Bizi Takip Edin

Diplomasi

Etiyopya’nın Rönesans Barajı hamlesi Nil’de tansiyonu yeniden yükseltti

Yayınlanma

Etiyopya’nın geçen salı günü Rönesans Barajı’nı hizmete alması, Nil’in memba ülkeleri Mısır ve Sudan ile ilişkilerde yeni bir gerilim dönemini başlattı. Kahire ve Hartum, su güvenliklerini tehdit eden tek taraflı adımları reddederken, Mısır konuyu BM Güvenlik Konseyine taşıdı.

Etiyopya’nın geçen salı günü Rönesans Barajı’nı hizmete almasıyla Addis Ababa, mansap ülkeleri Mısır ve Sudan ile ilişkilerinde yeni bir gerilim dönemine girdi.

Kahire ve Hartum, su güvenliklerinin ayrılmaz bir bütün olduğunu vurgulayarak, Doğu Nil havzasında su kaynaklarına zarar verecek her türlü “tek taraflı adıma” bütünüyle karşı olduklarını uzun zamandır dile getiriyor.

Nil Nehri, Doğu Afrika’nın tropikal bölgesinden doğar ve iki ana koldan oluşur: Victoria Gölü’nden doğan Beyaz Nil ve Etiyopya’daki Tana Gölü’nden doğan Mavi Nil.

Bu iki nehir, Sudan’ın başkenti Hartum’da birleşerek kuzeye doğru akıyor ve Akdeniz’e dökülüyor.

Etiyopya barajın muhtemel faydalarına odaklanırken, Hartum ve Kahire’deki hesaplar daha karmaşık bir hâl alıyor.

Sudan’ın Roseires Barajı endişesi

Sudan için, saniyede yaklaşık 300 metreküp su bırakılmaması durumunda Mavi Nil’in ekosistemi olumsuz etkilenecek. Zira Rönesans Barajı’nın büyüklüğü ve yaklaşık 100 kilometre mesafedeki Roseires Barajı üzerindeki doğrudan etkisi ciddi bir endişe kaynağı.

Bir hidroelektrik santrali olan Roseires Barajı, Sudan’ın Ed-Damazin kentinde Mavi Nil üzerinde yer alıyor. 1961-1966 yılları arasında inşa edilen baraj, sulama ve elektrik üretimi amacıyla kullanılıyor ve 280 megavat kapasiteli bir santrale sahip.

Barajın depolama ve enerji üretim kapasitesini artırmak için 2013 yılında yükseltme çalışmaları yapıldı. Bu baraj, Sudan’ın elektrik şebekesinin bel kemiği olarak kabul ediliyor ve ülkeye temiz ve ucuz elektrik sağlıyor.

Hem Rönesans hem de Roseires barajlarının güvenli bir şekilde doldurulması ve işletilmesi, iki baraj arasında günlük veri alışverişine tam olarak uyulmasına bağlı.

2015 Çerçeve Anlaşması’nda bu husus kararlaştırılmış olsa da, bağlayıcı bir anlaşmanın imzalanmamış olması, taahhütlerin yerine getirilmemesi anlamına geliyor.

Bu durum, deşarj verileri, Rönesans Barajı’nın güvenlik durumu, acil durum planları ve diğer teknik işletme konularına dair bilgi eksikliği nedeniyle Roseires Barajı’nın işletimini riske atıyor.

Sudan, gerekli koordinasyonun, barajların doldurma ve boşaltma verilerinin paylaşımını garanti eden yazılı bir anlaşmaya dayanması gerektiğini savunuyor.

Söz konusu anlaşma, Roseires Barajı’nın dolum kurallarının Rönesans Barajı’ndan gelen su miktarına ve taşkın dönemine bağlı olması nedeniyle, iki barajın uyum içinde çalışmasını temin etmek için tam bir işbirliği taahhüdü içermeli.

Mısır’ın alternatif arayışı

Mısır ise Addis Ababa’nın baraj, geleceği ve ülkenin su kaynakları üzerindeki olumsuz etkileri konusundaki siyasetini reddetmeye devam ediyor.

Mısır’ın Nil Nehri’nden yıllık su payı yaklaşık 55 milyar metreküp olup, bunun yüzde 80’i tarımda kullanılıyor. Etiyopya’nın barajı inşa etmeye ve su tutmaya başlamasından bu yana Mısır hükümeti, su tüketimini azaltmak amacıyla çeşitli politikalara başvurdu.

Bu tedbirlerin başında, pirinç ekim alanlarının daraltılması ve daha az su tüketen mısır, patates ve yonca gibi ürünlere odaklanılması geliyor.

Hükümet ayrıca, su israfını önlemek için deniz suyu arıtma tesisleri, atık su arıtma fabrikaları ve binlerce kilometrelik su kanallarının rehabilitasyonu gibi projelere yöneldi.

Ancak bu tedbirler ve projeler, Kahire’nin, mansap ülkelerinin tarihi su paylarını güvence altına alan bağlayıcı bir hukuki anlaşma imzalaması için Etiyopya’ya yönelik siyasi ve diplomatik çabalarını sürdürmesini engellemedi.

Anlaşmazlığın tarihsel kökenleri

Mısır ve Etiyopya arasındaki su ihtilafının kökleri yalnızca Rönesans Barajı’na değil, Nil sularının kendisine ve Etiyopya’nın 1929 ve 1959 anlaşmalarıyla belirlenen Mısır’ın 55,5 milyar metreküplük payını tanıyıp tanımadığına dayanıyor.

Etiyopya, özellikle dönemin Etiyopya İmparatoru II. Menelik ile Mısır ve Sudan’ı sömürgeleştiren İngiltere arasında 1902’de imzalanan anlaşma başta olmak üzere, bu tarihi anlaşmaları tanımıyor.

Addis Ababa, bu anlaşmaların sömürge döneminde imzalandığını ve bu nedenle miras alınamayacağını savunurken, Mısır uluslararası anlaşmaların miras yoluyla devredilmesi teorisine sıkı sıkıya bağlı.

Bu derin anlaşmazlık, Mısır’ın 2010’da imzalanan ve “Entebbe Anlaşması” olarak bilinen Nil Havzası Ülkeleri Çerçeve Anlaşması’na katılmayı reddetmesine yol açtı. Anlaşmayı Etiyopya ve diğer ülkeler 2013’ten itibaren onaylarken, Mısır, Sudan, Eritre ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti anlaşmaya taraf olmadı.

Mısır’ın o dönemdeki çekinceleri, su güvenliğiyle ilgili 14b maddesi ve projeler için ön bildirimle ilgili 8. madde üzerinde yoğunlaşmıştı. Mısır, herhangi bir projenin uygulanmasından önce kendisinin ve Sudan’ın bilgilendirilmesini ve onayının alınmasını talep ediyordu.

Mayıs 2009’daki Kinşasa toplantısında Mısır, anlaşmanın yasal çerçevesinin, su güvenliğine ilişkin 14b maddesinde Mısır’ın tarihi su payına dokunulmayacağını açıkça belirten bir metin içermesi konusunda ısrar etti.

Ayrıca, mansap ülkelerinin (Mısır ve Sudan) herhangi bir projeye başlamadan önce itiraz edebilmeleri için ön bildirim ilkesine ilişkin 8. maddenin eklerde değil, anlaşmanın ana metninde yer almasını istedi; ancak bu talepler Rönesans Barajı konusunda karşılık bulmadı.

Karmaşık siyasi koşullar ve uzun müzakere süreci

Şubat 2011’de Etiyopya hükümeti, Rönesans Barajı’nın inşasına başlandığını duyurdu. Bazı gözlemciler bu adımı, 25 Ocak Devrimi’nin ardından Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in istifasıyla Mısır’ın içinden geçtiği kritik siyasi durumdan faydalanma olarak değerlendirdi.

Sudan’da ise Nisan 2019’da Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir yönetimi devrildi, ancak ülke hızla siyasi bir gerilime sürüklendi ve Nisan 2023’ten bu yana ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında kanlı bir ihtilafa sahne oldu. Bu durum, Hartum’un su dosyasındaki müzakere pozisyonunu zayıflattı.

Mısır kendi iç meseleleriyle meşgulken, dönemin Etiyopya Başbakanı Meles Zenawi, Nisan 2011’de, başlangıçta “Milenyum” olarak adlandırılan, daha sonra “Büyük Etiyopya Rönesans Barajı” olarak değiştirilen projenin temelini attı.

Zenawi daha sonra, barajlar konusunu incelemek ve tüm tarafları memnun edecek ortak bir vizyon ve anlaşmaya varmak üzere Mısır, Sudan ve Etiyopya su bakanlarından oluşan üçlü bir teknik komisyon kurulmasını teklif etti.

Komisyon Eylül 2011’de kuruldu ve iki ay sonra toplantılarına başladı. Bu, onlarca teknik ve bakanlar düzeyinde toplantının yapıldığı ancak herhangi bir çözüm getirmeyen uzun bir müzakere sürecinin başlangıcı oldu.

Mısır, Aralık 2023’te, Mısır Sulama Bakanlığının o dönemki açıklamasına göre, “Etiyopya’nın yıllardır üç ülkenin de çıkarlarını güvence altına alacak herhangi bir teknik veya hukuki orta yol çözümünü kabul etmeyi reddeden tutumunu sürdürmesi” nedeniyle barajla ilgili müzakere sürecinin sona erdiğini duyurdu.

İhtilafa bir çözüm var mı?

Geçen salı günü Kahire, Etiyopya’daki Rönesans Barajı’nın açılış kutlamalarıyla eş zamanlı olarak, Güvenlik Konseyine gönderdiği bir mektupla uluslararası hukuka aykırı “tek taraflı bir eylemi” kınayarak resmi protestoda bulundu.

Mısır Dışişleri Bakanlığının mektubunda Kahire, dev barajın “hukuka ve uluslararası teamüllere aykırı tek taraflı bir eylem” olduğunu belirtti.

Mısır, “Etiyopya’nın su kaynaklarının yönetimini tek taraflı olarak domine etme çabalarına izin vermeyeceğini ve halkının varoluşsal çıkarlarını savunmak için uluslararası hukuk ve BM Şartı tarafından güvence altına alınan tüm tedbirleri alma hakkını saklı tuttuğunu” vurguladı.

Ancak Mısır, bu tedbirlerin ne olacağını henüz açıklamadı.

Özellikle barajın artık bir oldubittiye dönüştüğü ve Etiyopya, Mısır ve Sudan’ın karşı karşıya olduğu siyasi ve iktisadi zorluklar göz önüne alındığında, barajın hizmete alınmasından sonraki dönemin öncesi gibi olmayacağı bariz.

Diplomasi

ABD, yapay zeka yatırımlarında Avrupa ile arasındaki farkı artırıyor

Yayınlanma

ABD’deki yatırımların, Avrupa’dakinden üç kat daha hızlı artma eğiliminde olduğu görülüyor.

Son altı yıl göz önüne alınarak yapılan tahminler, iki ekonomi arasında yapay zeka kaynaklı bir uçurumun açıldığını vurguluyor.

Oxford Economics’in tahminlerine göre, ABD’de yeni ekipman ve tesislere yönelik kurumsal harcamaların 2021 ile gelecek yılın sonu arasında reel olarak yüzde 40 artması öngörülüyor.

Danışmanlık şirketi, yapay zeka ekipmanlarına yönelik artan harcamaların tahminlerindeki temel itici güçler olduğunu belirtti.

ABD’deki bu artış, Avro bölgesindeki sadece yüzde 12’lik reel artışla karşılaştırılırken, aynı dönemde Almanya’daki kurumsal yatırımların neredeyse durma noktasına gelmesi bekleniyor.

Bu rakamlar, yüksek teknolojili ekipman ve tesislere yönelik Amerikan harcamalarındaki patlamaya ayak uydurmakta zorlanan Avrupa’nın karşı karşıya olduğu zorluğu vurguluyor.

Kıta, 2022’nin sonlarında ChatGPT’nin piyasaya sürülmesiyle başlayan büyük dil modellerinin yükselişinden önce bile, ABD’nin hızla artan BT yatırımlarının gerisinde kalmıştı.

Fakat bu rakamlar, Uluslararası Ödemeler Bankası ve diğer kurumlar maliyetli bir “yatırım çöküşü” riskinin arttığı konusunda uyarıda bulunurken, yapay zekaya riskli bir bahis oynayan ABD için de soru işaretleri yaratıyor.

Mario Draghi’den AB için kritik konuşma: Radikal bir değişime ihtiyacımız var

Google, Meta, Microsoft ve Amazon, daha fazla yapay zeka altyapısı kurmak için yarışırken, yalnızca 2026 yılında 725 milyar dolardan fazla yatırım yapmaya hazırlanıyor.

Oxford Economics’in tahminleri, eski Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi’nin Eylül 2024’te rekabet gücü üzerine dönüm noktası niteliğinde bir rapor yayınlamasından bu yana, Avrupa’nın yatırım açığını kapatma konusunda çok az ilerleme kaydettiğini, hatta hiç ilerleme kaydetmediğini gösteriyor.

Draghi, dijitalleşme, karbonsuzlaşma ve artan savunma harcamalarının, yatırımlarda “1960’lar ve 70’lerde son kez görülen” seviyelere “benzeri görülmemiş” bir artış gerektirdiği konusunda uyarıda bulunmuştu.

Draghi, gerekli artışın İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Marshall Planı’nın sağladığı yatırım artışından daha büyük olduğunu belirtmişti.

Oxford Economics’te ekonomist olan Daniel Harenberg, “ABD daha dinamik ve girişimci bir ekonomiye sahip; bu nedenle daha hızlı ilerliyor ve yapay zeka yarışında daha fazla kazanç elde ediyor. Avrupa ise çok daha yavaş,” dedi.

Avrupa ayrıca ABD ile arasında büyük ve giderek artan bir verimlilik açığıyla karşı karşıya. 

Manchester Üniversitesi’nden Profesör Bart van Ark, bu yaz Sintra’da düzenlenen ECB Forumu’nda ECB politika yapıcılarına, “ABD son dönemde Avrupa’nın daha da önüne geçti” dedi.

Van Ark’ın analizine göre, 2018 ile 2025 yılları arasında ABD’de çalışılan saat başına GSYİH 14 dolar artarken, Avrupa’da bu artış sadece 2 dolar oldu.

“Bu fark sadece dijital sektörle sınırlı değil,” diye ekleyen van Ark, ABD’nin üstün performansının toptan ve perakende ticaretin yanı sıra profesyonel hizmetler dahil diğer sektörlere de yayıldığını vurguladı.

Gelgelelim van Ark, daha fazla yatırımın tek başına Avrupa’nın verimlilik sorunlarını çözmesinin pek olası olmadığını savundu.

Avrupa’nın “daha derin sorunu”, inovasyonun farklı sektörlerdeki işletmelerin yeni fikir ve araçları benimsemesiyle “uygun şekilde bağlantılı olmaması”ydı.

Draghi raporu ve Avrupa’nın Bush momenti

Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde, geçen yıl yaptığı bir konuşmada, bölgenin imalat sektörüne dayalı büyümesinin “yavaş yavaş ortadan kaybolan bir dünyaya yönelik” olduğu konusunda uyarıda bulunmuştu.

Avrupa Komisyonu’na göre, Avrupa, yapay zeka (AI) kullanımını düzenleyen katı yasalar çıkaran dünyadaki ilk ülkelerden biri oldu ve 2024 Yapay Zeka Yasası, bu teknolojiye ilişkin “tarihteki ilk yasal çerçeve” haline geldi.

Eleştirmenler, katı kuralların inovasyonu engelleyebileceği ve yapay zeka yatırımlarını caydırabileceği konusunda uyarıda bulunuyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, iki yıl önceki bir konuşmasında “Değişen dünyaya ayak uyduramıyoruz” diyerek, Avrupa’nın “aşırı düzenleme” yaptığı ve “yeterli yatırım yapmadığı” uyarısında bulunmuştu.

Bank J Safra Sarasin’in baş ekonomisti Karsten Junius, “Avrupa, en son teknoloji dalgasını kaçırdı,” dedi.

Bununla birlikte, ABD’deki yatırım patlaması büyük ölçüde yapay zekaya yönelik harcamaların devam etmesine bağlı ve bu durum, getirilerin beklentileri karşılayamaması halinde bir düzeltmeye açık hale getirir.

Merkez bankalarına danışmanlık yapan Uluslararası Ödemeler Bankası, Haziran ayında yapay zeka harcamalarından elde edilen getirilerin beklentileri karşılamaması halinde uzun süreli bir “yatırım çöküşü” yaşanabileceği konusunda uyarıda bulunmuştu.

Junius, Avrupa’nın ABD ile arasındaki muazzam yatırım açığının en azından kısmen geçici bir fenomen olduğuna inandığını belirtti.

“ABD’deki yapay zeka yatırımları bu ölçekte sonsuza kadar devam etmeyecek,” diyen Junius, geçmişte de bilgi teknolojisi ve yarı iletken teknolojisi alanlarında yatırım döngülerinin yaşandığını ve “bunların devam edeceğini” ekledi.

Fakat sorun, Avrupa’daki inovasyon ve hızın yetersizliği nedeniyle daha da kötüleşti. Junius, bunun kısmen katılaşmış işgücü piyasalarına bağlı olduğunu belirtti:

“Avrupa, en son teknolojilerde arayı kapatamazsa, ABD’ye kıyasla göreli yaşam standartlarımız düşmeye devam edecek.”

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ermenistan’ın yeni anayasasında bağımsızlık bildirgesi yer almayacak

Yayınlanma

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, önümüzdeki aylarda yayımlanacak yeni anayasa metninde Bağımsızlık Bildirgesi’ne herhangi bir atıf bulunmayacağını açıkladı. Bildirgenin anayasadan çıkarılması, Azerbaycan ile barış anlaşması imzalanması için Bakü’nün temel talepleri arasında yer alıyor.

Ermenistan’ın yeni anayasa metninin önümüzdeki aylarda yayımlanacağı ve bu metinde Bağımsızlık Bildirgesi’ne yer verilmeyeceği bildirildi.

Armenpress’in aktardığına göre Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, “Daha önce de söylediğim gibi, yeni anayasada 1990 tarihli Bağımsızlık Bildirgesi’ne hiçbir atıf yer almamalıdır” dedi.

Söz konusu düzenleme, cumhuriyetin mevcut anayasasının birinci maddesini kapsıyor. Bu madde, cumhuriyetin Yüksek Konseyi tarafından 23 Ağustos 1990 tarihinde kabul edilen Bağımsızlık Bildirgesi’ne atıf içeriyor.

Bildirgenin giriş kısmında ise Ermenistan SSC ile Dağlık Karabağ’ın 1989 tarihli “Yeniden Birleşme Hakkında” başlıklı ortak kararına gönderme yapılıyor.

Bildirgeye yapılan atfın Ermenistan Anayasası’ndan çıkarılması, Azerbaycan’ın barış anlaşmasını imzalamak için öne sürdüğü temel şartlardan biriydi.

“Karabağ hareketine dönüşe izin veremeyiz”

Başbakan Paşinyan, yeni anayasada bildirgeye atıf yapılmasının Karabağ hareketine geri dönülmesi anlamına geleceğini ifade etti.

Karabağ hareketini Ermenistan için vahim bir hata olarak niteleyen Paşinyan, “Halkımızın barış için oy kullandığı 2026 ulusal seçimlerinin ardından, barış gündeminin artık ulusal bir gündem haline geldiği bir dönemde buna kesinlikle izin veremeyiz” diye konuştu.

Paşinyan ayrıca, Azerbaycan ile barışı korumanın ve güçlendirmenin hükümet için öncelikli görev olduğunu kaydetti.

Paşinyan, Azerbaycan ile barış anlaşması imzalamak amacıyla anayasayı değiştirmeye hazır olduğunu 2024 sonbaharında dile getirmişti. Barış anlaşmasının metni Mart 2025’te uzlaşmaya bağlanmış ve aynı yılın ağustos ayında paraf edilmişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

The Economist: Ukrayna seçkinleri arasındaki bölünme derinleşebilir

Yayınlanma

İngiliz The Economist dergisi, kaynaklarına dayandırdığı haberinde Ukrayna’daki yönetici kadrolar ve seçkinler arasındaki bölünmenin önümüzdeki haftalarda derinleşebileceğini bildirdi. Haberde, yolsuzluk skandalları ve hava savunma füzesi eksikliği nedeniyle ülkenin bu kış her zamankinden daha kırılgan bir duruma geleceği vurgulandı.

İngiliz The Economist dergisi, çeşitli kaynaklara dayandırdığı değerlendirmesinde, Ukrayna’daki seçkinler arasındaki bölünmenin önümüzdeki haftalarda daha da derinleşebileceğini yazdı.

Dergiye konuşan üst düzey bir Ukraynalı yetkili, “Ekim ayı gelip havalar soğuduğunda her şey bir anda ters gitmeye başlayacak. Buradaki kilit figürlerin çoğu aptal ve pek çok kişi de bunun farkında” ifadelerini kullandı.

Aynı yetkili, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’nin halen iyimserliğini korumasına rağmen ülkedeki tablonun kendi aleyhine kötüleştiğini “anlamaya başladığını” belirtti.

The Economist, ülkenin bu kış aylarında özellikle yolsuzluk ve hava savunma füzelerinin yetersizliği sebebiyle her zamankinden çok daha savunmasız kalacağını kaydetti.

Haberde, Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ile Yolsuzlukla Mücadele Özel Savcılığının (SAP) 19 Ağustos’ta Ukraynalı üst düzey yetkililere ait yeni telefon dinleme kayıtlarını yayımladığı hatırlatıldı.

Söz konusu kayıtlarda, Devlet Başkanlığı Ofisi Başkan Yardımcısı İrina Mudra’nın sesine sahip olduğu belirtilen bir kadının yolsuzlukla mücadeleyi “yanlış bir yaklaşım” olarak nitelendirdiği ve sistemin “sistematik hale getirilerek kontrol edilmesi gerektiğini” söylediği duyuluyor.

Dergi, kayıtlardaki görüşmelerde yolsuzluğun bir skandal gerekçesi olarak değil, sıradan bir çalışma süreci gibi algılandığına dikkat çekti.

Öte yandan, temmuz ayında görevden alınan Ukrayna eski Savunma Bakanı Mihail Fedorov’un, yeni soruşturmanın kamuoyuna duyurulmasının hemen öncesinde Zelenskiy’ye seçim yapılması çağrısında bulunduğu aktarıldı.

Derginin haberinde bu çağrının “muhtemelen tesadüf olmadığı” değerlendirmesine yer verildi.

Daha önce, 17 Ağustos tarihinde Zerkalo Nedeli gazetesi, NABU’nun iktidardaki Halkın Hizmetkarı partisi meclis grubu başkanı David Arahamiya hakkında ilk suçlama bildirimini, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak hakkında ise ikinci suçlama bildirimini hazırladığını duyurmuştu.

Bu gelişmeden iki gün sonra, 19 Ağustos’ta NABU, “Forrest Gump” adı verilen özel bir operasyon icra edildiğini açıkladı. Operasyon kapsamında, görevdeki ve eski milletvekillerinin liderliğinde, Devlet Başkanlığı Ofisi yetkilileri ile diğer bazı şahısların katılımıyla faaliyet gösteren bir suç örgütünün deşifre edildiği duyuruldu.

Bu kapsamda özellikle İrina Mudra ve parlamento milletvekili Vadim Stolar’ın adreslerinde aramalar gerçekleştirildi.

Bunun yanı sıra Ukrayinska Pravda gazetesi de kaynaklarına dayandırdığı haberinde, Mudra’ya iletilen suçlama bildiriminde Devlet Başkanlığı Ofisi Başkanı Kirill Budanov’un adının geçtiğini aktardı.

Habere göre Budanov’un, hakkında yolsuzluk suçlaması bulunan eski Enerji Bakanı German Galuşçenko adına kefalet bedeli toplanması sürecini yönettiği ileri sürülüyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English