Diplomasi
Dünya kamuoyu ABD ve İsrail’in İran saldırısına nasıl tepki verdi?

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a düzenlediği ortak askeri harekat, küresel siyasette ve Batı ittifakında benzeri görülmemiş bir kutuplaşma yarattı. Washington’da Kongre onayı etrafında siyasi bölünmeler derinleşirken, İspanya’nın askeri üslerini kapatma kararı aldı.
ABD’nin “Destansı Öfke Operasyonu” ve İsrail tarafının “Kükreyen Aslan Operasyonu” olarak adlandırdığı ortak harekat, 28 Şubat 2026’da başladı.
Müdahale, İran’ın nükleer altyapısını imha etmeyi, balistik füze kapasitesini etkisiz hale getirmeyi ve Tahran yönetimini devirerek siyasi bir değişim sağlamayı hedefliyor.
Saldırganlık eylemi, İran içinde 28 Aralık 2025’te başlayan protestoların ve şubat ayı başında nükleer müzakerelerin başarısız olması gerekçe gösterilerek hayata geçirildi.
Başkan Donald Trump’ın 28 Şubat sabahı saat 02:00’de yaptığı açıklamayla eş zamanlı olarak Tahran, İsfahan, Kum ve Kirmanşah’taki stratejik nükleer tesisler, füze fabrikaları ve Devrim Muhafızları Ordusu komuta merkezleri hedef alındı. “Başsız bırakma” vuruşları sonucunda İran Dini Lideri Ali Hamaney’in konutu imha edildi; Hamaney ile birlikte 40’tan fazla üst düzey sivil ve askeri yetkili hayatını kaybetti.
Washington’da anayasal yetki krizi büyüyor
Trump yönetimi harekatı ulusal güvenliğin savunulması olarak nitelendirdi ve İran’ın nükleer silah elde etmesinin ABD ana karası için varoluşsal bir tehdit oluşturduğunu belirtti. Trump, İran halkını hükümeti devralmaya çağırarak rejim değişikliği hedefini açıkça ilan etti.
Cumhuriyetçi Partili Senato Çoğunluk Lideri John Thune ve Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, operasyon yetkisinin doğrudan başkomutanda olduğunu savundu.
Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, Arap müttefiklerin de mücadeleye katılacağını iddia ederek operasyonun sonuna kadar götürülmesi gerektiğini vurguladı. Senatör Markwayne Mullin ise savaş zamanında karar alıcının Başkan olması gerektiğini belirterek Kongre denetimini eleştirdi.
Demokratlar ise operasyonun yasal dayanağına karşı çıktı. Senato Azınlık Lideri Chuck Schumer, yönetimin çıkış stratejisi olmadığını ve görev genişlemesi tehlikesi yaşandığını kaydetti.
Virginia Senatörü Tim Kaine ve Kentucky Senatörü Rand Paul, ABD kuvvetlerinin Kongre onayı olmadan çekilmesini öngören bir Savaş Yetkileri Kararı sundu. Ancak Pennsylvania Senatörü John Fetterman gibi bazı Demokratların operasyona destek vermesi yasa tasarısının onaylanma ihtimalini düşürdü. Kaliforniya Valisi Gavin Newsom ve Temsilci Ro Khanna, durumu “imal edilmiş bir kriz” olarak değerlendirdi.
Amerikan kamuoyu bölünmüş durumda
Chicago Council on Global Affairs ve Ipsos tarafından yapılan anketler, Amerikan toplumundaki derin endişeleri gözler önüne serdi.
Katılımcıların yüzde 49’u nükleer tesislere yönelik hava saldırılarını desteklerken, yüzde 40’ı kara birliklerinin gönderilmesine onay verdi. Kongre onayını zorunlu görenlerin oranı yüzde 56 olarak ölçüldü.
Müdahalenin bölgesel bir savaşa yol açma riskinden endişe edenlerin oranı yüzde 71’e ulaştı. Halkın yüzde 79’u hala diplomatik çabaların sürdürülmesinden yana olduğunu belirtti.
İspanya askeri üslerinin kullanımını yasakladı
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, “Savaşa hayır” açıklamasıyla operasyona karşı en katı duruşu sergiledi. Sanchez, harekatı milyonlarca insanın kaderiyle Rus ruleti oynamak olarak tanımladı ve ABD’nin Rota ile Moron askeri üslerini kullanmasını engelledi.
ABD Başkanı Trump, İspanya’yı berbat bir ortak olarak niteledi ve Hazine Bakanı Scott Bessent’e İspanya ile ticari ilişkileri askıya alma talimatı verdiğini duyurdu. Hazine Bakanı Bessent, bu ambargonun birleşik bir çaba olacağını belirtti.
Avrupa Birliği (AB) İç Pazar Komiseri Stéphane Séjourné, bir üye ülkeye yapılan tehdidin tüm AB’ye yapılmış sayılacağını kaydetti. Almanya Başbakanı Friedrich Merz de AB ticaret politikalarının merkezi olarak yürütüldüğünü ve İspanya’yı dışarıda bırakan ayrı bir anlaşma yapılamayacağını ABD yönetimine iletti.
Avrupalı müttefikler defansif önlemlere odaklandı
Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, İngiliz kuvvetlerinin saldırı operasyonlarında doğrudan yer almadığını, Kraliyet Hava Kuvvetleri uçaklarının yalnızca koordineli bölgesel savunma görevlerini icra ettiğini belirtti.
Londra yönetimi, Diego Garcia ve RAF Fairford üslerinin sınırlı defansif amaçlarla kullanılmasına onay verdi. İngiliz Parlamentosunda Muhafazakar Parti üyeleri operasyona tam destek verirken, Liberal Demokratlar üs kullanımı için parlamento oylaması talep etti.
Almanya Başbakanı Merz, İsrail’in güvenlik endişelerini paylaştığını ancak Almanya’nın aktif bir katılım sağlamayacağını açıkladı.
Merz, önceliğinin Ürdün ve Irak’taki Alman askeri personelinin güvenliğini sağlamak olduğunu vurguladı. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Alman personelinin saldırıya uğraması halinde meşru müdafaa hakkını kullanacaklarını kaydetti.
BM Genel Sekreteri António Guterres, zincirleme olaylar riski konusunda uyardı ve tüm tarafların eylemlerini kınadı. BM Güvenlik Konseyi’ndeki acil oturumda ABD temsilcisi Mike Waltz saldırıların yasal olduğunu belirtirken, İran temsilcisi Said İrevani zorla siyasi tayin hakkını sorguladı.
Rusya ve Çin müdahaleyi önceden planlanmış bir eylem olarak kınadı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, nükleer kapasitenin zayıflatılmasını olumlu bulduğunu ancak ittifakın kolektif olarak savaşa dahil olmayacağını aktardı. AB yetkilisi Kaja Kallas ise Körfez ülkeleriyle diplomatik temasları yoğunlaştırdı.
Hürmüz Boğazı’nda enerji tedariki tehlikeye girdi
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatması küresel ekonomiyi sarstı. Gemi trafiği yüzde 70 azalarak Ümit Burnu’na yönlendirildi. Doğalgaz fiyatları, Katar tesislerine yapılan drone saldırılarının ardından yüzde 50 artış gösterdi.
Körfez ülkeleri hava sahasını kapattı; Dubai, Doha ve Kuveyt merkezli binlerce uçuş iptal edildi. Kanada Siber Güvenlik Merkezi, Unit 42, APT42 ve MuddyWater gibi İranlı grupların Batı’nın kritik altyapılarına yönelik siber saldırı hazırlığında olduğu konusunda uyarıda bulundu.
Uluslararası hak örgütleri operasyonun insani boyutuna dikkat çekti. HRANA verilerine göre 4 Mart itibarıyla yaklaşık 1100 İranlı sivil yaşamını yitirdi. Tahran’da bir okula isabet eden füzenin 150 çocuğun ölümüne yol açtığı yönündeki haberler uluslararası boyutta geniş yer buldu.
Diplomasi
Stoltenberg: NATO, Amerika’yı güvende tutuyor

Eski NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Avrupalıların Trump’a “savunma harcamalarının arttığını göstermesini” isterken ABD’ye de “güvenlik” uyarısı yaptı.
Trump, NATO üyelerini düzenli olarak eleştirip düşük savunma harcamaları ve İran’a karşı savaşta yardım etmemeleri nedeniyle kınasa da, Stoltenberg müttefiklerin “ABD’nin güvenliğinin ittifaka bağlı olduğu” argümanını öne sürmeleri gerektiğini vurguladı.
Şu anda Norveç Maliye Bakanı olarak görev yapan Stoltenberg, WELT’in etkinliğinde şöyle konuştu:
“Zirvenin NATO içindeki birliğin güçlü bir işareti olmasını umuyorum. Farklılıklarımıza rağmen, karşı karşıya olduğumuz temel tehdit ve zorluklara karşı bir arada durabileceğimizi umuyorum.”
Stoltenberg, 2014’ten 2024’e kadar genel sekreterlik görevini yürüttü; bu dönem, Trump’ın ilk başkanlık dönemi, Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhak etmesi ve 2022’de Ukrayna savaşının başlamasını kapsıyordu.
Ortaya çıkan anlaşmazlıkların ittifak için bir “zorluk” olduğunu kabul eden eski NATO şefi, “Fakat NATO’nun güçlü bir transatlantik ittifak olarak kalabileceğine inanmaya devam ediyorum; çünkü çıkarların önemli olduğuna inanıyorum,” dedi.
Güçlü bir NATO’nun varlığının “ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarına da uygun” olduğunu savunan Stoltenberg, ABD’nin Kanada ve Avrupa ile birlikte dünya GSYİH’sinin yüzde 50’sini ve dünya askeri gücünün yüzde 50’sini oluşturduğunu söyledi.
Rusya’nın Kola Yarımadasındaki nükleer silahlarının, komşusu Norveç’ten ziyade ABD’ye yönelik olduğunu ileri süren Stoltenberg, Norveç’in denizaltılar üslerinden ayrıldıklarında bunların izlenmesine, füzeler ve uçakların kalkışları konusunda erken uyarı sağlanmasına yardımcı olduklarını hatırlattı.
Finlandiya ve diğer birçok Avrupa ülkesinde de durumun benzer olduğunu savunan Norveçli bakan, “Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenliği açısından hayati önem taşır; ABD’nin iç savunması, Avrupa-Rusya sınırında başlar,” iddiasında bulundu.
Avrupa’nın kendi savunma kapasitesine büyük yatırımlar yapmasının büyük önem taşıdığını kaydeden Stoltenberg şöyle devam etti:
“Uzun yıllar boyunca Avrupalı müttefikler tereddüt etti ve savunma harcamalarını artırmadı. Ukrayna’ya yönelik tam ölçekli işgalin ardından bu durum kökten değişti; giderek daha fazla müttefik, GSYİH’nin yüzde 3,5’ini temel savunma görevlerine ayırma yönündeki NATO hedefine ulaşıyor. Avrupa, kendi güvenliği konusunda çok daha fazla sorumluluk üstleniyor; bu da ABD’nin NATO’ya ve transatlantik bağa bağlı kalma olasılığını artırıyor. Fakat gelecekte durum böyle olmazsa, Avrupa’nın savunma kapasitelerine yatırım yapmış olmamız daha da önemli hale gelecek.”
ABD ile Avrupa arasında ticaret, iklim ve güvenlik konularında ciddi görüş ayrılıkları olduğunu ve bunun barındırdığı zorlukları kabul eden Stoltenberg, bununla birlikte Avrupa’nın transatlantik ittifakı sürdürmek ve ABD’nin Başkan Trump döneminde de taahhüdünü korumak için yapabileceği en önemli şeyin “daha fazla yatırım yapmak” olduğunu söyledi.
“Başkan Trump ve birçok konudaki tutumları hakkında ne düşünürsek düşünelim, arka arkaya gelen ABD başkanları tarafından dile getirilen, Avrupa’nın daha fazla harcama yapması gerektiği ve ittifak içinde adil bir yük paylaşımına ihtiyaç olduğu yönündeki mesaj geçerlidir,” diyen Norveçli siyasetçi, bunun kendi genel sekreterlik dönemindeki ana mesajı olduğunun da altını çizdi:
“Başkan Trump’ın eleştirisi öncelikle NATO’ya yönelik değildir. NATO müttefiklerinin NATO’ya yeterince yatırım yapmamasına yönelik. Bu durum değişiyor. Bu, ABD’nin ittifaktan ayrılma riskini azaltmanın ve aynı zamanda ABD’nin Avrupa güvenliğine olan bağlılığının potansiyel olarak azalabileceği bir geleceğe hazırlıklı olmanın bir yolu.”
Ankara Zirvesinin “NATO’nun birliğinin güçlü bir göstergesi” olmasını temenni eden Stoltenberg, “Farklılıklar ve anlaşmazlıklara rağmen, karşı karşıya olduğumuz başlıca tehdit ve zorlukları ele alırken bir arada durabilmemiz ve aynı zamanda Ukrayna’ya bir destek mesajı gönderebilmemiz umuduyla,” diye ekledi.
Ukrayna konusunda da konuşan eski NATO şefi, “Ukrayna’ya ne kadar çok destek verirsek, bu savaş o kadar çabuk sona erebilir ve Ukrayna’nın Avrupa’da bağımsız ve demokratik bir ülke olarak galip geleceği bir şekilde sona erme olasılığı o kadar artar,” iddiasında bulundu.
Stoltenberg ayrıca, Ukrayna’ya yönelik operasyonun “Başkan Putin açısından stratejik bir başarısızlık olduğunu kabul etmenin de hayati önem taşıdığını” söyledi.
Bazı büyük NATO müttefiklerinin Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğini deseklemediğini kabul eden Stoltenberg, bununla birlikte Kiev’in “NATO’ya hiç olmadığı kadar yakın” olduğunu söyledi ve “NATO müttefikleri, Ukrayna ordusuna teçhizat sağlıyor, eğitim veriyor ve onunla işbirliği yapıyor. Bence şimdi Ukrayna’ya azami desteği sağlamaya odaklanmalıyız,” dedi.
Diplomasi
Hürmüz Boğazı’nda geçici uzlaşı sonrası petrol arzı çıkmaza girdi

İran ile ABD arasındaki geçici anlaşmanın ardından Brent petrolünün varil fiyatı 73 dolara gerileyerek savaş öncesi seviyelere dönse de Hürmüz Boğazı’ndaki sevkiyatın yeniden başlaması küresel piyasalarda aylar sürebilecek bir belirsizliğe yol açıyor. Dünya petrol ve doğalgaz akışının yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar su yolunda biriken sevkiyatların ani çıkışı, arz fazlası riskini ve lojistik tıkanıklıkları beraberinde getiriyor.
İran ile ABD arasında sağlanan geçici anlaşmanın ardından Brent petrolünün varil fiyatının 73 dolara gerilemesi, küresel enerji arzının kalbi konumundaki Basra Körfezi’nde suların durulduğu izlenimi yaratsa da gerçek çok daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor.
Küresel petrol ve doğalgaz ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sini sırtlayan bu dar su yolu, 100 günden fazla süren çatışmalar nedeniyle fiilen felç olmuş durumdaydı.
Dolayısıyla boğazın ulaşıma açılmasıyla birlikte sevkiyatların hızla eski düzenine kavuşmasını beklemek gerçekçi görünmüyor.
Piyasa dengeden oldukça uzak bir seyir izliyor. Normalleşme gibi sunulan mevcut durum, aslında enerji sisteminin aynı anda birden fazla cephede kendini toparlama çabasından ibaret bir manzara sunuyor.
İlk olarak, Hürmüz Boğazı’nın açılmasıyla birlikte Basra Körfezi’nde mahsur kalan onlarca tanker hızla bölgeden çıkış yapmaya başladı.
ABD Enerji Bakanı Chris Wright, boğazdaki taşıma hacminin kısa süreliğine de olsa savaş öncesi seviye olan günlük 20 milyon varili aştığını ifade etti.
Ancak gemi takip verileri, boğazdan geçen toplam gemi trafiğinin çatışma öncesindeki günlük 125 geçişlik ortalamanın hâlâ çok gerisinde kaldığını gösteriyor. Bazı gemilerin Hürmüz geçişi sırasında takip cihazlarını kapattığı göz önünde bulundurulduğunda, sevkiyat takibinin daha da zorlaştığı anlaşılıyor.
Tam hacmi ne olursa olsun, Basra Körfezi’nden çıkan ham petrolün küresel piyasalara akmaya başladığı açıkça görülüyor. Ancak körfezde biriken yüklerin tahliyesi denklemin yalnızca bir tarafını oluşturuyor.
Kıyı terminallerinde depolanan petrolün yüklenebilmesi için bölgeye çok sayıda boş tankerin girmesi gerekiyor.
Bu süreç, çatışmalar sırasında üretimini durduran petrol kuyularının ve rafinerilerin yeniden faaliyete geçebilmesi açısından kritik bir aşamayı temsil ediyor. Bölgeye yeterli sayıda boş gemi ulaşmadığı takdirde sevkiyatların düzenli bir şekilde sürdürülmesi mümkün görünmüyor.
Bu lojistik tıkanıklık, alternatif ihracat rotaları bulunmayan Bahreyn, Irak, Katar ve Kuveyt gibi üretici ülkeler için ciddi bir sorun oluşturuyor.
Enerji analiz firması Rystad Energy verilerine göre, Basra Körfezi ülkelerinde haziran ayı ortası itibarıyla günlük üretim kaybı, üç hafta önceki 11,7 milyon varil seviyesinden 9,6 milyon varile geriledi.
Mevcut projeksiyonlar, bölgedeki üretimin ancak aralık ayında savaş öncesi seviyelere dönebileceğini öngörüyor.
Geleceğe yönelik tahminleri zorlaştıran bir diğer önemli aktör ise İran olarak öne çıkıyor. ABD’nin petrol ihracatını sınırlayan yaptırımların büyük kısmını geçici olarak askıya almasıyla birlikte Tahran’ın üretimi hızla artırması bekleniyor.
Rystad verilerine göre, yaptırım gevşetmelerinin sürmesi halinde İran’ın petrol üretimi yıl sonuna kadar günlük 3,3 milyon varile ulaşarak savaş öncesi hacmini aşabilir.
Tüm bu gelişmeler, küresel piyasalara çok kısa sürede büyük miktarda ham petrol arz edileceğini gösteriyor.
Arz sıkıntısından arz fazlasına
Piyasaya sunulan petrol miktarı hızla yükselirken, bu durum zayıf bir kısa vadeli talep ile karşılaşıyor.
Asya ve Avrupa’daki rafinerilerin temmuz ve ağustos ayları için ihtiyaç duydukları ham petrolü büyük oranda tedarik etmiş olmaları, yeni gelen fazla ürünün alıcı bulmasını zorlaştırıyor.
Bu tıkanıklık nedeniyle çok sayıda tankerin açık denizde bekleyerek yüzer depolama birimi işlevi görmek zorunda kalacağı ve bunun da arz edilen hacmin bir kısmını haftalarca piyasadan uzak tutacağı değerlendiriliyor.
Tarihin en büyük arz şoklarından birini atlatan petrol piyasası, yakın zamanda tam tersi bir sorunla karşı karşıya kalabilir.
Yatırımcılar, piyasadaki kısa vadeli arz fazlası olasılığını şimdiden fiyatlandırmaya başladı.
Geçen hafta, ağustos vadeli Brent petrol sözleşmelerinin eylül vadeli sözleşmelerden daha düşük fiyattan işlem görmesiyle, 28 Şubat’tan bu yana ilk kez piyasada “kontango” yapısı oluştu.
Basra Körfezi’ndeki petrol fazlası eriyene kadar bu durumun birkaç hafta daha sürmesi beklenebilir. Ancak bu sürecin uzun soluklu olmayacağı öngörülüyor.
Sevkiyat akışı düzene girdikçe, hem Asya’da canlanan talebin karşılanması hem de çatışma döneminde küresel düzeyde eriyen stokların yeniden takviye edilmesi için çok daha büyük hacimlerde petrole ihtiyaç duyulacak.
Peki bu durum, arz ve talebin kolayca dengeleneceği anlamına mı geliyor? Veriler bu ihtimalin düşük olduğunu gösteriyor.
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) tahminlerine göre, küresel petrol arzı 2026 yılında günlük 3,9 million varil azalacak, ancak 2027 yılında yaklaşık 8 milyon varil artışla günlük 110,3 milyon varil seviyesine ulaşacak.
Buna karşın talebin çok daha yavaş toparlanacak olması, gelecek yıl günlük yaklaşık 5 milyon varillik bir arz fazlasının oluşmasına yol açabilir.
Petrol tedarik zincirindeki fiziksel yetersizlikler bu senaryonun gerçekleşmesini engelleyebilecek olsa da arz ve talep arasındaki bu büyük uyumsuzluk, piyasada uzun süreli bir dalgalanma dönemine işaret ediyor.
Süregelen güvenlik riskleri
Hürmüz Boğazı’nda güvenli seyrüseferin gelecekte ne ölçüde sağlanabileceği belirsizliğini koruyor.
ABD ile İran arasındaki geçici anlaşma, Tahran’ın Umman ile uzun vadeli bir seyrüsefer düzenlemesi üzerinde görüştüğü 60 günlük süre boyunca boğazdan engelsiz ve ücretsiz geçişi öngörüyor.
Ancak bu geçici mutabakat, teknik detayların birçoğunu yanıtsız bırakmış durumda.
Geçtiğimiz günlerde yaşanan gelişmeler bu risklerin ne kadar canlı olduğunu bir kez daha kanıtladı.
İran güçlerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçen Tayvan bandıralı bir yük gemisine ateş açması ve ABD’nin buna askeri karşılık vermesi, taraflar arasındaki kırılganlığı ortaya koyuyor.
Bu hamleler, Tahran’ın yeni kurduğu Hürmüz Boğazı Trafik Yönetim Otoritesi aracılığıyla bölgedeki denetimini kalıcı kılma çabası olarak değerlendiriliyor.
Yaşanan bu son hadisenin ardından boğazda trafik yeniden başlamış olsa da gemi sahipleri ve nakliyecilerin Basra Körfezi’ne yönelme konusunda temkinli davranacağı ve boş tankerlerini yükleme için bölgeye göndermekte acele etmeyeceği öngörülüyor.
LSEG verilerine göre, geçen hafta bölgeden ayrılan her dört tankere karşılık sadece bir tankerin tersi yönde hareket etmesi, boş gemi dönüşlerinin savaş öncesi dönemlerin çok gerisinde kaldığını belgeliyor.
Finansal piyasaların siyasi riskleri, lojistik engelleri ve bölgedeki olası yapısal değişimleri tam olarak fiyatlandırmadığı görülüyor.
Aylarca süren büyük sarsıntıların ardından enerji piyasasında dengelerin yeniden kurulmasının sancısız olması beklenmiyor ve piyasalardaki mevcut iyimserlik erken bir beklentiye işaret ediyor.
Diplomasi
Yaşar Güler: NATO, Avro-Atlantik güvenliği için eşsiz ve temel bir platform

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, NATO’nun değişen güvenlik ortamına uyum sağladığını ve ABD’nin ittifaktan ayrılmayı düşünmediğini savundu.
Önümüzdeki hafta Ankara’da düzenlenecek NATO zirvesi öncesinde Reuters’a yaptığı açıklamada Güler, zirvenin ittifakın birliği, müttefiklerin artan savunma harcamalarının değerlendirilmesi, savunma sanayii işbirliğinin güçlendirilmesi ve Ukrayna’ya verilen desteğin artırılmasına odaklanacağını belirtti.
Bakan, Ankara’nın Avrupa savunma girişimlerine dahil edilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.
Türkiye, 7-8 Temmuz tarihlerinde 32 NATO liderini ve Körfez ile Asya-Pasifik bölgesinden yetkilileri ağırlayacak.
Bu toplantı, ittifak içinde yük paylaşımı, savunma harcamaları ve müttefiklerin Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yeterince katkıda bulunmadıklarına dair ABD’nin şikayetleri nedeniyle yaşanan gerginliklerin ortasında gerçekleşecek.
Güler, “NATO, Avrupa-Atlantik güvenliği ve savunması için eşsiz ve temel bir platform olmaya devam ediyor. Yaşadığımız dönemi bir kriz olarak değil, değişen güvenlik ortamına uyum sağlama süreci olarak değerlendiriyoruz,” dedi.
ABD’nin NATO’dan çekilme niyetinde olmadığını fakat Avrupa müttefiklerinin ve Kanada’nın Avrupa’nın güvenliği konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesini istediğini belirten Güler, bu sorumlulukların Ankara’yı da savunma planları ve girişimlerine dahil etmesini gerektirdiğini vurguladı.
Amerika2 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Avrupa6 gün önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Asya2 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
Dünya Basını2 hafta önceForeign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi
Rusya1 gün önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Dünya Basını2 hafta önceİran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?










