Görüş
Ekonomik mucizenin 10 yılı İpek Yolu: Almanya’nın çöküşünün 10 yılı

Yeni İpek Yolu projesi insan medeniyetinde yeni bir çağ başlatıyor. Bu projeye 200’den fazla devlet ve kuruluş gönüllü olarak katılıyor. Ancak Alman siyaseti şimdiye dek ülkenin bu projeye katılmasına ve Alman şirketlerinin yeni dünya düzeninde ön saflarda yer almasına hiç ilgi göstermedi. Eylemlerine hakikatler yerine duygular yön veriyor. Bunun ekonomi açısından sonuçları ölümcül.
On yılı aşkın bir süredir Alman ekonomisi ve aynı zamanda Alman nüfusu giderek artan bir şekilde iç sorunlarla mücadele ediyor. Bunlar arasında yüksek emlak fiyatları, sağlık ve eğitim alanındaki devasa açıklar ve kendi demiryolu ve otoyol altyapısı yer alıyor. Dijitalleşme, ülke çapında bir ağ ya da sürücüsüz araçlar, giderek daha uzak görünüyor. Şimdi Ukrayna’daki savaş bu yükü daha da artırıyor. Enerji krizi, fazladan mülteci akını ve sipariş eksikliği, kuşatılmış sisteme daha fazla yük bindiriyor. Fakat siyasetçilerin yeni bir hedefi var: Çin Halk Cumhuriyeti ile iktisadi işbirliğinden kopmak ve bununla birlikte Almanya’ya darbe vurmak.
Almanya’nın siyasi hedefi ayakta kalmak olsa da dünyanın geri kalanı farklı düşünüyor. Bu kalkınma ile, gelecek ile ilgili. Yeni bir çağa adım atmakla ilgili. Çin, Hindistan, Bangladeş, Afrika veya Güney Amerika’dan devasa nüfus kitlelerine sahip devasa mega projeler belirleyici bir rol oynuyor. Yeni İpek Yolu’na devasa siparişlerle katılmak ve işlerini genişletmek konusunda şirketlerin neredeyse sınırsız yeni fırsatları var. Ancak Alman şirketleri bunun dışında tutuluyor. Çin istediği için değil. Alman politikacılar duygusal ve gerçek anlamda rahatsızlık duydukları ve projenin sunduğu fırsatları anlamadıkları için öyle. Hatta Devlet Başkanı Şi Cinping, Donald Trump ile yaptığı bir görüşmeye Batı’nın da katılmasını istemişti. Yeni İpek Yolu şu anda 10. yıldönümünü kutluyor ve Almanya’nın son 10 yıldaki kalkınma açığının en ciddi örneği. Bu kalkınma ile ilgili. Beşeriyet adına ortak bir gelecekle ilgili.
İpek Yolu 21. Yüzyılın yeni ekonomik harikası
Çin, yeni bir küresel bağlantıyı ve 21. yüzyıl bilgisinin uygulanmasını teşvik etmek üzere Kuşak ve Yol Girişimini (KYG) başlattı. Amaç, Soğuk Savaş ve sömürgecilik döneminden kalma eski hegemonya ve haraç yapılarından nihayet kopan ileriye dönük bir küreselleşme gelişmek olarak öne çıkıyor. KYG yalnızca Doğu Asya’ya özgü bir kavram olmadığı gibi belirli bir ilkeye de bağlı kalmıyor. Çin, diğer ülkelerin kendi kalkınma yollarını izlemelerine yardımcı olmak ve savaştan, ideoloji modellerinden ve haraç sistemlerinden uzak durmak istiyor. Bunun yerine diğer ülkelerle uluslararası işbirliğini güçlendiriyor. İnternet çağında, özgürlük, açıklık, ortak çıkarlar ve diğer ülkelerin dahil edilmesi söz konusu. Enerji tesisleri, doğalgaz ve rafineri tesislerinin yanı sıra kablo, uydu, veri merkezleri vb. aracılığıyla sağlanan bilgiler paylaşılıyor.
Dünya, jeopolitik ihtilafların yanı sıra iklim ve doğadaki zorluklarla birlikte küresel düzenin yeni bir aşamasından geçiyor. Dijital ekonomi çağında, yapay zekâ ve ileri teknolojiler doğrultusunda veri ve veri altyapıları oldukça kıymetli. Bu sadece fiziksel bir mega proje değil, aynı zamanda tüketiciler, işletmeler ve dijital idareler için yeni fırsatlar yaratacak dijital bir ara bağlantı.
Serbest bir küresel pazar için engelsiz ticaret
İpek Yolu boyunca işbirliği, yalnızca Çin’in genel ekonomisini desteklemek için değil, özellikle dünya ekonomisinin ve uluslararası ticaret ve iş dünyasının sağlığını güçlendirmek adına iktisadi düzeylerin geliştirilmesi anlamına geliyor. Bu ayrıca daha serbest bir pazarı mümkün kılmak üzere ticaret ve yatırımda genel bir hedef için münferit ülkelerin imkânlarını birbirine bağlamakla da ilgili. Bu, beşeriyetin ortak geleceğine doğru barışçıl bir kalkınmayla ilgili. İstikrar ve ticari gelişmeler, kazan-kazan işbirliği anlamında desteklenmeli. Tüm insanların menfaatine olacak şekilde refah yaratmak adına yasal engeller düzeltilmeli ve daha da geliştirilmeli.
KYG, gelişmekte olan dünyaya uyum sağlayan yeni büyüme süreçlerine yönelik olarak mevcut, demode yapıların yeniden tasarlanmasını destekliyor. Dünya Ticaret Örgütü’ne göre, Çin ile AB arasındaki ticaret 2021 yılında dünyanın en büyük ve üçüncü en büyük ithalat ve ihracat bölgesi ve toplam küresel mal ticaretinin yüzde 13 ila yüzde 10’unu oluşturuyor. İthalat ve ihracat hacmi toplam 828,11 milyar Amerikan doları olup, yıldan yıla yüzde 27,5 oranında artıyor. Çin, AB’nin en büyük ticaret ortağı olmayı sürdürüyor. Avrupa Birliği, Çin’in ikinci en büyük ticaret ortağı ve Çin’e yapılan ihracatın yüzde 52’sini makine ve taşıtlar, yüzde 20’sini diğer mamul mallar ve yüzde 15’ini kimyasal ürünler oluşturuyor. AB, Çin’den yüzde 56 oranında makine, yüzde 35 oranında diğer mamul mallar ve yüzde 7 oranında kimyasal madde ithal ediyor.
2000 yılında Afrika ile Çin arasındaki ticaret hacmi 10 milyar Amerikan dolarıydı. Bu rakam 2014 yılında 220 milyar Amerikan dolarına yükseldi ve 2021 yılında toplam 250 milyar Amerikan dolarına ulaştı. Dolayısıyla Çin, Afrika’nın en büyük ticaret ortağı konumunda. Örneğin Mombasa-Nairobi Standart Hat Demiryolu, Kenya’nın büyümesini yüzde 1,5 puan artırdı ve doğrudan 50 bin kişiye istihdam yarattı.
Tesislerin bağlanabilirliği
Ana projelerden biri, yerel iktisadi durumu güçlendirmek ve potansiyeli ortaya çıkarmak amacıyla tesislerin, özellikle de yolların ve köprülerin birbirine bağlanması. Fakat son on yılda teknoloji, tanıtım ve finansman alanlarında zorluklar yaşandı. KYG, 2022 yılına kadar sadece 1 milyar dolarlık bir yatırımla 3 binden fazla mega projeyi finanse etti. Aynı zamanda Batı projelerde başarısız oldu. Çin tarafından 3 kilometreden uzun yollar ve üç kattan fazla binalar inşa edildi. Daha küçük projelerin Batılı vergi mükellefleri tarafından finanse edilmesi ise genelde başarısız oluyor ve Batı tarafından finanse edilen son projelerin etkisizliğini gösteriyor.
KYG’nin Özbekistan’daki ilk tüneli artık 1-2 günlük bir bypass yerine yalnızca 900 saniyelik bir aktarıma izin veriyor. Çin’in 13 projesi o kadar çok kabul gördü ki 11 ülkenin banknotlarına bile basıldı. 2013’ten 2021’e kadar sözleşme hacmi 71,94 milyar dolardan 134,04 milyar dolara yükseldi. Engineering News-Record (ENR) istatistiklerine göre, özel sektörde de yatırım yapan Çinli şirketlerin sayısı 2012’de 55 iken 2021’de 79’a yükseldi. Toplam satışlardaki payı ise yüzde 13,1’den yüzde 28,4’e yükseldi.
Otoyollar, otobanlar, tren yolları ve hızlı trenler inşa ediliyor. Maldivler’de ilk denizaşırı köprü 2018 yılında inşa edildi ve Çin-Maldivler Dostluk Köprüsü adını aldı. Batılı politikacılar projeyi gerçekçi bulmadı ve desteklemek istemedi. Jamaika, Karadağ ve Uganda’da ilk otoyollar inşa edildi.
Gelişmekte olan ülkelerin çoğu büyük ölçüde tarım sektörüne bağımlı. Yeterli ulaşım bağlantıları olmadan bu ürünleri sevk etmek ve böylece gelir elde etmek zor. Mombasa limanı ile Kenya’nın başkenti Nairobi arasındaki 480 kilometrelik tren yolu kayda değer bir bağlantı oluşturuyor ve 40 bin kişiye iş imkânı sağlıyor. Dünya Bankası’nın Küresel Konteyner Limanı Performans Endeksi 2020’ye göre, Cibuti Limanı bir KYG projesi olarak Afrika’da ilk sırada yer aldı. Pakistan’daki Karakoram Otoyolu ve Jakarta ile Bandung arasındaki 142 kilometrelik tren hattının yanı sıra 1035 kilometre uzunluğundaki Çin-Laos Otoyolu da inşa edildi.
Tüm şirketler, çevrenin korunmasının yanı sıra yerel yaşam alanlarına saygı göstermeye yönelik uluslararası sosyal sorumluluk ve küresel bir ortak kurumsal yönetişim yapısı taahhüt ediyor. 2019 yılından bu yana yüksek kaliteli KYG işbirliğine odaklanılıyor. Bu, daha yeşil teknolojiler ve yatırımların yanı sıra Dijital İpek Yolu, Sağlık İpek Yolu ve Akıllı İpek Yolu’nun uygulanması anlamına geliyor. Ayrıca yeni kömürlü termik santrallerin inşasından kaçınılması da hedefleniyor. Çin’deki Addis Ababa Riverside Yeşil Kalkınma Projesi buna bir örnek.
Mali yapı
Pek çok gelişmekte olan ülke, yatırımcıları çekmek için ne önkoşullara ne de koşullara sahip. Kendi kalkınmalarını finanse etmek için kendi imkanları ve mali kaynakları da yok. Dışarıdan destek olmadan yeterli kalkınmanın sağlanması zor. Ancak KYG’nin ortaya çıkışından bu yana girişimin kendi büyük finans kuruluşları önemli bir rol oynadı. Böylece yerel kurumlar uluslararası ve özel ortaklarla birlikte çalışıyor. Çin Kalkınma Bankası ve Çin İhracat İthalat Bankası gibi bankalar, Kuşak ve Yol Girişimi’nin ana tedarikçileri. Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) ve İpek Yolu Fonu gibi kuruluşlar, Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası gibi geleneksel uluslararası finans kuruluşları ve özel şirketler de girişimi destekliyor.
2021 yılında Çin’in doğrudan yatırımı 213,48 milyar dolara ulaştı. 2016 yılında Çin Halk Bankası, Afrika Kalkınma Bankası, Dünya Bankası Grubu bünyesindeki Uluslararası Mali İşbirliği ve Amerikalar Arası Kalkınma Bankası ile çok taraflı işbirliği anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalar, 7 milyar Amerikan doları tutarında bir hacmi kapsıyor. Özel sektörde 2021 yılı sonu itibariyle yaklaşık 500 Çinli özel şirket 43,08 milyar Amerikan doları değerinde yatırım yaptı.
Kapasite yapıları
2021 yılına kadar Çin, kurumsal üretim kapasitesi oluşturmak için 40 ülke ile işbirliği anlaşmaları imzaladı. Bu, İpek Yolu boyunca ürünlerin ihracatının yanı sıra hedef ülkelerde fabrikaların inşasını ve destekleyici endüstrilerin ve ekipmanların transferini de içeriyor. Bu aynı zamanda kapasite, sermaye ve teknoloji transferi anlamına da geliyor. İşbirliği 13 ülkeye genişletildi ve şu anda çelik, kimya, aydınlatma, otomotiv, iletişim, mühendislik, uzay, gemi inşa ve denizaltı endüstrilerini içeriyor.
Bunlar sanayi parkları. Şu anda Kuşak ve Yol boyunca bu tür 70 park ve toplamda 3 bin proje bulunuyor. Kuşak ve Yol güzergâhındaki ülkeler, yaklaşık 67,6 ton olduğu tahmin edilen devasa petrol ve çelik rezervlerine sahip. Kuşak ve Yol güzergâhındaki ülkelerin çoğu sanayileşmenin erken ya da orta aşamasında. Bu nedenle teknik endüstrilere yüksek talep var, fakat yabancı yatırımın (doğrudan yabancı yatırım) payı düşük. Çin altyapıya yatırım yaparken, Batı siyasi engeller çıkarmakta ve dünyayı iyiler ve kötüler olarak ikiye ayırıyor.
Çin’in Batı gibi hammadde çaldığı ve üretimini yurt dışına kaydırdığı iddia ediliyor. Esasında Çin, KYG ülkelerindeki üretimini her bir yerdeki talebe göre optimize etmek ve iki taraflı çelik üretimini teşvik etmek için kaydırıyor. Üye ülkelerin ortak gelecek ilkeleri sayesinde çelik, talebe göre tarafları teşvik etmek için ortak kullanılıyor.
Sırbistan’da Hesteel Smederevo çelik fabrikasına Çin tarafından yatırım yapıldı. Devlet Başkanı Xi Jinping, istihdamı korumak için bunun yapılmasını bizzat sağladı. Sonuç olarak 5 binden fazla iş güvence altına alındı ve 50 bin kişiye daha istihdam yaratıldı. Etiyopya’da Adama Rüzgâr Enerjisi Projesi, Afrika’nın yeşil çatısı olarak kabul ediliyor. Çin’in Hidroelektrik Mühendisliği Danışmanlık Grubu ve CGCOC ile birlikte, ilk aşamada 51 megawatt’a kadar ve ikinci aşamada 153 megawatt’a kadar üretim yapmak üzere bir proje başlatıldı. Bu miktar başkentin elektrik ihtiyacının yüzde 20’sine denk geliyor. Yılda 630 milyon kilovat-saat temiz enerji üretilerek 185 bin ton kömür ve karbondioksit emisyonu tasarrufu sağlanacak ve yılda 61 bin ton emisyon tasarrufu elde edilecek.
Çin’in yatırımlarının söz konusu ülkelerin borç tuzağına düşmesine neden olduğu iddia ediliyor. Ancak, çok sayıda analiz ve makaleye dayanarak, aşırı borçlanmanın asıl nedeninin Batı’dan kaynaklandığı anlaşılıyor, zira Batılı özel sektör borçlarını silmeyi reddediyor. Özel yatırımcılar 2004 yılından bu yana borç üretimine katkıda bulunuyor. “Borç tuzağı” teorisi, Batı tarafından Çin’e zarar vermek amacıyla ortaya atıldı. Aslında gerçek şu ki, Çin gerekli olduğunda borçtan vazgeçiyor. Mayıs 2021’de Çin, Afrika’nın 1,3 milyar dolarlık borcu affetmişti.
Avrupa ve Almanya’nın zararı
Finansman mevcut. İşbirliği ve altyapı projeleri devam ediyor. Almanya bunlara katılabilir ve kendi şirketlerinin yeni pazarda yer edinmesini sağlayabilir. KYG projesi aynı zamanda ülke ekonomisini canlandırabilir, istihdam yaratabilir ve uzun vadeli yatırım projelerini teminat altına alabilir. Yaratılan finansman ulusal sorunları dengelemek ve telafi etmek için kullanılabilir. Büyük miktarda yeni iş ve sipariş yaratılacak ve yeni pazarlar oluşacaktır. Ne yazık ki CDU, SPD, FDP ve özellikle Yeşiller, şu anda projenin karşı karşıya kalmasını sağlıyor. ABD’li düşünce kuruluşlarının danışma organı olarak kullanılmasıyla her işbirliği önlenecektir. Ancak aynı zamanda ABD’li şirketlerin kendileri de yeni pazara katılıyor. Bu durum Almanya’yı iktisadi bir intihara sürüklüyor.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceYandex veri merkezine saldırı Rusya’da dijital hizmetleri vurdu









