuşatma altında olduğumuz bir durumun ortasında yapıyoruz.”

Son yıllarda, “geçici ya da daha uzun süreli olarak yurtdışında ikamet eden Kübalıların ve Küba ailelerinin sayısının arttığını” kabul etmek gerektiğini vurgulayan Díaz-Canel, hükümetin “onları dinlemeye, onlara kucak açmaya, hizmet ve destek sağlamaya ve onlara iktisadi ve sosyal modelimize katılma ve ülkenin kalkınmasına katkıda bulunma fırsatı vermeye” kararlı olduğuna dikkat çekti.

Öte yandan Devlet Başkanı, “Yurtdışında ikamet eden Kübalıların, Küba dışındaki çevrelerin çıkarlarına hizmet eden, sosyopolitik sistemi değiştirmeyi amaçlayan politikalara veya yıkıcı programlara bağlı sermayeyle ilişkilendirilmesini önlemek için tüm gözlemlerimiz önemli. Uyanık ve kontrolcü olmalıyız,” dedi.

ABD ile yapılan görüşmeler hakkında ayrıntı vermeyen Díaz-Canel, “yanlış anlamalar” nedeniyle “gizliliğe” önem verdiklerini hatırlattı.

“Başkan Díaz-Canel bu diyalog sürecinin önünde bir engel mi, yoksa lehine bir faktör mü?” sorusuna ise Küba lideri şu yanıtı verdi:

“Küba’da bu tür süreçler kişiselleştirilemez. Küba’da, halkına karşı da hesap verebilir olan kolektif bir liderlik vardır. Halkın, yani ulusun en yüksek organı olan Halk Gücü Ulusal Meclisinin önünde hesap vermeliyiz. Benim savunduğum, hepimizin kolektif olarak savunduğu şey, tek bir bireyin amacı veya fikri değil. Bu, devrimin tutarlı bir uygulaması. Kuşkusuz, bunun etrafında bir medya manipülasyonu olduğu fark ediliyor. Bazen size bir etiket takıyorlar, sizi az ya da çok bir bürokrat, bir engel ya da esnek olmayan biri olarak nitelendiriyorlar. Bunun, ülkemize karşı yürütülen geleneksel olmayan savaşı güçlendirmek için kullanılan bir medya manipülasyon stratejisinin parçası olduğuna inanıyorum; bu stratejinin temel bir unsuru var: itibar suikastı.”

ABD ile diyaloğa girme kararının “kolektif bir karar” olduğunun altını çizen Küba lideri, kendisinin veya ülkede herhangi bir zamanda bu düzeyde bir sorumluluk pozisyonunda bulunabilecek herhangi birinin görevine devam etmesinin halka, Halk Gücü Ulusal Meclisindeki halkın temsilcilerine bağlı olduğunu vurgulayarak, “[Bu karar] ABD’ye [ait] değil,” diye ısrar etti.

Küba’nın karşı karşıya bulunduğu zorlukları açık yüreklilikle kabul eden Díaz-Canel, yaşadıkları sıkıntıları şöyle sıraladı:

“Hayat çok zor. Küba halkı cömert, destekleyici, dirençli ve beceriklidir. 30, hatta 40 saat süren elektrik kesintileri yaşadığımız yerler var. Bugün, yakıt kıtlığı nedeniyle insanların ulaşım ve işe gitme imkânları kısıtlı. Sabahın erken saatleri çok yorucu geçiyor çünkü, az da olsa elektrik varsa, yemek pişirme, yiyecekleri saklama ve evdeki diğer günlük işleri yapma zamanı.

Okul yılımızın işleyişini uyarlama zorunda kaldık. Bu, tüm öğretim kadrosundan büyük bir çaba gerektiriyor ve gençlerimizi ve çocuklarımızı etkiliyor. Bugün, sağlık sistemimiz çok büyük sıkıntılar yaşıyor. Bu enerji ablukasının ne kadar suç niteliğinde olduğuna bir bakın. Abluka olmasaydı, ameliyat bekleme listelerini ortadan kaldırabilecek kapasiteye sahip, bunu nasıl yapacağını bilen, sağlam bir sağlık sistemine sahip bir ülkeden bahsediyoruz.

Gıda üretme çabalarımızda, bazen gıdamız var ama nakliye için yakıtımız olmadığı için dağıtmakta zorlanıyoruz. İnsanlar pişirme yöntemlerini değiştirmek zorunda kaldı. Her Küba mutfağı odun veya kömür sobası haline geldi. Apartmanlarda bunu yapmak çok zor. Ortak mutfaklar ortaya çıktı. Herkes birbirine saygı duyuyor, herkes yardım ediyor. Ama karşılaştığımız zorluklara bir bakın. Soruyorum, kaç kişi böyle bir duruma dayanabilir?”

Dolayısıyla, bu durumun, bu karmaşıklığın ortasında bir hoşnutsuzluk olduğunu kabul eden Küba lideri, “Kimse tüm bunları yaşarken mutlu olamaz,” dedi.

Küba hükümetinin “halkı üzmek için” çalışmadığını, aksine, bu çok karmaşık durumun ortasında çözümler bulmak için çalıştığını hatırlatan Díaz-Canel, “Bizim insancıl bir misyonumuz var; bu durum bizi derinden üzüyor. Biz bu halkın bir parçasıyız,” ifadelerini kullandı ve şöyle devam etti:

“Bu tırmanışın Küba halkına karşı bir savaş eylemi olduğu anlaşılmalı. Ayrıca bu ablukaya eşlik eden ve hükümete karşı protestolar olabilecek olaylardan yararlanmaya çalışan medya manipülasyonu da var. Memnuniyetsiz insanların çoğu, bir sorunu olduğu için, uzun süreli bir elektrik kesintisi yaşadığı için, günlerdir elektriğini geri getiremediğimiz için memnuniyetsiz. Parti, hükümet ve ülkenin kurumlarına gidiyorlar. Kendilerini temsil eden kurumlara gidiyorlar. Bu kurumlara güveniyorlar. Gidiyorlar ve bu kurumların liderleri onlarla yüzleşiyor. Durumu açıklıyorlar ve mümkün olduğunda, halkı da dahil ederek durumu yatıştırmaya çalışıyorlar.”

“İrademiz var,” diyen Küba lideri, her zaman “daha fazla halk katılımı için alanlar ve iyileştirmeleri gereken mekanizmalar” olduğunu kaydetti.

“Küba’da başarısız bir devlet [failed state]var mı?” sorusuna ise Devlet Başkanı, bunun “çok ikiyüzlü ve adaletsiz bir kavram” olduğuna işaret ederek cevap verdi:

“Ne tuhaf bir başarısız devletiz biz! Tutarlılığımızı, yönümüzü ve uyumumuzu koruyoruz; direniyoruz. Bir halk olarak bir araya gelmeye ve tüm dünyayla dayanışmayı sürdürmeye devam ediyoruz. Tecrit içinde değiliz. Dünya bizi başarısız bir devlet olarak görmüyor. Aksine, bu kadar çok zorlama, baskı ve saldırganlığın ortasında yaratıcı direniş temelinde nasıl işleyişimizi sürdürebildiğimizi görüyor. Ve bu, halkımızın birliğinin gücüyle ilgili.”

Devrimin liderlerinin, yerel, belediye, il ve ulusal düzeylerde bu yerleri ziyaret edip halkla etkileşime girmesinin çok yaygın bir durum olduğuna işaret eden başkan, kendisinin de Küba Komünist Partisi’nden yoldaşları ile birlikte çalıştığı bir sisteminin olduğunu, sistematik olarak illere giderek belediyeleri ziyaret ettiğini vurguladı.

Maduro’yu savunurken hayatını kaybeden 32 Kübalı devrimciden de bahseden Küba lideri şunları kaydetti:

“Biz inançtan hareketle dayanışma gösterdik. Martí’nin ‘vatan insanlıktır’ diye bir sözü var. Fidel bunu enternasyonalizm, uluslararası dayanışma kavramıyla geliştirdi. Bunu en üst düzeye çıkardı. Che’nin örneği de var. Hiçbir ülkeye işgal etmek için gitmedik. Bir ülkeyi savunmak için eylemlere katıldığımızda, bu o ülkenin talebi üzerine oldu. Angola’dan ve Afrika’dan sadece ölülerimizi alıyoruz; hiçbir servet almıyoruz. Karşılığında hiçbir şey almıyoruz, sadece takdir ediliyoruz. Damarlarımızda Afrika kanı akıyor. Bu bizim kökenimizde var. Küba kimliğinin oluşumunda var.

(…)

Biz her zaman haklı davaların yanında durduk. Filistin halkını, Sahrawi halkını savunduk. ABD ile savaş sırasında Vietnam’ı savunduk. Karayipler ve Amerika kıtasının entegrasyonunu savunduk. Kıta düzeyinde, birçok ülkenin Küba yöntemini kullanarak okuma yazma bilmeyenleri ortadan kaldırmasına olanak tanıyan misyonlar geliştirdik. Mucize Operasyonu, bölgemizdeki milyonlarca insana görme yetisini geri kazandırdı. Her kıtadan binlerce gence öncelikle ücretsiz eğitim sağladık. Bu karmaşık durumun ortasında bile, Latin Amerika Tıp Öğrencileri Okulu gibi bir projeyi sürdürüyoruz.”

Kübalı gençlerin, bugün devrimi paylaşan nesillerin, Filistin halkının maruz kaldığı soykırıma tanık olarak doğup büyüdüklerini kaydeden Devlet Başkanı, Fidel Castro’nun uluslararası ölçekte, uluslararası forumlarda Filistin halkına karşı işlenen soykırımı en şiddetle kınayan kişilerden biri olduğunu hatırlattı.

Bugün dünyada bir duygu olarak harekete geçen şeyin, Küba nesilleri arasında, özellikle de gençler arasında “halihazırda var olan bir inanç” olduğunu hatırlatan Díaz-Canel, Küba gençleri arasında son zamanlarda yaşanan olayların, bu anti-emperyalist inançları daha da güçlendirdiğini söyledi:

“Filistin meselesinin ötesinde, küresel olarak yayılmaya başlayan ve çok taraflılığı savunan, militarizm ve saldırganlığa karşı çıkan, daha kapsayıcı ve adil bir uluslararası iktisadi düzeni savunan bu fikir ve inançların olgunlaşması, Küba’yı referans noktası olarak alıyor. Bunlar, Küba’nın her zaman savunduğu değerler. Küba şovenizmi olmadan, kendi ulusal sürecimiz içinde bu inançların gelişmesi sayesinde uluslararası alanda öncü bir rol oynadık.”

Dolayısıyla Díaz-Canel’e göre mesele, Küba’nın devrimci pratiğine, tarihsel deneyimine ve mücadelesine dayanarak bu pozisyonu nasıl radikalleştireceği ve dünya çapında birçok insan arasında yayılmasına ve anlaşılmasına nasıl katkıda bulunacağı. Küba lideri, Küba’nın dünyaya “katkısının” bu olabileceğini düşünüyor.

Amerika

Musk ara seçimler için Cumhuriyetçilere 445 milyon dolar bağışladı

Yayınlanma

Milyarder Elon Musk, ABD’de düzenlenecek Kongre ara seçimleri öncesinde Cumhuriyetçi Parti’ye 445 milyon dolardan fazla bağış yaptı. Bütçesinin 158 milyon dolarını Teksas’taki Senato yarışına aktaran Musk, Demokrat finansör George Soros’un harcamalarını geride bıraktı.

Milyarder Elon Musk, ABD’de yapılacak Kongre ara seçimleri öncesinde Cumhuriyetçi Parti’ye 445 milyon dolardan fazla bağış yaptı.

Bloomberg’in haberine göre bu harcama, Musk’ı seçim tarihinin en büyük siyasi bağışçılarından biri konumuna getirdi.

Federal Seçim Komisyonu verilerine göre Musk, yalnızca ekim ayının ilk iki haftasında Cumhuriyetçi adayları destekleyen America PAC adlı siyasi eylem komitesine 77 milyon dolar aktardı.

Musk’ın mali desteği, Demokrat Parti’ye kaynak sağlayan finansör George Soros gibi geleneksel bağışçıların harcamalarını geride bıraktı.

America PAC, Cumhuriyetçi adayların yarıştığı kritik eyaletlerdeki Senato seçimleri için 71 milyon dolar harcadı.

Bu kaynak Ohio, Michigan, Iowa ve Maine eyaletlerindeki yarışların yanı sıra Temsilciler Meclisi’ndeki 30’u aşkın çekişmeli bölgeye dağıtıldı.

En büyük harcama Teksas’taki Senato yarışı için yapıldı

Musk bütçesindeki en büyük payı Teksas eyaletindeki Senato seçimine ayırdı.

Eylül ayında Senate Leadership Fund adlı fona 158 milyon dolar aktaran Musk, bu kaynağın Texas PAC üzerinden Cumhuriyetçi Başsavcı Ken Paxton’a ulaştırılmasını sağladı.

Paxton’ın Demokrat rakibi James Talarico, seçim kampanyasında Musk’ın finansal gücünü gündeme taşıyarak milyarderi “Senato koltuğunu satın almaya çalışmakla” suçladı.

Seçim sonuçları, faaliyetleri federal düzenleyici kurumların denetimine bağlı şirketleri yöneten Musk için önem taşıyor.

SpaceX, Tesla, Boring Company ve Neuralink’in sahibi olan Musk’ın hükümet verimliliği birimindeki (DOGE) görevi, Demokratların Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu kazanması durumunda Kongre denetimine takılabilir.

The New York Times daha önce Musk’ı “tarihin en büyük Cumhuriyetçi bağışçısı” olarak nitelendirmişti.

Musk da ara seçimlerde partisinin adaylarına en az 100 milyon dolar harcayacağını açıklamıştı.

Kongre ara seçimleri 3 Kasım 2026’da yapılacak.

Seçmenler, 100 üyeli Senato’nun 35 koltuğunu ve 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nin tamamını yenilemek üzere sandık başına gidecek, ayrıca 36 eyalette vali seçecek.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD’de birbiri ardına sahte seçim anketi itirafları

Yayınlanma

ABD’de Wedgewood Polls adlı araştırma kuruluşu, son bir yılda Michigan’dan Maine’e kadar birçok kritik seçim anketinde verileri uydurduğunu itiraf etti. Büyük medya kuruluşlarının ortalamalarına giren ve adayların yarıştan çekilmesine yol açan sahte anketler, sektörde yıl içindeki ikinci vaka olarak kayıtlara geçti.

ABD’de kamuoyu araştırması kuruluşu Wedgewood Polls, son bir yılda yayımladığı bir dizi ankette verileri uydurduğunu itiraf etti. Salı akşamı yapılan bu açıklamayla birlikte sektörde yıl içinde ikinci kez bir şirketin sahte veri ürettiği belgelendi.

Wedgewood tarafından üretilen anket sonuçları The Hill, The New York Times ve Decision Desk HQ (DDHQ) dahil olmak üzere çok sayıda medya kuruluşu tarafından haberleştirilmişti.

DDHQ ve diğer anket derleme platformları sahte sonuçları hızla ortalamalarından çıkardı ancak olay, kamuoyu güveniyle zaten sorun yaşayan sektördeki belirsizliği artırdı.

Anket derleme ve siyasi analiz platformu FiftyPlusOne’ın kurucusu G. Elliott Morris, yaşananları “Bu, anketçilik için yeni bir tehdit” sözleriyle değerlendirdi.

Morris, metodolojik açıdan kamuoyu araştırmalarının sürekli bir yenilik tarihi olduğunu belirterek artık anketleri tüketenlerin de yenilikçi yöntemler geliştirmek zorunda kalacağı bir döneme girildiğini söyledi.

Wedgewood, X platformundaki hesabından paylaştığı açıklamada, bu girişimin sahte bir anket şirketinin siyasi tartışmalarda derin bir denetim görmeden zemin kazanıp ciddiye alınıp alınamayacağını test etmek üzere kurgulanmış bir “deney” olduğunu öne sürdü.

Şirketin paylaşımında, “Wedgewood Polling hiçbir zaman bir seçimi etkileme veya kamuoyunu kalıcı olarak yanıltma amacı taşımadı; bu bir uyarı zili olarak tasarlandı” ifadelerine yer verildi.

Açıklamada, sektör emektarlarından oluşan küçük bir grubun yönettiği hayali bir yapının ana anket ortalamalarına girebilmesi ve büyük haber kuruluşlarınca alıntılanabilmesi durumunda verilerin doğrulanma, derlenme ve haberleştirilme standartlarının değişmesi gerektiği savunuldu.

Eleştirmenler ise Michigan’dan Maine’e kadar Senato yarışlarını kapsayan sahte verilerin siyasi sahada çok somut sonuçlar doğurduğuna dikkat çekiyor.

Wedgewood’un haziran ayında Michigan Demokrat Parti ön seçimi için yayımladığı sahte ankette Abdul El-Sayed yüzde 46 ile önde gösterilirken Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens yüzde 39’da kalmıştı. Aynı araştırma, eyalet senatörü Mallory McMorrow’un yüzde 9 destek alarak yarışın tamamen gerisine düştüğünü öne süren ilk anketler arasındaydı.

McMorrow, kendisini geride gösteren birkaç anketin ardından adaylıktan çekilme kararı aldı.

McMorrow, yarıştan çekilmesi yönündeki baskıların artmasında ve bağış kaynaklarının kesilmesinde söz konusu anket sonucunun belirleyici bir etken olduğunu dile getirdi.

McMorrow’u destekleyen bağımsız harcama komitesini (Super PAC) yöneten Jennifer Holdsworth da X platformunda yaptığı paylaşımda, rakiplerin harcama üstünlüğü kurduğu kritik bir dönemde birçok bağışçının bu anketi gerekçe göstererek maddi desteği kestiğini aktardı.

Wedgewood’un ürettiği sahte anketlerin büyük bölümünün Demokrat adayları avantajlı gösterdiği görülüyor. Veriler meşru anket şirketlerinin bulgularından bütünüyle kopuk olmasa da Demokratların güçlü bir konumda olduğu yönündeki anlatıyı pekiştirdi.

Yayımlanan veriler arasında, Maine eyaletinde Demokrat Senato adayı Troy Jackson’ın Cumhuriyetçi Senatör Susan Collins’in 4 puan önünde yer aldığı iddiası bulunuyordu. Genel seçim anketinde ise El-Sayed, eski Temsilciler Meclisi üyesi Cumhuriyetçi Mike Rogers karşısında 6 puan önde gösterilerek diğer şirketlerin bulgularının oldukça üzerinde bir fark yaratıldı.

Gerçek olması halinde şaşkınlık yaratacak bir diğer sahte veri Mississippi eyaletinden geldi; Demokratlar lehine genel bir dalga yaşansa dahi kazanılması imkansıza yakın görülen yarışta, Cumhuriyetçi Senatör Cindy Hyde-Smith’in Demokrat rakibi Scott Colom karşısında yalnızca 4 puan önde olduğu öne sürüldü.

Bu gelişme, yıl içinde geniş yankı uyandıran ilk sahte anket vakası değil. Ağustos ayında Median Strategies adlı bir başka sahte şirket, Wisconsin Demokrat Parti Senato ön seçimi ile Los Angeles belediye başkanlığı yarışı için yayımladığı iki anketin sahte olduğunu kabul etmişti.

The Guardian, söz konusu anketlerin kaynağının 21 yaşındaki üniversite mezunu Rahil Prakash olduğunu ortaya çıkarmış, Prakash da gazeteye bu sahte verileri sosyal bir deney çerçevesinde paylaştığını söylemişti.

Wedgewood’un arkasında gerçekte kimlerin yer aldığı ise henüz netlik kazanmadı.

The Hill’in Wedgewood yetkililerine ek açıklama için ulaşma girişimleri sonuçsuz kaldı. Şirketin X hesabında listelenen e-posta adresine gönderilen iletiler teslim edilemeyerek geri dönerken internet sitesinin de kapatıldığı görüldü; platformdaki X hesabı ise mesaj göndermek için özel bir kod talep ediyor.

Wedgewood itirafı kendisi yapmış olsa da bu adımın arkasında Morris’in yönettiği FiftyPlusOne platformunun yürüttüğü incelemenin yattığı anlaşılıyor. Morris ve FiftyPlusOne ekibi, yayımladıkları blog yazısında geçen hafta Wedgewood’un sahte veri ürettiğine işaret eden kanıtlarla birlikte anonim bir ihbar aldıklarını belirtti.

Ekip, kendi araştırmasını tamamlayıp Wedgewood’u ifşa eden bir dosya hazırladıktan sonra yorum almak üzere şirketle iletişime geçti. Blog paylaşımına göre Wedgewood bu temasın hemen ardından itiraf açıklamasını yayımladı ve FiftyPlusOne ekibine küfür içeren bir yanıt gönderdi.

Morris, The Hill’e yaptığı değerlendirmede, yaşananların doğru sonuçlar üretmek için çaba gösteren meşru anket şirketlerini zaten zorlayan güven erozyonunu daha da ağırlaştırdığını kaydetti.

İtiraf, anketlerin çoğunlukla Demokratların seçim günü büyük kazanımlar elde edeceğini gösterdiği ve Cumhuriyetçilerin kamuoyu araştırmalarına yönelik şüphelerini artırdığı bir süreçte geldi. Cumhuriyetçiler, anketlere güvenilemeyeceğini savunmak için Wedgewood’un itirafını gecikmeden kullandı.

Senato Cumhuriyetçilerinin kampanya biriminin ulusal basın sözcüsü Bernadette Breslin, konuya ilişkin açıklama yaptı. Breslin, “Sol eğilimli medya kuruluşları, bu sahte anketleri üreten Demokrat aparatlar kadar sahte anketlere alan açmaktan da sorumludur. Abdul El-Sayed ve Troy Jackson ön seçimlerde basını kandırmış olabilir ancak radikal ve vergi artıran gündemleri kasım ayında seçmenleri kandıramayacak” dedi.

ABD Federal İletişim Komisyonu (FCC) Başkanı Brendan Carr ise X platformunda gazetecileri ve yayıncıları “temel gazetecilik etiğini gözetmeksizin bu anketleri yaymaktan veya ekrana taşımaktan” kaçınmaları konusunda uyardı.

Tümüyle sahte anketlerde belirgin bir artış yaşandığını kaydeden Carr, FCC’nin bu meseleleri ciddiyetle ele aldığını belirterek “Yayıncıların, federal lisans şartları uyarınca haberleri çarpıtması veya asılsız yayın kurgularını teşvik etmesi yasaktır” hatırlatmasını yaptı.

Morris ve diğer uzmanlar, bu tür olayların sahadaki tabloyu çarpıttığını, buna karşılık anketlerin ezici çoğunluğunun meşru verilerden oluştuğunu vurguladı. Uzmanlar, güvenilir olanla şüpheyle yaklaşılması gereken veriyi ayırt etmeye yarayan yöntemlerin mevcut olduğunu yineliyor.

Kamuoyu araştırmaları şirketi Verasight’ın kurucu ortağı ve icra kurulu başkanı Ben Leff, Amerikan Kamuoyu Araştırmaları Derneği’nin (AAPOR) süreçlerini belirli asgari kriterlere göre yürüten şirketler için akreditasyon standartları uyguladığını hatırlattı. Leff, bu standartların verilerin nasıl toplandığını açıklayan açık ve şeffaf bir metodoloji raporunu da zorunlu kıldığını vurguladı.

Leff, “Ruhsatı olmayan bir doktora ya da baroyu geçmemiş bir avukata gitmezsiniz; medya kuruluşları da anket şirketlerine aynı standardı uygulamalıdır” diyerek bir anketörün AAPOR sertifikasına sahip olup olmadığını denetlemenin iyi bir ilk adım olduğunu ifade etti.

Bununla birlikte, Wedgewood örneğinde görüldüğü gibi metodoloji raporunun da bütünüyle uydurulabileceği gerçeği zorluk yaratmayı sürdürüyor.

Anket derleme platformu VoteHub’ın veri bilimi yöneticisi Zachary Donnini, “Dürüst olacağım. Ne yazık ki belirli bir noktadan sonra her şeyi yakalamanız mümkün olmuyor” dedi. Donnini, herhangi bir kişinin aniden şirket itibarını hiçe sayıp sırf kötü niyetli mali gerekçelerle bile sahte anket yayımlamaya başlayabileceğini belirtti.

Donnini, güvenilirliklerini sorgulamak amacıyla daha önce Wedgewood ile doğrudan temas kurduğunu dile getirdi.

Donnini’nin aktardığına göre yapının tespitini güçleştiren temel unsur, Wedgewood ile bağlantılı görünen isimlerin daha önce meşru bir araştırma kuruluşu olan SoCal Strategies bünyesinde çalışmış olmasıydı.

Donnini, “Hiçbir yerden çıkıp gelen rastgele insanlar değildi; daha önce gerçekten meşru anketler yapmışlardı” değerlendirmesinde bulundu.

Leff, sahte anketlerin gerçek kamuoyu araştırma sektörüyle hiçbir bağı bulunmadığını anlatmanın hayati ama meşakkatli bir iş olduğunu belirtti.

Leff, “Haber kanalları insanların tükettiği içeriğin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyor; bu nedenle kamuoyunun sosyal medyada ve internette çok dikkatli olması, anketlere atıf yapan içerikleri okurken bu kurumların meşru olup olmadığını mutlaka kontrol etmesi gerekecek” uyarısını yaptı.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD bankalarında yapay zeka paniği: Müşteri hesaplarına eriştiler

Yayınlanma

Axios’un haberine göre yapay zeka ajanları ABD’nin önde gelen bankalarında müşterilerin hesaplarına girerek kullanıcı onayı dışındaki işlemleri denedi. Morgan Stanley ve JPMorgan gibi finans devleri erişim engelleri getirirken Hazine ve Fed yetkilileri sistemik öneme sahip bankalarla acil güvenlik toplantısı yaptı.

ABD’nin en büyük bankalarında, yetkisiz yapay zeka ajanlarının müşterilerin hesaplarına erişim sağladığı olaylar tespit edildi.

Axios’un kaynaklarına dayandırdığı haberine göre bu yapay zeka ajanlarından bazıları, kullanıcı talimatlarında yer almayan adımları atmaya kalkıştı.

Bu tür ajanlardan kaynaklanan risklerle yüz yüze gelen kurumlar arasında Morgan Stanley, Bank of America, JPMorgan, Wells Fargo ve Citi gibi önde gelen bankalar yer alıyor.

Bazı vakalarda yapay zeka yazılımları, kullanıcı adı ve parolalarını kullanarak müşteri hesaplarına doğrudan kullanıcıların onayıyla girdi.

Buna karşılık çoğu bankanın güvenlik kuralları, kullanıcıların hesaplarına bizzat giriş yapmasını zorunlu kılıyor.

Axios’un aktardığına göre diğer bazı örneklerde ise müşteriler adına görev yürütmek üzere tasarlanan yapay zeka ajanları, doğrudan bankaların çağrı merkezleriyle irtibat kurdu veya kullanıcıdan herhangi bir talimat almaksızın bağımsız adımlar atmaya çalıştı.

Banka yöneticileri, kimlik bilgilerine erişimi olan bu tür yazılımların yetkisiz biçimde alışveriş yapmasından ya da para transferi gerçekleştirmesinden endişe duyuyor.

Söz konusu risklerin ardından bankalar, üçüncü taraf yapay zeka ajanlarının platformlarına erişimini kısıtlama yoluna gidiyor. Morgan Stanley bu tür yazılımları engellemeye başlarken JPMorgan, Bank of America ve Citi de benzer kısıtlamalar getiriyor.

Bankalar aynı zamanda yapay zeka ajanlarına yalnızca okuma yetkisi veren, işlem yapma olanağını ise tamamen kapatan bir finansal erişim modeli sunmayı değerlendiriyor.

Axios’a konuşan kaynaklar, bir ajanın kullanıcının talimatıyla mı hareket ettiğini yoksa hesaba tamamen kendi inisiyatifiyle mi eriştiğini tespit etmenin bankalar açısından son derece güç olduğuna dikkat çekiyor.

Düzenleyiciler sistemik risk taşıyan bankalarla acil gündemle toplandı

Bloomberg ve Financial Times’ın kaynaklarına dayandırdığı haberlere göre ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ve ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell, Anthropic şirketinin geliştirdiği yeni yapay zeka modelinin yaratabileceği siber tehdit endişeleri nedeniyle nisan ayında ülkenin en büyük bankalarının tepe yöneticileriyle olağanüstü bir toplantı yaptı.

Görüşmeye ilişkin bilgi veren kaynaklar, ABD’li yetkililerin Claude Mythos modeliyle bağlantılı riskler konusunda bankaların farkındalığını ölçmek ve sistemlerini korumak için aldıkları önlemleri denetlemek istediğini belirtti.

Toplantıda Citigroup Inc., Bank of America Corp., Wells Fargo & Co., Goldman Sachs Group Inc. ve Morgan Stanley’nin üst düzey yöneticileri hazır bulundu.

Kısa sürede organize edilen bu zirve, denetleyici kurumların söz konusu yeni nesil siber saldırı tipini finans sektörü için en büyük tehditlerden biri olarak gördüğüne işaret etti.

Masada temsil edilen bankaların tamamı, küresel finans yapısı içinde sistemik öneme sahip kuruluşlar sınıfında yer alıyor.

Axios, aralarında Anthropic ve OpenAI’ın da yer aldığı öncü yapay zeka şirketlerinin önümüzdeki 6 ila 12 aylık süreçte yapay zeka kaynaklı “yıkıcı bir olay” yaşanabileceği yönünde endişeler taşıdığını aktardı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English