Dünya Basını
Fordizm olarak Muskizm

Çevirmenin notu: “Bilimsel yönetim” ilkelerinin yazılı hali Taylorizmin pratiği olarak görülebilecek Fordizm üzerine büyük bir literatür var. Aşağıda çevirisine yer verdiğimiz makalede, Fordizm ile yazarların “Muskizm” adını verdikleri akım kıyaslanıyor ve sürekliliklerle kopuşlara dikkat çekiliyor. Öte yandan, okurları bir meseleye karşı uyarmamız gerekiyor: Slobodian ile Tarnoff’un tartışmalı Fordizm ve daha da tartışmalı post-Fordizm periyodizasyonu için şahit gösterdiği “Düzenleme Okulu”nun modeline (birikim rejimi-düzenleme rejimi) yönelik bilhassa Marksizm içinden ciddi eleştiriler vardır: Örneğin, “Keynesçi refah devleti” tanımı hayli su götürür; zira Keynesçilik ile refah devleti arasında, başta kronolojik olmak üzere, doğrudan bir bağ olduğu hayli şüphelidir. Yine de, Henry Ford’un, Taylorizmi işçilere kabul ettirmek, başka bir deyişle Marx’ın Kapital‘de formüle ettiği şekliyle emeğin sermayeye reel tabiyetini (real subsumption) güçlendirmek için attığı adımlarla Elon Musk’ın attığı adımlar arasındaki paralellikleri görmek şaşırtıcı olacaktır (meraklı okur, Ford’un ütopik pastoral ütopyasının anlatıldığı Fordlandia kitabına göz atabilir). Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Fordizm olarak Muskizm
Quinn Slobodian ve Ben Tarnoff
LPE Project
22 Nisan 2026
Elon Musk ile Henry Ford’un pek çok ortak yönü olduğu sık sık dile getirilmiştir. Her ikisi de üretim süreçlerinde ve tüketim ürünlerinde çığır açan teknolojik dehalar olarak övgüyle karşılanmıştı. Her ikisi de siyasi açıdan muhafazakârdı. Ayrıca her ikisi de kişisel medya kanalları aracılığıyla gerici görüşleri savunmuşlardı; Ford, The Dearborn Independent adlı gazetesinde bir dizi antisemitik makale yayınlamasıyla tanınırken, Musk ise Twitter’ı (daha sonra X) beyaz olmayan göçmenlere yönelik düşmanlığını dile getirmek için bir megafon olarak kullandı. Yine de Elon Musk hakkında yazdığımız son kitabımıza başlarken, Musk ve Ford arasındaki paralelliklerin esas olarak kişisel biyografilerle ilgili olmadığını hemen fark ettik. Bu paralellikler, onların siyasal iktisadi anlayışlarının ne tür toplumlar ürettiği ve ne tür toplumlar gerektirdiği ile ilgili.
Ford’un otobiyografisi My Life and Work [Hayatım ve İşlerim] yayınlandıktan kısa bir süre sonra, Alman ekonomist Friedrich von Gottl-Ottlilienfeld, 1926 tarihli Fordism [Fordizm] kitabıyla kalıcı bir terim ortaya attı. Ona göre Fordizm, Ford’un kişiliğinden daha büyüktü; toplumsal ilişkilerin yeniden yapılandırılmasını içeriyordu. O buna “teknik aklın diktatörlüğü” adını verdi. İtalyan Marksist Antonio Gramsci, hapishane yazılarında bu temayı ele aldı. Diğer şeylerin yanı sıra, fabrikaya montaj hattının getirilmesinin, toplumsal yeniden üretimi ve “psiko-fiziki” dengelenmesi heteroseksüel çekirdek aile içinde gerçekleşen, daha disiplinli, “rasyonel” bir işçi gerektirdiğini savundu.
1970’lerde bir grup Fransız teorisyen, daha sonra Düzenleme Okulu olarak bilinen akım içinde Fordizm kavramını yeniden canlandırdı. Onlar, kapitalist büyümenin tarihsel olarak tanımlanan her aşamasının iki ana unsurdan oluştuğunu öne sürdüler. Birincisi, birikim rejimi olarak adlandırdıkları şeydi: Para nasıl kazanılıyor? Emek süreci nasıl örgütleniyor, üretim ve tüketim nasıl yapılandırılıyor, toplumsal artık değer nasıl dağıtılıyor? İkincisi ise düzenleme biçimi olarak adlandırdıkları şeydi. Gramsci’yi takip ederek, yeni iktisadi modellerin potansiyel olarak yıkıcı etkilerini dengelemek için hangi tür yazılı ve yazılı olmayan toplumsal geleneklerin ve yasal kodların vazgeçilmez olduğunu sordular. Düzenleme biçimi, birikim rejimini çelişkilerini yöneterek düzenleyen veya “düzene koyan” kurumlar ağını kapsar. Bu, bir toplumun kapitalizmin sürekli maruz kaldığı krizleri nasıl uzak tuttuğudur.
Düzenlemeciler için Fordizm, yirminci yüzyılın ortalarında ileri sanayi kapitalizmini tanımlayan siyasi-iktisadi düzendi. Birikim rejimi kitlesel üretime odaklanırken, düzenleme biçimi kitlesel tüketimle karakterize ediliyordu. Kitlesel üretim, tüketim mallarının büyük ölçekli endüstriyel üretimini içeriyordu; burada yeni bir teknik ve toplumsal işbölümü, hızlı verimlilik artışını kolaylaştırıyordu. Kitlesel tüketim, daha yüksek ücretler sayesinde kolaylaştırıldı; bu da Fordist fabrikalardan çıkan tüm arabaları, radyoları ve buzdolaplarını emebilecek kadar büyük bir tüketici tabanı yaratarak, böylece iktisadi büyümenin bir döngüsünü oluşturdu.
Daha geniş bir bakış açısıyla, kitlesel tüketim, Düzenleme Okulu’nun kurucularından biri olan ekonomist Michel Aglietta’nın “toplumsal tüketim normu” olarak adlandırdığı şeye dayanıyordu; bu norm, toplu pazarlık kurumları ve Keynesçi refah devleti tarafından sürdürülüyordu. Aglietta’nın anlatımına göre, bu kurumlar 1930’lar ve 1940’larda Amerikan işçi sınıfı tarafından yürütülen yoğun sınıf mücadelelerini, işçilerin üretim süreci üzerinde anlamlı bir kontrol gibi daha iddialı isteklerinden vazgeçip, bunun karşılığında savaş sonrası dönemde beyaz erkek ekmek kazanan hane halkının sahip olduğu göreceli iktisadi istikrarı elde ettikleri yeni bir toplumsal sözleşmeye dönüştürdü.
Önemli bir şekilde, Düzenlemeciler Fordizmi geriye dönük bir bakışla teorileştiriyorlardı. Düzenleme Okulu’nun kurucu metni olan Aglietta’nın A Theory of Capitalist Regulation [Kapitalist Düzenleme Teorisi] adlı eseri 1976’da yayınlandı; bu noktada Fordizm açıkça bir krizdeydi. Kâr oranındaki keskin düşüş, stagflasyon, 1973 petrol şoku ve hem işyerlerinde (öncelikle izinsiz grevler şeklinde) hem de yeni toplumsal hareketlerden kaynaklanan yeni bir sınıf mücadelesi döngüsü, hakim olan siyasi-iktisadi paradigmaya baskı uyguluyordu. Fordizmin birikim stratejileri, tıpkı toplumsal barışı sürdürme mekanizmaları gibi çöküyordu.
Peki, Fordizm çöküyorsa, onun yerini ne alacaktı? Aglietta, kendi deyimiyle “neo-Fordizm”in, ya da İngiliz ekonomist Robin Murray’in daha sonra “post-Fordizm” olarak adlandırdığı ve sonunda yaygınlaşan bir terimin ortaya çıkacağını öngördü. Post-Fordizm, küreselleşme ve dış kaynak kullanımının yeni olanaklarının yanı sıra, “just-in-time” ve “lean” üretim stratejileri olarak bilinen yaklaşımlara dayanacaktı. Fordizm üretimi tek bir firma içinde merkezileştirme eğilimindeyken, post-Fordizm, küresel tedarik zincirleri aracılığıyla birbirine bağlı bir dizi bağımsız tedarikçiden temin edilen parçalardan nihai ürünün montajına öncelik veriyordu. Düşen nakliye maliyetleri, bilgi teknolojisinin yaygınlaşması ve uluslararası ekonomi hukukundaki değişiklikler, ürünlerin dünyanın dört bir yanında parça parça üretilebileceği ve kapitalistlerin en düşük işgücü maliyetlerini arayabileceği anlamına geliyordu.
Esneklik, post-Fordist birikim rejiminin sloganıysa da, düzenleme biçimi iki yöne işaret ediyordu. Bir yandan, bireylere, büyük ölçüde tüketim tercihleri yoluyla gerçekleştirilecek genişletilmiş bir kişisel kendini ifade etme yelpazesi vaat edildi. Fordizm altında tüketim “kitlesel” bir biçim almıştı; post-Fordizm altında ise pazar, nişlere ve segmentlere ayrılmaya başladı. Fakat bu uzmanlaşma eğilimi, akademisyenlerin “sorumluluk yükleme” olarak adlandırdığı bir olguyla eşlik ediyordu: riskin işçilere ve hane halklarına devredilmesi. Refah devleti zayıfladıkça, işçi hareketi geriledikçe ve alt yüklenici, geçici ve yarı zamanlı işlerin yaygınlaşmasıyla işyerleri parçalandıkça, insanlar kendi bakımları ve üremeleri için giderek daha fazla sorumluluk almak zorunda kaldılar. Post-Fordizm’in kazananları ücretliler değil, varlık sahipleriydi; zira hükümetler, servet yaratmanın motoru olarak giderek varlık fiyat enflasyonuna yöneldi. Bu hamle, toplumdaki en zengin kesime büyük ölçüde fayda sağlarken, aynı zamanda ev sahipleri ve perakende yatırımcılardan oluşan yeni bir “kitlesel varlıklı” sınıfı, ekonominin giderek artan finansallaşmasını desteklemeye dahil etti.
Finansallaşmanın, sonunda post-Fordizm’in aşil topuğu olduğu ortaya çıktı. 2007-2008 finans krizi ve ardından gelen Büyük Durgunluk, siyasi-iktisadi düzenin yavaş yavaş çözülmesini tetikledi. Batı’da azalan iktisadi dinamizm, post-Fordist büyüme modelinin sürdürülebilirliği konusunda endişeleri artırdı ve genel olarak “popülist” olarak nitelendirilen yeni müesses nizam karşıtı siyasi akımların, özellikle de yükselen aşırı sağın ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Aynı zamanda, teknoloji devlerinin ortaya çıkışı, kapitalizm ve dijitalleşme arasındaki ilişki hakkında yeni sorular ortaya attı. Son olarak, Covid-19 salgını ve artan jeopolitik gerilimler, şirketleri ve ülkeleri tamamen küreselleşmiş bir ekonominin akıllıcılığını yeniden düşünmeye itti.
Post-Fordizm krizdeydi, ama onun yerini ne alacaktı? Bir dizi birbiriyle rekabet eden vizyon ve çerçeve önerildi. Devlet kapitalizmi, felaket kapitalizmi, platform kapitalizmi, darboğaz kapitalizmi, akbaba kapitalizmi, örümcek ağı kapitalizmi, takımada kapitalizmi, varlık yöneticisi kapitalizmi, gözetim kapitalizmi ve hatta çöküş kapitalizmi gibi kavramları duymuşuzdur. Teorisyenler, neo-feodalizm, tekno-feodalizm, tekno-libertarizm, tekno-otoriterlik, tekno-popülizm, tekno-faşizm, kıyamet faşizmi, neo-faşizm, neoliberal faşizm, post-neoliberalizm, paleo-popülizm, neo-patrimonyalizm, hiperpolitika ve jeoekonomi çağında yaşadığımızı öne sürdüler.
Post-Fordizm’in bir başka olası halefi olarak Muskizm’i önermek istiyoruz. Bu kavramın, gerçekte yeni olan ve hâlâ ortaya çıkmakta olanı yakalamakta zorlanan, çağrışımlara dayalı metaforlara veya tarihsel emsallere sıklıkla dayanan diğer önerilen terimlerde bulunan belirsizliği gidermeye yardımcı olacağına inanıyoruz. Geçen yüzyılda Fordizm’i yorumlayanların Ford’un hayatı ve çalışmalarından analitik materyallerini aldıkları gibi, Muskizm’i anlamanın başlangıç noktası –bitiş noktası olmasa da– Musk’ın kendi hayatı ve çalışmalarıdır.
***
Musk’tan Muskizm’i türetmenin ilk adımı, bu adam ve fikirleri hakkındaki en yaygın yanlış okumalara karşı çıkmaktır. Ortadan kaldırılması en kolay olanlardan biri, Musk’ın bir liberteryen olduğu düşüncesidir. Aslında, Muskizmin temel ilkelerinden biri kamu-özel sektör füzyonudur; devletin, yüksek riskli, yüksek getirili girişimler için fon sağlayıcı, kolaylaştırıcı ve destekleyici olarak kullanılması; bizim devlet simbiyozu dediğimiz şey. Bunu SpaceX, Starlink ve Tesla’da açıkça görebiliriz. Musk, bürokrasinin ve belirli türden düzenlemelerin kararlı bir eleştirmenidir, fakat kesinlikle devletin kendisinin değil. Aksine, devleti bir iktidar ve kâr kaynağı olarak tutarlı bir şekilde araçsallaştırmıştır. Bunu, hükümetlerin kendi altyapılarına güvenerek egemenlik işlevlerini yerine getirmelerine yardımcı olacağına söz vererek yapmaktadır: bu dinamik, bizim “hizmet olarak egemenlik” olarak tanımladığımız bir durumdur.
Bir başka yanlış kanı ise, Musk’ın en çok dikkat çeken şirketi olan Tesla’nın, esas olarak Ford’unkine benzer bir otomobil tüketim malı sattığıdır: Model T’nin elektriklendirilmiş hali olarak Model Y. Aslında Tesla, otomobillerle ilgili değildir. Tesla, doğal afetler, savaşlar ve toplumsal istikrarsızlıkların yaşandığı bir çağda elektrikli özerkliğe dair bir vizyonla ilgilidir. Musk, birbirine bağlı tedarik zincirlerinin yararlarına dair küresel şüpheciliğin hakim olduğu bir dönemi kendi lehine çevirmiş ve ulustan bireye, evlere kadar uzanan ölçeklenebilir bir egemenlik modeli sunmuştur. Roadster’dan Cybertruck’a geçiş, sıfır karbonlu tüketiciliğin parlak yeşil geleceğinden, iklim çöküşü ve hayatta kalma mücadelesinin karanlık yeşil geleceğine doğru bir kaymayı yansıtmaktadır. En başarılı haliyle Muskizm, dış şoklara, düşmanlara ve istenmeyen unsurlara karşı toprakların güçlendirilmesi arzusunu kullanır. Yeniden yerelleşme ve yeniden silahlanma dünyasında Muskizm, ulusal projeler için küresel bir altyapı sunar.
Bu dünya görüşü, küresizleşen çağımıza benzersiz bir şekilde uyan bir endüstriyel model olan dikey entegrasyonu benimsemesinde de yansıtılır. On yıllardır Musk, üretimi mümkün olduğunca kendi şirketleri içinde yoğunlaştırmaya ve dış tedarikçilere olan bağımlılığını azaltmaya çalışmaktadır. Muskizm altında fabrika, küresel bir üretim ağındaki bir düğüm değil, bir anklavdır. Bu strateji, Musk’ın SpaceX’i kurduğu ve Tesla’nın CEO’su olduğu 2000’li yılların geleneksel anlayışına aykırıydı, fakat 2020’lerde “finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarda yaşanan bir dizi kriz… aşırı küresel entegrasyonun risklerini ortaya çıkardığı” için öngörülü görünecektir; bu, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin bu yılın başlarında Davos’ta yaptığı açıklamadan alıntılanmıştır.
Musk hakkında yaygın bir başka yanlış kanı ise, Mark Zuckerberg gibi birinin somutlaştırdığı web siteleri ve platformların havada asılı, maddi olmayan yapısından ziyade, somut mühendislik ve nesneler yaratmaya daha fazla ilgi duyduğu için diğer teknoloji milyarderlerinden farklı olduğudur. Musk’a bu statüyü tanımak için nedenler var: Sonuçta, yeniden kullanılabilir roketlerin yaratılmasını denetledi, gökyüzünü uydularla doldurdu, elektrikli araçları yaygınlaştırdı, beyin-bilgisayar arayüzleri geliştirdi ve trafik sıkışıklığını ortadan kaldırmak için dev tüneller kazmanın zorlukları üzerinde kafa yordu.
Yine de Musk’ın dikkati giderek çevrimiçi dünyaya ve onun “sibernetik kolektifler” olarak adlandırdığı şeye yöneliyor. 2015 civarında başlayan ve 2022’de Twitter’ı satın almasından bu yana hızla artan bir ivmeyle, Musk çevrimiçi dünyada olan biteni sadece çevrimdışı dünyanın bir yansıması ya da ondan bir kaçış olarak değil, insanlığın geleceği için merkezi bir savaş alanı olarak çerçevelemiştir. Bu konularda soğukkanlı bir materyalist olmaktan uzak olan Musk, tüm insan eylemlerini yönlendirmek için memlerin ve karşı-memlerin gücüne olan inancını sorgusuz sualsiz benimsemiştir. 2023’ten bu yana, bu dürtü, onun “duyarcı [woke] zihin virüsü” olarak adlandırdığı şeyden arındırılmış bir yapay zekaya olan artan arzusunu da yönlendirdi. Büyük dil modellerinin “zekası”, eğitildikleri veri külliyatından çekildiğinden, çıktılarını belirli bir siyasi bakış açısıyla uyumlu hale getirmeye çalışmak zor olabilir. Musk, “duyar karşıtı” yapay zeka modelleri serisi olan Grok ile, Grok’u Wikipedia’nın sağcı versiyonu olan Grokipedia ile entegre etmekten, modeli kendi versiyonundaki politik olarak doğru yanıtları vermeye yönlendiren insan anotatörleri işe almaya kadar bir dizi yaklaşım denemiştir.
Musk’ın internetin gücüne olan şaşırtıcı derecede gerçek inancı, bir tür memetik determinizmi yansıtıyor. İnternet sadece dünyayı yansıtmıyor: Son on yılda, onun için internet dünya haline geldi. Çevrimdışı süreçler, web’de, özellikle de Musk’ın kendisinin sahip olduğu ve sık sık kendi siyasi tercihlerine göre manipüle ettiği platformda olanların bir sonucu. Bu bakış açısı tamamen bir yanılsama değil. Musk ile Ford arasındaki bir benzerlik, kişisel servetlerinin aşırı likidite eksikliğidir. Ford’un servetinin neredeyse tamamı Ford hisselerindeydi ve bu hisseler, ölümünden neredeyse on yıl sonraya kadar özel mülkiyette kaldı. John D. Rockefeller ve Andrew S. Mellon gibi diğer iş adamlarının aksine, Ford portföyünü çeşitlendirmemişti ve Wall Street’ten uzak durmuştu; burayı parazitlerin ve özellikle de Yahudilerin egemenlik alanı olarak görüyordu. Musk da servetinin yapısı açısından benzer şekilde kendine özgüdür. Servetinin neredeyse tamamı kendi şirketlerinin hisselerinde bulunmaktadır. Bir röportajda ifade ettiği gibi, “Tesla ve SpaceX iflas ederse, ben de hemen iflas ederim.”
Bu, Muskizmin siyasi iktisadını anlamak için kilit önemdedir. Musk’ın iş modeli, istikrarlı üretim veya uzun vadeli kârlılık üzerine değil, yaklaşan teknolojik atılımlar, gezegenin kurtuluşu ve finansal kazançlar gibi abartılı vaatlerin sürekli olarak ortaya atılması üzerine kuruludur. Bu iddialar, dikkat çekerek varlık fiyatlarında enflasyona yol açar. Hisse senedi fiyatı, insanların belirli bir günde ödemeye razı oldukları fiyattan ibaret olduğu için, çok hızlı bir şekilde değişebilir; Tesla’nın hisselerinin sık sık yaptığı gibi, günden güne yüzde 10 veya daha fazla dalgalanabilir. Balonun şişkin kalması gerekir. Zamanla bu strateji, anlatı üretiminin araçları üzerinde tam bir kontrole dönüştü: Musk, sonunda kendi gelecekteki kârlılığına olan inancı yaymak için küresel bir medya platformu satın aldı.
***
Genel hatlarıyla, bunlar Muskist birikim rejiminin ana unsurlarından bazılarıdır. Temel işlevler için tekelci bir sağlayıcı haline gelerek devletle birleşmek. Dayanıklılık, bağımsızlık ve kontrolü önceliklendirerek üretimi yoğunlaştırmak. Irksallaştırılmış ötekilerle dolu düşmanca bir dünyada ulusal ve bireysel öz yeterlilik için teknoloji satmak. Her şeyi, özellikle de insan beynini dahil olmak üzere programlanabilir hale getirmek için dijitalleşmeyi hızlandırmak.
Peki ya düzenleme biçimi ne olacak? Muskizm hangi toplumsal sözleşmeyi sunuyor? Fordizmin vaat ettiği “her tencerede tavuk” ve nesiller arası yukarı doğru hareketliliğin karşılığı nedir? Ya da post-Fordizmin sundukları, örneğin tüketici kimliğinin sonsuz yeniden karıştırılması ve kazanan her şeyi alır türünden finansallaşmış bir ekonomide adrenalinle beslenen umut ve umutsuzluk döngüleri?
Muskizmin post-Fordizmden miras aldığı yönlerden biri, perakende portföyünüzde veya emeklilik fonunuzda hisse senetleri bulundurarak, kapitalistlerin zenginleşmesine Lilliput tarzında katılma fırsatıdır. Tesla yatırımcıları, bilindiği üzere hem markaya hem de Musk’a karşı sadıktır. Sadakatleri çevrimiçi ortamda ifade edilir; burada kölece davranan yorumcular, efendinin içgörüsünü övmek veya girişimlerinin başarısına dair en son haberleri paylaşmak için sıraya girer. Musk’ın Twitter’ı satın alması ve onu X’e dönüştürmesinden bu yana, eskiden gazeteciler, politikacılar, markalar ve diğerleri için ayrılmış olan mavi onay işareti, artık ücretli abonelikle birlikte geliyor. Bu, Musk’a bağlılığın bir sembolü haline geldi ve takipçiler, algoritmanın gönderilerini öne çıkarmasıyla ödüllendiriliyor. Aboneler ayrıca feed’lerinden para kazanabilirler. Retweetler ve görüntüleme sayıları sadece endorfin patlaması için iyi olmakla kalmaz, aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla paraya dönüştürülür. Musk’ın en sadık destekçileri, dalkavukluk yoluyla elde ettikleri aylık gelirle düzenli olarak övünürler. Kişi bu oyuna katılıp Musk hayran topluluğunun iç veya hatta dış çevrelerine dahil olmayı isteyebilir.
Kısacası, toplumsal sözleşmenin yerine Muskizm bir hayran sözleşmesi sunar. Musk hayranlığına girerek, kişi güçlendirilmiş ve paraya dönüştürülmüş iletişimin ayrıcalıklı bir katmanına erişim kazanır. Peki bu ne kadar genişleyebilir? Hayran sözleşmesinin çekiciliği sınırlıdır. Bu, Fordizm veya post-Fordizm tarafından sunulan düzenleme biçimleriyle karşılaştırılabilir bir düzenleme biçimi değildir. Musk’ın 2025’in başlarında DOGE girişimi ile yüksek siyasete dalışını, Muskist düzenleme biçimi için bir tür deneme olarak düşünürsek, sonuç cesaret verici değildi. Musk, federal hükümetin kod tabanının silinmesi gereken hatalarla dolu olduğu inancıyla Washington’a geldi. Çözümü, toplu işten çıkarmalar ve “duyarcı” kurum ve programların gelişigüzel bir şekilde yok edilmesiydi. Fakat Muskizm, Sosyal Güvenlik ve Medicare’e saldırmayı düşündüğünde karaya oturdu. Musk, halkın öfkesini üstünde topladı ve Washington’dan ayrıldı. Bir düzenleme biçimi olarak Muskizm, ulusal sahneye hazır değildi.
Yükselen dalgasının toplumdaki diğerlerinin de gemisini yüzdüreceğine ikna etme kapasitesinden yoksun olan Musk, onları boğacak olan yabancılardan oluşan tsunamiye karşı histerik bir şekilde uyarmayı tercih etti. Avrupa’daki demografik düşüş ve “beyaz soykırımı” temaları, Musk’ın günlük ve sıklıkla saatlik paylaşımlarının ritmini oluşturuyor. Burası, yarı tutarlı bir ideolojinin inşası için en net alan ve büyük ölçüde Avrupa aşırı sağının dilinden ödünç alınmış. Beyaz olmayan dünya hem kötü adam hem de piyon. Üyeleri, “bizim” mallarımızı yağmalamak ve “bizim” kadınlarımızı kirletmek için Kuzey Atlantik’e girmeye çalışıyor ve Batının merkez ve merkez sol partileri tarafından, sözde Büyük İkame’nin bir parçası olarak gelecekteki seçmenleri ithal ederek bunu yapmaya teşvik ediliyorlar. Buna karşılık Musk, beyaz olmayan sakinlerin toplu olarak sınır dışı edilmesi anlamına gelen “tersine göç” çağrısında bulunuyor.
Bu, Muskist düzenleme modelinin diğer yüzüdür: ortak refah değil, şiddet vizyonu. Güçlendirilmiş Batının duvarları içindekiler için hayranlık sözleşmesi, gayrimeşru olarak işaretlenenler için ise sınır dışı edilme. Hem Fordist sanayileşme hem de post-Fordist dış kaynak kullanımı ve küreselleşme modelleri geriledikten sonra, Muskizm hayatta kalanlardan oluşan saf bir topluluk umudu sunuyor.
Gelgelelim burada da Muskizm, daha geniş bir destek elde etmekte zorlanıyor. Musk’ın kendisi, ABD dışındaki siyasi müdahalelerinde şaşırtıcı derecede etkisiz kalmıştır. Avrupa’daki aşırı sağ partilerle olan ittifakları bile gergin. Egemenlikçilik diliyle tanımlanan Fransız Ulusal Birlik, İtalya’nın Kardeşleri veya hatta Almanya için Alternatif gibi partilerin, iç politikaya müdahale etmeye çalışan bir yabancıya fazla sadakat göstermesi zordur. Musk, Birleşik Krallık’ta Nigel Farage’a yanaştığında, Farage geri çekildi.
Muskizm için bir başka sürtüşme kaynağı, son zamanlarda Minneapolis’te görülen türden halk örgütlenmeleridir. Birçok yönden, ICE’ın baskını Muskizmin uygulamaya geçirilmesiydi: veri analizi panelleri ve yüz tanıma yazılımlarıyla donatılmış, ağır silahlı ajanlar, yüksek teknolojiyi kullanarak uygunsuz görülen göçmenleri tasfiye etmek ve onların “duyarcı” destekçilerini cezalandırmak için harekete geçti.
Minneapolis toplulukları buna tepki olarak harekete geçti ve büyük kişisel riskler alarak operasyonu başarıyla engelledi. “Komşularımızı koruyun,” sloganı popülerdi. Bu, Muskizme tamamen yabancı bir egemenlik fikridir; burada mesele kişinin elindeki roket, gigavat veya gigabit sayısı değil, ortak bir geleceğin kolektif ifadesidir.
***
Düzenleme Okulu için sınıf mücadelesi, tarihin motoruydu. Sınıf mücadelesi, kapitalizmi bir gelişme aşamasından diğerine taşıdı. İşçi sınıfı sömürüye direndikçe, kapitalistler rızayı güvence altına almak için yeni yöntemler bulmak zorunda kaldılar. İşte bu şekilde, birbirini izleyen düzenleme biçimleri doğdu: toplumsal çatışmaların yükselişine yanıt olarak ortaya çıkan uzlaşma ve kooptasyon çabaları olarak.
Musk ve meslektaşları, egemenliklerine meydan okuyabilecek yapısal bir aktörün olmadığı bir dönemde yaşama şansına sahipler. İşçi sınıfı, örgütlü bir güç olarak neredeyse ortadan kalkmıştır. Aşağıdan gelen baskı olmadığından, siyasi partiler de Muskizme karşı anlamlı bir muhalefet sunmamaktadır. Bunun etkisi paradoksaldır. Bir yandan, kapitalistlerin işçilerini daha fazla sömürebilmeleri ve siyasette dirençle karşılaşmadan nüfuz satın alabilmeleri, hayatlarını kolaylaştırmaktadır. Ama bu aynı zamanda, en antisosyal dürtülerini dizginlemek ya da eylemlerinin uzun vadeli sonuçlarını düşünmek için hiçbir teşvikleri olmadığı anlamına da gelmektedir.
Muskizm bu eğilimi tipik bir şekilde yansıtıyor: Fordizm ve post-Fordizm farklı şekillerde de olsa toplumsal barışı güvence altına almak için organize edilmişse, Muskizm toplumsal savaşa yöneliktir. Muskist düzenleme biçiminin nispeten zayıf olması semptomatiktir: işçi sınıfı muhalifeti o kadar zayıf, toplumsal savaş o kadar asimetrik ki, müzakereye dayalı bir barışa gerek kalmamaktadır. Şu anda strateji işe yarıyor gibi görünüyor. Zaten dünyanın en zengin adamı olan Musk’ın, önümüzdeki yıl ilk trilyoner olması bekleniyor.
Gelgelelim dizginsiz kapitalizm, kapitalistler için her zaman iyi değildir. Tarih boyunca kapitalizm, doğayı ve toplumu sürekli olarak dönüştürmüştür. Bu, muazzam bir kargaşaya yol açar. Yine de işletmelerin faaliyet gösterebilecekleri düzenli ve öngörülebilir bir siyasi ortama da ihtiyaçları vardır. Düzenlemecilerin önemli bir görüşü, işçi sınıfının direnişinin, paradoksal bir şekilde, böyle bir ortamın yaratılmasını zorunlu kılarak birikim sürecini istikrara kavuşturduğu yönündedir. Taviz vermeye zorlayacak bir karşı taraf olmadan, kapitalistler o kadar büyük bir kaos yaratabilirler ki, kendi birikim kapasitelerini baltalayabilirler. Eğer Muskizm, zafer kazanan bir sınıf egemenliği ise, bu zafer kendini yiyip bitiren bir zafer haline gelebilir.
Dünya Basını
Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.
Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.
ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.
Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.
Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.
“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”
Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.
Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.
Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.
“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”
Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.
Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:
“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”
“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”
Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.
Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”
“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”
Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”
Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”
Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.
“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”
Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”
Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:
“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”
Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”
“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”
Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”
Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”
“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”
Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:
“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”
Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”
Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.
“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”
Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.
“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”
Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”
İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.
“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”
Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”
Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”
“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”
Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:
“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”
Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”
Dünya Basını
Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.
Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026
Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.
Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.
Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.
Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.
Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.
Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.
Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.
Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.
Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.
Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.
Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.
Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.
Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.
Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.
Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.
Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.
Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.
Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.
Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.
Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.
Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya3 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek










