Bizi Takip Edin

Diplomasi

Diken üstünde Türkiye-Suriye ‘normalleşmesi’

Yayınlanma

Ankara ile Şam’ın ‘istihbari’ düzeyde sürdürdüğü ilişkilerin seviyesinin yükseltilebileceğine dair sinyaller terör örgütlerini harekete geçirdi. Son bir haftada Suriye’nin kuzeyinde yaşananlar, bölgedeki statükonun iki ülke için de büyük tehdit olduğunu bir kez daha gösterdi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, Suriyeli mevkîdaşıyla görüştüğünü duyurması ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın “Şam ile ilişkiler direkt hale gelebilir, seviyesi de yükselebilir” açıklamasına MHP lideri Devlet Bahçeli’nin olumlu desteği konuşulurken sınır bölgesi, terör örgütlerinin kışkırtmalarına sahne oluyor.

Bakan Mevlüt Çavuşoğlu, geçen hafta “Bağlantısızlar Toplantısı’nda, Suriye Dışişleri Bakanıyla ayaküstü kısa bir sohbet ettiğini” açıkladı, Şam’ın terörle mücadelesine destek vereceklerini söyledi ve Suriye’nin kuzeyinde Türk bayrağı yakılmasına kadar varan eylemlere neden olan şu açıklamayı yaptı: “Muhalefetle Suriye’deki rejimi bizim bir şekilde anlaştırmamız lazım.” Çavuşoğlu’ndan sonra AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, “Şam ile ilişkiler direkt hale gelebilir, seviyesi de yükselebilir” dedi ve “normalleşme” sürecine Cumhur İttifakı’nın diğer bileşeni MHP Genel Başkanı Lideri Devlet Bahçeli’den destek geldi: “Türkiye’nin Suriye konusunda attığı adımlar değerli ve isabetlidir.”

Tartışmaların odağı: İdlib

Çavuşoğlu’nun açıklamasından saatler sonra, Türkiye sınırında TSK’nın YPG ve IŞİD’den temizleyip Şam’ın terör örgütü olarak gördüğü Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’ nu yerleştirdiği ve Birleşmiş Milletler ile Türkiye’nin de terör örgütleri listesinde bulunun HTŞ dahil irili ufaklı bir çok terör örgütünün barındığı bölgelerden Suriye ordusuna saldırı düzenlenmesinin yanı sıra Türkiye aleyhine de gösteriler yapıldı. Gösterilerde Türk bayrağının yakılması ve TSK gözlem noktalarının taşlanması gibi eylemler, hükümete yakın çevreler tarafından bölgede bulunmayan “YPG ve rejimin” hanesine yazıldı. Böylece yeni adı Suriye Ulusal Ordusu (SMO) olan ÖSO ve hem Rusya hem Suriye ile Türkiye’nin arasındaki en büyük sorunlardan biri olan “İdlib’deki örgütler” aklanmaya çalışıldı.

Ancak Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeleri yakından takip edenler biliyor ki, gösteriler söz konusu bölgelerde Türkiye aleyhine gerçekleşen ilk eylem değil. Rusya ve İran’la Astana Süreci’nde atılan çeşitli adımlardan sonra bir çok kez TSK’yı hedef alan çeşitli saldırılar yaşandı, bazılarında Türk askerleri şehit oldu. Bu bölgede TSK’ya yönelik saldırılarda, eylemi gerçekleştiren örgüt, hiç bir zaman açıklanmadı. Belki gerçekten hangi örgüt olduğu tespit edilemediğinden… Ancak sırf bu saldırılar bile, bin tane isim altında bölgede barınan örgütlerin, Suriye’nin yanı sıra “gerektiğinde” Türkiye için de büyük bir sorun teşkil ettiğini gösteriyor.

Türkiye’nin, Rusya ile imzalanan mutabakatlarla sorumluluğunu üstlendiği “terör örgütlerini ılımlı muhaliflerden ayırma” görevini yapmadığına/yapamadığına ve sittin sene bölgede varlık gösterip Suriye’nin bu bölgeleri geri almasını engelleyemeyeceğine göre, İdlib hatta Suriye’nin kuzeyindeki diğer bölgelerdeki mevcut statükonun devamı için sürdürdüğü ısrarından vazgeçmesi gerekiyor.

Bir diğer odak: YPG

ÖSO ve onlarca terör örgütünün barındığı bölgelerde yapılan “gösteriler”den sonra dün de diğer bir terör örgütü YPG’den kışkırtma eylemleri peş peşe geldi. Suriye’nin YPG denetimindeki Ayn el-Arap (Kobani) bölgesinden Gaziantep’in Karkamış ilçesi ve Şanlıurfa’nın Birecik ilçesine saldırı düzenlendi. Karkamış’a yapılan saldırıda ölen ve yaralanan olmazken, Birecik ilçesi Çiçekalan Hudut Karakolu’na düzenlenen saldırıda bir asker şehit oldu, yaralanan dört asker ise hastaneye kaldırıldı. Bu sabah yaralı askerlerden birinin daha şehit düştüğü duyuruldu. Saldırı sonrası bölgeye takviye ekipler sevk edilirken TSK’nın “hedefleri” ateş altına aldığı açıklandı ve Milli Savunma Bakanlığı (MSB) “13 teröristin etkisiz hale getirildiğini” bilgisini paylaştı. Karkamış’ta bir camiden yapılan “Türk Ordusu birazdan terör örgütü PKK’ya operasyon düzenleyecektir. Lütfen evlerinizden çıkmayın” anonsu halkta hareketlilik yaratsa da Gaziantep Valisi Davut Gül, anonsların maksadını aştığını, rutinin dışında bir durum söz konusu olmadığını açıkladı ve “Sorumlu kamu görevlileriyle ilgili soruşturma açılmıştır” dedi.

PKK’ya yakın haber siteleri saldırı sonrası TSK’nın Haseke, Kamışlı, Tel Tamir, Münbiç ve Afrin’in bazı noktalarını vurduğunu duyurdu. İngiltere merkezi Suriye İnsan Hakları Gözlemevi ise Türk uçaklarının Ayn el-Arap’ın batısında Suriye yönetimine ait bir askeri üssü hedef aldığını ve en az 11 kişinin hayatını kaybettiğini iddia etti. Suriye’nin resmi haber ajansı Sana da askeri kaynaklara dayandırdığı haberinde TSK’nın Halep kırsalındaki “saldırılarında” üç Suriye askerinin hayatını kaybettiğini, altısının da yaralandığını yazdı. Öncelikle Şam’ın resmi açıklamalarını Sana üzerinden “gayriresmi” şekilde yaptığını hatırda tutmakta fayda var. Yani Suriye askerlerinin hayatını kaybettiğini doğru kabul etmek gerekiyor.

‘Suriye ordusu YPG ile işbirliği yapıyor’ iddiası

Hatırlayalım: TSK’nın YPG’yi sınırından 30 kilometre uzaklaştırmak için 9 Ekim 2019’da başlattığı Barış Pınarı Harekâtı’ndan sonra 22 Ekim’de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soçi Mutabakatı’nı imzaladı. Mutabakatın maddelerinden biri şuydu: “Rus askeri polisi ve Suriye sınır muhafızları, Barış Pınarı Harekât alanının dışında kalan Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafına, YPG unsurları ve silahlarının Türkiye-Suriye sınırından itibaren 30 kilometrenin dışına çıkarılmasını temin etmek üzere girecektir.”

Nitekim mutabakattan sonra Suriye ordusu Ayn el Arap, Münbiç, Tel Tamir gibi 30 kilometre alanında kalan bölgelere Rus askeri unsurlarıyla birlikte girdi. Ancak ne YPG’nin “kazanımlarını” kolay yoldan bırakmaya niyeti vardı ne de Suriye ordusunun ABD destekli YPG ile mücadele edecek gücü. Üstelik Rusya da YPG’nin ABD’nin elinde bir silah olarak kullanılmasındansa bulunacak bir formülle Suriye yönetimine ve ordusuna eklemlenmesini istiyordu. Dolayısıyla mutabakata rağmen söz konusu bölgelerdeki YPG varlığı harekât öncesindeki gibi devam etti, Suriye ordusunun varlığı ise temsiliyet düzeyinde kaldı. Şam’ın Rusya arabuluculuğunda YPG ile oturduğu masadan anlaşma çıkmadı. Çünkü Şam, YPG’nin “özerklik” talebini “Rusya’ya rağmen” hiç bir zaman kabul etmedi. “Rusya’ya rağmen”in anlamı, Rusya’nın YPG’ye özerklik için ısrar etmesinden değil, YPG’nin statüsü ile çok da ilgilenmediğinden… En başta da belirttiğim gibi Rusya’nın esas amacı ABD’nin Suriye’deki “tek silahını” elinden almak.

YPG ile tek başına mücadele edemeyeceğini bilen Şam da bugüne kadar TSK’nın YPG’yi hedef alan tüm harekâtlarından YPG’yi silah bırakmaya zorlamak için faydalandı. Türkiye’nin bölgeye yeni bir harekât düzenleyeceği sinyallerini vermesinden sonra da “bölgeye gelmek için” örgüte silah bırakmayı kabul ettiremedi belki ama YPG denetimindeki bölgelere Suriye bayrağı ve devlet kurumlarına Esad fotoğrafları asılmasını istedi.

Böyle bir ortamda üstelik Türkiye, YPG ile mücadele konusunda Şam ile aynı noktada olduğunu resmi ağızdan açıklamasına ve ilişkilerde vites yükseltme niyetinin beyanına rağmen neden Suriye ordusunu vurdu?

Türkiye’nin olası iki mesajı

Öncelikle Türkiye resmi olarak Suriye ordusunu vurduğunu duyurmadı. Ancak “yanlışlıkla” vurmuş olma ihtimali de sıfıra yakın. Bu tabloda YPG ile birlikte Suriye ordusunun da hedef alınmasının iki amacı olabilir. Birincisi, Suriye ile normalleşme adımı, İdlib ve TSK’nın IŞİD ve YPG’den temizlediği bölgelerde varlık gösteren Ankara’ya yakın “ılımlı muhalefet”te çok büyük tepkiye yol açtı. Türkiye eğitip donattığı unsurların “elinden kayıp gitmesini” istemiyor. Çünkü böyle bir senaryo, sınırda çok daha büyük tehditlere yol açma tehlikesi taşıyor. Çavuşoğlu’nun tartışma yaratan açıklamasından sonra “ılımlı muhalefetle” içli dışlı olan düşünce kuruluşlarındaki analizcilerin “Bütün kazanımlarımızı kaybederiz” diye feryat etmesi bundan. Ankara, Suriye’yi hedef alarak “ılımlı muhalefetteki” tepkiyi dindirmek en azından hafifletmek istemiş olabilir.

İkincisi mesaj ise bölgede yeni bir Türk operasyonuna karşı çıkan ve mücadele edeceğini ilan eden Şam yönetimine: “Bölge sizin denetiminizdeyse bu bölgeden bana yönelecek saldırılardan siz sorumlusunuz. Eğer değilse operasyona itiraz etmeyin.”

Suriye şimdilik, en azından resmi olarak Türkiye’ye karşılık vermedi ama bu “mesajın” normalleşme sürecine Şam nezdinde katkı yapması mümkün değil. YPG’nin çatı örgütü Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Medya Sorumlusu Ferhad Şami’nin yaşananlarla ilgili açıklaması kışkırtmanın şimdilik hedefine ulaşmadığını gösteriyor: “…. Şam hükümetinin bombardıman altındaki yerlerde bulunması, Türk devletinin saldırılarını engellemedi. Şam hükümeti, bu saldırılara karşılık vermede kararsız. Bu saldırılar, işgalci Türk devletinin Şam hükümetiyle yaptığı istihbarat görüşmelerinin olduğu bir süreçte yaşanıyor. Bu yüzden bu bir şüphe yaratıyor ve kafalarda soru işaretlerine yol açıyor.”

Yaşananlar gösterdi ki…

İki ülkenin diplomatik ilişkileri ne zaman kurabileceği muamma. Ama bilinen ve bir kez daha görünen gerçek şu: İdlib’deki statüko ve YPG’nin devletleşme süreci Türkiye ve Suriye’nin güvenliğine büyük tehdit oluşturuyor. İdlib ve YPG kaynaklı tehditler ortadan kaldırılmadıkça da Türkiye-Suriye ilişkileri diken üstünde olmaya devam edecek. Ayrıca iki ülke için de hayati olan sorunun çözümü, tehditten aynı derecede etkilenmeyecek Moskova ya da Tahran’da değil. Ufukta Ankara ve Şam’ın anlaşması dışında ikinci bir çözüm seçeneği görünmüyor.

 

 

 

Diplomasi

Türkiye ve BM Karadeniz’de ateşkes için masaya dönüyor

Yayınlanma

Bloomberg’ün haberine göre Türkiye ve Birleşmiş Milletler, Karadeniz’de seyrüsefer ve liman güvenliğini sağlamak amacıyla Rusya ve Ukrayna ile ekim ayı başında yeni görüşmeler yapmayı planlıyor. Hazırlıkları New York’taki kapalı toplantıda ele alınan sürecin, 2022’deki tahıl koridoru modeline dayanması öngörülüyor.

Türkiye ve Birleşmiş Milletler (BM), Karadeniz’de ateşkes sağlanması ve ticari seyrüsefer güvenliğinin tesis edilmesi amacıyla Rusya ve Ukrayna ile yeni müzakereler yürütmeye hazırlanıyor.

Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre tarafların katılımıyla planlanan temaslar ekim ayı başında gerçekleşecek. Girişimin temel hedefini ise limanların, sivil gemilerin ve enerji altyapısının korunması oluşturuyor.

Diplomatik sürecin zeminini oluşturmak üzere eylül ayı sonunda BM Genel Kurulu kapsamında basına kapalı bir toplantı yapıldı. Söz konusu görüşmede Türkiye, ABD, Avrupa ülkeleri, Mısır ve Hindistan’dan yetkililer yer aldı.

Toplantıya ait belgelerde, tarafların ticari seyrüsefer özgürlüğünü, limanların ve enerji altyapısının güvenliğini kapsayan, “dar çerçeveli ve karşılıklı fayda sağlayan bir anlaşmayı” ele aldıkları kaydedildi.

Planlanan sürecin, 2022 yılında varılan Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması modelini izlemesi öngörülüyor.

Söz konusu dönemde, Ukrayna limanlarından tahıl ve gıda ürünlerinin güvenli sevkiyatını sağlayan sözleşmenin yanı sıra Rusya ile BM Sekretaryası arasında Rus gıda ve gübre ihracatının kolaylaştırılmasına yönelik bir mutabakat zaptı imzalanmıştı.

Kremlin, kendi ürün ve gübre ihracatının önündeki engellerin kaldırılmasına dair maddelerin yerine getirilmediğini savunarak 2023 yılında anlaşmayı askıya almıştı.

Moskova yönetimi, kendi şartları karşılanana kadar tahıl koridoruna dönmeyeceğini belirtiyor.

Ekonomim gazetesi de ağustos ayı sonunda Ankara’nın Karadeniz’deki tahıl girişimini yeniden canlandırmak adına temaslarını yoğunlaştırdığını yazmıştı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise 1 Ekim’de düzenlenen Valday Forumu’ndaki konuşmasında, Rus rafinerilerine yönelik saldırıların durdurulması karşılığında Ukrayna gemilerini vurmama yönündeki teklifleri kabul etmeyeceğini dile getirdi.

Putin: Savaşı biz başlatmadık, bizimle savaşmaya başladılar

Karadeniz’deki askeri çatışmalara değinen Putin, yalnızca askeri gemileri veya askeri kargo taşıyan tekneleri hedef aldıklarını savundu. İsabet alan gemilerde ikincil patlamalar yaşandığını ve bunun askeri yüke işaret ettiğini öne süren Rus lider, Ukrayna ordusunun sivil yük taşıyan Rus tanker ve gemilerine saldırmaya başladığını iddia etti.

Putin, Ukrayna’nın ilk 10 günde 40 Rus gemisini devre dışı bıraktığını, süreç boyunca hasar gören toplam gemi sayısının ise 100’ü aştığını belirtti.

Rus lider, Moskova’nın bu eylemlere karşılık verdiğini ifade ederek her taraftan gelen saldırıları durdurma çağrılarına tepki gösterdi.

Öte yandan Estonya, Rusya ve Belarus menşeli tahıl ürünlerinin kendi toprakları üzerinden transit geçişini yasakladı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Mısır’a askeri yardım konusunda insan hakları şartını kaldırdı

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısır’a verilecek 300 milyon dolardan fazla tutardaki askeri yardım için insan hakları şartlarından feragat ettiğini belirtti.

Açıklamada bu kararın, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana Kahire’nin “yardımcı rolünü” göz önünde bulundurularak alındığı vurgulandı.

Mısır, 1979 yılında İsrail ile barış antlaşması imzaladıktan sonra ABD’den önemli ölçüde destek almaya başlamıştı.

Ülke, 1980’lerin sonlarından bu yana her yıl yaklaşık 1,3 milyar dolarlık ABD askeri yardımı alıyor.

Bu yardımın bir kısmı, ulusal güvenlik gerekçesiyle feragat edilebilen insan hakları ve demokrasi ile ilgili koşullara tabi.

Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde de dahil olmak üzere fonların kesilmesi, geçmişte Kahire ile Washington arasında gerginliklere yol açmıştı.

Reuters’ın eline geçen, 21 Eylül tarihli ve çeşitli Kongre komitelerine hitaben yazılmış bir mektupta, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “2025 mali yılı Mısır’a yönelik 320 milyon dolarlık Yabancı Askeri Finansman programı kapsamında sertifika şartından feragat etme kararı aldığı” belirtildi.

Bu muafiyet daha sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından da doğrulandı.

Kararı gerekçelendiren ek notta, askeri yardımın bu kısmının “terörle mücadele, sınır güvenliği veya nükleer silahların yayılmasının önlenmesi programları için gerekli olduğu ya da başka şekillerde ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları açısından önemli olduğu” belirtildi.

4 Eylül tarihli ve Rubio’nun imzasını taşıyan notta, “Bu muafiyet yetkisinin kullanılması, özellikle ‘Epic Fury Operasyonu’ sonrasında Mısır’ın üstlendiği yardımcı rol göz önüne alındığında, ABD-Mısır ilişkileri ve ABD’nin ulusal güvenlik öncelikleri açısından hayati önem taşımaktadır,” denildi.

“Epic Fury Operasyonu”, ABD ordusunun Şubat ayı sonlarında İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı harekât için kullandığı isim.

Washington’daki mektubu bilen iki kaynağın gerçekliğini doğruladığı Dışişleri Bakanlığı notunda, Mısır’ın “yardımcı rolü” olarak adlandırılan konuya ilişkin ayrıntılı bilgi verilmedi.

Dışişleri Bakanlığı’nın Mısır’a yönelik askeri yardıma ilişkin yıllık kararı, genellikle 30 Eylül’de sona eren bir önceki mali yıl için ayrılan fonları kapsar.

Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Rubio’nun ABD’nin güvenliği adına bu onaydan feragat ettiğini ve ABD’nin Mısır hükümetiyle çeşitli konularda işbirliğini sürdürdüğünü belirtti.

Sözcü, e-posta yoluyla gönderilen bir açıklamada, “Bu feragat kararı, bölgedeki önemli güvenlik sorunlarının yaşandığı bir dönemde Mısır ile güvenlik işbirliğini sürdürmenin önemini kabul etmektedir,” dedi.

Mısır Dışişleri Bakanlığı ise konuyla ilgili hemen bir yorumda bulunmadı.

İran savaşının yayılma etkisi, Mısır da dahil olmak üzere ABD’nin güvenlik ortaklarına yüksek bir bedel ödettirdi.

Artan yakıt fiyatları ve diğer aksaklıklar nedeniyle Mısır ekonomisi zorlu bir dönemden geçiyor.

Biden yönetimi altında ABD, Mısır’ın insan hakları sicili nedeniyle yıllık askeri ödeneğin bir kısmını birçok kez geri çekmişti.

2024 yılında, Hamas’ın liderliğinde 7 Ekim’de İsrail’e düzenlenen saldırı ve bunun sonucunda Gazze’de çıkan savaşın ardından, Biden yönetimi insan hakları şartlarını bir kenara bırakarak, 1,3 milyar dolarlık tahsisatın tamamını, yönetiminin ilk kez Mısır’a aktarmıştı.

İnsan hakları örgütleri, Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi yönetimi altında Mısır’ı işkence ve zorla kayıplar da dahil olmak üzere yaygın insan hakları ihlalleriyle uzun süredir suçluyor.

Bu hafta Mısır polisi, bir doğrulama ve araştırmacı medya kuruluşundan altı gazeteciyi, yasaklanmış Müslüman Kardeşler adına yanlış bilgi yaymakla suçlayarak gözaltına aldı.

Mısırlı yetkililer, insan hakları sorunlarını ele almak için adımlar attıklarını belirtiyor. Sisi, istikrarın her şeyden önemli olduğunu ve hükümetin temel ihtiyaçları karşılamaya çalışarak insan haklarını desteklediğini söyledi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English