Amerika
Díaz-Canel: ABD, Devrimci Küba’yı ele geçiremediği için öfke duyuyor

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, faşizmin yeniden dirilmesine şahit olduklarını söylerken, ABD’nin Devrim’i 67 yıldır boğamaması nedeniyle “kızgın” olduğunu kaydetti.
Meksika’nın önde gelen solcu gazetesi La Jornada’ya konuşan Küba lideri, ABD’nin adaya karşı öfkesinin, doyumsuz sömürgeci iştahından ve 67 yıllık devrim süresince Washington’un bu Karayip ülkesini ele geçirememesinden kaynaklandığını vurguladu.
Washington ile Havana arasındaki görüşmelerin, her iki ülkenin egemenliğine ve siyasi sistemlerine saygı çerçevesinde nasıl ilerlediğini ayrıntılı olarak anlatan Díaz-Canel, “Meksika’ya, Meksika halkına, Meksika hükümetine tüm hayranlığımızı, saygımızı, sevgimizi ve bağlılığımızı sunuyoruz,” dedi.
1960 yılında, devrimin ilk yıllarında doğduğunu ve tarihsel bir tesadüf eseri, Playa Girón (Domuzlar Körfezi) zaferinin ertesi günü bir yaşına bastığını söyleyen Küba lideri, bugünkü Küba nüfusunun yüzde 80’inin devrimden sonra doğduğunun, dolayısıyla, yüzde 80’in tüm hayatlarını abluka altında geçirdiğini hatırlattı.
ABD’nin arzusunun her zaman Küba’nın kontrolünü ele geçirmek olduğuna işaret eden Díaz-Canel, mevcut bağlamın ise ABD’nin uluslararası hegemonyasının göreli olarak gerilediği bir konjonktüre tekabül ettiğini vurguluyor:
“… öncelikle, çok taraflılığı savunan ve uluslar için alternatif ilişkiler sunan güçlerin ortaya çıkması nedeniyle, ABD’nin dünya üzerinde uyguladığı hegemonik gücün zayıfladığını kabul etmeliyiz. Dahası, kapitalist sistemin çok boyutlu krizi, onu her zaman daha saldırgan ve aşırı muhafazakâr hale getirir. Daha irrasyonel ve faşist bir şekilde hareket eder. Faşizmin yeniden dirilişine tanık olduğumuza inanıyorum. Sonuç olarak, bu tutum, kendi kaderini tayin hakkını savunan, farklı bir modeli destekleyen ve emperyalist planların ezilmesine boyun eğmeyi reddeden herkesin gözden düşmesine yol açar. Bu tür kişiler daha sonra çeşitli şekillerde saldırıya uğrar: iktisadi, siyasi ve diplomatik baskıların yanı sıra medya manipülasyonu yoluyla.”
Küba’nın 67 yıldır abluka altında yaşamasına rağmen adil bir toplum inşa etmeyi başardığını savunan Devlet Başkanı, birçok kişinin Küba’nın iktisadi politikalarını sorguladığını, fakat kuşatma altındaki Küba ekonomisinin devasa bir sosyal programı sürdürebildiğini hatırlatt:
“Bu, direnişimize hayranlık ve takdir duygusu uyandırmıştır. Fakat bu sadece direniş değil; yaratıcı bir direniştir. Direnerek inşa edebildik, ilerleyebildik ve gelişebildik. Emperyalistler bundan hoşlanmadı.”
3 Ocak’ta Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılmasını, “dünya için bir dönüm noktası” olarak nitelendiren Díaz-Canel, “Bu olay, bir süper gücün, hegemonyasını dayatma konusundaki dizginlenemez arzusuyla nasıl bir devlet başkanını kaçırıp ülkeden uzaklaştırdığını ve onu yalanlar, uydurmalar ve iftiralara dayalı bir yargılama için ABD’ye götürdüğünü gösteriyor,” dedi.
Bu olay yaşanırken, Küba’ya yakıt sevkiyatlarını kısıtladıklarını da hatırlatan Díaz-Canel, 29 Ocak’ta, Trump yönetiminin Küba’yı ABD’nin güvenliğine yönelik “olağanüstü ve istisnai bir tehdit” ilan eden bir başkanlık kararnamesi yayınlandığının altını çizdi.
Küba lideri, “en son bir damla yakıt aldıklarından bu yana neredeyse dört ay geçtiğini” söylerken, bu durumda, ekonomiyi ve halkın yaşamını geliştirmenin çok zor olduğunu, fakat ülkenin “dayandığını, işlediğini, hayal kurmaya ve plan yapmaya devam ettiğini” ve bu durumu kararlılıkla aşmak için daha fazla sosyal adalet sağlamayı hedeflediğini vurguladı:
“Devrimin bu 67 yılı boyunca ABD hükümetinin en büyük başarısızlığı, Küba’nın kontrolünü ele geçirememesidir. Bu öfke uyandırıyor. Bu duyguyu, bir generalin yıllar önce açıkladığı bir şeyle özdeşleştirmek istiyorum: Devrim zafer kazandığında ve bağımsızlık, egemenlik ve sosyal adalete yönelik bir dizi önlemi uygulamaya başladığında, Toprak Reformu Yasasını kabul ettiğinde, Rubicon’u geçti. O andan itibaren, devrimin ilerlemesi nedeniyle bizi asla affetmediler. Ardından abluka geldi, tüm bu yılların baskıları, çatışmanın şiddetlenmesi ve gözden geçirdiğimiz tüm bu tarih. Şüphesiz, bu başarısızlık öfkeye yol açtı.”
Annesinin bir öğretmen, babasının ise fabrika işçisi olduğunu hatırlatan Küba lideri, babaannesinin Küba’nın bağımsızlık kahramanı Jose Martí’nin büyük bir hayranı olduğunu, kendisini de “Martívari” bir şekilde yetiştirdiğini, şair Navarro Luna’nın kızı olan teyzesinin de komünist bir aktivist olarak gelişimini etkilediğini söyledi:
“Halkın duygularıyla büyüdüm. Çocukluğumda ve gençliğimde devrimin ilerlemesine ve dönüşümlerine tanık oldum. Bu nedenle kendimi o büyüme sürecinin bir ürünü olarak görüyorum. Bu sürecin devam etmesini, büyümesini ve katkıda bulunmaya devam etmesini sağlamak için büyük bir kararlılığım var, böylece hayallerimizin durma noktasına geldiği bu aşamayı aşabilelim. Size bunu tüm samimiyetimle söylüyorum: Sonuna kadar harekete geçmeye hazırım. Küba halkına, devrime, devrimin liderliğine ve tarihimize karşı büyük bir bağlılığım var.”
Adadaki enerji sorununa da değinen Devlet Başkanı, elektrik üretim ihtiyacının tamamını yerli üretimle karşılayamadıklarını, ayrıca diğer iktisadi faaliyetler ve ülkenin günlük yaşamı için de yakıta ihtiyaç duyduklarını söyledi.
Enerji ablukasının her şeyden önce “bir halk olarak insan haklarımızın açık bir ihlali ve uluslararası hukukun ihlali” olduğunu hatırlatan Díaz-Canel, hatta bunun “kapitalizmin mantığına bile aykırı” olduğuna işaret ederek, “Serbest ticaret ve serbest piyasadan bu kadar çok bahsedenler, bize suç niteliğinde bir enerji ablukası dayatıyorlar,” dedi.
Díaz-Canel, yenilenebilir enerjiye yönelmenin yanı sıra, yerli ham petrol ve eşlik eden gaz üretimini daha da teşvik etmek için çalıştıklarını vurguladı.
Küba’daki özel sektörün de, “sosyal sorumluluğa güçlü bir bağlılıkla” yenilenebilir enerji projelerini desteklediğini kaydeden Küba lideri, ayrıca bu özel sektöre, çeşitli süreçleri yürütmek için yakıt ithal etme imkanı verdiklerini duyurdu.
İktisadi liberalleşme ve piyasa mekanizmalarının sosyalist ekonomi üzerindeki etkilerine de değinen Küba lideri, Altıncı Parti Kongresinde başlayan ve derinleşen iktisadi ve sosyal modeli “güncelleme sürecini yürüttüklerini” belirtti.
Küba’ya özgü özelliklerle hızlandırmayı hedefledikleri bir dizi dönüşüm gerçekleştirdiklerini savunan Díaz-Canel, bunun “taklit” olmadığını, Küba’ya ait fakat Çin ve Vietnam modelleriyle ortak unsurları olan bir sistem olduğunu söyledi:
“Örneğin, toplumun yönlendirici gücü olarak Komünist Parti’nin liderliği Anayasamızda güvence altına alınmıştır. Güçlü bir devlet. Verimli bir hükümet. Bürokrasiden arındırılmış, çevik bir kamu yönetimi. Merkezi planlama ile piyasa arasında uygun bir ilişki. Spekülasyonu önlemek için gerekli piyasa düzenlemeleri. Devlet ve devlet dışı sektörler arasında uyum. Tüm iktisadi aktörlerin ülkenin iktisadi ve sosyal kalkınmasına katkıda bulunması.”
Bu unsurların birleşiminin “sürdürülebilir, sosyal adalet içeren, kapsayıcı ve eşitlikçi bir kalkınmaya” ulaşmalarını sağlaması gerektiğini belirten Küba lideri, gıda egemenliğini elde etmeyi, bilim ve inovasyonu güçlendirmeyi ve Küba toplumunda “dijital dönüşüm ve yapay zeka süreçlerini geliştirmeyi” istediklerini kaydetti:
“Evrensel kamu sosyal hizmetlerini güçlendirmeye, eğitim, sağlık, spor ve kültür haklarını güvence altına almaya ve her sektörde ekonomimizi canlandırmaya devam etmeliyiz; aynı zamanda uluslararası işbirliğini sürdürmeliyiz. İşte bu, ilerlediğimiz yoldur. Bunu çok zor koşullar altında yapıyoruz, çünkü tüm bunlar yatırım gerektiriyor, dönüşümler ve bürokrasilerin ve kökleşmiş alışkanlıkların ortadan kaldırılmasını gerektiriyor. Ve bunu, abluka yoğunlaşırken, kuşatma altında olduğumuz bir durumun ortasında yapıyoruz.”
Son yıllarda, “geçici ya da daha uzun süreli olarak yurtdışında ikamet eden Kübalıların ve Küba ailelerinin sayısının arttığını” kabul etmek gerektiğini vurgulayan Díaz-Canel, hükümetin “onları dinlemeye, onlara kucak açmaya, hizmet ve destek sağlamaya ve onlara iktisadi ve sosyal modelimize katılma ve ülkenin kalkınmasına katkıda bulunma fırsatı vermeye” kararlı olduğuna dikkat çekti.
Öte yandan Devlet Başkanı, “Yurtdışında ikamet eden Kübalıların, Küba dışındaki çevrelerin çıkarlarına hizmet eden, sosyopolitik sistemi değiştirmeyi amaçlayan politikalara veya yıkıcı programlara bağlı sermayeyle ilişkilendirilmesini önlemek için tüm gözlemlerimiz önemli. Uyanık ve kontrolcü olmalıyız,” dedi.
ABD ile yapılan görüşmeler hakkında ayrıntı vermeyen Díaz-Canel, “yanlış anlamalar” nedeniyle “gizliliğe” önem verdiklerini hatırlattı.
“Başkan Díaz-Canel bu diyalog sürecinin önünde bir engel mi, yoksa lehine bir faktör mü?” sorusuna ise Küba lideri şu yanıtı verdi:
“Küba’da bu tür süreçler kişiselleştirilemez. Küba’da, halkına karşı da hesap verebilir olan kolektif bir liderlik vardır. Halkın, yani ulusun en yüksek organı olan Halk Gücü Ulusal Meclisinin önünde hesap vermeliyiz. Benim savunduğum, hepimizin kolektif olarak savunduğu şey, tek bir bireyin amacı veya fikri değil. Bu, devrimin tutarlı bir uygulaması. Kuşkusuz, bunun etrafında bir medya manipülasyonu olduğu fark ediliyor. Bazen size bir etiket takıyorlar, sizi az ya da çok bir bürokrat, bir engel ya da esnek olmayan biri olarak nitelendiriyorlar. Bunun, ülkemize karşı yürütülen geleneksel olmayan savaşı güçlendirmek için kullanılan bir medya manipülasyon stratejisinin parçası olduğuna inanıyorum; bu stratejinin temel bir unsuru var: itibar suikastı.”
ABD ile diyaloğa girme kararının “kolektif bir karar” olduğunun altını çizen Küba lideri, kendisinin veya ülkede herhangi bir zamanda bu düzeyde bir sorumluluk pozisyonunda bulunabilecek herhangi birinin görevine devam etmesinin halka, Halk Gücü Ulusal Meclisindeki halkın temsilcilerine bağlı olduğunu vurgulayarak, “[Bu karar] ABD’ye [ait] değil,” diye ısrar etti.
Küba’nın karşı karşıya bulunduğu zorlukları açık yüreklilikle kabul eden Díaz-Canel, yaşadıkları sıkıntıları şöyle sıraladı:
“Hayat çok zor. Küba halkı cömert, destekleyici, dirençli ve beceriklidir. 30, hatta 40 saat süren elektrik kesintileri yaşadığımız yerler var. Bugün, yakıt kıtlığı nedeniyle insanların ulaşım ve işe gitme imkânları kısıtlı. Sabahın erken saatleri çok yorucu geçiyor çünkü, az da olsa elektrik varsa, yemek pişirme, yiyecekleri saklama ve evdeki diğer günlük işleri yapma zamanı.
Okul yılımızın işleyişini uyarlama zorunda kaldık. Bu, tüm öğretim kadrosundan büyük bir çaba gerektiriyor ve gençlerimizi ve çocuklarımızı etkiliyor. Bugün, sağlık sistemimiz çok büyük sıkıntılar yaşıyor. Bu enerji ablukasının ne kadar suç niteliğinde olduğuna bir bakın. Abluka olmasaydı, ameliyat bekleme listelerini ortadan kaldırabilecek kapasiteye sahip, bunu nasıl yapacağını bilen, sağlam bir sağlık sistemine sahip bir ülkeden bahsediyoruz.
Gıda üretme çabalarımızda, bazen gıdamız var ama nakliye için yakıtımız olmadığı için dağıtmakta zorlanıyoruz. İnsanlar pişirme yöntemlerini değiştirmek zorunda kaldı. Her Küba mutfağı odun veya kömür sobası haline geldi. Apartmanlarda bunu yapmak çok zor. Ortak mutfaklar ortaya çıktı. Herkes birbirine saygı duyuyor, herkes yardım ediyor. Ama karşılaştığımız zorluklara bir bakın. Soruyorum, kaç kişi böyle bir duruma dayanabilir?”
Dolayısıyla, bu durumun, bu karmaşıklığın ortasında bir hoşnutsuzluk olduğunu kabul eden Küba lideri, “Kimse tüm bunları yaşarken mutlu olamaz,” dedi.
Küba hükümetinin “halkı üzmek için” çalışmadığını, aksine, bu çok karmaşık durumun ortasında çözümler bulmak için çalıştığını hatırlatan Díaz-Canel, “Bizim insancıl bir misyonumuz var; bu durum bizi derinden üzüyor. Biz bu halkın bir parçasıyız,” ifadelerini kullandı ve şöyle devam etti:
“Bu tırmanışın Küba halkına karşı bir savaş eylemi olduğu anlaşılmalı. Ayrıca bu ablukaya eşlik eden ve hükümete karşı protestolar olabilecek olaylardan yararlanmaya çalışan medya manipülasyonu da var. Memnuniyetsiz insanların çoğu, bir sorunu olduğu için, uzun süreli bir elektrik kesintisi yaşadığı için, günlerdir elektriğini geri getiremediğimiz için memnuniyetsiz. Parti, hükümet ve ülkenin kurumlarına gidiyorlar. Kendilerini temsil eden kurumlara gidiyorlar. Bu kurumlara güveniyorlar. Gidiyorlar ve bu kurumların liderleri onlarla yüzleşiyor. Durumu açıklıyorlar ve mümkün olduğunda, halkı da dahil ederek durumu yatıştırmaya çalışıyorlar.”
“İrademiz var,” diyen Küba lideri, her zaman “daha fazla halk katılımı için alanlar ve iyileştirmeleri gereken mekanizmalar” olduğunu kaydetti.
“Küba’da başarısız bir devlet [failed state]var mı?” sorusuna ise Devlet Başkanı, bunun “çok ikiyüzlü ve adaletsiz bir kavram” olduğuna işaret ederek cevap verdi:
“Ne tuhaf bir başarısız devletiz biz! Tutarlılığımızı, yönümüzü ve uyumumuzu koruyoruz; direniyoruz. Bir halk olarak bir araya gelmeye ve tüm dünyayla dayanışmayı sürdürmeye devam ediyoruz. Tecrit içinde değiliz. Dünya bizi başarısız bir devlet olarak görmüyor. Aksine, bu kadar çok zorlama, baskı ve saldırganlığın ortasında yaratıcı direniş temelinde nasıl işleyişimizi sürdürebildiğimizi görüyor. Ve bu, halkımızın birliğinin gücüyle ilgili.”
Devrimin liderlerinin, yerel, belediye, il ve ulusal düzeylerde bu yerleri ziyaret edip halkla etkileşime girmesinin çok yaygın bir durum olduğuna işaret eden başkan, kendisinin de Küba Komünist Partisi’nden yoldaşları ile birlikte çalıştığı bir sisteminin olduğunu, sistematik olarak illere giderek belediyeleri ziyaret ettiğini vurguladı.
Maduro’yu savunurken hayatını kaybeden 32 Kübalı devrimciden de bahseden Küba lideri şunları kaydetti:
“Biz inançtan hareketle dayanışma gösterdik. Martí’nin ‘vatan insanlıktır’ diye bir sözü var. Fidel bunu enternasyonalizm, uluslararası dayanışma kavramıyla geliştirdi. Bunu en üst düzeye çıkardı. Che’nin örneği de var. Hiçbir ülkeye işgal etmek için gitmedik. Bir ülkeyi savunmak için eylemlere katıldığımızda, bu o ülkenin talebi üzerine oldu. Angola’dan ve Afrika’dan sadece ölülerimizi alıyoruz; hiçbir servet almıyoruz. Karşılığında hiçbir şey almıyoruz, sadece takdir ediliyoruz. Damarlarımızda Afrika kanı akıyor. Bu bizim kökenimizde var. Küba kimliğinin oluşumunda var.
(…)
Biz her zaman haklı davaların yanında durduk. Filistin halkını, Sahrawi halkını savunduk. ABD ile savaş sırasında Vietnam’ı savunduk. Karayipler ve Amerika kıtasının entegrasyonunu savunduk. Kıta düzeyinde, birçok ülkenin Küba yöntemini kullanarak okuma yazma bilmeyenleri ortadan kaldırmasına olanak tanıyan misyonlar geliştirdik. Mucize Operasyonu, bölgemizdeki milyonlarca insana görme yetisini geri kazandırdı. Her kıtadan binlerce gence öncelikle ücretsiz eğitim sağladık. Bu karmaşık durumun ortasında bile, Latin Amerika Tıp Öğrencileri Okulu gibi bir projeyi sürdürüyoruz.”
Kübalı gençlerin, bugün devrimi paylaşan nesillerin, Filistin halkının maruz kaldığı soykırıma tanık olarak doğup büyüdüklerini kaydeden Devlet Başkanı, Fidel Castro’nun uluslararası ölçekte, uluslararası forumlarda Filistin halkına karşı işlenen soykırımı en şiddetle kınayan kişilerden biri olduğunu hatırlattı.
Bugün dünyada bir duygu olarak harekete geçen şeyin, Küba nesilleri arasında, özellikle de gençler arasında “halihazırda var olan bir inanç” olduğunu hatırlatan Díaz-Canel, Küba gençleri arasında son zamanlarda yaşanan olayların, bu anti-emperyalist inançları daha da güçlendirdiğini söyledi:
“Filistin meselesinin ötesinde, küresel olarak yayılmaya başlayan ve çok taraflılığı savunan, militarizm ve saldırganlığa karşı çıkan, daha kapsayıcı ve adil bir uluslararası iktisadi düzeni savunan bu fikir ve inançların olgunlaşması, Küba’yı referans noktası olarak alıyor. Bunlar, Küba’nın her zaman savunduğu değerler. Küba şovenizmi olmadan, kendi ulusal sürecimiz içinde bu inançların gelişmesi sayesinde uluslararası alanda öncü bir rol oynadık.”
Dolayısıyla Díaz-Canel’e göre mesele, Küba’nın devrimci pratiğine, tarihsel deneyimine ve mücadelesine dayanarak bu pozisyonu nasıl radikalleştireceği ve dünya çapında birçok insan arasında yayılmasına ve anlaşılmasına nasıl katkıda bulunacağı. Küba lideri, Küba’nın dünyaya “katkısının” bu olabileceğini düşünüyor.
Amerika
Kıyamete beş kala – 4: Amerikan kapitalizmi sınırlarda

Rivayete göre, henüz ABD Başkanı olmamış Andrew Jackson, 1811 kışında Mississippi Nehri boyunca uzanan eski Kızılderili yolu Natchez Trace üzerinde bir köle grubunu götürürken, federal ajan Silas Dinsmore tarafından durdurulur.
Henüz başkan değilse de Batıdaki serhat boylarında tanınmış bir figürdür: Tennessee’nin Kongre’ye ve eyalet Yüksek Mahkemesi’ne seçilen ilk temsilcisi; Tennessee milislerinin lideri; avukat, tüccar, at yetiştiricisi ve çiftçi olarak servet sahibi; kölelik, köle ticareti ve Kızılderililerin topraklarından sökülüp atılması sayesinde edindiği devasa kârların bekçisi. Hatta kimilerine göre, Jackson, kölelerden oluşan konvoyları (coffle) bizzat kendi sürmüş tek başkandı.
Dinsmore gibi federal görevliler, 1807 tarihli “İhlal” (Intrusion) Yasası ile Batıdaki kamu arazilerinin yerleşimcileri engellemek için bölgedelerdi. Amerikan kurucu babaları, 1763’te Büyük Britanya Kralı III. George’un yayınladığı Kraliyet Bildirisi’nin Ohio’dan ötesine beyaz yerleşimcilerin geçmesini yasaklamasına isyan etmişlerdi ama aynı kurucu babalar, benzer bir federal yasa ile baş belası, kural tanımaz (ve silahlı) yerleşimcilerin Batıya akınını engellemeye çalışıyorlardı.
Birkaç yıl önce Kongre, Atlantik ötesi köle ticaretini yasaklamıştı. Dinsmore’un kontrol noktasının amacı, bu yol üzerinden taşınan “mülklerin”, ya 1808’den önce ithal edilmiş ya da Amerika’da doğmuş “gerçek köle” olduklarını teyit etmekti.
Hikâyenin sonraki kısmını herkes ayrı telden anlatıyor. Bir versiyonunda, Jackson belgelerini isteyen federal ajanı “buyurun” diyerek ABD Anayasasını gösterir. Başka bir versiyonda, müstakbel başkan tabancalarını çıkararak ve “İşte benim pasaportlarım!” der. Gerçek ne olursa olsun, köle taciri Andrew Jackson, hiçbir federal yasanın ya da görevlinin kendi “ticari” faaliyetlerine ket vuramayacağını ve mülkiyeti ile ilişkisine karışamayacağını ilan ederek Dinsmore’un görevden alınması için, içinden federal ajanın can güvenliğine tehditler de içeren büyük bir kampanya başlatır. Federal hükümete yazdığı mektup-protestolardan birinde şöyle söyler: “Tanrım, işler buraya kadar geldi mi? Bizler özgür insanlar mıyız, yoksa köleler miyiz? Bu gerçek mi, yoksa bir rüya mı?” Sonunda istediğini alır. Nihayetinde görevden alınan Dinsmore, savunmasında, Jackson türünden “Batı diyarından centilmenlerin” hiçbir yasayla bağlanmadıklarına inandıklarını söyler. Onlara göre, bir federal ajanın, kölelerinin sahipliğine ilişkin belge talep etmesi bile “köleliğin” bir türüdür.
Daha önce, Amerikan “sınır zihniyeti” ve bunun 19. yüzyıl sonunda Frederick Jackson Turner tarafından nasıl teorileştirildiğini yazmıştım. Burada belki de bir düzeltme yapmam gerek: Sabit devlet sınırlarına işaret eden border ile bizim tarihimizden bir benzetmeyle uc, serhat gibi daha gevşek bir düzleme işaret eden frontier sözcüklerini birbirinden ayırmak gerekiyor. Amerikan tarihinde de sınır başı sonu belli, değişmez, ayırt edici bir işaret anlamına gelirken, frontier ile anlatılan ve Jackson’ın başvurduğu uc veya serhat kavramı yeri gelince bir yaşam tarzına veya kültürel alana, yeri gelince Batıya hücuma, başka bir yerde de iç savaştan kurtulmak için inşa edilen bir emniyet sibobuna işaret eder.(1) Bu anlamıyla sınır, Amerikan beyaz yerleşimcilerinin kendi özgürlük anlayışlarını kurguladıkları ama maddi ama fantastik bir zihni inşaya tekabül eder. Özgürlük, demokrasi, medeniyet, inovasyon hep bu sınır zihniyetinin ürünü olarak selamlanır. Burada sömürgeci yayılmacılık ile toplumun içsel insicamı paralel kurgulanır.
En azından Jackson’cu dünyada… Kurucu babalar koalisyonunu alt ederek başkan seçilen Jackson dönemi, Donald Trump’ın da pek övgüyle bahsettiği, hatta ilham aldığı bir çağ. Amerikan istisnacılığından ziyade Amerikan sınırsızlığına işaret eden bu dönem, ne tesadüftür ki ırksal korkuların, beyaz küçük adam popülizminin ve durdurulamaz finansallaşma ve spekülasyonunun çağıdır. Sosyolog Daniel Bell, bu sınırsızlık hissinin, Amerikan ulusal kimliğinde bir “hafiflik” yarattığını, bu ulusun yalnızca tarihin değil, doğanın, yaşamın, hatta ölümün ağırlıklarından bile kurtulmuş olduğuna dair bir yanılsama yarattığına işaret ediyor. Amerikan yerleşimcileri, Batıya ve Güneye doğru hem gidiyor hem de buraya gitmeye kışkırtılıyorlardı. Yerlilerin malına mülküne çökmek, Meksikalıların arazilerine el koymak ve birçok yeni eyaleti ABD’ye katmak, bir yandan “sosyal patlama”ya karşı önlem olarak görülüyor; ama bir yandan da ABD içerisindeki “beyaz olmayan” halkların sayısını artırıyordu. Serhattaki korkunç şiddet özgürlüğe, etnik temizliğe, efendi ırk demokrasisine ve renkli halklardan korkuya aynı anda yol veriyordu. Kızılderililerle savaş, hem yeni toprakları beyaz yerleşimcilere sağlıyor, hem de sıradan beyaz adamın baş edemeyeceği gayrimenkul spekülasyonlarını ve finansal dalavereleri bu “bakir” topraklara sokuyordu.
Kapitalist birikimin kanla dolu serhaddi
Sermaye kan ve irinle dünyaya geliyor; birikiyor; birikmesinde döngüsel engeller ortaya çıkıyor; birikememeye başlıyor ve sınırı öteye taşımak için hamle yapıyor. Bu hamle bazen teknolojik ilerleme oluyor; bazen yeni pazarları ve insanları zorla ele geçirmek.
Önce tüm Kuzey Amerika’yı, sonra tüm Amerika kıtasını, biraz sonra Pasifik’i ve daha sonra tüm gezegeni gözüne kestiren Amerikan kapitalizminde sınırsızlık miti hem içeride hem dışarıda yayılma eğilimi ile el ele gidiyor. Marksist coğrafyacı Neil Smith, bölge çalışmaları ve coğrafya üzerine yazdığı bir incelemede, ABD’nin dünyayı düz olarak algıladığına işaret eder. Woodrow Wilson’un Monroe Doktrinini küresel bir çapta düşünmesinden Clinton ve Bush döneminin küreselleşmesine kadar, ABD yöneticileri dünyayı Amerikan sermayesinin engelsiz bir biçimde dolaşabileceği, coğrafi sınırlardan ve engellerden azade bir mekân olarak tasarlarlar. Dolayısıyla sınır, her zaman serhat olmalı, her zaman öteye kaydırılmalıdır. “Böylesi bir dünyada,” diye sorar Smith, “kökleşmiş coğrafi bilginin ne gibi bir faydası olabilir ki?” Smith’e göre Amerikalılarda sık görülen coğrafya cehaleti, her şeyden önce “belirli bir emperyal niyetin son derece rasyonel bir ifadesi”dir.
Bu nedenle “sınırın kapanması”, Jackson-Wilson ekolü için kıyametle eşdeğerdir. Sınır fikrinin manevi anlamına bir kez daha işaret etmek istiyorum: Beyaz adamın tüm Amerika kıtasında ve dünyada egemenlik hevesi, içeride de ketlenemez. Jackson’ın federal ajana belge göstermek istememesi, aslında Amerikan İç Savaşı’ndaki kavgayı da müjdeliyordu. Güneyli plantasyon sahibinin pamuk toplayan kölelerini azat etmek isteyen Kuzeyli Yankiler, özgürlüğe, mülkiyete, aileye saldırıyordu. Anglo-Sakson ve Töton özgürlük ruhu (Hitlerciler yeniden bulmadan önce) Avrupa’da kaybedilirken Amerika’da geri kazanılmıştı. Bürokrasi ve feodalizm gibi yapısal engeller Yeni Dünya’da yoktu. Aryan bağımsızlık ruhu, Alman ormanlarından çıkıp okyanusu geçerek bu uçsuz bucaksız toprakları ihya ediyordu. Şimdi Kuzeyliler, mülkiyeti ortadan kaldırıyor, Güney’i askeri olarak işgal ediyor, eski kölelere yardım adı altında federal devleti şişiriyordu.
Herhalde, bugün Trump ve etrafında biriken gruplarla onların karşıtları arasındaki kavganın izleri bu sınır kavgasında görülüyordur. Sınırın hem dışarıda hem içeride kapanması, haliyle hem dışarıda hem içeride yeni bir sosyal düzenleme anlamına gelecekti. Bugün Trump’çıların, yeni muhafazakârların, liberteryenlerin ve Silikon Vadisi peygamberlerinin nefret ettiği New Deal programı, artık sınırın kapandığı varsayımının kabulüne dayanıyordu. New Deal’ın çelişkilerle malül olduğu ise doğrudur. Franklin Delano Roosevelt, Güneyli Demokratlara sürekli taviz veriyor, işçilerin korunması asla anayasal güvenceye kavuşturulmuyordu. Dahası, New Deal’ın uluslararası yayılımı ancak ve ancak savaşla mümkün olmuştur ki, Amerikan New Deal’ı, uluslararası planda Amerikan sermayesinin uluslararasılaşmasını, yani gezegende sınırlara takılmamayı programına almıştı.
Ama kavganın taraflarının başvurduğu metaforlar yerinde duruyor. Sınırın kapanması, içeride görece “sosyal” bir devleti gereksiniyordu. Buna, sermayenin sınırları ve sosyalizm ile demokrasinin koyduğu sınırlar eşlik ediyordu. 1970’lerdeki neoliberal ve neomuhafazakâr huruç harekâtı, bu sınırlara meydan okumayı temsil ediyordu.
Amerikan ekonomisinin apokaliptik temsili
The Economist, Amerikan kapitalizminin “apokaliptik bir dönüş” içinde olduğunu düşünüyor. Dergiye göre apokaliptik düşünce, günümüz Amerikan kapitalizminde en güçlü itici güç.
Örneğin Elon Musk, SpaceX ile Mars’ta bir koloni kurarak “insanlığa yönelik varoluşsal tehditleri” önlemek istiyor. Musk yalnız değil. Bu apokaliptik karamsarlığı, Dünya’daki kaynakların sınırlı olduğuna ilişkin çok bilindik liberal görüş besliyor. Yapay zeka etrafında dönen dünyanın yok oluşuna ilişkin tartışmalar da cabası.
“Günümüzde Amerikan iş dünyası,” diyor The Economist, “sektörlere göre değil, eskatolojiye göre sınıflandırılıyor. Savaş tehdidi ve jeopolitik, iş dünyasında yapay zeka tehdidi kadar büyük bir tehlike oluşturuyor. Dergi geçen yıl, Palantir’in CEO’su Alex Karp’ın, “Batı’nın geleceğinin kendi şirketi gibi yüksek teknolojili savunma şirketlerine bağlı olduğunu savunan” bir kitap yazdığını hatırlatıyor. Bir başka savunma teknolojisi şirketi, Palantir’in kardeşi Anduril’in kurucusu Palmer Luckey ise sık sık Çin’in Tayvan’ı işgal etmeye çalışacağına dair beklentisini dile getiriyor. The Economist’e göre kritik mineraller satan her şirket, böyle bir çatışma durumunda kendi ürünlerinin neden acı verici derecede kıt hale geleceğine dair ikna edici bir hikayeye sahip.
Bu karanlık ruh hali finans dünyasına da sıçrıyor. Buna göre Wall Street’in büyük bir kısmı “kaderci bir ruh hali içinde.” Yatırımcıların şimdiye kadar pek bilinmeyen özel kredi fonlarından para çekmesi, son zamanlarda tüm özel piyasalara duyulan güveni sarsmış, dergi öyle diyor. Şöyle devam ediyor:
“Merkez bankacılarının ekonomiye ‘sistemik’ riskler oluşturduğunu söylediği finansal yeniliklerin listesi o kadar uzun ki, sistemin kendi endişesinin ağırlığı altında çökmemiş olmasına inanmak zor. Bunlardan biri olan kripto para birimi, doğası gereği apokaliptik bir girişim; zira hükümetin kontrolüne ve özellikle savunma harcamaları başta olmak üzere ‘Sam Amca’nın harcamalarının yol açtığı enflasyona karşı koruma sağladığını iddia ediyor.”
Geçen yıl Wall Street’te en çok okunan kitap “1929” adını taşıyormuş. Bu yıl için iyi bir tahmin ise “1873” olabilir, diyor The Economist. Yatırımcılar, artık borsayı geçmişteki felaketlere benzeterek tanımlıyorlarmış. Deutsche Bank’tan bir stratejist şöyle yazmış: “1999, 2000’e mi yoksa 1987’ye mi dönüşecek? Yoksa saat 1996’ya mı sıfırlanacak?” The Economist, 2008 senaryosunun da mümkün olduğunu düşünüyor.
Bu binyılın ekonomisinin zorunlu olarak “paranoyak” olduğunu savunuyor dergi. “Kuyruklu yıldızların ortaya çıkışı,” diyor, “sık sık dünyanın sonunu müjdelemiştir.” Gakat bugünlerde bir internet sitesi, süper zenginlerin özel jetlerini takip ediyormuş. Bunun nedeni, bir felaket durumunda bu kişilerin güvenli bir yere kaçacakları düşüncesi.
Amerikan ekonomisi, süper zenginlerin harcamaları tarafından sürdürülemez bir şekilde ayakta tutulurken, geri kalan herkesin sefalet içinde yaşıyor. En azından The Economist’in adını andığı ve “K şeklinde gelişen” ekonomiye dikkat çeken iktisatçılar böyle düşünüyor.
Utah Valisi, ABD AI yarışını Çin’e kaybederse bittik diyor. Musk, OpenAI’nin yönetim yapısı konusunda tartışırken Sam Altman’a, “Özür dilerim ama medeniyetin kaderi söz konusu,” diye yazıyor. Peki durum bu kadar vahimse Amerikan hisse senetleri neden bu kadar pahalı? Dergiye göre şirketler, kıyamet senaryolarının şiddetiyle orantılı olarak sermaye topluyor ve birçoğunun beklediği yaklaşan piyasa çöküşünden önce bunu yapmak için acele ediyorlar.
The Economist ipucunu veriyor: “Amerika, kendini korkutarak zenginliğe ulaşma deneyidir…. Yatırımcılara, işletmenizin bildiğimiz dünyayı sona erdireceğini iddia etmekten daha güçlü bir satış argümanı yoktur.”
Ama en ilgincini sona saklamışlar. İş dünyasına karşı yaygın güvensizliği, “giderek artan bir elit binyılcılığı ile birleştiren bir ekonomi de patlamaya hazır bir ekonomi” buna göre. Ve ekliyor: Belki de tehlike 2008, 1999, 1973 ya da hatta 1873 değil, 1789’dur.
Sınırın kapanışı ve yeni sınır arayışları
Sınırın kapanmasına verilen neoliberal/neomuhafazakâr tepki, yeni birikim alanları ararken en sonunda yapay zekayı gözüne kestirdi. Giulia Dal Maso’nun “uzun ömürlülük” (longevity) kapitalizmi dediği yeni yönelim, insan hayatını da bir “varlık sınıfı” (asset class) haline dönüştürüyor. Del Maso şöyle yazıyor:
“Yaşam beklentisi ve bunun etrafındaki belirsizlik, artık doğal kabul edilen evrensel bir değer olarak görünmüyor. Aşağıda, (daha uzun) yaşamın nasıl ele geçirildiği; yaşam beklentisi etrafındaki belirsizliğin nasıl birikimin yeni bir sınırı [frontier] haline geldiği, sermayenin biyolojik zamanın belirsizliğinden değer çıkardığı bir alan haline geldiği ele alınmaktadır. ‘Uzun ömürlülük kapitalizmi’ terimi, bu oluşumu tanımlamak için ortaya atılmıştır: sermayenin yaşamın zamansallığını kendi bünyesine dahil ettiği biyopolitik ve finansal bir rejim.”
Biyolojik süre, artık birikim için bir metafor olmaktan çıkıp onun gerçek aracı haline gelmiştir. Uzun ömürlülük kapitalizminde artık emek gücünün yeniden üretimi, “sermayenin içinde ilerlemeyi ve beslenmeyi öğrendiği şey, biyolojik zamanın kendisi, yani canlı bedenin belirsiz süresi” haline gelmiştir.
Bezos, Altman, Musk, Thiel gibi büyük teknoloji zenginlerinin “uzun ömür” meselesine kafayı takması ve bu alandaki startup’lara yatırımlar yapması hem birikim için yeni metalara, hem de sınırları aşmanın yeni yollarına işaret eder. Bu mutlaka hücre dondurma veya ömür uzatma iğnelerinden ibaret olmak zorunda değil: Ada ütopyaları, özel iktisadi bölgeler, vergi cennetleri de bu kapsamdadır. Del Maso’ya göre bu zenginlerin programlar çok barizdir: Ölüm yok, vergi yok, demokrasi yok.
Burada tam da Melinda Cooper’ın “patrimonyal kapitalizm” dediği yere ulaşıyoruz. Geçen yazıda Joseph Schumpeter’in kapitalizm hakkındaki karamsar öngörüsüne değinmiştim. Anonim şirketlerin yaygınlaşması, borsaya (ve halka) arzların şirket yapılarını “demokratikleştirmesi”, idari işlerle sahiplik yapısının birbirinden ayrılması Schumpeter’e göre kapitalizmin ölüm çanlarını çalıyordu ve bundan geriye dönüş yoktu: Üretim araçların sosyalize olduğu bir dönem mukadderdi. Sosyalizm (ne yazık ki) kazanacaktı. Schumpeter, kapitalizminkendi çelişkilerini derinleştirme eğiliminde değil, aksine bu çelişkileri hafifletme eğilimde olduğunu düşünüyordu. Kapitalizm kutuplaştırmıyor, eşitlemeye doğru gidiyordu. Kapitalizmin alamet-i farikası “yaratıcı yıkım” ortadan kalkıyordu.
Cooper, Schumpeter’in “ideal” kapitalizminin sermayenin aile şirketi aracılığıyla biriktiği bir örgütlenme modeli olduğunu hatırlatıyor. Schumpeter, kapitalizmin geleceğinin karanlık olmasının nedenini burjuva ailesinin çöküşünde görmüştü. Aile kurmak, yenilik yapma arzusunun ardındaki en temel itici güçtü:
“Yalnızca nesiller arası bir bakış açısıyla düşünen biri, gerçek yenilik için gerekli olan kahramanca inanç sıçramasını gerçekleştirebilirdi. Gerçek girişimci, tam da çocukları ve torunları için yeni bir servet yaratma arzusuyla hareket ettiği için kendi kısa vadeli zevklerinden fedakârlık etmeye hazırdı.”
Özetle “kahraman girişimci”, tanımı gereği “aynı zamanda bir hanedan servetinin kurucu adayı” idi.(2)
Yeni nesil zenginler, Cooper’in Schumpeter’deki “gerici fütürizm” olarak tespit ettiği şeyin cazibesini yeniden keşfetmiş görünüyorlar. Cooper’a göre yeni binyılın mali ve parasal ortamı, New Deal menkul kıymetler yasasının uzun vadeli aşınmasıyla birleşerek, halka açık şirketlerin altyapılarını ölümcül bir şekilde zayıflattı. Artık, sahip oldukları ya da kontrol ettikleri firmalar üzerinde aşırı yönetim yetkisine sahip, özel yatırım ve girişimci kuruculardan oluşan yeni bir elit sınıf var. Işte Elon Musk ve Peter Thiel gibi figürler, bu maddi zemin üzerinde yükseliyor. “Kurucu-girişimcinin efsanevi imajı” bu isimler aracılığıyla yaygınlaştırılıyor. Örneğin Thiel’e göre kurucunun kontrolündeki şirketler “feodal monarşilere benziyor” ve “sözde daha ‘modern’ olan”, halka açık, geniş bir sahiplik yapısına sahip ve yönetim kadrosu tarafından kontrol edilen şirketlerden” çok farklı. Thiel’e göre kendi gibi kurucu-girişimciler, kesin kararlar alabilir, sadakat uyandırabilir ve on yıllar öncesinden plan yapabilir. Oysa “eğitimli profesyonellerden oluşan kişisel olmayan bürokrasiler,” kitlesel hissedarların talep ettiği kısa vadeli getirilere odaklanırlar. Cooper şöyle yazıyor:
“Thiel’in iş felsefesi, kurucuyu bir tür ilk baba, eski yasaları yıkıp yenilerini yaratan, en gizemli toplumsal hiyerarşileri yeniden canlandırmaya çalışırken uzak teknolojik geleceğe bakan bir antinomist figür olarak yüceltir. Onun hayal dünyasında kurucular yetim oğullar, kardeş katili kardeşler ve baba katili oğullar olabilir; ancak tam da bu nedenle onlar aynı zamanda yeni hanedan soylarının ve yeni aile servetlerinin yaratıcılarıdır.”
Yani, ABD’de neoliberal dönemde oldukça şişen ve bugünkü “woke” politiakaların esas alıcısı “profesyonel yönetici sınıf” (PMC) ile Silikon Vadisi filozofları arasında gerilimin şirket yapılarındaki kaynağı da ortaya çıkıyor. Silikon Vadisi destekli Trumpizm, New Deal mirası idarei devleti parçalamakla “woke” yatağı eski şirket örgütlenme biçimini yok etmeyi bir ve aynı hedef olarak görmektedir.
Uzun durgunluğun çelişkileri
Sınır kapalıysa veya sınırı açmanın yolları kapalıysa ne olacak? Jackson ile Trump arasındaki en büyük fark, Jackson’un genişleyen bir Amerikan kapitalizminin simgesi olmasıyken, Trump’ın gerileyen bir ABD’nin tutunma çabasını temsil etmesi. Grönland’a, Meksika’ya, Kanada’ya salça olması, Batıya hücum eden beyaz yerleşimciyi örnek alsa da o köprünün altından epeyce sular akmış görünüyor. Amerikan kapitalizmi, 1973’ten bu yana kimi iktisadi boom dönemleri dışarıda bırakılırsa, patinaj yapıyor. Sınır kapalı görünüyor; sermayenin bir kesimi bunu kabul etmeyerek kapıları kırmak istiyor.
Bu sıfır toplamlı oyun, devletin “geri dönüşü”ne ilişkin tartışmaları tetikliyor. Hem sınırsız bir birikim, hem de devletin büyümesi nasıl oluyor? Birincisi, Quinn Slobodian’ın Küreselciler kitabında da gösterdiği gibi, liberteryen/neoliberal/ordoliberal zihin dünyası, dizginsiz bir piyasa fikrinden çok, minimal bir devlet ile bunun uluslararası hukuki düzenlemesi ile ilgilidir. İkincisi, iktisadi durgunluk, Dylan Riley ile Robert Brenner’in çok tartışılan “siyasi kapitalizm” kavramsallaştırmasını haklı çıkaran bir düzenlemeye işaret ediyor: Sermayenin kârını güvence altına almak için siyasi desteğe her geçen gün daha fazla bağımlı hale gelmesiyle birlikte, ücretli işçilerin kitlesel direnişi ve “ortak bir dava” hissiyatı gitgide zorlaşmaktadır. Riley ve Brenner’a göre, bu bağlam içinde, işçi sınıfının “vasıfsız” kesimi, özellikle de “yerli” ya da “beyaz” olma “avantajına” sahipse, sosyal harcamalara yönelik topyekûn bir saldırı yoluyla geliri kendi lehine yeniden dağıtmak için kendi “birincil” kimliğine yönelir. Buna karşılık, işçi sınıfının eğitimli kesimi, büyük ölçüde kâr marjı düşük hizmet sektöründe çalıştığı için sosyal harcamaları desteklemeye ve genişletmeye çalışır. “Dolayısıyla kitlesel düzeyde,” der yazarlar, “ABD’deki siyasi çatışmanın maddi temeli, esasen işçi sınıfının bu iki kesimi arasında sosyal harcamalar üzerine yaşanan bir mücadeledir.”
Bu nedenle eğitimli/diplomalı işçiler, Demokratların oy tabanını oluşturur. Devlet teşvikli özel sektör alanlarında, özellikle sağlık ve eğitim alanlarında bu işçiler devletin aracılık ettiği bir “damlama ekonomisi” (trickle-down economics) için çabalarlar.(3) Bugün Daron Acemoğlu ve Joseph Stiglitz’in “işçi sınıfı liberalizmi” veya “ilerici kapitalizm” olarak program haline getirdikleri talepler, bu kesimin talepleridir. Yapay zekanın regülasyonuna ilişkin talepler de, “beyaz yaka” sektörünün korkularının temsilidir. Silikon Vadisi sermayesinin yeni sınır arayışında önemli bir yer kaplayan yapay zeka, PMC için “apokaliptik” tınılar barındırmaktadır.
İşçi sınıfının, özellikle beyazlardan oluşan, eğitimi zayıf kesiminin sağa kayışı ise, yazalara göre “en iyi şekilde açık maddi çıkarların bir ifadesi” olarak kavranabilir. Daha iyi seçeneklerin bulunmaması nedeniyle bu grup, işgücü piyasasındaki yerini savunmak ve küçük ölçekli varlıklarının değerini korumak için “birincil kimliklerine” yönelir. Popülist bir “arz yönlü ekonomi” anlayışını benimser ve bazı haklı gerekçelerle kendisinden uzaklaştırılıp işçi sınıfının diğer kesimlerine yönlendirilen bir “yeniden bölüşüm” mekanizması olarak gördüğü sosyal harcamalara saldırır.
Sosyal harcamalara yönelik saldırı, Riley ve Brenner’a göre “sağcı” işçi sınıfı siyasetinin merkezinde yer alır. Bu durumun mantıksız göründüğünü yazarlar da kabul ediyor. “Fakat,” diye ekliyorlar, “sermayeden emek kesimine gelir dağılımını sağlayacak açık bir yol bulunmadığında, kısa vadede kapitalist kârlılığı desteklemek rasyonel bir ikinci en iyi seçenektir.” Yazarlara göre bu, işçi sınıfının “arz yönlü” ekonomi politikalarına ve bu politikaların sosyal harcamalara yönelik saldırısına verdiği “geniş ve kalıcı desteğin” temellerinden biridir.(4)
***
Liberteryen iktisatçı ve Nobel Ödülü sahibi James M. Buchanan, sınırın (frontier) önemini şöyle anlatıyordu: Sınır, “çıkış” seçeneği sunuyordu. Eğer piyasa kendi haline bırakılırsa, devlet müdahalesi olmazsa, o tam tamına sınır ile aynı şekilde iş görecekti: Baskıcı ilişkilerden ve “bakıcı” devletten çıkış seçeneği sağlayacaktı. Sınır, özgürlüğün ruhuydu.
Çıkış veya kaçış ihtimali, Silikon Vadisi eskatolojisine damga vuran en önemli unsurlardan biri. Sınırları genişletme de bunun uzantısı: Gerek coğrafi (uzayın veya Mars’ın kolonileştirilmesi dahil!) olarak, gerek birikim hedeflerinin çeşitlenmesi olarak kaçış, apokalipsten kaçış veya apokalipsi kârlı bir yatırım kapısı dönüştürmeye çıkıyor. Yapay zeka yatırımlarının iyice bir balona dönüşmesi, bugünkü talebe göre değil, gelecekteki kaçış rotalarına yatırım yapıldığına işaret ediyor. Sermayenin büyümesi, toplumsal ihtiyaçlara göre değil, kârlılık beklentilerine göre yapılıyor. Yatırımın talep ile bağı tamamen kopuyor; gelecek üzerine spekülasyon kapitalist zihnin ana iticisi haline geliyor.
Son yazıda, çöküş senaryolarına odaklanıyoruz. Bilimkurgu veya fantezi gibi görünecek beklentiler, kapitalist eskatolojinin ana unsurları olarak önümüze seriliyor.
(1) Amerikan sınır zihniyetindeki emniyet sibobuna yerli kadınlara tecavüz edilmesi de dahil. Sosyal bir meselenin nasıl biyolojikleştirilip cinsiyet hiyerarşilerini yeniden ürettiğini göstermesi bakımından ibretlik: Greg Grandin End of a Myth [Bir Mitin Sonu] kitabında “her sınıftan, statüden ve ten renginden tüm kadınlar”ın cinsel şiddet tehdidine maruz kaldığını söylüyor; ama özellikle de köleleştirilmiş kadınlar. Uzun ama bu korkunç zihniyeti kavramak için alıntılamaya değer:
“İç Savaş’a giden on yıllar boyunca, kölelik karşıtları köleliği cumhuriyet ilkelerini aşındıran ahlaki bir kötülük olarak tanımlamaya başladılar; kölelik savunucuları ise bu kurumu cumhuriyet erdemini yüceltmeye yardımcı olan ‘olumlu bir iyilik’ olarak savunarak karşılık verdiler. Köleler, piyasada alınıp satılan metaydı. Fakat güneyli şövalyeler, çok sayıda köleye sahip olmanın, kölelik savunucularının piyasanın bayağılığının üstüne çıkmalarını ve daha rafine, şövalyece nitelikler geliştirmelerini sağladığını söylerdi. Tecavüz, bu inceliğin bir aracıydı. Köleleştirilmiş kadınlar, kölelik savunucularının ifadesiyle, beyaz erkeklerin şehvetini beyaz kadınlardan uzaklaştırmaya yardımcı olan ve güneylilerin kendi bölgelerini kibar ve terbiyeli olarak öne çıkarmalarını sağlayan ’emniyet sibopları’ idi. Georgia, Knoxville’den bir köle tüccarı olan Samuel Rutherford, New York’taki Jamestown Journal gazetesine mektup yazarak, köleliğin güneyde köleleştirilmiş kadınların maruz kaldığı cinsel terör rejimini anlatan kölelik karşıtı başyazısından şikayet ediyordu. Rutherford, başyazının doğruluğunu kabul etse de, köleleştirilmiş kadınlara cinsel erişimin ‘sizin kuzeyli kadınlarınızdan erdem bakımından çok daha üstün olan beyaz kadınlarımızın erdemleri için bir emniyet sibobu’ işlevi gördüğünü söylemişti.”
(2) Cooper bu değişime ilişkin önemli görüşler öne sürüyor. Uzun ama alıntılıyorum:
“En parlak döneminde, hissedar değerleri ideolojisi daha demokratik bir kapitalizm ve finansal servetin daha geniş bir kesime dağıtılmasını vaat etmişti. Yirmi birinci yüzyıl ise çok farklı bir tablo ortaya koydu. 2008 küresel finans krizinden bu yana hızlanan bir tempoyla, özel, kurucusu veya ailesi tarafından kontrol edilen şirketler Amerikan menkul kıymet piyasalarında yeni bir öneme kavuştu. Yeni özel finansman imkânlarının da yardımıyla, teknoloji girişimleri halka açık piyasaların cazibesinden mümkün olduğunca uzun süre uzak duruyor ve halka arz (IPO) yapmadan önce milyar dolarlık değerlemelere ulaşıyor. Halka arz yaptıklarında ise, hissedarların sahip olduğu şirketin görünüşünün ardında, içeriden bilgi sahibi kişilerin kontrolünü sağlayan kaleler kurmak için yaratıcı yollar buluyorlar. Günümüzde, piyasa değeri açısından en büyük teknoloji şirketlerinden bazıları, şirket kurucusunun önemli her konuda sıradan hissedarların çoğunluğunu geçersiz kılmasını sağlayan ‘çifte sınıf’ hisse yapılarına ve diğer karmaşık oy kullanma kurallarına dayanıyor. Kurucu kontrolündeki şirketlerin yeniden yükselişi, büyük ölçüde özel kredi piyasalarının büyümesine atfedilebilir; bu durum, kriz sonrası banka kredilerine getirilen yeni koruma önlemlerinin istenmeyen bir sonucudur. Risk sermayesi ve özel sermaye gibi özel yatırım fonları, halka açık hisse piyasalarının düzenleyici yüklerinden kaçınmak isteyen yeni şirketlere doğrudan finansman sağlanmasında giderek daha önemli bir rol oynuyorlar. Asimetrik güç yapılarına kendi tercihlerini yansıtan özel yatırım fonları, girişimci kurucular arasında da aynı otokratik eğilimleri hoş görmüş ve böylece, hem aşırı yönetici yetkileriyle hem de şaşırtıcı yeni servetleriyle öne çıkan yeni bir kurucu sınıfının yükselişine öncülük etmiştir. Özel yatırım fonlarının genel ortaklarıyla birlikte, yeni teknoloji kurucuları, Federal Rezerv’in birçok turda uyguladığı parasal genişleme politikalarının varlık değerlerinde olağanüstü bir artışa yol açtığı 2010’lu yıllar ve 2020’lerin başlarında milyarder listelerine damga vurdular. Ortaya çıkan bu beklenmedik kazanç, aile ofislerine aktarıldı; bu, akrabalık temelli servet koruma fonlarıdır ve kendileri de özel yatırım alanında agresif aktörler haline gelmiştir. Özel kapitalizm ekosistemindeki çeşitli aktörler arasındaki ilişkiler son derece iç içe geçmiştir: Başarılı kurucular ve emekliye ayrılan genel ortaklar, servetlerini istisnasız olarak aile ofislerine emanet ederler; aile ofisleri ise paralarının büyük bir kısmını özel sermaye fonlarına, girişimlere ve kurucuların kontrolündeki diğer şirketlere yatırır. Bunlar, aile servetinin korunması ile girişimci inovasyonun gereklilikleri arasında sınırların giderek bulanıklaştığı ‘patrimonyal’ kapitalizme doğru bir eğilimi örnekler.” Dolayısıyla hiper-finansallaşma dönemi ile post-neoliberal dönemin “müesses nizam karşıtı” politikaları uyumludur.
(3) Riley ve Brenner, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, vakıflar ve hayır kurumları dünyasının “sertifikalı profesyoneller” için bir başka istihdam alanı olduğuna işaret ediyor ve ABD’de bu sektörde çalışanların sayısının artık imalat sektöründeki işçi sayısını aştığını hatırlatıyor. Yazarlara göre bu kuruluşlar, kendilerini sosyal sorunlara, özellikle de ırk ayrımcılığına teknokratik çözümler sunmaya adamıştır.
(4) Yazarlar, işçi sınıfının mülk sahibi olabilmiş bazı ayrıcalıklı kesiminin de doğal olarak ücret gelirlerine ve vergilere karşı sağcı-muhafazakâr politika önerilerini alıcısı olduğunu yazıyor.
Amerika
Microsoft’un veri merkezi yatırımı New York’un elektrik talebini aşacak

Microsoft, bulut ve yapay zeka hizmetlerindeki sunucu açığını kapatmak amacıyla veri merkezlerinin kapasitesini 2032’ye kadar üçe katlayıp 38 gigavatın üzerine çıkarmayı hedefliyor. Planlanan bu enerji miktarı, New York eyaletinin zirve dönemdeki elektrik tüketimini aşıyor.
Amerikan teknoloji şirketi Microsoft, veri merkezlerinin kapasitesini 2032 yılına kadar üç kattan fazla artırarak 38 gigavatın üzerine çıkarmayı planlıyor.
Bloomberg’in konuya aşina kaynaklara dayandırdığı haberine göre, hedeflenen bu kapasite, New York eyaletinin en yüksek tüketim dönemlerindeki elektrik ihtiyacını geride bırakıyor.
Kapasite artışı, Microsoft’un bulut hizmetleri ve yapay zeka operasyonlarında yaşadığı işlem gücü yetersizliğini aşmasını amaçlıyor.
Şirketin dünya genelindeki veri merkezi ağının mevcut elektrik kapasitesi yaklaşık 12 gigavat seviyesinde seyrediyor.
Gelecekteki kapasitenin yaklaşık üçte birinin yapay zeka donanımlarına ayrılması hedefleniyor. Bu alandaki güncel tüketim ise 2 gigavat civarında kalıyor.
Sunucu kapasitesindeki yetersizlik, Microsoft’u ABD ve Avrupa’daki bazı merkezlerinde yeni bulut aboneliklerini sınırlandırmak zorunda bıraktı. Bu durum nedeniyle müşterilerin bir bölümü rakiplerle sözleşme imzaladı.
Tesis inşasını hızlandıran şirket, Atlanta bölgesi dahil yeni merkezler kuruyor. Son mali yılda sermaye harcamaları 145 milyar dolara ulaşan şirketin harcamalarında, analistlerin değerlendirmelerine göre yükseliş sürecek.
Tesislerin inşasının yıllar alması, talep ve teknolojideki değişimlerin sürmesi sebebiyle mevcut planlar revizyona uğrayabilir.
Microsoft, programın ayrıntılarına dair henüz açıklama yapmadı.
Daha önce şirket içi değerlendirmelerde, yapay zeka merkezleri inşasının elektrik, su tüketimi ve karbon emisyonları nedeniyle çalışanlar arasında kaygı yarattığı kabul edilmişti.
Microsoft, su verimliliğini artırdığını ve yenilenebilir enerji kaynaklarını güçlendirdiğini savunuyor.
Amerika
“Teknoloji devleri gençlerin tepki odağında petrolün yerini aldı”

ABD’li kayaç petrolü üreticisi Diamondback Energy şirketinin yöneticisi Kaes Van’t Hof, teknoloji devlerinin petrol şirketlerinin yerini alarak kamuoyunun bir numaralı hedefi haline geldiğini söyledi. Van’t Hof, yüksek gelir ve kariyer arayışındaki gençlerin enerji sektörüne ilgisinin arttığını savundu. Bloomberg verileri ise sektörde üretimin rekor kırmasına karşın son on yılda 250 bin kişilik istihdam kaybı yaşandığını gösteriyor.
ABD merkezli kayaç petrolü üreticisi Diamondback Energy şirketinin tepe yöneticisi Kaes Van’t Hof, teknoloji devlerinin kamuoyu nezdinde petrol şirketlerinin yerini alarak “bir numaralı halk düşmanı” haline geldiğini söyledi.
Financial Times gazetesine konuşan Van’t Hof, iyi gelir ve güçlü kariyer fırsatları arayan gençlerin artık petrol sektörünü dışlanan bir alan olarak görmediğini vurguladı.
Teknoloji şirketlerinin, özellikle veri merkezlerinin inşası nedeniyle yoğun bir toplumsal baskıyla karşı karşıya kaldığını belirten Van’t Hof, enerji sektörüne yönelik yaklaşımın ise dönüştüğünü savundu.
The New York Times gazetesinin daha önce yer verdiği haberde, veri merkezlerine yönelik endişelerin çevreye dönük tehditler ve sohbet robotlarına olan bağımlılıkla bağlantılı olduğu aktarılmıştı.
Van’t Hof, toplumun enerjinin gündelik hayattaki vazgeçilmez rolünü artık çok daha iyi kavradığına dikkat çekti.
Gelişmeleri değerlendiren Diamondback yöneticisi, şu ifadeleri kullandı:
“Birkaç yıl öncesine kadar neredeyse her gün petrol sektörünün öldüğüne dair makaleler çıkıyordu. Ancak bugün insanların bunun saygın, iyi ödeme yapan, ayrıca yapay zeka ile enerjinin kesiştiği bir alan olduğunu anladığını düşünüyorum.”
Söz konusu dönüşümün istihdam piyasasına da yansıdığını kaydeden Van’t Hof, sektöre genç yetenek akışı yaşandığını ve staj başvurularında artış görüldüğünü dile getirdi.
Van’t Hof, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü: “Enerji sektörü havalı olabilir mi? Evet, sanırım öyle. Artık asıl bilişimciler kötü adam olarak görülüyor.”
Teksas merkezli olan ve kayaç petrolü çıkaran Diamondback, 56 milyar dolarlık ciroya sahip. Şirket, ABD’nin güneyindeki geniş petrol ve doğalgaz bölgesi Permian Havzası’nın en büyük bağımsız petrol üreticisi konumunu elinde tutuyor.
Öte yandan Bloomberg, Temmuz ayında geçtiği haberde ABD petrol ve doğalgaz sektörünün son on yılda istihdamını yaklaşık yüzde 40 oranında azalttığını duyurmuştu.
Bu oran 250 bin kişilik iş kaybına denk gelirken, söz konusu pozisyonların büyük kısmının geri dönmeyeceği kaydedildi.
İstihdamdaki bu sert düşüşe rağmen, aynı dönemde ham petrol üretimi yüzde 50 artış kaydetti.
Bloomberg’in aktardığına göre 2014 yılındaki fiyat çöküşünün ardından yatırımcılar şirketlerden daha yüksek verimlilik ve kâr talep etmeye başladı.
Bu baskı; işten çıkarmaları, şirket birleşmelerini, ileri teknolojilerin kullanımını, otomasyonu ve robotik sistemleri beraberinde getirdi.
Ajansın hesaplamalarına göre sektörde 2023 yılının başından bu yana gerçekleşen birleşme ve devralma işlemlerinin toplam hacmi 500 milyar doları aştı ve önceki üç yıllık dönemin toplamını yüzde 20’den fazla geride bıraktı.
Güncel verilerle ABD’deki ham petrol üretimi günlük 13,8 milyon varille rekor seviyeye ulaşsa da sektördeki istihdam son üç yılın en düşük seviyesinde seyrediyor.
Ülkedeki enerji şirketleri, 2014 yılında çalışan sondaj kulelerinin üçte birinden daha azıyla faaliyet gösteriyor; ancak sahadaki her bir kule artık o döneme kıyasla yaklaşık dört kat daha fazla petrol üretiyor.
Avrupa6 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa6 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa6 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya5 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor









