Dünya Basını
Fordizm olarak Muskizm

Çevirmenin notu: “Bilimsel yönetim” ilkelerinin yazılı hali Taylorizmin pratiği olarak görülebilecek Fordizm üzerine büyük bir literatür var. Aşağıda çevirisine yer verdiğimiz makalede, Fordizm ile yazarların “Muskizm” adını verdikleri akım kıyaslanıyor ve sürekliliklerle kopuşlara dikkat çekiliyor. Öte yandan, okurları bir meseleye karşı uyarmamız gerekiyor: Slobodian ile Tarnoff’un tartışmalı Fordizm ve daha da tartışmalı post-Fordizm periyodizasyonu için şahit gösterdiği “Düzenleme Okulu”nun modeline (birikim rejimi-düzenleme rejimi) yönelik bilhassa Marksizm içinden ciddi eleştiriler vardır: Örneğin, “Keynesçi refah devleti” tanımı hayli su götürür; zira Keynesçilik ile refah devleti arasında, başta kronolojik olmak üzere, doğrudan bir bağ olduğu hayli şüphelidir. Yine de, Henry Ford’un, Taylorizmi işçilere kabul ettirmek, başka bir deyişle Marx’ın Kapital‘de formüle ettiği şekliyle emeğin sermayeye reel tabiyetini (real subsumption) güçlendirmek için attığı adımlarla Elon Musk’ın attığı adımlar arasındaki paralellikleri görmek şaşırtıcı olacaktır (meraklı okur, Ford’un ütopik pastoral ütopyasının anlatıldığı Fordlandia kitabına göz atabilir). Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Fordizm olarak Muskizm
Quinn Slobodian ve Ben Tarnoff
LPE Project
22 Nisan 2026
Elon Musk ile Henry Ford’un pek çok ortak yönü olduğu sık sık dile getirilmiştir. Her ikisi de üretim süreçlerinde ve tüketim ürünlerinde çığır açan teknolojik dehalar olarak övgüyle karşılanmıştı. Her ikisi de siyasi açıdan muhafazakârdı. Ayrıca her ikisi de kişisel medya kanalları aracılığıyla gerici görüşleri savunmuşlardı; Ford, The Dearborn Independent adlı gazetesinde bir dizi antisemitik makale yayınlamasıyla tanınırken, Musk ise Twitter’ı (daha sonra X) beyaz olmayan göçmenlere yönelik düşmanlığını dile getirmek için bir megafon olarak kullandı. Yine de Elon Musk hakkında yazdığımız son kitabımıza başlarken, Musk ve Ford arasındaki paralelliklerin esas olarak kişisel biyografilerle ilgili olmadığını hemen fark ettik. Bu paralellikler, onların siyasal iktisadi anlayışlarının ne tür toplumlar ürettiği ve ne tür toplumlar gerektirdiği ile ilgili.
Ford’un otobiyografisi My Life and Work [Hayatım ve İşlerim] yayınlandıktan kısa bir süre sonra, Alman ekonomist Friedrich von Gottl-Ottlilienfeld, 1926 tarihli Fordism [Fordizm] kitabıyla kalıcı bir terim ortaya attı. Ona göre Fordizm, Ford’un kişiliğinden daha büyüktü; toplumsal ilişkilerin yeniden yapılandırılmasını içeriyordu. O buna “teknik aklın diktatörlüğü” adını verdi. İtalyan Marksist Antonio Gramsci, hapishane yazılarında bu temayı ele aldı. Diğer şeylerin yanı sıra, fabrikaya montaj hattının getirilmesinin, toplumsal yeniden üretimi ve “psiko-fiziki” dengelenmesi heteroseksüel çekirdek aile içinde gerçekleşen, daha disiplinli, “rasyonel” bir işçi gerektirdiğini savundu.
1970’lerde bir grup Fransız teorisyen, daha sonra Düzenleme Okulu olarak bilinen akım içinde Fordizm kavramını yeniden canlandırdı. Onlar, kapitalist büyümenin tarihsel olarak tanımlanan her aşamasının iki ana unsurdan oluştuğunu öne sürdüler. Birincisi, birikim rejimi olarak adlandırdıkları şeydi: Para nasıl kazanılıyor? Emek süreci nasıl örgütleniyor, üretim ve tüketim nasıl yapılandırılıyor, toplumsal artık değer nasıl dağıtılıyor? İkincisi ise düzenleme biçimi olarak adlandırdıkları şeydi. Gramsci’yi takip ederek, yeni iktisadi modellerin potansiyel olarak yıkıcı etkilerini dengelemek için hangi tür yazılı ve yazılı olmayan toplumsal geleneklerin ve yasal kodların vazgeçilmez olduğunu sordular. Düzenleme biçimi, birikim rejimini çelişkilerini yöneterek düzenleyen veya “düzene koyan” kurumlar ağını kapsar. Bu, bir toplumun kapitalizmin sürekli maruz kaldığı krizleri nasıl uzak tuttuğudur.
Düzenlemeciler için Fordizm, yirminci yüzyılın ortalarında ileri sanayi kapitalizmini tanımlayan siyasi-iktisadi düzendi. Birikim rejimi kitlesel üretime odaklanırken, düzenleme biçimi kitlesel tüketimle karakterize ediliyordu. Kitlesel üretim, tüketim mallarının büyük ölçekli endüstriyel üretimini içeriyordu; burada yeni bir teknik ve toplumsal işbölümü, hızlı verimlilik artışını kolaylaştırıyordu. Kitlesel tüketim, daha yüksek ücretler sayesinde kolaylaştırıldı; bu da Fordist fabrikalardan çıkan tüm arabaları, radyoları ve buzdolaplarını emebilecek kadar büyük bir tüketici tabanı yaratarak, böylece iktisadi büyümenin bir döngüsünü oluşturdu.
Daha geniş bir bakış açısıyla, kitlesel tüketim, Düzenleme Okulu’nun kurucularından biri olan ekonomist Michel Aglietta’nın “toplumsal tüketim normu” olarak adlandırdığı şeye dayanıyordu; bu norm, toplu pazarlık kurumları ve Keynesçi refah devleti tarafından sürdürülüyordu. Aglietta’nın anlatımına göre, bu kurumlar 1930’lar ve 1940’larda Amerikan işçi sınıfı tarafından yürütülen yoğun sınıf mücadelelerini, işçilerin üretim süreci üzerinde anlamlı bir kontrol gibi daha iddialı isteklerinden vazgeçip, bunun karşılığında savaş sonrası dönemde beyaz erkek ekmek kazanan hane halkının sahip olduğu göreceli iktisadi istikrarı elde ettikleri yeni bir toplumsal sözleşmeye dönüştürdü.
Önemli bir şekilde, Düzenlemeciler Fordizmi geriye dönük bir bakışla teorileştiriyorlardı. Düzenleme Okulu’nun kurucu metni olan Aglietta’nın A Theory of Capitalist Regulation [Kapitalist Düzenleme Teorisi] adlı eseri 1976’da yayınlandı; bu noktada Fordizm açıkça bir krizdeydi. Kâr oranındaki keskin düşüş, stagflasyon, 1973 petrol şoku ve hem işyerlerinde (öncelikle izinsiz grevler şeklinde) hem de yeni toplumsal hareketlerden kaynaklanan yeni bir sınıf mücadelesi döngüsü, hakim olan siyasi-iktisadi paradigmaya baskı uyguluyordu. Fordizmin birikim stratejileri, tıpkı toplumsal barışı sürdürme mekanizmaları gibi çöküyordu.
Peki, Fordizm çöküyorsa, onun yerini ne alacaktı? Aglietta, kendi deyimiyle “neo-Fordizm”in, ya da İngiliz ekonomist Robin Murray’in daha sonra “post-Fordizm” olarak adlandırdığı ve sonunda yaygınlaşan bir terimin ortaya çıkacağını öngördü. Post-Fordizm, küreselleşme ve dış kaynak kullanımının yeni olanaklarının yanı sıra, “just-in-time” ve “lean” üretim stratejileri olarak bilinen yaklaşımlara dayanacaktı. Fordizm üretimi tek bir firma içinde merkezileştirme eğilimindeyken, post-Fordizm, küresel tedarik zincirleri aracılığıyla birbirine bağlı bir dizi bağımsız tedarikçiden temin edilen parçalardan nihai ürünün montajına öncelik veriyordu. Düşen nakliye maliyetleri, bilgi teknolojisinin yaygınlaşması ve uluslararası ekonomi hukukundaki değişiklikler, ürünlerin dünyanın dört bir yanında parça parça üretilebileceği ve kapitalistlerin en düşük işgücü maliyetlerini arayabileceği anlamına geliyordu.
Esneklik, post-Fordist birikim rejiminin sloganıysa da, düzenleme biçimi iki yöne işaret ediyordu. Bir yandan, bireylere, büyük ölçüde tüketim tercihleri yoluyla gerçekleştirilecek genişletilmiş bir kişisel kendini ifade etme yelpazesi vaat edildi. Fordizm altında tüketim “kitlesel” bir biçim almıştı; post-Fordizm altında ise pazar, nişlere ve segmentlere ayrılmaya başladı. Fakat bu uzmanlaşma eğilimi, akademisyenlerin “sorumluluk yükleme” olarak adlandırdığı bir olguyla eşlik ediyordu: riskin işçilere ve hane halklarına devredilmesi. Refah devleti zayıfladıkça, işçi hareketi geriledikçe ve alt yüklenici, geçici ve yarı zamanlı işlerin yaygınlaşmasıyla işyerleri parçalandıkça, insanlar kendi bakımları ve üremeleri için giderek daha fazla sorumluluk almak zorunda kaldılar. Post-Fordizm’in kazananları ücretliler değil, varlık sahipleriydi; zira hükümetler, servet yaratmanın motoru olarak giderek varlık fiyat enflasyonuna yöneldi. Bu hamle, toplumdaki en zengin kesime büyük ölçüde fayda sağlarken, aynı zamanda ev sahipleri ve perakende yatırımcılardan oluşan yeni bir “kitlesel varlıklı” sınıfı, ekonominin giderek artan finansallaşmasını desteklemeye dahil etti.
Finansallaşmanın, sonunda post-Fordizm’in aşil topuğu olduğu ortaya çıktı. 2007-2008 finans krizi ve ardından gelen Büyük Durgunluk, siyasi-iktisadi düzenin yavaş yavaş çözülmesini tetikledi. Batı’da azalan iktisadi dinamizm, post-Fordist büyüme modelinin sürdürülebilirliği konusunda endişeleri artırdı ve genel olarak “popülist” olarak nitelendirilen yeni müesses nizam karşıtı siyasi akımların, özellikle de yükselen aşırı sağın ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Aynı zamanda, teknoloji devlerinin ortaya çıkışı, kapitalizm ve dijitalleşme arasındaki ilişki hakkında yeni sorular ortaya attı. Son olarak, Covid-19 salgını ve artan jeopolitik gerilimler, şirketleri ve ülkeleri tamamen küreselleşmiş bir ekonominin akıllıcılığını yeniden düşünmeye itti.
Post-Fordizm krizdeydi, ama onun yerini ne alacaktı? Bir dizi birbiriyle rekabet eden vizyon ve çerçeve önerildi. Devlet kapitalizmi, felaket kapitalizmi, platform kapitalizmi, darboğaz kapitalizmi, akbaba kapitalizmi, örümcek ağı kapitalizmi, takımada kapitalizmi, varlık yöneticisi kapitalizmi, gözetim kapitalizmi ve hatta çöküş kapitalizmi gibi kavramları duymuşuzdur. Teorisyenler, neo-feodalizm, tekno-feodalizm, tekno-libertarizm, tekno-otoriterlik, tekno-popülizm, tekno-faşizm, kıyamet faşizmi, neo-faşizm, neoliberal faşizm, post-neoliberalizm, paleo-popülizm, neo-patrimonyalizm, hiperpolitika ve jeoekonomi çağında yaşadığımızı öne sürdüler.
Post-Fordizm’in bir başka olası halefi olarak Muskizm’i önermek istiyoruz. Bu kavramın, gerçekte yeni olan ve hâlâ ortaya çıkmakta olanı yakalamakta zorlanan, çağrışımlara dayalı metaforlara veya tarihsel emsallere sıklıkla dayanan diğer önerilen terimlerde bulunan belirsizliği gidermeye yardımcı olacağına inanıyoruz. Geçen yüzyılda Fordizm’i yorumlayanların Ford’un hayatı ve çalışmalarından analitik materyallerini aldıkları gibi, Muskizm’i anlamanın başlangıç noktası –bitiş noktası olmasa da– Musk’ın kendi hayatı ve çalışmalarıdır.
***
Musk’tan Muskizm’i türetmenin ilk adımı, bu adam ve fikirleri hakkındaki en yaygın yanlış okumalara karşı çıkmaktır. Ortadan kaldırılması en kolay olanlardan biri, Musk’ın bir liberteryen olduğu düşüncesidir. Aslında, Muskizmin temel ilkelerinden biri kamu-özel sektör füzyonudur; devletin, yüksek riskli, yüksek getirili girişimler için fon sağlayıcı, kolaylaştırıcı ve destekleyici olarak kullanılması; bizim devlet simbiyozu dediğimiz şey. Bunu SpaceX, Starlink ve Tesla’da açıkça görebiliriz. Musk, bürokrasinin ve belirli türden düzenlemelerin kararlı bir eleştirmenidir, fakat kesinlikle devletin kendisinin değil. Aksine, devleti bir iktidar ve kâr kaynağı olarak tutarlı bir şekilde araçsallaştırmıştır. Bunu, hükümetlerin kendi altyapılarına güvenerek egemenlik işlevlerini yerine getirmelerine yardımcı olacağına söz vererek yapmaktadır: bu dinamik, bizim “hizmet olarak egemenlik” olarak tanımladığımız bir durumdur.
Bir başka yanlış kanı ise, Musk’ın en çok dikkat çeken şirketi olan Tesla’nın, esas olarak Ford’unkine benzer bir otomobil tüketim malı sattığıdır: Model T’nin elektriklendirilmiş hali olarak Model Y. Aslında Tesla, otomobillerle ilgili değildir. Tesla, doğal afetler, savaşlar ve toplumsal istikrarsızlıkların yaşandığı bir çağda elektrikli özerkliğe dair bir vizyonla ilgilidir. Musk, birbirine bağlı tedarik zincirlerinin yararlarına dair küresel şüpheciliğin hakim olduğu bir dönemi kendi lehine çevirmiş ve ulustan bireye, evlere kadar uzanan ölçeklenebilir bir egemenlik modeli sunmuştur. Roadster’dan Cybertruck’a geçiş, sıfır karbonlu tüketiciliğin parlak yeşil geleceğinden, iklim çöküşü ve hayatta kalma mücadelesinin karanlık yeşil geleceğine doğru bir kaymayı yansıtmaktadır. En başarılı haliyle Muskizm, dış şoklara, düşmanlara ve istenmeyen unsurlara karşı toprakların güçlendirilmesi arzusunu kullanır. Yeniden yerelleşme ve yeniden silahlanma dünyasında Muskizm, ulusal projeler için küresel bir altyapı sunar.
Bu dünya görüşü, küresizleşen çağımıza benzersiz bir şekilde uyan bir endüstriyel model olan dikey entegrasyonu benimsemesinde de yansıtılır. On yıllardır Musk, üretimi mümkün olduğunca kendi şirketleri içinde yoğunlaştırmaya ve dış tedarikçilere olan bağımlılığını azaltmaya çalışmaktadır. Muskizm altında fabrika, küresel bir üretim ağındaki bir düğüm değil, bir anklavdır. Bu strateji, Musk’ın SpaceX’i kurduğu ve Tesla’nın CEO’su olduğu 2000’li yılların geleneksel anlayışına aykırıydı, fakat 2020’lerde “finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarda yaşanan bir dizi kriz… aşırı küresel entegrasyonun risklerini ortaya çıkardığı” için öngörülü görünecektir; bu, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin bu yılın başlarında Davos’ta yaptığı açıklamadan alıntılanmıştır.
Musk hakkında yaygın bir başka yanlış kanı ise, Mark Zuckerberg gibi birinin somutlaştırdığı web siteleri ve platformların havada asılı, maddi olmayan yapısından ziyade, somut mühendislik ve nesneler yaratmaya daha fazla ilgi duyduğu için diğer teknoloji milyarderlerinden farklı olduğudur. Musk’a bu statüyü tanımak için nedenler var: Sonuçta, yeniden kullanılabilir roketlerin yaratılmasını denetledi, gökyüzünü uydularla doldurdu, elektrikli araçları yaygınlaştırdı, beyin-bilgisayar arayüzleri geliştirdi ve trafik sıkışıklığını ortadan kaldırmak için dev tüneller kazmanın zorlukları üzerinde kafa yordu.
Yine de Musk’ın dikkati giderek çevrimiçi dünyaya ve onun “sibernetik kolektifler” olarak adlandırdığı şeye yöneliyor. 2015 civarında başlayan ve 2022’de Twitter’ı satın almasından bu yana hızla artan bir ivmeyle, Musk çevrimiçi dünyada olan biteni sadece çevrimdışı dünyanın bir yansıması ya da ondan bir kaçış olarak değil, insanlığın geleceği için merkezi bir savaş alanı olarak çerçevelemiştir. Bu konularda soğukkanlı bir materyalist olmaktan uzak olan Musk, tüm insan eylemlerini yönlendirmek için memlerin ve karşı-memlerin gücüne olan inancını sorgusuz sualsiz benimsemiştir. 2023’ten bu yana, bu dürtü, onun “duyarcı [woke] zihin virüsü” olarak adlandırdığı şeyden arındırılmış bir yapay zekaya olan artan arzusunu da yönlendirdi. Büyük dil modellerinin “zekası”, eğitildikleri veri külliyatından çekildiğinden, çıktılarını belirli bir siyasi bakış açısıyla uyumlu hale getirmeye çalışmak zor olabilir. Musk, “duyar karşıtı” yapay zeka modelleri serisi olan Grok ile, Grok’u Wikipedia’nın sağcı versiyonu olan Grokipedia ile entegre etmekten, modeli kendi versiyonundaki politik olarak doğru yanıtları vermeye yönlendiren insan anotatörleri işe almaya kadar bir dizi yaklaşım denemiştir.
Musk’ın internetin gücüne olan şaşırtıcı derecede gerçek inancı, bir tür memetik determinizmi yansıtıyor. İnternet sadece dünyayı yansıtmıyor: Son on yılda, onun için internet dünya haline geldi. Çevrimdışı süreçler, web’de, özellikle de Musk’ın kendisinin sahip olduğu ve sık sık kendi siyasi tercihlerine göre manipüle ettiği platformda olanların bir sonucu. Bu bakış açısı tamamen bir yanılsama değil. Musk ile Ford arasındaki bir benzerlik, kişisel servetlerinin aşırı likidite eksikliğidir. Ford’un servetinin neredeyse tamamı Ford hisselerindeydi ve bu hisseler, ölümünden neredeyse on yıl sonraya kadar özel mülkiyette kaldı. John D. Rockefeller ve Andrew S. Mellon gibi diğer iş adamlarının aksine, Ford portföyünü çeşitlendirmemişti ve Wall Street’ten uzak durmuştu; burayı parazitlerin ve özellikle de Yahudilerin egemenlik alanı olarak görüyordu. Musk da servetinin yapısı açısından benzer şekilde kendine özgüdür. Servetinin neredeyse tamamı kendi şirketlerinin hisselerinde bulunmaktadır. Bir röportajda ifade ettiği gibi, “Tesla ve SpaceX iflas ederse, ben de hemen iflas ederim.”
Bu, Muskizmin siyasi iktisadını anlamak için kilit önemdedir. Musk’ın iş modeli, istikrarlı üretim veya uzun vadeli kârlılık üzerine değil, yaklaşan teknolojik atılımlar, gezegenin kurtuluşu ve finansal kazançlar gibi abartılı vaatlerin sürekli olarak ortaya atılması üzerine kuruludur. Bu iddialar, dikkat çekerek varlık fiyatlarında enflasyona yol açar. Hisse senedi fiyatı, insanların belirli bir günde ödemeye razı oldukları fiyattan ibaret olduğu için, çok hızlı bir şekilde değişebilir; Tesla’nın hisselerinin sık sık yaptığı gibi, günden güne yüzde 10 veya daha fazla dalgalanabilir. Balonun şişkin kalması gerekir. Zamanla bu strateji, anlatı üretiminin araçları üzerinde tam bir kontrole dönüştü: Musk, sonunda kendi gelecekteki kârlılığına olan inancı yaymak için küresel bir medya platformu satın aldı.
***
Genel hatlarıyla, bunlar Muskist birikim rejiminin ana unsurlarından bazılarıdır. Temel işlevler için tekelci bir sağlayıcı haline gelerek devletle birleşmek. Dayanıklılık, bağımsızlık ve kontrolü önceliklendirerek üretimi yoğunlaştırmak. Irksallaştırılmış ötekilerle dolu düşmanca bir dünyada ulusal ve bireysel öz yeterlilik için teknoloji satmak. Her şeyi, özellikle de insan beynini dahil olmak üzere programlanabilir hale getirmek için dijitalleşmeyi hızlandırmak.
Peki ya düzenleme biçimi ne olacak? Muskizm hangi toplumsal sözleşmeyi sunuyor? Fordizmin vaat ettiği “her tencerede tavuk” ve nesiller arası yukarı doğru hareketliliğin karşılığı nedir? Ya da post-Fordizmin sundukları, örneğin tüketici kimliğinin sonsuz yeniden karıştırılması ve kazanan her şeyi alır türünden finansallaşmış bir ekonomide adrenalinle beslenen umut ve umutsuzluk döngüleri?
Muskizmin post-Fordizmden miras aldığı yönlerden biri, perakende portföyünüzde veya emeklilik fonunuzda hisse senetleri bulundurarak, kapitalistlerin zenginleşmesine Lilliput tarzında katılma fırsatıdır. Tesla yatırımcıları, bilindiği üzere hem markaya hem de Musk’a karşı sadıktır. Sadakatleri çevrimiçi ortamda ifade edilir; burada kölece davranan yorumcular, efendinin içgörüsünü övmek veya girişimlerinin başarısına dair en son haberleri paylaşmak için sıraya girer. Musk’ın Twitter’ı satın alması ve onu X’e dönüştürmesinden bu yana, eskiden gazeteciler, politikacılar, markalar ve diğerleri için ayrılmış olan mavi onay işareti, artık ücretli abonelikle birlikte geliyor. Bu, Musk’a bağlılığın bir sembolü haline geldi ve takipçiler, algoritmanın gönderilerini öne çıkarmasıyla ödüllendiriliyor. Aboneler ayrıca feed’lerinden para kazanabilirler. Retweetler ve görüntüleme sayıları sadece endorfin patlaması için iyi olmakla kalmaz, aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla paraya dönüştürülür. Musk’ın en sadık destekçileri, dalkavukluk yoluyla elde ettikleri aylık gelirle düzenli olarak övünürler. Kişi bu oyuna katılıp Musk hayran topluluğunun iç veya hatta dış çevrelerine dahil olmayı isteyebilir.
Kısacası, toplumsal sözleşmenin yerine Muskizm bir hayran sözleşmesi sunar. Musk hayranlığına girerek, kişi güçlendirilmiş ve paraya dönüştürülmüş iletişimin ayrıcalıklı bir katmanına erişim kazanır. Peki bu ne kadar genişleyebilir? Hayran sözleşmesinin çekiciliği sınırlıdır. Bu, Fordizm veya post-Fordizm tarafından sunulan düzenleme biçimleriyle karşılaştırılabilir bir düzenleme biçimi değildir. Musk’ın 2025’in başlarında DOGE girişimi ile yüksek siyasete dalışını, Muskist düzenleme biçimi için bir tür deneme olarak düşünürsek, sonuç cesaret verici değildi. Musk, federal hükümetin kod tabanının silinmesi gereken hatalarla dolu olduğu inancıyla Washington’a geldi. Çözümü, toplu işten çıkarmalar ve “duyarcı” kurum ve programların gelişigüzel bir şekilde yok edilmesiydi. Fakat Muskizm, Sosyal Güvenlik ve Medicare’e saldırmayı düşündüğünde karaya oturdu. Musk, halkın öfkesini üstünde topladı ve Washington’dan ayrıldı. Bir düzenleme biçimi olarak Muskizm, ulusal sahneye hazır değildi.
Yükselen dalgasının toplumdaki diğerlerinin de gemisini yüzdüreceğine ikna etme kapasitesinden yoksun olan Musk, onları boğacak olan yabancılardan oluşan tsunamiye karşı histerik bir şekilde uyarmayı tercih etti. Avrupa’daki demografik düşüş ve “beyaz soykırımı” temaları, Musk’ın günlük ve sıklıkla saatlik paylaşımlarının ritmini oluşturuyor. Burası, yarı tutarlı bir ideolojinin inşası için en net alan ve büyük ölçüde Avrupa aşırı sağının dilinden ödünç alınmış. Beyaz olmayan dünya hem kötü adam hem de piyon. Üyeleri, “bizim” mallarımızı yağmalamak ve “bizim” kadınlarımızı kirletmek için Kuzey Atlantik’e girmeye çalışıyor ve Batının merkez ve merkez sol partileri tarafından, sözde Büyük İkame’nin bir parçası olarak gelecekteki seçmenleri ithal ederek bunu yapmaya teşvik ediliyorlar. Buna karşılık Musk, beyaz olmayan sakinlerin toplu olarak sınır dışı edilmesi anlamına gelen “tersine göç” çağrısında bulunuyor.
Bu, Muskist düzenleme modelinin diğer yüzüdür: ortak refah değil, şiddet vizyonu. Güçlendirilmiş Batının duvarları içindekiler için hayranlık sözleşmesi, gayrimeşru olarak işaretlenenler için ise sınır dışı edilme. Hem Fordist sanayileşme hem de post-Fordist dış kaynak kullanımı ve küreselleşme modelleri geriledikten sonra, Muskizm hayatta kalanlardan oluşan saf bir topluluk umudu sunuyor.
Gelgelelim burada da Muskizm, daha geniş bir destek elde etmekte zorlanıyor. Musk’ın kendisi, ABD dışındaki siyasi müdahalelerinde şaşırtıcı derecede etkisiz kalmıştır. Avrupa’daki aşırı sağ partilerle olan ittifakları bile gergin. Egemenlikçilik diliyle tanımlanan Fransız Ulusal Birlik, İtalya’nın Kardeşleri veya hatta Almanya için Alternatif gibi partilerin, iç politikaya müdahale etmeye çalışan bir yabancıya fazla sadakat göstermesi zordur. Musk, Birleşik Krallık’ta Nigel Farage’a yanaştığında, Farage geri çekildi.
Muskizm için bir başka sürtüşme kaynağı, son zamanlarda Minneapolis’te görülen türden halk örgütlenmeleridir. Birçok yönden, ICE’ın baskını Muskizmin uygulamaya geçirilmesiydi: veri analizi panelleri ve yüz tanıma yazılımlarıyla donatılmış, ağır silahlı ajanlar, yüksek teknolojiyi kullanarak uygunsuz görülen göçmenleri tasfiye etmek ve onların “duyarcı” destekçilerini cezalandırmak için harekete geçti.
Minneapolis toplulukları buna tepki olarak harekete geçti ve büyük kişisel riskler alarak operasyonu başarıyla engelledi. “Komşularımızı koruyun,” sloganı popülerdi. Bu, Muskizme tamamen yabancı bir egemenlik fikridir; burada mesele kişinin elindeki roket, gigavat veya gigabit sayısı değil, ortak bir geleceğin kolektif ifadesidir.
***
Düzenleme Okulu için sınıf mücadelesi, tarihin motoruydu. Sınıf mücadelesi, kapitalizmi bir gelişme aşamasından diğerine taşıdı. İşçi sınıfı sömürüye direndikçe, kapitalistler rızayı güvence altına almak için yeni yöntemler bulmak zorunda kaldılar. İşte bu şekilde, birbirini izleyen düzenleme biçimleri doğdu: toplumsal çatışmaların yükselişine yanıt olarak ortaya çıkan uzlaşma ve kooptasyon çabaları olarak.
Musk ve meslektaşları, egemenliklerine meydan okuyabilecek yapısal bir aktörün olmadığı bir dönemde yaşama şansına sahipler. İşçi sınıfı, örgütlü bir güç olarak neredeyse ortadan kalkmıştır. Aşağıdan gelen baskı olmadığından, siyasi partiler de Muskizme karşı anlamlı bir muhalefet sunmamaktadır. Bunun etkisi paradoksaldır. Bir yandan, kapitalistlerin işçilerini daha fazla sömürebilmeleri ve siyasette dirençle karşılaşmadan nüfuz satın alabilmeleri, hayatlarını kolaylaştırmaktadır. Ama bu aynı zamanda, en antisosyal dürtülerini dizginlemek ya da eylemlerinin uzun vadeli sonuçlarını düşünmek için hiçbir teşvikleri olmadığı anlamına da gelmektedir.
Muskizm bu eğilimi tipik bir şekilde yansıtıyor: Fordizm ve post-Fordizm farklı şekillerde de olsa toplumsal barışı güvence altına almak için organize edilmişse, Muskizm toplumsal savaşa yöneliktir. Muskist düzenleme biçiminin nispeten zayıf olması semptomatiktir: işçi sınıfı muhalifeti o kadar zayıf, toplumsal savaş o kadar asimetrik ki, müzakereye dayalı bir barışa gerek kalmamaktadır. Şu anda strateji işe yarıyor gibi görünüyor. Zaten dünyanın en zengin adamı olan Musk’ın, önümüzdeki yıl ilk trilyoner olması bekleniyor.
Gelgelelim dizginsiz kapitalizm, kapitalistler için her zaman iyi değildir. Tarih boyunca kapitalizm, doğayı ve toplumu sürekli olarak dönüştürmüştür. Bu, muazzam bir kargaşaya yol açar. Yine de işletmelerin faaliyet gösterebilecekleri düzenli ve öngörülebilir bir siyasi ortama da ihtiyaçları vardır. Düzenlemecilerin önemli bir görüşü, işçi sınıfının direnişinin, paradoksal bir şekilde, böyle bir ortamın yaratılmasını zorunlu kılarak birikim sürecini istikrara kavuşturduğu yönündedir. Taviz vermeye zorlayacak bir karşı taraf olmadan, kapitalistler o kadar büyük bir kaos yaratabilirler ki, kendi birikim kapasitelerini baltalayabilirler. Eğer Muskizm, zafer kazanan bir sınıf egemenliği ise, bu zafer kendini yiyip bitiren bir zafer haline gelebilir.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor










