Dünya Basını
Dugin: İsrail, Batı hegemonyasının aracından başka bir şey değil

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale İsrail-Hamas savaşını, tek kutupluluk-çok kutupluluk mücadelesi bağlamında ele alıyor. Makalenin yazarı Rus stratejist Aleksandr Dugin, Türkiye’de de tanınan bir isim. Rus Jeopolitik Okulu ve Avrasya Hareketi’nin kurucusu olan Dugin, Avrasya önerisinin en büyük savunucularından biri. Jeopolitiğin Temelleri, Dördüncü Siyasi Teori, Çok Kutuplu Dünya Teorisi ve 24 ciltlik Noomakhia dahil altmıştan fazla kitabı var. Kimi zaman tartışmalı fikirlere imza atsa da bu düşüncelerin ilham verici ve orijinal olduğu herkes tarafından kabul ediliyor.
***
Aleksandr Dugin: Yeni dünya düzeni ve Gazze savaşı için vizyonum
Çok kutuplu bir dünyada İsrail ve Ukrayna, Batı hegemonyasının temsilcileridir.
Aleksandr Dugin
Mevcut küresel düzen bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet bloğunun dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya doğru bir kaymaya tanık oluyoruz.
Bu çok kutuplu dünyanın temelleri, Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika’yı içeren kilit oyuncularla giderek daha belirgin hale geliyor. Bu oluşumlar, birçoğu BRICS grubu içinde birleşmiş olan farklı medeniyetleri temsil etmektedir.
Özellikle 2023 Johannesburg zirvesinden sonra bu grup, Suudi Arabistan Krallığı, İran ve Mısır gibi İslam dünyasından önemli ülkelerin yanı sıra Afrika perspektifini güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin’i de içerecek şekilde genişledi.
Bu genişleme, çok kutuplu dünya düzeninin artan etkisinin altını çizerken Batı hegemonyasının zayıfladığına işaret ediyor.
ABD ve Batı’nın tek taraflı hakimiyetini koruma kararlılığı
Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı güçler tek taraflılık kavramına kararlılıkla sarılıyor. Küresel liderliğin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Süregelen bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğunlaşan mücadelenin damgasını vurduğu çağımızın temel çelişkisi olarak duruyor.
Bu bağlamda, küresel siyasetteki temel çatışmaları ve gelişmeleri, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya’yı zayıflatma çabalarını incelemek elzem. Bu dinamik, Ukrayna’da süregelen çatışmanın aydınlatılmasına yardımcı olur.
Batı dünyasının Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’ye verdiği destek, büyük ölçüde Rusya’nın özerk bir küresel aktör olarak yeniden ortaya çıkmasını engelleme arzusundan kaynaklanıyor ki bu da Devlet Başkanı Vladimir Putin’in görev süresi boyunca savunduğu bir hedef.
Putin, Rusya Federasyonu’nun siyasi egemenliğini güçlendirdi ve Rusya’nın sadece Batı hegemonyasına karşı çıkmakla kalmayıp aynı zamanda onun değer sistemini de reddeden bağımsız bir medeniyet olarak statüsünü giderek daha fazla vurguladı.
Rusya, geleneksel değerlere olan bağlılığını açık bir şekilde teyit ederken, eşcinsel hakları gündemini ve Rusya’nın sapma ve sapkınlık olarak algıladığı diğer Batılı ideolojik standartları desteklemesi de dahil Batı liberalizmini kesin bir şekilde reddetti.
Buna karşılık Batı, Kiev’deki 2014 darbesini aktif olarak destekledi, Ukrayna’ya kapsamlı askeri yardım sağladı, ülke içinde neo-Nazi ideolojisinin yayılmasını teşvik etti ve Rusya’yı olağanüstü bir askeri operasyon başlatması için kışkırttı.
Putin’in müdahalesi olmasaydı, Kiev muhtemelen bağımsız olarak benzer adımlar atacak ve Ukrayna’da çok kutupluluk ile tek kutupluluk arasındaki şiddetli mücadelede ilk cephenin açılmasına yol açacaktı.
Aynı zamanda Putin liderliğindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi dünyanın iki kutbundan biri olamayacağının bilincindedir.
Çin, İslam, Hint, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya onları gerçek ve adil bir çok kutuplu düzende potansiyel müttefikler ve ortaklar olarak görüyor ki bu perspektif henüz dünyanın geri kalanı tarafından yaygın olarak kabul görmüyor.
Bununla birlikte, özellikle Pasifik bölgesinde tek kutupluluk ve çok kutupluluk arasındaki çatışmada bir sonraki parlama noktası olmaktan kurtulan Tayvan’la ilgili durumun da gösterdiği gibi, çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.
İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı daha geniş bir çatışmaya işaret ediyor
İsrail ve Gazze Şeridi’nde yaşanan olaylar bu konuyla yakından bağlantılı. İki trajik olay hızlı bir şekilde art arda meydana geldi. İlk olarak Hamas’ın İsrail’e saldırması sonucu çok sayıda sivil hayatını kaybetti ve rehin alınanlar oldu.
Daha sonra İsrail, Gazze Şeridi’ne, özellikle kadınlar ve çocuklar arasında önemli sayıda sivilin ölümüne yol açan, yüksek düzeyde vahşet olarak karakterize edilen misilleme saldırıları başlattı. Bu eylemler tartışmasız bir şekilde insan hakları ihlali ve insanlığa karşı suç teşkil ediyor ve herhangi bir haklı gerekçeden yoksun.
Ancak aynı zamanda, İsrail’in “lex talionis” ilkelerini (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz, dişe diş gibi, derece ve tür açısından suçlunun suçuna uygun olması gerektiğini öngören bir ilke) uygulaması, yaygın olarak soykırım olarak tanımlanan Gazzeliler için acımasız yaşam koşullarıyla sonuçlandı.
Hem Hamas’ın saldırısı hem de İsrail’in tepkisi, siyasi çatışmaları çözmek için kabul edilen insani yöntemlerin çerçevesi dışında eylemler olarak nitelendiriliyor.
Daha sonra jeopolitik manzara devreye giriyor ve İsrail’in eylemlerinin büyüklüğü önemli ölçüde daha büyük olsa da Gazze Şeridi’ndeki durumun değerlendirilmesi yalnızca buna bağlı değil; daha ziyade, altta yatan jeopolitik eğilimlere bağlı.
Hamas’ın saldırısı ve İsrail’in buna verdiği karşılık Batı ile İslam dünyası arasında daha geniş çaplı bir çatışmaya yol açtı. Bu çatışma, Gazze’deki sivil halka karşı işlenen suçların açık niteliğine rağmen İsrail’e verilen koşulsuz ve tek taraflı destekten kaynaklanıyor.
Yoksul ve izole bölgelerde yaşamak üzere topraklarından sürülen Filistinlilerin karşılaştığı adaletsizliklere dikkat çeken İslam dünyası İsrail’in Gazze ve daha geniş Filistin topraklarındaki eylemleri karşısında ayrı bir kutup olarak tasvir ediliyor.
Filistin meselesinin Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları, ayrıca Yemen, Suriye, Irak ve Libya’daki iç çatışmalara karışan grupları bir araya getiren birleştirici bir güç işlevi görmesiyle İslam dünyasının birliği yadsınamaz hale geldi.
Bu konu Pakistan, Endonezya, Malezya ve Bangladeş gibi ülkeleri de doğrudan ilgilendiriyor.
Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, Rusya ve Afrika’da yaşayan Müslümanlar da bu duruma kayıtsız kalamazlar. Özellikle, aralarındaki siyasi farklılıklara rağmen Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinliler onurlarını korumak için ortak bir çaba içerisinde.
Filistin davası ve Amerika Birleşik Devletleri
Son yıllarda ABD, Müslümanların Filistin meselesi etrafında birleşmesini engelleme ve onları İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmede başarılı oldu.
Ancak bu tür girişimler artık başarılı olamıyor. İsrail’e verilen açık destek devam ederken tüm bu çabalar son haftalarda boşa çıktı. İsrail’in Gazze’de tüm dünya kamuoyunun şahit olduğu kitlesel sivil katliamı, İslam dünyasını kendi içindeki farklılıkları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan karşı karşıya gelmeyi düşünmeye zorluyor.
İsrail, tıpkı Ukrayna gibi, zorba ve acımasız Batı hegemonyasının bir aracından başka bir şey değil. Suç işlemekten ya da ırkçı söylem ve eylemlerden çekinmiyor.
Ancak sorunun kökeni İsrail’in kendisinde değil, tek kutuplu dünya çerçevesinde jeopolitik bir araç olarak oynadığı rolde yatıyor. Bu, Başkan Vladimir Putin’in kısa süre önce “böl ve yönet” ilkesine dayalı sömürgeci taktikler uygulayan küreselciler için bir metafor olan “örümcekler” tarafından örülen düşmanlık ve çatışmalar ağına atıfta bulunurken ifade ettiği şeyle tam olarak örtüşüyor.
Tek kutuplu dünyayı ve Batı egemenliğini korumak için umutsuzca çabalayanlara etkili bir şekilde karşı koymak için, stratejilerinin özünü anlamak çok önemli. Bu anlayışla donanmış olarak, bu gündeme karşı bilinçli olarak alternatif bir model inşa edebilir, güvenle ilerleyebilir ve çok kutuplu bir dünya kurma yolunda birleşebiliriz.
Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak Filistin’de devam eden çatışma, yalnızca belirli gruplara ve hatta genel olarak Araplara değil, tüm İslam dünyasına ve İslam medeniyetine doğrudan bir meydan okuma. Batı’nın bizzat İslam’la karşı karşıya olduğu giderek daha açık hale geliyor; bu artık birçok kişi tarafından kabul edilen bir gerçek.
Ortak zorunluluk Müslüman ulusları kötü muameleden korumak
Suudi Arabistan, Türkiye, İran ve Pakistan gibi ülkelerden Tunus’a ve Bahreyn’e Şiiler ve Sünniler arasındaki bölünmenin yanı sıra, selefiler, Sünniler ve Sufilerin yaşadığı Filistin, Suriye, Libya, Lübnan’daki çeşitli siyasi grupları kapsayan bölgelere kadar İslam medeniyetinin onurunu savunmak için ortak bir zorunluluk var. Bu medeniyet kendisini her türlü kötü muameleyi reddeden egemen ve bağımsız bir medeniyet olarak tanımlıyor.
Erdoğan’ın çatışmaya yanıt olarak cihattan bahsetmesi tarihi Haçlı Seferlerini hatırlatsa da bu benzetme mevcut durumun özünü tam olarak yansıtmıyor. Modern Batı küreselleşmesi; materyalizm, ateizm ve bireycilik lehine Hıristiyan kültürüyle olan pek çok bağını kopararak Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaştı.
Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle pek ilgisi yok ve kesinlikle sapmaların yasallaştırılmasını ya da norm olarak benimsenmesini veya İsrailli post-hümanist filozof Yuval Harari tarafından coşkuyla desteklenen insanüstü varoluşa yönelme kavramını onaylamaz.
Batı, çağdaş haliyle, Hıristiyanlık değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla herhangi bir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir olguyu temsil ediyor. İslam dünyası Batı ile çatıştığında, İsa’nın uygarlığı ile değil, Deccal’in uygarlığı olarak adlandırılabilecek Hıristiyanlık karşıtı bir uygarlıkla çatışmaya girdiğini kabul etmek önemli.
Önemli bir küresel oyuncu olan Rusya, Ukrayna topraklarında Batı ile aktif bir savaş içinde.
Ne yazık ki, Batı propagandasının etkisiyle, birçok İslam ülkesi bu çatışmanın altında yatan nedenleri, hedefleri ve doğasını tam olarak kavrayamadı ve çoğunlukla bunu sadece bölgesel bir anlaşmazlık olarak algıladı. Ancak küreselleşme dünya genelindeki Müslümanları doğrudan etkilediği için Rusya’nın Ukrayna’daki özel askeri operasyonu çok daha farklı bir anlam kazanıyor.
Nihayetinde bu savaş, çok kutuplu bir dünya ile tek kutuplu bir dünya arasındaki çatışmayı ifade ediyor; yani bu savaş sadece küresel bir kutup olarak Rusya’nın değil, dolaylı ve hatta doğrudan tüm bu kutupların çıkarlarına hizmet ediyor. Çin bunu kavrayabilecek donanıma sahip ve İslam dünyası içinde İran da bu perspektifi kavrayabilenler arasında.
Özellikle Suudi Arabistan Krallığı, Mısır, Türkiye, Pakistan ve Endonezya gibi diğer İslam toplumlarında da jeopolitik farkındalık hızla artıyor. Bu durum Suudi Arabistan ve İran arasındaki uzlaşma ve Türkiye’nin egemen politika izlemesi gibi girişimlere yol açtı.
Rus güdüleri ve Üçüncü Dünya Savaşı hayaleti
İslam dünyası giderek kendisini önemli bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak tanıdıkça, Rusya’nın eylemlerinin arkasındaki nedenler daha belirgin ve anlaşılır hale geliyor.
Devlet Başkanı Vladimir Putin halihazırda uluslararası bir ünü ve dünya çapında, özellikle de Batılı olmayan ülkelerde önemli bir popülaritesi var. Bu popülarite onun stratejik kararlarına kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazandırıyor.
Rusya özünde tek kutuplulukla şiddetle mücadele ediyor ki bu da küreselleşmeye ve Batı’nın hegemonik etkisine karşı daha geniş bir mücadele anlamına geliyor. Bugün Batı’nın, genellikle vekili İsrail aracılığıyla İslam dünyasını hedef aldığına ve Filistinlileri soykırıma tabi tuttuğuna tanık oluyoruz.
Bu da Müslümanlar ile Batı hegemonyası arasında her an patlak verebilecek bu savaşın ortasında İslam’ın zamanının geldiği anlamına geliyor. İsrailliler hakkındaki bilgilerime dayanarak, Filistinlileri ortadan kaldırana kadar durmayacaklarına hiç şüphe yok.
“Savaş şu anda gerçekten de kapsamlı görünüyor.” Bu durumda, her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi nesnel müttefikleri var. Muhtemelen zaman içinde başka cepheler de ortaya çıkacaktır.
Burada ortaya çıkan soru, bunun üçüncü bir dünya savaşının patlak vermesine yol açıp açmayacağıdır. Bu son derece olası görünüyor ve bir anlamda zaten başlamış durumda.
Savaşın küresel olarak tırmanması için, askeri çözüm gerektiren çözülmemiş çelişkilerin kritik seviyeye ulaşması şart. Bu koşul yerine getirildi. Batılı güçler hakimiyetlerinden gönüllü olarak vazgeçme eğiliminde değiller ve yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler artık bu hakimiyeti kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyor.
Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı’nın, yeni çatışmaları ve savaşları kışkırtan ve körükleyen politikaları terk etmeden insanlığın liderleri olamayacağı kanıtlandı.
Kaçınılmaz savaş kazanılmalı.
Trump Biden’a karşı
Nihayetinde, eski ABD Başkanı Donald Trump, İslam ve Batı arasında tırmanan çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden kararlı bir şekilde küreselleşmeyi savunuyor, Rusya’ya karşı çıkıyor ve tek kutupluluğu hararetle destekliyor.
Bu durum, Kiev’deki yeni Nazi rejimini tereddütsüz desteklemesini ve İsrail’i doğrudan soykırım da dahil eylemlerinden tamamen muaf tutmasını tam olarak açıklıyor.
Ancak Trump’ın pozisyonu farklı. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD’nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet için aceleci planların önüne koyuyor.
Trump, daha çok ticaret ve Çin ile ekonomik rekabet konularına odaklanarak Rusya ile ilişkiler konusunda kayıtsız bir tutum sergiliyor. Bununla birlikte Trump aynı zamanda ABD içindeki güçlü Siyonist lobiye tabi ve onun etkisi altında.
Bu nedenle, Batı ile İslam arasında yaklaşmakta olan savaş, yalnızca Batı perspektifinden değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler tarafından da kayıtsızlıkla karşılanmamalı.
Bu bağlamda, Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturması halinde, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna’ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bununla birlikte, Müslümanlara ve Filistinlilere karşı daha da katı bir yaklaşım benimseyebilir ve muhtemelen Biden’ın politikalarının şiddetini aşabilir.
Gerçekçilik zorunludur ve ufukta beliren zorlu, ciddi ve uzun süreli bir çatışmaya hazırlıklı olmalıyız.
Bunun dini bir çatışma değil, daha ziyade materyalist, ateist bir sahtekârın tüm geleneksel dinlere karşı savaşı olduğunun farkına varmak önemli. Bu da nihai savaş anının yaklaşmış olabileceği anlamına geliyor.
Nükleer savaş hayaleti ve tek kutuplu sistemin ölümü
Yaklaşan çatışma bir nükleer savaşa doğru mu ilerliyor? Özellikle taktik nükleer silahların potansiyel kullanımı düşünüldüğünde bu ihtimal göz ardı edilemez.
İnsanlık açısından yıkıcı sonuçları göz önüne alındığında, Rusya ve NATO ülkeleri gibi stratejik nükleer yeteneklere sahip ulusların bunları kullanmaya başvurması pek olası değil.
Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran’ın nükleer silahlara sahip olduğu düşünüldüğünde, bu silahların yerel bağlamlarda kullanılması ihtimal dahilinde.
Yaklaşan bu çatışma sırasında dünya düzeni nasıl şekillenecek?
Böyle bir sorunun hazır bir cevabı yok. Ancak kesin olarak imkânsız bir şey var ki o da küreselleşme taraftarlarının hararetle savunduğu sağlam, istikrarlı ve tek kutuplu bir küresel sistemin kurulmasıdır.
Özel koşullar ne olursa olsun, tek kutuplu bir dünya imkânsız. Dünya ya çok kutuplu olacak ya da hiç var olmayacak. Batı’nın hakimiyetini sürdürme kararlılığı ne kadar güçlü olursa, bunu takip eden savaşın da o kadar şiddetli olması ve potansiyel olarak üçüncü bir dünya savaşına dönüşmesi muhtemel.
Çok kutupluluk kendiliğinden ortaya çıkmayacak. Şu anda İslam dünyasında çok önemli bir yeniden birleşme süreci yaşanıyor. Eğer Müslümanlar ortak ve zorlu bir düşmana karşı birleşebilirlerse, İslami güç kutbunun yükselişi mümkün hale gelecek.
Bana göre Bağdat’ın eski haline dönmesi ve Irak’taki önemli rolü ideal bir çözüm sunabilir. Irak, Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalılar, Kürtler ve Türkler de dahil İslam medeniyetinin çeşitli ana akımlarının buluşma noktası. Özellikle Bağdat, tarihsel olarak bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkezdir.
Yine de bu önerme spekülatif olmaya devam ediyor. Bununla birlikte, İslam dünyasının birleştirici bir temele veya ortak bir zemine ihtiyaç duyacağı açık.
Bağdat potansiyel olarak bu platform ya da denge noktası olarak hizmet edebilir. Ancak bu vizyonun gerçekleşmesi için öncelikle Irak’ın Amerikan güçlerinin varlığından kurtarılması gerekiyor.
Görünen o ki her bir güç kutbu var olma hakkını çatışma yoluyla kazanmak zorunda. Rusya, Ukrayna’da zafer kazandıktan sonra tam egemen bir kutup haline gelecek. Benzer şekilde, Tayvan meselesi çözüldüğünde, Çin kendisini önemli bir kutup olarak kabul ettirecek.
İslam dünyası ise Filistin sorununa adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.
Gelişmeler bununla sınırlı kalmayacak; nihayetinde, şu anda yeni sömürgeci güçlerle giderek daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika’nın rolleri de önemli hale gelecek.
Sonuç olarak, çok kutuplu dünyadaki tüm kutuplar kendilerine özgü zorlukları ve sınamaları aşmak zorunda kalacaklar.
Çok kutupluluk olası
Sonrasında Batı Avrupa’nın yanı sıra çeşitli imparatorlukların bir arada yaşadığı Kristof Kolomb öncesindeki küresel düzene kısmi bir dönüşe tanık olabiliriz. Bu imparatorluklar arasında Çin, Hint, Rus, Osmanlı ve Pers imparatorluklarının yanı sıra Güney Asya, Afrika, Latin Amerika ve hatta Okyanusya’daki güçlü bağımsız devletler de vardı. Bu oluşumların her birinin, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşet ile eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemleri vardı.
Sonuç olarak, modern çağda Batılı küresel emperyal politikaların ortaya çıkmasından önce insanlık için geçerli olan çok kutupluluk tamamen makul bir seçenek.
Bu, küresel barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmez; ancak böyle çok kutuplu bir dünya sistemi doğası gereği daha adil ve dengeli olacaktır.
Tüm çatışmalara adil ve kolektif bir duruşla yaklaşılacak, insanlık Nazi Almanya’sında, günümüz İsrail’inde ya da küresel Batı’nın saldırgan hakimiyetinde görülenlere benzer ırksal adaletsizliklerden korunacaktır.
*Rusçadan çeviri ve koordinasyon Ramia Yahia tarafından yapılmıştır.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü








