Görüş
Ekonomik mucizenin 10 yılı İpek Yolu: Almanya’nın çöküşünün 10 yılı

Yeni İpek Yolu projesi insan medeniyetinde yeni bir çağ başlatıyor. Bu projeye 200’den fazla devlet ve kuruluş gönüllü olarak katılıyor. Ancak Alman siyaseti şimdiye dek ülkenin bu projeye katılmasına ve Alman şirketlerinin yeni dünya düzeninde ön saflarda yer almasına hiç ilgi göstermedi. Eylemlerine hakikatler yerine duygular yön veriyor. Bunun ekonomi açısından sonuçları ölümcül.
On yılı aşkın bir süredir Alman ekonomisi ve aynı zamanda Alman nüfusu giderek artan bir şekilde iç sorunlarla mücadele ediyor. Bunlar arasında yüksek emlak fiyatları, sağlık ve eğitim alanındaki devasa açıklar ve kendi demiryolu ve otoyol altyapısı yer alıyor. Dijitalleşme, ülke çapında bir ağ ya da sürücüsüz araçlar, giderek daha uzak görünüyor. Şimdi Ukrayna’daki savaş bu yükü daha da artırıyor. Enerji krizi, fazladan mülteci akını ve sipariş eksikliği, kuşatılmış sisteme daha fazla yük bindiriyor. Fakat siyasetçilerin yeni bir hedefi var: Çin Halk Cumhuriyeti ile iktisadi işbirliğinden kopmak ve bununla birlikte Almanya’ya darbe vurmak.
Almanya’nın siyasi hedefi ayakta kalmak olsa da dünyanın geri kalanı farklı düşünüyor. Bu kalkınma ile, gelecek ile ilgili. Yeni bir çağa adım atmakla ilgili. Çin, Hindistan, Bangladeş, Afrika veya Güney Amerika’dan devasa nüfus kitlelerine sahip devasa mega projeler belirleyici bir rol oynuyor. Yeni İpek Yolu’na devasa siparişlerle katılmak ve işlerini genişletmek konusunda şirketlerin neredeyse sınırsız yeni fırsatları var. Ancak Alman şirketleri bunun dışında tutuluyor. Çin istediği için değil. Alman politikacılar duygusal ve gerçek anlamda rahatsızlık duydukları ve projenin sunduğu fırsatları anlamadıkları için öyle. Hatta Devlet Başkanı Şi Cinping, Donald Trump ile yaptığı bir görüşmeye Batı’nın da katılmasını istemişti. Yeni İpek Yolu şu anda 10. yıldönümünü kutluyor ve Almanya’nın son 10 yıldaki kalkınma açığının en ciddi örneği. Bu kalkınma ile ilgili. Beşeriyet adına ortak bir gelecekle ilgili.
İpek Yolu 21. Yüzyılın yeni ekonomik harikası
Çin, yeni bir küresel bağlantıyı ve 21. yüzyıl bilgisinin uygulanmasını teşvik etmek üzere Kuşak ve Yol Girişimini (KYG) başlattı. Amaç, Soğuk Savaş ve sömürgecilik döneminden kalma eski hegemonya ve haraç yapılarından nihayet kopan ileriye dönük bir küreselleşme gelişmek olarak öne çıkıyor. KYG yalnızca Doğu Asya’ya özgü bir kavram olmadığı gibi belirli bir ilkeye de bağlı kalmıyor. Çin, diğer ülkelerin kendi kalkınma yollarını izlemelerine yardımcı olmak ve savaştan, ideoloji modellerinden ve haraç sistemlerinden uzak durmak istiyor. Bunun yerine diğer ülkelerle uluslararası işbirliğini güçlendiriyor. İnternet çağında, özgürlük, açıklık, ortak çıkarlar ve diğer ülkelerin dahil edilmesi söz konusu. Enerji tesisleri, doğalgaz ve rafineri tesislerinin yanı sıra kablo, uydu, veri merkezleri vb. aracılığıyla sağlanan bilgiler paylaşılıyor.
Dünya, jeopolitik ihtilafların yanı sıra iklim ve doğadaki zorluklarla birlikte küresel düzenin yeni bir aşamasından geçiyor. Dijital ekonomi çağında, yapay zekâ ve ileri teknolojiler doğrultusunda veri ve veri altyapıları oldukça kıymetli. Bu sadece fiziksel bir mega proje değil, aynı zamanda tüketiciler, işletmeler ve dijital idareler için yeni fırsatlar yaratacak dijital bir ara bağlantı.
Serbest bir küresel pazar için engelsiz ticaret
İpek Yolu boyunca işbirliği, yalnızca Çin’in genel ekonomisini desteklemek için değil, özellikle dünya ekonomisinin ve uluslararası ticaret ve iş dünyasının sağlığını güçlendirmek adına iktisadi düzeylerin geliştirilmesi anlamına geliyor. Bu ayrıca daha serbest bir pazarı mümkün kılmak üzere ticaret ve yatırımda genel bir hedef için münferit ülkelerin imkânlarını birbirine bağlamakla da ilgili. Bu, beşeriyetin ortak geleceğine doğru barışçıl bir kalkınmayla ilgili. İstikrar ve ticari gelişmeler, kazan-kazan işbirliği anlamında desteklenmeli. Tüm insanların menfaatine olacak şekilde refah yaratmak adına yasal engeller düzeltilmeli ve daha da geliştirilmeli.
KYG, gelişmekte olan dünyaya uyum sağlayan yeni büyüme süreçlerine yönelik olarak mevcut, demode yapıların yeniden tasarlanmasını destekliyor. Dünya Ticaret Örgütü’ne göre, Çin ile AB arasındaki ticaret 2021 yılında dünyanın en büyük ve üçüncü en büyük ithalat ve ihracat bölgesi ve toplam küresel mal ticaretinin yüzde 13 ila yüzde 10’unu oluşturuyor. İthalat ve ihracat hacmi toplam 828,11 milyar Amerikan doları olup, yıldan yıla yüzde 27,5 oranında artıyor. Çin, AB’nin en büyük ticaret ortağı olmayı sürdürüyor. Avrupa Birliği, Çin’in ikinci en büyük ticaret ortağı ve Çin’e yapılan ihracatın yüzde 52’sini makine ve taşıtlar, yüzde 20’sini diğer mamul mallar ve yüzde 15’ini kimyasal ürünler oluşturuyor. AB, Çin’den yüzde 56 oranında makine, yüzde 35 oranında diğer mamul mallar ve yüzde 7 oranında kimyasal madde ithal ediyor.
2000 yılında Afrika ile Çin arasındaki ticaret hacmi 10 milyar Amerikan dolarıydı. Bu rakam 2014 yılında 220 milyar Amerikan dolarına yükseldi ve 2021 yılında toplam 250 milyar Amerikan dolarına ulaştı. Dolayısıyla Çin, Afrika’nın en büyük ticaret ortağı konumunda. Örneğin Mombasa-Nairobi Standart Hat Demiryolu, Kenya’nın büyümesini yüzde 1,5 puan artırdı ve doğrudan 50 bin kişiye istihdam yarattı.
Tesislerin bağlanabilirliği
Ana projelerden biri, yerel iktisadi durumu güçlendirmek ve potansiyeli ortaya çıkarmak amacıyla tesislerin, özellikle de yolların ve köprülerin birbirine bağlanması. Fakat son on yılda teknoloji, tanıtım ve finansman alanlarında zorluklar yaşandı. KYG, 2022 yılına kadar sadece 1 milyar dolarlık bir yatırımla 3 binden fazla mega projeyi finanse etti. Aynı zamanda Batı projelerde başarısız oldu. Çin tarafından 3 kilometreden uzun yollar ve üç kattan fazla binalar inşa edildi. Daha küçük projelerin Batılı vergi mükellefleri tarafından finanse edilmesi ise genelde başarısız oluyor ve Batı tarafından finanse edilen son projelerin etkisizliğini gösteriyor.
KYG’nin Özbekistan’daki ilk tüneli artık 1-2 günlük bir bypass yerine yalnızca 900 saniyelik bir aktarıma izin veriyor. Çin’in 13 projesi o kadar çok kabul gördü ki 11 ülkenin banknotlarına bile basıldı. 2013’ten 2021’e kadar sözleşme hacmi 71,94 milyar dolardan 134,04 milyar dolara yükseldi. Engineering News-Record (ENR) istatistiklerine göre, özel sektörde de yatırım yapan Çinli şirketlerin sayısı 2012’de 55 iken 2021’de 79’a yükseldi. Toplam satışlardaki payı ise yüzde 13,1’den yüzde 28,4’e yükseldi.
Otoyollar, otobanlar, tren yolları ve hızlı trenler inşa ediliyor. Maldivler’de ilk denizaşırı köprü 2018 yılında inşa edildi ve Çin-Maldivler Dostluk Köprüsü adını aldı. Batılı politikacılar projeyi gerçekçi bulmadı ve desteklemek istemedi. Jamaika, Karadağ ve Uganda’da ilk otoyollar inşa edildi.
Gelişmekte olan ülkelerin çoğu büyük ölçüde tarım sektörüne bağımlı. Yeterli ulaşım bağlantıları olmadan bu ürünleri sevk etmek ve böylece gelir elde etmek zor. Mombasa limanı ile Kenya’nın başkenti Nairobi arasındaki 480 kilometrelik tren yolu kayda değer bir bağlantı oluşturuyor ve 40 bin kişiye iş imkânı sağlıyor. Dünya Bankası’nın Küresel Konteyner Limanı Performans Endeksi 2020’ye göre, Cibuti Limanı bir KYG projesi olarak Afrika’da ilk sırada yer aldı. Pakistan’daki Karakoram Otoyolu ve Jakarta ile Bandung arasındaki 142 kilometrelik tren hattının yanı sıra 1035 kilometre uzunluğundaki Çin-Laos Otoyolu da inşa edildi.
Tüm şirketler, çevrenin korunmasının yanı sıra yerel yaşam alanlarına saygı göstermeye yönelik uluslararası sosyal sorumluluk ve küresel bir ortak kurumsal yönetişim yapısı taahhüt ediyor. 2019 yılından bu yana yüksek kaliteli KYG işbirliğine odaklanılıyor. Bu, daha yeşil teknolojiler ve yatırımların yanı sıra Dijital İpek Yolu, Sağlık İpek Yolu ve Akıllı İpek Yolu’nun uygulanması anlamına geliyor. Ayrıca yeni kömürlü termik santrallerin inşasından kaçınılması da hedefleniyor. Çin’deki Addis Ababa Riverside Yeşil Kalkınma Projesi buna bir örnek.
Mali yapı
Pek çok gelişmekte olan ülke, yatırımcıları çekmek için ne önkoşullara ne de koşullara sahip. Kendi kalkınmalarını finanse etmek için kendi imkanları ve mali kaynakları da yok. Dışarıdan destek olmadan yeterli kalkınmanın sağlanması zor. Ancak KYG’nin ortaya çıkışından bu yana girişimin kendi büyük finans kuruluşları önemli bir rol oynadı. Böylece yerel kurumlar uluslararası ve özel ortaklarla birlikte çalışıyor. Çin Kalkınma Bankası ve Çin İhracat İthalat Bankası gibi bankalar, Kuşak ve Yol Girişimi’nin ana tedarikçileri. Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) ve İpek Yolu Fonu gibi kuruluşlar, Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası gibi geleneksel uluslararası finans kuruluşları ve özel şirketler de girişimi destekliyor.
2021 yılında Çin’in doğrudan yatırımı 213,48 milyar dolara ulaştı. 2016 yılında Çin Halk Bankası, Afrika Kalkınma Bankası, Dünya Bankası Grubu bünyesindeki Uluslararası Mali İşbirliği ve Amerikalar Arası Kalkınma Bankası ile çok taraflı işbirliği anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalar, 7 milyar Amerikan doları tutarında bir hacmi kapsıyor. Özel sektörde 2021 yılı sonu itibariyle yaklaşık 500 Çinli özel şirket 43,08 milyar Amerikan doları değerinde yatırım yaptı.
Kapasite yapıları
2021 yılına kadar Çin, kurumsal üretim kapasitesi oluşturmak için 40 ülke ile işbirliği anlaşmaları imzaladı. Bu, İpek Yolu boyunca ürünlerin ihracatının yanı sıra hedef ülkelerde fabrikaların inşasını ve destekleyici endüstrilerin ve ekipmanların transferini de içeriyor. Bu aynı zamanda kapasite, sermaye ve teknoloji transferi anlamına da geliyor. İşbirliği 13 ülkeye genişletildi ve şu anda çelik, kimya, aydınlatma, otomotiv, iletişim, mühendislik, uzay, gemi inşa ve denizaltı endüstrilerini içeriyor.
Bunlar sanayi parkları. Şu anda Kuşak ve Yol boyunca bu tür 70 park ve toplamda 3 bin proje bulunuyor. Kuşak ve Yol güzergâhındaki ülkeler, yaklaşık 67,6 ton olduğu tahmin edilen devasa petrol ve çelik rezervlerine sahip. Kuşak ve Yol güzergâhındaki ülkelerin çoğu sanayileşmenin erken ya da orta aşamasında. Bu nedenle teknik endüstrilere yüksek talep var, fakat yabancı yatırımın (doğrudan yabancı yatırım) payı düşük. Çin altyapıya yatırım yaparken, Batı siyasi engeller çıkarmakta ve dünyayı iyiler ve kötüler olarak ikiye ayırıyor.
Çin’in Batı gibi hammadde çaldığı ve üretimini yurt dışına kaydırdığı iddia ediliyor. Esasında Çin, KYG ülkelerindeki üretimini her bir yerdeki talebe göre optimize etmek ve iki taraflı çelik üretimini teşvik etmek için kaydırıyor. Üye ülkelerin ortak gelecek ilkeleri sayesinde çelik, talebe göre tarafları teşvik etmek için ortak kullanılıyor.
Sırbistan’da Hesteel Smederevo çelik fabrikasına Çin tarafından yatırım yapıldı. Devlet Başkanı Xi Jinping, istihdamı korumak için bunun yapılmasını bizzat sağladı. Sonuç olarak 5 binden fazla iş güvence altına alındı ve 50 bin kişiye daha istihdam yaratıldı. Etiyopya’da Adama Rüzgâr Enerjisi Projesi, Afrika’nın yeşil çatısı olarak kabul ediliyor. Çin’in Hidroelektrik Mühendisliği Danışmanlık Grubu ve CGCOC ile birlikte, ilk aşamada 51 megawatt’a kadar ve ikinci aşamada 153 megawatt’a kadar üretim yapmak üzere bir proje başlatıldı. Bu miktar başkentin elektrik ihtiyacının yüzde 20’sine denk geliyor. Yılda 630 milyon kilovat-saat temiz enerji üretilerek 185 bin ton kömür ve karbondioksit emisyonu tasarrufu sağlanacak ve yılda 61 bin ton emisyon tasarrufu elde edilecek.
Çin’in yatırımlarının söz konusu ülkelerin borç tuzağına düşmesine neden olduğu iddia ediliyor. Ancak, çok sayıda analiz ve makaleye dayanarak, aşırı borçlanmanın asıl nedeninin Batı’dan kaynaklandığı anlaşılıyor, zira Batılı özel sektör borçlarını silmeyi reddediyor. Özel yatırımcılar 2004 yılından bu yana borç üretimine katkıda bulunuyor. “Borç tuzağı” teorisi, Batı tarafından Çin’e zarar vermek amacıyla ortaya atıldı. Aslında gerçek şu ki, Çin gerekli olduğunda borçtan vazgeçiyor. Mayıs 2021’de Çin, Afrika’nın 1,3 milyar dolarlık borcu affetmişti.
Avrupa ve Almanya’nın zararı
Finansman mevcut. İşbirliği ve altyapı projeleri devam ediyor. Almanya bunlara katılabilir ve kendi şirketlerinin yeni pazarda yer edinmesini sağlayabilir. KYG projesi aynı zamanda ülke ekonomisini canlandırabilir, istihdam yaratabilir ve uzun vadeli yatırım projelerini teminat altına alabilir. Yaratılan finansman ulusal sorunları dengelemek ve telafi etmek için kullanılabilir. Büyük miktarda yeni iş ve sipariş yaratılacak ve yeni pazarlar oluşacaktır. Ne yazık ki CDU, SPD, FDP ve özellikle Yeşiller, şu anda projenin karşı karşıya kalmasını sağlıyor. ABD’li düşünce kuruluşlarının danışma organı olarak kullanılmasıyla her işbirliği önlenecektir. Ancak aynı zamanda ABD’li şirketlerin kendileri de yeni pazara katılıyor. Bu durum Almanya’yı iktisadi bir intihara sürüklüyor.
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi7 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti








