Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Fordizm olarak Muskizm

Yayınlanma

Çevirmenin notu: “Bilimsel yönetim” ilkelerinin yazılı hali Taylorizmin pratiği olarak görülebilecek Fordizm üzerine büyük bir literatür var. Aşağıda çevirisine yer verdiğimiz makalede, Fordizm ile yazarların “Muskizm” adını verdikleri akım kıyaslanıyor ve sürekliliklerle kopuşlara dikkat çekiliyor. Öte yandan, okurları bir meseleye karşı uyarmamız gerekiyor: Slobodian ile Tarnoff’un tartışmalı Fordizm ve daha da tartışmalı post-Fordizm periyodizasyonu için şahit gösterdiği “Düzenleme Okulu”nun modeline (birikim rejimi-düzenleme rejimi) yönelik bilhassa Marksizm içinden ciddi eleştiriler vardır: Örneğin, “Keynesçi refah devleti” tanımı hayli su götürür; zira Keynesçilik ile refah devleti arasında, başta kronolojik olmak üzere, doğrudan bir bağ olduğu hayli şüphelidir. Yine de, Henry Ford’un, Taylorizmi işçilere kabul ettirmek, başka bir deyişle Marx’ın Kapital‘de formüle ettiği şekliyle emeğin sermayeye reel tabiyetini (real subsumption) güçlendirmek için attığı adımlarla Elon Musk’ın attığı adımlar arasındaki paralellikleri görmek şaşırtıcı olacaktır (meraklı okur, Ford’un ütopik pastoral ütopyasının anlatıldığı Fordlandia kitabına göz atabilir). Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Fordizm olarak Muskizm

Quinn Slobodian ve Ben Tarnoff
LPE Project
22 Nisan 2026

Elon Musk ile Henry Ford’un pek çok ortak yönü olduğu sık sık dile getirilmiştir. Her ikisi de üretim süreçlerinde ve tüketim ürünlerinde çığır açan teknolojik dehalar olarak övgüyle karşılanmıştı. Her ikisi de siyasi açıdan muhafazakârdı. Ayrıca her ikisi de kişisel medya kanalları aracılığıyla gerici görüşleri savunmuşlardı; Ford, The Dearborn Independent adlı gazetesinde bir dizi antisemitik makale yayınlamasıyla tanınırken, Musk ise Twitter’ı (daha sonra X) beyaz olmayan göçmenlere yönelik düşmanlığını dile getirmek için bir megafon olarak kullandı. Yine de Elon Musk hakkında yazdığımız son kitabımıza başlarken, Musk ve Ford arasındaki paralelliklerin esas olarak kişisel biyografilerle ilgili olmadığını hemen fark ettik. Bu paralellikler, onların siyasal iktisadi anlayışlarının ne tür toplumlar ürettiği ve ne tür toplumlar gerektirdiği ile ilgili.

Ford’un otobiyografisi My Life and Work [Hayatım ve İşlerim] yayınlandıktan kısa bir süre sonra, Alman ekonomist Friedrich von Gottl-Ottlilienfeld, 1926 tarihli Fordism [Fordizm] kitabıyla kalıcı bir terim ortaya attı. Ona göre Fordizm, Ford’un kişiliğinden daha büyüktü; toplumsal ilişkilerin yeniden yapılandırılmasını içeriyordu. O buna “teknik aklın diktatörlüğü” adını verdi. İtalyan Marksist Antonio Gramsci, hapishane yazılarında bu temayı ele aldı. Diğer şeylerin yanı sıra, fabrikaya montaj hattının getirilmesinin, toplumsal yeniden üretimi ve “psiko-fiziki” dengelenmesi heteroseksüel çekirdek aile içinde gerçekleşen, daha disiplinli, “rasyonel” bir işçi gerektirdiğini savundu.

1970’lerde bir grup Fransız teorisyen, daha sonra Düzenleme Okulu olarak bilinen akım içinde Fordizm kavramını yeniden canlandırdı. Onlar, kapitalist büyümenin tarihsel olarak tanımlanan her aşamasının iki ana unsurdan oluştuğunu öne sürdüler. Birincisi, birikim rejimi olarak adlandırdıkları şeydi: Para nasıl kazanılıyor? Emek süreci nasıl örgütleniyor, üretim ve tüketim nasıl yapılandırılıyor, toplumsal artık değer nasıl dağıtılıyor? İkincisi ise düzenleme biçimi olarak adlandırdıkları şeydi. Gramsci’yi takip ederek, yeni iktisadi modellerin potansiyel olarak yıkıcı etkilerini dengelemek için hangi tür yazılı ve yazılı olmayan toplumsal geleneklerin ve yasal kodların vazgeçilmez olduğunu sordular. Düzenleme biçimi, birikim rejimini çelişkilerini yöneterek düzenleyen veya “düzene koyan” kurumlar ağını kapsar. Bu, bir toplumun kapitalizmin sürekli maruz kaldığı krizleri nasıl uzak tuttuğudur.

Düzenlemeciler için Fordizm, yirminci yüzyılın ortalarında ileri sanayi kapitalizmini tanımlayan siyasi-iktisadi düzendi. Birikim rejimi kitlesel üretime odaklanırken, düzenleme biçimi kitlesel tüketimle karakterize ediliyordu. Kitlesel üretim, tüketim mallarının büyük ölçekli endüstriyel üretimini içeriyordu; burada yeni bir teknik ve toplumsal işbölümü, hızlı verimlilik artışını kolaylaştırıyordu. Kitlesel tüketim, daha yüksek ücretler sayesinde kolaylaştırıldı; bu da Fordist fabrikalardan çıkan tüm arabaları, radyoları ve buzdolaplarını emebilecek kadar büyük bir tüketici tabanı yaratarak, böylece iktisadi büyümenin bir döngüsünü oluşturdu.

Daha geniş bir bakış açısıyla, kitlesel tüketim, Düzenleme Okulu’nun kurucularından biri olan ekonomist Michel Aglietta’nın “toplumsal tüketim normu” olarak adlandırdığı şeye dayanıyordu; bu norm, toplu pazarlık kurumları ve Keynesçi refah devleti tarafından sürdürülüyordu. Aglietta’nın anlatımına göre, bu kurumlar 1930’lar ve 1940’larda Amerikan işçi sınıfı tarafından yürütülen yoğun sınıf mücadelelerini, işçilerin üretim süreci üzerinde anlamlı bir kontrol gibi daha iddialı isteklerinden vazgeçip, bunun karşılığında savaş sonrası dönemde beyaz erkek ekmek kazanan hane halkının sahip olduğu göreceli iktisadi istikrarı elde ettikleri yeni bir toplumsal sözleşmeye dönüştürdü.

Önemli bir şekilde, Düzenlemeciler Fordizmi geriye dönük bir bakışla teorileştiriyorlardı. Düzenleme Okulu’nun kurucu metni olan Aglietta’nın A Theory of Capitalist Regulation [Kapitalist Düzenleme Teorisi] adlı eseri 1976’da yayınlandı; bu noktada Fordizm açıkça bir krizdeydi. Kâr oranındaki keskin düşüş, stagflasyon, 1973 petrol şoku ve hem işyerlerinde (öncelikle izinsiz grevler şeklinde) hem de yeni toplumsal hareketlerden kaynaklanan yeni bir sınıf mücadelesi döngüsü, hakim olan siyasi-iktisadi paradigmaya baskı uyguluyordu. Fordizmin birikim stratejileri, tıpkı toplumsal barışı sürdürme mekanizmaları gibi çöküyordu.

Peki, Fordizm çöküyorsa, onun yerini ne alacaktı? Aglietta, kendi deyimiyle “neo-Fordizm”in, ya da İngiliz ekonomist Robin Murray’in daha sonra “post-Fordizm” olarak adlandırdığı ve sonunda yaygınlaşan bir terimin ortaya çıkacağını öngördü. Post-Fordizm, küreselleşme ve dış kaynak kullanımının yeni olanaklarının yanı sıra, “just-in-time” ve “lean” üretim stratejileri olarak bilinen yaklaşımlara dayanacaktı. Fordizm üretimi tek bir firma içinde merkezileştirme eğilimindeyken, post-Fordizm, küresel tedarik zincirleri aracılığıyla birbirine bağlı bir dizi bağımsız tedarikçiden temin edilen parçalardan nihai ürünün montajına öncelik veriyordu. Düşen nakliye maliyetleri, bilgi teknolojisinin yaygınlaşması ve uluslararası ekonomi hukukundaki değişiklikler, ürünlerin dünyanın dört bir yanında parça parça üretilebileceği ve kapitalistlerin en düşük işgücü maliyetlerini arayabileceği anlamına geliyordu.

Esneklik, post-Fordist birikim rejiminin sloganıysa da, düzenleme biçimi iki yöne işaret ediyordu. Bir yandan, bireylere, büyük ölçüde tüketim tercihleri yoluyla gerçekleştirilecek genişletilmiş bir kişisel kendini ifade etme yelpazesi vaat edildi. Fordizm altında tüketim “kitlesel” bir biçim almıştı; post-Fordizm altında ise pazar, nişlere ve segmentlere ayrılmaya başladı. Fakat bu uzmanlaşma eğilimi, akademisyenlerin “sorumluluk yükleme” olarak adlandırdığı bir olguyla eşlik ediyordu: riskin işçilere ve hane halklarına devredilmesi. Refah devleti zayıfladıkça, işçi hareketi geriledikçe ve alt yüklenici, geçici ve yarı zamanlı işlerin yaygınlaşmasıyla işyerleri parçalandıkça, insanlar kendi bakımları ve üremeleri için giderek daha fazla sorumluluk almak zorunda kaldılar. Post-Fordizm’in kazananları ücretliler değil, varlık sahipleriydi; zira hükümetler, servet yaratmanın motoru olarak giderek varlık fiyat enflasyonuna yöneldi. Bu hamle, toplumdaki en zengin kesime büyük ölçüde fayda sağlarken, aynı zamanda ev sahipleri ve perakende yatırımcılardan oluşan yeni bir “kitlesel varlıklı” sınıfı, ekonominin giderek artan finansallaşmasını desteklemeye dahil etti.

Finansallaşmanın, sonunda post-Fordizm’in aşil topuğu olduğu ortaya çıktı. 2007-2008 finans krizi ve ardından gelen Büyük Durgunluk, siyasi-iktisadi düzenin yavaş yavaş çözülmesini tetikledi. Batı’da azalan iktisadi dinamizm, post-Fordist büyüme modelinin sürdürülebilirliği konusunda endişeleri artırdı ve genel olarak “popülist” olarak nitelendirilen yeni müesses nizam karşıtı siyasi akımların, özellikle de yükselen aşırı sağın ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Aynı zamanda, teknoloji devlerinin ortaya çıkışı, kapitalizm ve dijitalleşme arasındaki ilişki hakkında yeni sorular ortaya attı. Son olarak, Covid-19 salgını ve artan jeopolitik gerilimler, şirketleri ve ülkeleri tamamen küreselleşmiş bir ekonominin akıllıcılığını yeniden düşünmeye itti.

Post-Fordizm krizdeydi, ama onun yerini ne alacaktı? Bir dizi birbiriyle rekabet eden vizyon ve çerçeve önerildi. Devlet kapitalizmi, felaket kapitalizmi, platform kapitalizmi, darboğaz kapitalizmi, akbaba kapitalizmi, örümcek ağı kapitalizmi, takımada kapitalizmi, varlık yöneticisi kapitalizmi, gözetim kapitalizmi ve hatta çöküş kapitalizmi gibi kavramları duymuşuzdur. Teorisyenler, neo-feodalizm, tekno-feodalizm, tekno-libertarizm, tekno-otoriterlik, tekno-popülizm, tekno-faşizm, kıyamet faşizmi, neo-faşizm, neoliberal faşizm, post-neoliberalizm, paleo-popülizm, neo-patrimonyalizm, hiperpolitika ve jeoekonomi çağında yaşadığımızı öne sürdüler.

Post-Fordizm’in bir başka olası halefi olarak Muskizm’i önermek istiyoruz. Bu kavramın, gerçekte yeni olan ve hâlâ ortaya çıkmakta olanı yakalamakta zorlanan, çağrışımlara dayalı metaforlara veya tarihsel emsallere sıklıkla dayanan diğer önerilen terimlerde bulunan belirsizliği gidermeye yardımcı olacağına inanıyoruz. Geçen yüzyılda Fordizm’i yorumlayanların Ford’un hayatı ve çalışmalarından analitik materyallerini aldıkları gibi, Muskizm’i anlamanın başlangıç noktası –bitiş noktası olmasa da– Musk’ın kendi hayatı ve çalışmalarıdır.

***

Musk’tan Muskizm’i türetmenin ilk adımı, bu adam ve fikirleri hakkındaki en yaygın yanlış okumalara karşı çıkmaktır. Ortadan kaldırılması en kolay olanlardan biri, Musk’ın bir liberteryen olduğu düşüncesidir. Aslında, Muskizmin temel ilkelerinden biri kamu-özel sektör füzyonudur; devletin, yüksek riskli, yüksek getirili girişimler için fon sağlayıcı, kolaylaştırıcı ve destekleyici olarak kullanılması; bizim devlet simbiyozu dediğimiz şey. Bunu SpaceX, Starlink ve Tesla’da açıkça görebiliriz. Musk, bürokrasinin ve belirli türden düzenlemelerin kararlı bir eleştirmenidir, fakat kesinlikle devletin kendisinin değil. Aksine, devleti bir iktidar ve kâr kaynağı olarak tutarlı bir şekilde araçsallaştırmıştır. Bunu, hükümetlerin kendi altyapılarına güvenerek egemenlik işlevlerini yerine getirmelerine yardımcı olacağına söz vererek yapmaktadır: bu dinamik, bizim “hizmet olarak egemenlik” olarak tanımladığımız bir durumdur.

Bir başka yanlış kanı ise, Musk’ın en çok dikkat çeken şirketi olan Tesla’nın, esas olarak Ford’unkine benzer bir otomobil tüketim malı sattığıdır: Model T’nin elektriklendirilmiş hali olarak Model Y. Aslında Tesla, otomobillerle ilgili değildir. Tesla, doğal afetler, savaşlar ve toplumsal istikrarsızlıkların yaşandığı bir çağda elektrikli özerkliğe dair bir vizyonla ilgilidir. Musk, birbirine bağlı tedarik zincirlerinin yararlarına dair küresel şüpheciliğin hakim olduğu bir dönemi kendi lehine çevirmiş ve ulustan bireye, evlere kadar uzanan ölçeklenebilir bir egemenlik modeli sunmuştur. Roadster’dan Cybertruck’a geçiş, sıfır karbonlu tüketiciliğin parlak yeşil geleceğinden, iklim çöküşü ve hayatta kalma mücadelesinin karanlık yeşil geleceğine doğru bir kaymayı yansıtmaktadır. En başarılı haliyle Muskizm, dış şoklara, düşmanlara ve istenmeyen unsurlara karşı toprakların güçlendirilmesi arzusunu kullanır. Yeniden yerelleşme ve yeniden silahlanma dünyasında Muskizm, ulusal projeler için küresel bir altyapı sunar.

Bu dünya görüşü, küresizleşen çağımıza benzersiz bir şekilde uyan bir endüstriyel model olan dikey entegrasyonu benimsemesinde de yansıtılır. On yıllardır Musk, üretimi mümkün olduğunca kendi şirketleri içinde yoğunlaştırmaya ve dış tedarikçilere olan bağımlılığını azaltmaya çalışmaktadır. Muskizm altında fabrika, küresel bir üretim ağındaki bir düğüm değil, bir anklavdır. Bu strateji, Musk’ın SpaceX’i kurduğu ve Tesla’nın CEO’su olduğu 2000’li yılların geleneksel anlayışına aykırıydı, fakat 2020’lerde “finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarda yaşanan bir dizi kriz… aşırı küresel entegrasyonun risklerini ortaya çıkardığı” için öngörülü görünecektir; bu, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin bu yılın başlarında Davos’ta yaptığı açıklamadan alıntılanmıştır.

Musk hakkında yaygın bir başka yanlış kanı ise, Mark Zuckerberg gibi birinin somutlaştırdığı web siteleri ve platformların havada asılı, maddi olmayan yapısından ziyade, somut mühendislik ve nesneler yaratmaya daha fazla ilgi duyduğu için diğer teknoloji milyarderlerinden farklı olduğudur. Musk’a bu statüyü tanımak için nedenler var: Sonuçta, yeniden kullanılabilir roketlerin yaratılmasını denetledi, gökyüzünü uydularla doldurdu, elektrikli araçları yaygınlaştırdı, beyin-bilgisayar arayüzleri geliştirdi ve trafik sıkışıklığını ortadan kaldırmak için dev tüneller kazmanın zorlukları üzerinde kafa yordu.

Yine de Musk’ın dikkati giderek çevrimiçi dünyaya ve onun “sibernetik kolektifler” olarak adlandırdığı şeye yöneliyor. 2015 civarında başlayan ve 2022’de Twitter’ı satın almasından bu yana hızla artan bir ivmeyle, Musk çevrimiçi dünyada olan biteni sadece çevrimdışı dünyanın bir yansıması ya da ondan bir kaçış olarak değil, insanlığın geleceği için merkezi bir savaş alanı olarak çerçevelemiştir. Bu konularda soğukkanlı bir materyalist olmaktan uzak olan Musk, tüm insan eylemlerini yönlendirmek için memlerin ve karşı-memlerin gücüne olan inancını sorgusuz sualsiz benimsemiştir. 2023’ten bu yana, bu dürtü, onun “duyarcı [woke] zihin virüsü” olarak adlandırdığı şeyden arındırılmış bir yapay zekaya olan artan arzusunu da yönlendirdi. Büyük dil modellerinin “zekası”, eğitildikleri veri külliyatından çekildiğinden, çıktılarını belirli bir siyasi bakış açısıyla uyumlu hale getirmeye çalışmak zor olabilir. Musk, “duyar karşıtı” yapay zeka modelleri serisi olan Grok ile, Grok’u Wikipedia’nın sağcı versiyonu olan Grokipedia ile entegre etmekten, modeli kendi versiyonundaki politik olarak doğru yanıtları vermeye yönlendiren insan anotatörleri işe almaya kadar bir dizi yaklaşım denemiştir.

Musk’ın internetin gücüne olan şaşırtıcı derecede gerçek inancı, bir tür memetik determinizmi yansıtıyor. İnternet sadece dünyayı yansıtmıyor: Son on yılda, onun için internet dünya haline geldi. Çevrimdışı süreçler, web’de, özellikle de Musk’ın kendisinin sahip olduğu ve sık sık kendi siyasi tercihlerine göre manipüle ettiği platformda olanların bir sonucu. Bu bakış açısı tamamen bir yanılsama değil. Musk ile Ford arasındaki bir benzerlik, kişisel servetlerinin aşırı likidite eksikliğidir. Ford’un servetinin neredeyse tamamı Ford hisselerindeydi ve bu hisseler, ölümünden neredeyse on yıl sonraya kadar özel mülkiyette kaldı. John D. Rockefeller ve Andrew S. Mellon gibi diğer iş adamlarının aksine, Ford portföyünü çeşitlendirmemişti ve Wall Street’ten uzak durmuştu; burayı parazitlerin ve özellikle de Yahudilerin egemenlik alanı olarak görüyordu. Musk da servetinin yapısı açısından benzer şekilde kendine özgüdür. Servetinin neredeyse tamamı kendi şirketlerinin hisselerinde bulunmaktadır. Bir röportajda ifade ettiği gibi, “Tesla ve SpaceX iflas ederse, ben de hemen iflas ederim.”

Bu, Muskizmin siyasi iktisadını anlamak için kilit önemdedir. Musk’ın iş modeli, istikrarlı üretim veya uzun vadeli kârlılık üzerine değil, yaklaşan teknolojik atılımlar, gezegenin kurtuluşu ve finansal kazançlar gibi abartılı vaatlerin sürekli olarak ortaya atılması üzerine kuruludur. Bu iddialar, dikkat çekerek varlık fiyatlarında enflasyona yol açar. Hisse senedi fiyatı, insanların belirli bir günde ödemeye razı oldukları fiyattan ibaret olduğu için, çok hızlı bir şekilde değişebilir; Tesla’nın hisselerinin sık sık yaptığı gibi, günden güne yüzde 10 veya daha fazla dalgalanabilir. Balonun şişkin kalması gerekir. Zamanla bu strateji, anlatı üretiminin araçları üzerinde tam bir kontrole dönüştü: Musk, sonunda kendi gelecekteki kârlılığına olan inancı yaymak için küresel bir medya platformu satın aldı.

***

Genel hatlarıyla, bunlar Muskist birikim rejiminin ana unsurlarından bazılarıdır. Temel işlevler için tekelci bir sağlayıcı haline gelerek devletle birleşmek. Dayanıklılık, bağımsızlık ve kontrolü önceliklendirerek üretimi yoğunlaştırmak. Irksallaştırılmış ötekilerle dolu düşmanca bir dünyada ulusal ve bireysel öz yeterlilik için teknoloji satmak. Her şeyi, özellikle de insan beynini dahil olmak üzere programlanabilir hale getirmek için dijitalleşmeyi hızlandırmak.

Peki ya düzenleme biçimi ne olacak? Muskizm hangi toplumsal sözleşmeyi sunuyor? Fordizmin vaat ettiği “her tencerede tavuk” ve nesiller arası yukarı doğru hareketliliğin karşılığı nedir? Ya da post-Fordizmin sundukları, örneğin tüketici kimliğinin sonsuz yeniden karıştırılması ve kazanan her şeyi alır türünden finansallaşmış bir ekonomide adrenalinle beslenen umut ve umutsuzluk döngüleri?

Muskizmin post-Fordizmden miras aldığı yönlerden biri, perakende portföyünüzde veya emeklilik fonunuzda hisse senetleri bulundurarak, kapitalistlerin zenginleşmesine Lilliput tarzında katılma fırsatıdır. Tesla yatırımcıları, bilindiği üzere hem markaya hem de Musk’a karşı sadıktır. Sadakatleri çevrimiçi ortamda ifade edilir; burada kölece davranan yorumcular, efendinin içgörüsünü övmek veya girişimlerinin başarısına dair en son haberleri paylaşmak için sıraya girer. Musk’ın Twitter’ı satın alması ve onu X’e dönüştürmesinden bu yana, eskiden gazeteciler, politikacılar, markalar ve diğerleri için ayrılmış olan mavi onay işareti, artık ücretli abonelikle birlikte geliyor. Bu, Musk’a bağlılığın bir sembolü haline geldi ve takipçiler, algoritmanın gönderilerini öne çıkarmasıyla ödüllendiriliyor. Aboneler ayrıca feed’lerinden para kazanabilirler. Retweetler ve görüntüleme sayıları sadece endorfin patlaması için iyi olmakla kalmaz, aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla paraya dönüştürülür. Musk’ın en sadık destekçileri, dalkavukluk yoluyla elde ettikleri aylık gelirle düzenli olarak övünürler. Kişi bu oyuna katılıp Musk hayran topluluğunun iç veya hatta dış çevrelerine dahil olmayı isteyebilir.

Kısacası, toplumsal sözleşmenin yerine Muskizm bir hayran sözleşmesi sunar. Musk hayranlığına girerek, kişi güçlendirilmiş ve paraya dönüştürülmüş iletişimin ayrıcalıklı bir katmanına erişim kazanır. Peki bu ne kadar genişleyebilir? Hayran sözleşmesinin çekiciliği sınırlıdır. Bu, Fordizm veya post-Fordizm tarafından sunulan düzenleme biçimleriyle karşılaştırılabilir bir düzenleme biçimi değildir. Musk’ın 2025’in başlarında DOGE girişimi ile yüksek siyasete dalışını, Muskist düzenleme biçimi için bir tür deneme olarak düşünürsek, sonuç cesaret verici değildi. Musk, federal hükümetin kod tabanının silinmesi gereken hatalarla dolu olduğu inancıyla Washington’a geldi. Çözümü, toplu işten çıkarmalar ve “duyarcı” kurum ve programların gelişigüzel bir şekilde yok edilmesiydi. Fakat Muskizm, Sosyal Güvenlik ve Medicare’e saldırmayı düşündüğünde karaya oturdu. Musk, halkın öfkesini üstünde topladı ve Washington’dan ayrıldı. Bir düzenleme biçimi olarak Muskizm, ulusal sahneye hazır değildi.

Yükselen dalgasının toplumdaki diğerlerinin de gemisini yüzdüreceğine ikna etme kapasitesinden yoksun olan Musk, onları boğacak olan yabancılardan oluşan tsunamiye karşı histerik bir şekilde uyarmayı tercih etti. Avrupa’daki demografik düşüş ve “beyaz soykırımı” temaları, Musk’ın günlük ve sıklıkla saatlik paylaşımlarının ritmini oluşturuyor. Burası, yarı tutarlı bir ideolojinin inşası için en net alan ve büyük ölçüde Avrupa aşırı sağının dilinden ödünç alınmış. Beyaz olmayan dünya hem kötü adam hem de piyon. Üyeleri, “bizim” mallarımızı yağmalamak ve “bizim” kadınlarımızı kirletmek için Kuzey Atlantik’e girmeye çalışıyor  ve Batının merkez ve merkez sol partileri tarafından, sözde Büyük İkame’nin bir parçası olarak gelecekteki seçmenleri ithal ederek bunu yapmaya teşvik ediliyorlar. Buna karşılık Musk, beyaz olmayan sakinlerin toplu olarak sınır dışı edilmesi anlamına gelen “tersine göç” çağrısında bulunuyor.

Bu, Muskist düzenleme modelinin diğer yüzüdür: ortak refah değil, şiddet vizyonu. Güçlendirilmiş Batının duvarları içindekiler için hayranlık sözleşmesi, gayrimeşru olarak işaretlenenler için ise sınır dışı edilme. Hem Fordist sanayileşme hem de post-Fordist dış kaynak kullanımı ve küreselleşme modelleri geriledikten sonra, Muskizm hayatta kalanlardan oluşan saf bir topluluk umudu sunuyor.

Gelgelelim burada da Muskizm, daha geniş bir destek elde etmekte zorlanıyor. Musk’ın kendisi, ABD dışındaki siyasi müdahalelerinde şaşırtıcı derecede etkisiz kalmıştır. Avrupa’daki aşırı sağ partilerle olan ittifakları bile gergin. Egemenlikçilik diliyle tanımlanan Fransız Ulusal Birlik, İtalya’nın Kardeşleri veya hatta Almanya için Alternatif gibi partilerin, iç politikaya müdahale etmeye çalışan bir yabancıya fazla sadakat göstermesi zordur. Musk, Birleşik Krallık’ta Nigel Farage’a yanaştığında, Farage geri çekildi.

Muskizm için bir başka sürtüşme kaynağı, son zamanlarda Minneapolis’te görülen türden halk örgütlenmeleridir. Birçok yönden, ICE’ın baskını Muskizmin uygulamaya geçirilmesiydi: veri analizi panelleri ve yüz tanıma yazılımlarıyla donatılmış, ağır silahlı ajanlar, yüksek teknolojiyi kullanarak uygunsuz görülen göçmenleri tasfiye etmek ve onların “duyarcı” destekçilerini cezalandırmak için harekete geçti.

Minneapolis toplulukları buna tepki olarak harekete geçti ve büyük kişisel riskler alarak operasyonu başarıyla engelledi. “Komşularımızı koruyun,” sloganı popülerdi. Bu, Muskizme tamamen yabancı bir egemenlik fikridir; burada mesele kişinin elindeki roket, gigavat veya gigabit sayısı değil, ortak bir geleceğin kolektif ifadesidir.

***

Düzenleme Okulu için sınıf mücadelesi, tarihin motoruydu. Sınıf mücadelesi, kapitalizmi bir gelişme aşamasından diğerine taşıdı. İşçi sınıfı sömürüye direndikçe, kapitalistler rızayı güvence altına almak için yeni yöntemler bulmak zorunda kaldılar. İşte bu şekilde, birbirini izleyen düzenleme biçimleri doğdu: toplumsal çatışmaların yükselişine yanıt olarak ortaya çıkan uzlaşma ve kooptasyon çabaları olarak.

Musk ve meslektaşları, egemenliklerine meydan okuyabilecek yapısal bir aktörün olmadığı bir dönemde yaşama şansına sahipler. İşçi sınıfı, örgütlü bir güç olarak neredeyse ortadan kalkmıştır. Aşağıdan gelen baskı olmadığından, siyasi partiler de Muskizme karşı anlamlı bir muhalefet sunmamaktadır. Bunun etkisi paradoksaldır. Bir yandan, kapitalistlerin işçilerini daha fazla sömürebilmeleri ve siyasette dirençle karşılaşmadan nüfuz satın alabilmeleri, hayatlarını kolaylaştırmaktadır. Ama bu aynı zamanda, en antisosyal dürtülerini dizginlemek ya da eylemlerinin uzun vadeli sonuçlarını düşünmek için hiçbir teşvikleri olmadığı anlamına da gelmektedir.

Muskizm bu eğilimi tipik bir şekilde yansıtıyor: Fordizm ve post-Fordizm farklı şekillerde de olsa toplumsal barışı güvence altına almak için organize edilmişse, Muskizm toplumsal savaşa yöneliktir. Muskist düzenleme biçiminin nispeten zayıf olması semptomatiktir: işçi sınıfı muhalifeti o kadar zayıf, toplumsal savaş o kadar asimetrik ki, müzakereye dayalı bir barışa gerek kalmamaktadır. Şu anda strateji işe yarıyor gibi görünüyor. Zaten dünyanın en zengin adamı olan Musk’ın, önümüzdeki yıl ilk trilyoner olması bekleniyor.

Gelgelelim dizginsiz kapitalizm, kapitalistler için her zaman iyi değildir. Tarih boyunca kapitalizm, doğayı ve toplumu sürekli olarak dönüştürmüştür. Bu, muazzam bir kargaşaya yol açar. Yine de işletmelerin faaliyet gösterebilecekleri düzenli ve öngörülebilir bir siyasi ortama da ihtiyaçları vardır. Düzenlemecilerin önemli bir görüşü, işçi sınıfının direnişinin, paradoksal bir şekilde, böyle bir ortamın yaratılmasını zorunlu kılarak birikim sürecini istikrara kavuşturduğu yönündedir. Taviz vermeye zorlayacak bir karşı taraf olmadan, kapitalistler o kadar büyük bir kaos yaratabilirler ki, kendi birikim kapasitelerini baltalayabilirler. Eğer Muskizm, zafer kazanan bir sınıf egemenliği ise, bu zafer kendini yiyip bitiren bir zafer haline gelebilir.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English