Görüş
Ekonomik mucizenin 10 yılı İpek Yolu: Almanya’nın çöküşünün 10 yılı

Yeni İpek Yolu projesi insan medeniyetinde yeni bir çağ başlatıyor. Bu projeye 200’den fazla devlet ve kuruluş gönüllü olarak katılıyor. Ancak Alman siyaseti şimdiye dek ülkenin bu projeye katılmasına ve Alman şirketlerinin yeni dünya düzeninde ön saflarda yer almasına hiç ilgi göstermedi. Eylemlerine hakikatler yerine duygular yön veriyor. Bunun ekonomi açısından sonuçları ölümcül.
On yılı aşkın bir süredir Alman ekonomisi ve aynı zamanda Alman nüfusu giderek artan bir şekilde iç sorunlarla mücadele ediyor. Bunlar arasında yüksek emlak fiyatları, sağlık ve eğitim alanındaki devasa açıklar ve kendi demiryolu ve otoyol altyapısı yer alıyor. Dijitalleşme, ülke çapında bir ağ ya da sürücüsüz araçlar, giderek daha uzak görünüyor. Şimdi Ukrayna’daki savaş bu yükü daha da artırıyor. Enerji krizi, fazladan mülteci akını ve sipariş eksikliği, kuşatılmış sisteme daha fazla yük bindiriyor. Fakat siyasetçilerin yeni bir hedefi var: Çin Halk Cumhuriyeti ile iktisadi işbirliğinden kopmak ve bununla birlikte Almanya’ya darbe vurmak.
Almanya’nın siyasi hedefi ayakta kalmak olsa da dünyanın geri kalanı farklı düşünüyor. Bu kalkınma ile, gelecek ile ilgili. Yeni bir çağa adım atmakla ilgili. Çin, Hindistan, Bangladeş, Afrika veya Güney Amerika’dan devasa nüfus kitlelerine sahip devasa mega projeler belirleyici bir rol oynuyor. Yeni İpek Yolu’na devasa siparişlerle katılmak ve işlerini genişletmek konusunda şirketlerin neredeyse sınırsız yeni fırsatları var. Ancak Alman şirketleri bunun dışında tutuluyor. Çin istediği için değil. Alman politikacılar duygusal ve gerçek anlamda rahatsızlık duydukları ve projenin sunduğu fırsatları anlamadıkları için öyle. Hatta Devlet Başkanı Şi Cinping, Donald Trump ile yaptığı bir görüşmeye Batı’nın da katılmasını istemişti. Yeni İpek Yolu şu anda 10. yıldönümünü kutluyor ve Almanya’nın son 10 yıldaki kalkınma açığının en ciddi örneği. Bu kalkınma ile ilgili. Beşeriyet adına ortak bir gelecekle ilgili.
İpek Yolu 21. Yüzyılın yeni ekonomik harikası
Çin, yeni bir küresel bağlantıyı ve 21. yüzyıl bilgisinin uygulanmasını teşvik etmek üzere Kuşak ve Yol Girişimini (KYG) başlattı. Amaç, Soğuk Savaş ve sömürgecilik döneminden kalma eski hegemonya ve haraç yapılarından nihayet kopan ileriye dönük bir küreselleşme gelişmek olarak öne çıkıyor. KYG yalnızca Doğu Asya’ya özgü bir kavram olmadığı gibi belirli bir ilkeye de bağlı kalmıyor. Çin, diğer ülkelerin kendi kalkınma yollarını izlemelerine yardımcı olmak ve savaştan, ideoloji modellerinden ve haraç sistemlerinden uzak durmak istiyor. Bunun yerine diğer ülkelerle uluslararası işbirliğini güçlendiriyor. İnternet çağında, özgürlük, açıklık, ortak çıkarlar ve diğer ülkelerin dahil edilmesi söz konusu. Enerji tesisleri, doğalgaz ve rafineri tesislerinin yanı sıra kablo, uydu, veri merkezleri vb. aracılığıyla sağlanan bilgiler paylaşılıyor.
Dünya, jeopolitik ihtilafların yanı sıra iklim ve doğadaki zorluklarla birlikte küresel düzenin yeni bir aşamasından geçiyor. Dijital ekonomi çağında, yapay zekâ ve ileri teknolojiler doğrultusunda veri ve veri altyapıları oldukça kıymetli. Bu sadece fiziksel bir mega proje değil, aynı zamanda tüketiciler, işletmeler ve dijital idareler için yeni fırsatlar yaratacak dijital bir ara bağlantı.
Serbest bir küresel pazar için engelsiz ticaret
İpek Yolu boyunca işbirliği, yalnızca Çin’in genel ekonomisini desteklemek için değil, özellikle dünya ekonomisinin ve uluslararası ticaret ve iş dünyasının sağlığını güçlendirmek adına iktisadi düzeylerin geliştirilmesi anlamına geliyor. Bu ayrıca daha serbest bir pazarı mümkün kılmak üzere ticaret ve yatırımda genel bir hedef için münferit ülkelerin imkânlarını birbirine bağlamakla da ilgili. Bu, beşeriyetin ortak geleceğine doğru barışçıl bir kalkınmayla ilgili. İstikrar ve ticari gelişmeler, kazan-kazan işbirliği anlamında desteklenmeli. Tüm insanların menfaatine olacak şekilde refah yaratmak adına yasal engeller düzeltilmeli ve daha da geliştirilmeli.
KYG, gelişmekte olan dünyaya uyum sağlayan yeni büyüme süreçlerine yönelik olarak mevcut, demode yapıların yeniden tasarlanmasını destekliyor. Dünya Ticaret Örgütü’ne göre, Çin ile AB arasındaki ticaret 2021 yılında dünyanın en büyük ve üçüncü en büyük ithalat ve ihracat bölgesi ve toplam küresel mal ticaretinin yüzde 13 ila yüzde 10’unu oluşturuyor. İthalat ve ihracat hacmi toplam 828,11 milyar Amerikan doları olup, yıldan yıla yüzde 27,5 oranında artıyor. Çin, AB’nin en büyük ticaret ortağı olmayı sürdürüyor. Avrupa Birliği, Çin’in ikinci en büyük ticaret ortağı ve Çin’e yapılan ihracatın yüzde 52’sini makine ve taşıtlar, yüzde 20’sini diğer mamul mallar ve yüzde 15’ini kimyasal ürünler oluşturuyor. AB, Çin’den yüzde 56 oranında makine, yüzde 35 oranında diğer mamul mallar ve yüzde 7 oranında kimyasal madde ithal ediyor.
2000 yılında Afrika ile Çin arasındaki ticaret hacmi 10 milyar Amerikan dolarıydı. Bu rakam 2014 yılında 220 milyar Amerikan dolarına yükseldi ve 2021 yılında toplam 250 milyar Amerikan dolarına ulaştı. Dolayısıyla Çin, Afrika’nın en büyük ticaret ortağı konumunda. Örneğin Mombasa-Nairobi Standart Hat Demiryolu, Kenya’nın büyümesini yüzde 1,5 puan artırdı ve doğrudan 50 bin kişiye istihdam yarattı.
Tesislerin bağlanabilirliği
Ana projelerden biri, yerel iktisadi durumu güçlendirmek ve potansiyeli ortaya çıkarmak amacıyla tesislerin, özellikle de yolların ve köprülerin birbirine bağlanması. Fakat son on yılda teknoloji, tanıtım ve finansman alanlarında zorluklar yaşandı. KYG, 2022 yılına kadar sadece 1 milyar dolarlık bir yatırımla 3 binden fazla mega projeyi finanse etti. Aynı zamanda Batı projelerde başarısız oldu. Çin tarafından 3 kilometreden uzun yollar ve üç kattan fazla binalar inşa edildi. Daha küçük projelerin Batılı vergi mükellefleri tarafından finanse edilmesi ise genelde başarısız oluyor ve Batı tarafından finanse edilen son projelerin etkisizliğini gösteriyor.
KYG’nin Özbekistan’daki ilk tüneli artık 1-2 günlük bir bypass yerine yalnızca 900 saniyelik bir aktarıma izin veriyor. Çin’in 13 projesi o kadar çok kabul gördü ki 11 ülkenin banknotlarına bile basıldı. 2013’ten 2021’e kadar sözleşme hacmi 71,94 milyar dolardan 134,04 milyar dolara yükseldi. Engineering News-Record (ENR) istatistiklerine göre, özel sektörde de yatırım yapan Çinli şirketlerin sayısı 2012’de 55 iken 2021’de 79’a yükseldi. Toplam satışlardaki payı ise yüzde 13,1’den yüzde 28,4’e yükseldi.
Otoyollar, otobanlar, tren yolları ve hızlı trenler inşa ediliyor. Maldivler’de ilk denizaşırı köprü 2018 yılında inşa edildi ve Çin-Maldivler Dostluk Köprüsü adını aldı. Batılı politikacılar projeyi gerçekçi bulmadı ve desteklemek istemedi. Jamaika, Karadağ ve Uganda’da ilk otoyollar inşa edildi.
Gelişmekte olan ülkelerin çoğu büyük ölçüde tarım sektörüne bağımlı. Yeterli ulaşım bağlantıları olmadan bu ürünleri sevk etmek ve böylece gelir elde etmek zor. Mombasa limanı ile Kenya’nın başkenti Nairobi arasındaki 480 kilometrelik tren yolu kayda değer bir bağlantı oluşturuyor ve 40 bin kişiye iş imkânı sağlıyor. Dünya Bankası’nın Küresel Konteyner Limanı Performans Endeksi 2020’ye göre, Cibuti Limanı bir KYG projesi olarak Afrika’da ilk sırada yer aldı. Pakistan’daki Karakoram Otoyolu ve Jakarta ile Bandung arasındaki 142 kilometrelik tren hattının yanı sıra 1035 kilometre uzunluğundaki Çin-Laos Otoyolu da inşa edildi.
Tüm şirketler, çevrenin korunmasının yanı sıra yerel yaşam alanlarına saygı göstermeye yönelik uluslararası sosyal sorumluluk ve küresel bir ortak kurumsal yönetişim yapısı taahhüt ediyor. 2019 yılından bu yana yüksek kaliteli KYG işbirliğine odaklanılıyor. Bu, daha yeşil teknolojiler ve yatırımların yanı sıra Dijital İpek Yolu, Sağlık İpek Yolu ve Akıllı İpek Yolu’nun uygulanması anlamına geliyor. Ayrıca yeni kömürlü termik santrallerin inşasından kaçınılması da hedefleniyor. Çin’deki Addis Ababa Riverside Yeşil Kalkınma Projesi buna bir örnek.
Mali yapı
Pek çok gelişmekte olan ülke, yatırımcıları çekmek için ne önkoşullara ne de koşullara sahip. Kendi kalkınmalarını finanse etmek için kendi imkanları ve mali kaynakları da yok. Dışarıdan destek olmadan yeterli kalkınmanın sağlanması zor. Ancak KYG’nin ortaya çıkışından bu yana girişimin kendi büyük finans kuruluşları önemli bir rol oynadı. Böylece yerel kurumlar uluslararası ve özel ortaklarla birlikte çalışıyor. Çin Kalkınma Bankası ve Çin İhracat İthalat Bankası gibi bankalar, Kuşak ve Yol Girişimi’nin ana tedarikçileri. Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) ve İpek Yolu Fonu gibi kuruluşlar, Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası gibi geleneksel uluslararası finans kuruluşları ve özel şirketler de girişimi destekliyor.
2021 yılında Çin’in doğrudan yatırımı 213,48 milyar dolara ulaştı. 2016 yılında Çin Halk Bankası, Afrika Kalkınma Bankası, Dünya Bankası Grubu bünyesindeki Uluslararası Mali İşbirliği ve Amerikalar Arası Kalkınma Bankası ile çok taraflı işbirliği anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalar, 7 milyar Amerikan doları tutarında bir hacmi kapsıyor. Özel sektörde 2021 yılı sonu itibariyle yaklaşık 500 Çinli özel şirket 43,08 milyar Amerikan doları değerinde yatırım yaptı.
Kapasite yapıları
2021 yılına kadar Çin, kurumsal üretim kapasitesi oluşturmak için 40 ülke ile işbirliği anlaşmaları imzaladı. Bu, İpek Yolu boyunca ürünlerin ihracatının yanı sıra hedef ülkelerde fabrikaların inşasını ve destekleyici endüstrilerin ve ekipmanların transferini de içeriyor. Bu aynı zamanda kapasite, sermaye ve teknoloji transferi anlamına da geliyor. İşbirliği 13 ülkeye genişletildi ve şu anda çelik, kimya, aydınlatma, otomotiv, iletişim, mühendislik, uzay, gemi inşa ve denizaltı endüstrilerini içeriyor.
Bunlar sanayi parkları. Şu anda Kuşak ve Yol boyunca bu tür 70 park ve toplamda 3 bin proje bulunuyor. Kuşak ve Yol güzergâhındaki ülkeler, yaklaşık 67,6 ton olduğu tahmin edilen devasa petrol ve çelik rezervlerine sahip. Kuşak ve Yol güzergâhındaki ülkelerin çoğu sanayileşmenin erken ya da orta aşamasında. Bu nedenle teknik endüstrilere yüksek talep var, fakat yabancı yatırımın (doğrudan yabancı yatırım) payı düşük. Çin altyapıya yatırım yaparken, Batı siyasi engeller çıkarmakta ve dünyayı iyiler ve kötüler olarak ikiye ayırıyor.
Çin’in Batı gibi hammadde çaldığı ve üretimini yurt dışına kaydırdığı iddia ediliyor. Esasında Çin, KYG ülkelerindeki üretimini her bir yerdeki talebe göre optimize etmek ve iki taraflı çelik üretimini teşvik etmek için kaydırıyor. Üye ülkelerin ortak gelecek ilkeleri sayesinde çelik, talebe göre tarafları teşvik etmek için ortak kullanılıyor.
Sırbistan’da Hesteel Smederevo çelik fabrikasına Çin tarafından yatırım yapıldı. Devlet Başkanı Xi Jinping, istihdamı korumak için bunun yapılmasını bizzat sağladı. Sonuç olarak 5 binden fazla iş güvence altına alındı ve 50 bin kişiye daha istihdam yaratıldı. Etiyopya’da Adama Rüzgâr Enerjisi Projesi, Afrika’nın yeşil çatısı olarak kabul ediliyor. Çin’in Hidroelektrik Mühendisliği Danışmanlık Grubu ve CGCOC ile birlikte, ilk aşamada 51 megawatt’a kadar ve ikinci aşamada 153 megawatt’a kadar üretim yapmak üzere bir proje başlatıldı. Bu miktar başkentin elektrik ihtiyacının yüzde 20’sine denk geliyor. Yılda 630 milyon kilovat-saat temiz enerji üretilerek 185 bin ton kömür ve karbondioksit emisyonu tasarrufu sağlanacak ve yılda 61 bin ton emisyon tasarrufu elde edilecek.
Çin’in yatırımlarının söz konusu ülkelerin borç tuzağına düşmesine neden olduğu iddia ediliyor. Ancak, çok sayıda analiz ve makaleye dayanarak, aşırı borçlanmanın asıl nedeninin Batı’dan kaynaklandığı anlaşılıyor, zira Batılı özel sektör borçlarını silmeyi reddediyor. Özel yatırımcılar 2004 yılından bu yana borç üretimine katkıda bulunuyor. “Borç tuzağı” teorisi, Batı tarafından Çin’e zarar vermek amacıyla ortaya atıldı. Aslında gerçek şu ki, Çin gerekli olduğunda borçtan vazgeçiyor. Mayıs 2021’de Çin, Afrika’nın 1,3 milyar dolarlık borcu affetmişti.
Avrupa ve Almanya’nın zararı
Finansman mevcut. İşbirliği ve altyapı projeleri devam ediyor. Almanya bunlara katılabilir ve kendi şirketlerinin yeni pazarda yer edinmesini sağlayabilir. KYG projesi aynı zamanda ülke ekonomisini canlandırabilir, istihdam yaratabilir ve uzun vadeli yatırım projelerini teminat altına alabilir. Yaratılan finansman ulusal sorunları dengelemek ve telafi etmek için kullanılabilir. Büyük miktarda yeni iş ve sipariş yaratılacak ve yeni pazarlar oluşacaktır. Ne yazık ki CDU, SPD, FDP ve özellikle Yeşiller, şu anda projenin karşı karşıya kalmasını sağlıyor. ABD’li düşünce kuruluşlarının danışma organı olarak kullanılmasıyla her işbirliği önlenecektir. Ancak aynı zamanda ABD’li şirketlerin kendileri de yeni pazara katılıyor. Bu durum Almanya’yı iktisadi bir intihara sürüklüyor.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa6 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa5 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa6 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya5 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor









