Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Fordizm olarak Muskizm

Yayınlanma

Çevirmenin notu: “Bilimsel yönetim” ilkelerinin yazılı hali Taylorizmin pratiği olarak görülebilecek Fordizm üzerine büyük bir literatür var. Aşağıda çevirisine yer verdiğimiz makalede, Fordizm ile yazarların “Muskizm” adını verdikleri akım kıyaslanıyor ve sürekliliklerle kopuşlara dikkat çekiliyor. Öte yandan, okurları bir meseleye karşı uyarmamız gerekiyor: Slobodian ile Tarnoff’un tartışmalı Fordizm ve daha da tartışmalı post-Fordizm periyodizasyonu için şahit gösterdiği “Düzenleme Okulu”nun modeline (birikim rejimi-düzenleme rejimi) yönelik bilhassa Marksizm içinden ciddi eleştiriler vardır: Örneğin, “Keynesçi refah devleti” tanımı hayli su götürür; zira Keynesçilik ile refah devleti arasında, başta kronolojik olmak üzere, doğrudan bir bağ olduğu hayli şüphelidir. Yine de, Henry Ford’un, Taylorizmi işçilere kabul ettirmek, başka bir deyişle Marx’ın Kapital‘de formüle ettiği şekliyle emeğin sermayeye reel tabiyetini (real subsumption) güçlendirmek için attığı adımlarla Elon Musk’ın attığı adımlar arasındaki paralellikleri görmek şaşırtıcı olacaktır (meraklı okur, Ford’un ütopik pastoral ütopyasının anlatıldığı Fordlandia kitabına göz atabilir). Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Fordizm olarak Muskizm

Quinn Slobodian ve Ben Tarnoff
LPE Project
22 Nisan 2026

Elon Musk ile Henry Ford’un pek çok ortak yönü olduğu sık sık dile getirilmiştir. Her ikisi de üretim süreçlerinde ve tüketim ürünlerinde çığır açan teknolojik dehalar olarak övgüyle karşılanmıştı. Her ikisi de siyasi açıdan muhafazakârdı. Ayrıca her ikisi de kişisel medya kanalları aracılığıyla gerici görüşleri savunmuşlardı; Ford, The Dearborn Independent adlı gazetesinde bir dizi antisemitik makale yayınlamasıyla tanınırken, Musk ise Twitter’ı (daha sonra X) beyaz olmayan göçmenlere yönelik düşmanlığını dile getirmek için bir megafon olarak kullandı. Yine de Elon Musk hakkında yazdığımız son kitabımıza başlarken, Musk ve Ford arasındaki paralelliklerin esas olarak kişisel biyografilerle ilgili olmadığını hemen fark ettik. Bu paralellikler, onların siyasal iktisadi anlayışlarının ne tür toplumlar ürettiği ve ne tür toplumlar gerektirdiği ile ilgili.

Ford’un otobiyografisi My Life and Work [Hayatım ve İşlerim] yayınlandıktan kısa bir süre sonra, Alman ekonomist Friedrich von Gottl-Ottlilienfeld, 1926 tarihli Fordism [Fordizm] kitabıyla kalıcı bir terim ortaya attı. Ona göre Fordizm, Ford’un kişiliğinden daha büyüktü; toplumsal ilişkilerin yeniden yapılandırılmasını içeriyordu. O buna “teknik aklın diktatörlüğü” adını verdi. İtalyan Marksist Antonio Gramsci, hapishane yazılarında bu temayı ele aldı. Diğer şeylerin yanı sıra, fabrikaya montaj hattının getirilmesinin, toplumsal yeniden üretimi ve “psiko-fiziki” dengelenmesi heteroseksüel çekirdek aile içinde gerçekleşen, daha disiplinli, “rasyonel” bir işçi gerektirdiğini savundu.

1970’lerde bir grup Fransız teorisyen, daha sonra Düzenleme Okulu olarak bilinen akım içinde Fordizm kavramını yeniden canlandırdı. Onlar, kapitalist büyümenin tarihsel olarak tanımlanan her aşamasının iki ana unsurdan oluştuğunu öne sürdüler. Birincisi, birikim rejimi olarak adlandırdıkları şeydi: Para nasıl kazanılıyor? Emek süreci nasıl örgütleniyor, üretim ve tüketim nasıl yapılandırılıyor, toplumsal artık değer nasıl dağıtılıyor? İkincisi ise düzenleme biçimi olarak adlandırdıkları şeydi. Gramsci’yi takip ederek, yeni iktisadi modellerin potansiyel olarak yıkıcı etkilerini dengelemek için hangi tür yazılı ve yazılı olmayan toplumsal geleneklerin ve yasal kodların vazgeçilmez olduğunu sordular. Düzenleme biçimi, birikim rejimini çelişkilerini yöneterek düzenleyen veya “düzene koyan” kurumlar ağını kapsar. Bu, bir toplumun kapitalizmin sürekli maruz kaldığı krizleri nasıl uzak tuttuğudur.

Düzenlemeciler için Fordizm, yirminci yüzyılın ortalarında ileri sanayi kapitalizmini tanımlayan siyasi-iktisadi düzendi. Birikim rejimi kitlesel üretime odaklanırken, düzenleme biçimi kitlesel tüketimle karakterize ediliyordu. Kitlesel üretim, tüketim mallarının büyük ölçekli endüstriyel üretimini içeriyordu; burada yeni bir teknik ve toplumsal işbölümü, hızlı verimlilik artışını kolaylaştırıyordu. Kitlesel tüketim, daha yüksek ücretler sayesinde kolaylaştırıldı; bu da Fordist fabrikalardan çıkan tüm arabaları, radyoları ve buzdolaplarını emebilecek kadar büyük bir tüketici tabanı yaratarak, böylece iktisadi büyümenin bir döngüsünü oluşturdu.

Daha geniş bir bakış açısıyla, kitlesel tüketim, Düzenleme Okulu’nun kurucularından biri olan ekonomist Michel Aglietta’nın “toplumsal tüketim normu” olarak adlandırdığı şeye dayanıyordu; bu norm, toplu pazarlık kurumları ve Keynesçi refah devleti tarafından sürdürülüyordu. Aglietta’nın anlatımına göre, bu kurumlar 1930’lar ve 1940’larda Amerikan işçi sınıfı tarafından yürütülen yoğun sınıf mücadelelerini, işçilerin üretim süreci üzerinde anlamlı bir kontrol gibi daha iddialı isteklerinden vazgeçip, bunun karşılığında savaş sonrası dönemde beyaz erkek ekmek kazanan hane halkının sahip olduğu göreceli iktisadi istikrarı elde ettikleri yeni bir toplumsal sözleşmeye dönüştürdü.

Önemli bir şekilde, Düzenlemeciler Fordizmi geriye dönük bir bakışla teorileştiriyorlardı. Düzenleme Okulu’nun kurucu metni olan Aglietta’nın A Theory of Capitalist Regulation [Kapitalist Düzenleme Teorisi] adlı eseri 1976’da yayınlandı; bu noktada Fordizm açıkça bir krizdeydi. Kâr oranındaki keskin düşüş, stagflasyon, 1973 petrol şoku ve hem işyerlerinde (öncelikle izinsiz grevler şeklinde) hem de yeni toplumsal hareketlerden kaynaklanan yeni bir sınıf mücadelesi döngüsü, hakim olan siyasi-iktisadi paradigmaya baskı uyguluyordu. Fordizmin birikim stratejileri, tıpkı toplumsal barışı sürdürme mekanizmaları gibi çöküyordu.

Peki, Fordizm çöküyorsa, onun yerini ne alacaktı? Aglietta, kendi deyimiyle “neo-Fordizm”in, ya da İngiliz ekonomist Robin Murray’in daha sonra “post-Fordizm” olarak adlandırdığı ve sonunda yaygınlaşan bir terimin ortaya çıkacağını öngördü. Post-Fordizm, küreselleşme ve dış kaynak kullanımının yeni olanaklarının yanı sıra, “just-in-time” ve “lean” üretim stratejileri olarak bilinen yaklaşımlara dayanacaktı. Fordizm üretimi tek bir firma içinde merkezileştirme eğilimindeyken, post-Fordizm, küresel tedarik zincirleri aracılığıyla birbirine bağlı bir dizi bağımsız tedarikçiden temin edilen parçalardan nihai ürünün montajına öncelik veriyordu. Düşen nakliye maliyetleri, bilgi teknolojisinin yaygınlaşması ve uluslararası ekonomi hukukundaki değişiklikler, ürünlerin dünyanın dört bir yanında parça parça üretilebileceği ve kapitalistlerin en düşük işgücü maliyetlerini arayabileceği anlamına geliyordu.

Esneklik, post-Fordist birikim rejiminin sloganıysa da, düzenleme biçimi iki yöne işaret ediyordu. Bir yandan, bireylere, büyük ölçüde tüketim tercihleri yoluyla gerçekleştirilecek genişletilmiş bir kişisel kendini ifade etme yelpazesi vaat edildi. Fordizm altında tüketim “kitlesel” bir biçim almıştı; post-Fordizm altında ise pazar, nişlere ve segmentlere ayrılmaya başladı. Fakat bu uzmanlaşma eğilimi, akademisyenlerin “sorumluluk yükleme” olarak adlandırdığı bir olguyla eşlik ediyordu: riskin işçilere ve hane halklarına devredilmesi. Refah devleti zayıfladıkça, işçi hareketi geriledikçe ve alt yüklenici, geçici ve yarı zamanlı işlerin yaygınlaşmasıyla işyerleri parçalandıkça, insanlar kendi bakımları ve üremeleri için giderek daha fazla sorumluluk almak zorunda kaldılar. Post-Fordizm’in kazananları ücretliler değil, varlık sahipleriydi; zira hükümetler, servet yaratmanın motoru olarak giderek varlık fiyat enflasyonuna yöneldi. Bu hamle, toplumdaki en zengin kesime büyük ölçüde fayda sağlarken, aynı zamanda ev sahipleri ve perakende yatırımcılardan oluşan yeni bir “kitlesel varlıklı” sınıfı, ekonominin giderek artan finansallaşmasını desteklemeye dahil etti.

Finansallaşmanın, sonunda post-Fordizm’in aşil topuğu olduğu ortaya çıktı. 2007-2008 finans krizi ve ardından gelen Büyük Durgunluk, siyasi-iktisadi düzenin yavaş yavaş çözülmesini tetikledi. Batı’da azalan iktisadi dinamizm, post-Fordist büyüme modelinin sürdürülebilirliği konusunda endişeleri artırdı ve genel olarak “popülist” olarak nitelendirilen yeni müesses nizam karşıtı siyasi akımların, özellikle de yükselen aşırı sağın ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Aynı zamanda, teknoloji devlerinin ortaya çıkışı, kapitalizm ve dijitalleşme arasındaki ilişki hakkında yeni sorular ortaya attı. Son olarak, Covid-19 salgını ve artan jeopolitik gerilimler, şirketleri ve ülkeleri tamamen küreselleşmiş bir ekonominin akıllıcılığını yeniden düşünmeye itti.

Post-Fordizm krizdeydi, ama onun yerini ne alacaktı? Bir dizi birbiriyle rekabet eden vizyon ve çerçeve önerildi. Devlet kapitalizmi, felaket kapitalizmi, platform kapitalizmi, darboğaz kapitalizmi, akbaba kapitalizmi, örümcek ağı kapitalizmi, takımada kapitalizmi, varlık yöneticisi kapitalizmi, gözetim kapitalizmi ve hatta çöküş kapitalizmi gibi kavramları duymuşuzdur. Teorisyenler, neo-feodalizm, tekno-feodalizm, tekno-libertarizm, tekno-otoriterlik, tekno-popülizm, tekno-faşizm, kıyamet faşizmi, neo-faşizm, neoliberal faşizm, post-neoliberalizm, paleo-popülizm, neo-patrimonyalizm, hiperpolitika ve jeoekonomi çağında yaşadığımızı öne sürdüler.

Post-Fordizm’in bir başka olası halefi olarak Muskizm’i önermek istiyoruz. Bu kavramın, gerçekte yeni olan ve hâlâ ortaya çıkmakta olanı yakalamakta zorlanan, çağrışımlara dayalı metaforlara veya tarihsel emsallere sıklıkla dayanan diğer önerilen terimlerde bulunan belirsizliği gidermeye yardımcı olacağına inanıyoruz. Geçen yüzyılda Fordizm’i yorumlayanların Ford’un hayatı ve çalışmalarından analitik materyallerini aldıkları gibi, Muskizm’i anlamanın başlangıç noktası –bitiş noktası olmasa da– Musk’ın kendi hayatı ve çalışmalarıdır.

***

Musk’tan Muskizm’i türetmenin ilk adımı, bu adam ve fikirleri hakkındaki en yaygın yanlış okumalara karşı çıkmaktır. Ortadan kaldırılması en kolay olanlardan biri, Musk’ın bir liberteryen olduğu düşüncesidir. Aslında, Muskizmin temel ilkelerinden biri kamu-özel sektör füzyonudur; devletin, yüksek riskli, yüksek getirili girişimler için fon sağlayıcı, kolaylaştırıcı ve destekleyici olarak kullanılması; bizim devlet simbiyozu dediğimiz şey. Bunu SpaceX, Starlink ve Tesla’da açıkça görebiliriz. Musk, bürokrasinin ve belirli türden düzenlemelerin kararlı bir eleştirmenidir, fakat kesinlikle devletin kendisinin değil. Aksine, devleti bir iktidar ve kâr kaynağı olarak tutarlı bir şekilde araçsallaştırmıştır. Bunu, hükümetlerin kendi altyapılarına güvenerek egemenlik işlevlerini yerine getirmelerine yardımcı olacağına söz vererek yapmaktadır: bu dinamik, bizim “hizmet olarak egemenlik” olarak tanımladığımız bir durumdur.

Bir başka yanlış kanı ise, Musk’ın en çok dikkat çeken şirketi olan Tesla’nın, esas olarak Ford’unkine benzer bir otomobil tüketim malı sattığıdır: Model T’nin elektriklendirilmiş hali olarak Model Y. Aslında Tesla, otomobillerle ilgili değildir. Tesla, doğal afetler, savaşlar ve toplumsal istikrarsızlıkların yaşandığı bir çağda elektrikli özerkliğe dair bir vizyonla ilgilidir. Musk, birbirine bağlı tedarik zincirlerinin yararlarına dair küresel şüpheciliğin hakim olduğu bir dönemi kendi lehine çevirmiş ve ulustan bireye, evlere kadar uzanan ölçeklenebilir bir egemenlik modeli sunmuştur. Roadster’dan Cybertruck’a geçiş, sıfır karbonlu tüketiciliğin parlak yeşil geleceğinden, iklim çöküşü ve hayatta kalma mücadelesinin karanlık yeşil geleceğine doğru bir kaymayı yansıtmaktadır. En başarılı haliyle Muskizm, dış şoklara, düşmanlara ve istenmeyen unsurlara karşı toprakların güçlendirilmesi arzusunu kullanır. Yeniden yerelleşme ve yeniden silahlanma dünyasında Muskizm, ulusal projeler için küresel bir altyapı sunar.

Bu dünya görüşü, küresizleşen çağımıza benzersiz bir şekilde uyan bir endüstriyel model olan dikey entegrasyonu benimsemesinde de yansıtılır. On yıllardır Musk, üretimi mümkün olduğunca kendi şirketleri içinde yoğunlaştırmaya ve dış tedarikçilere olan bağımlılığını azaltmaya çalışmaktadır. Muskizm altında fabrika, küresel bir üretim ağındaki bir düğüm değil, bir anklavdır. Bu strateji, Musk’ın SpaceX’i kurduğu ve Tesla’nın CEO’su olduğu 2000’li yılların geleneksel anlayışına aykırıydı, fakat 2020’lerde “finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarda yaşanan bir dizi kriz… aşırı küresel entegrasyonun risklerini ortaya çıkardığı” için öngörülü görünecektir; bu, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin bu yılın başlarında Davos’ta yaptığı açıklamadan alıntılanmıştır.

Musk hakkında yaygın bir başka yanlış kanı ise, Mark Zuckerberg gibi birinin somutlaştırdığı web siteleri ve platformların havada asılı, maddi olmayan yapısından ziyade, somut mühendislik ve nesneler yaratmaya daha fazla ilgi duyduğu için diğer teknoloji milyarderlerinden farklı olduğudur. Musk’a bu statüyü tanımak için nedenler var: Sonuçta, yeniden kullanılabilir roketlerin yaratılmasını denetledi, gökyüzünü uydularla doldurdu, elektrikli araçları yaygınlaştırdı, beyin-bilgisayar arayüzleri geliştirdi ve trafik sıkışıklığını ortadan kaldırmak için dev tüneller kazmanın zorlukları üzerinde kafa yordu.

Yine de Musk’ın dikkati giderek çevrimiçi dünyaya ve onun “sibernetik kolektifler” olarak adlandırdığı şeye yöneliyor. 2015 civarında başlayan ve 2022’de Twitter’ı satın almasından bu yana hızla artan bir ivmeyle, Musk çevrimiçi dünyada olan biteni sadece çevrimdışı dünyanın bir yansıması ya da ondan bir kaçış olarak değil, insanlığın geleceği için merkezi bir savaş alanı olarak çerçevelemiştir. Bu konularda soğukkanlı bir materyalist olmaktan uzak olan Musk, tüm insan eylemlerini yönlendirmek için memlerin ve karşı-memlerin gücüne olan inancını sorgusuz sualsiz benimsemiştir. 2023’ten bu yana, bu dürtü, onun “duyarcı [woke] zihin virüsü” olarak adlandırdığı şeyden arındırılmış bir yapay zekaya olan artan arzusunu da yönlendirdi. Büyük dil modellerinin “zekası”, eğitildikleri veri külliyatından çekildiğinden, çıktılarını belirli bir siyasi bakış açısıyla uyumlu hale getirmeye çalışmak zor olabilir. Musk, “duyar karşıtı” yapay zeka modelleri serisi olan Grok ile, Grok’u Wikipedia’nın sağcı versiyonu olan Grokipedia ile entegre etmekten, modeli kendi versiyonundaki politik olarak doğru yanıtları vermeye yönlendiren insan anotatörleri işe almaya kadar bir dizi yaklaşım denemiştir.

Musk’ın internetin gücüne olan şaşırtıcı derecede gerçek inancı, bir tür memetik determinizmi yansıtıyor. İnternet sadece dünyayı yansıtmıyor: Son on yılda, onun için internet dünya haline geldi. Çevrimdışı süreçler, web’de, özellikle de Musk’ın kendisinin sahip olduğu ve sık sık kendi siyasi tercihlerine göre manipüle ettiği platformda olanların bir sonucu. Bu bakış açısı tamamen bir yanılsama değil. Musk ile Ford arasındaki bir benzerlik, kişisel servetlerinin aşırı likidite eksikliğidir. Ford’un servetinin neredeyse tamamı Ford hisselerindeydi ve bu hisseler, ölümünden neredeyse on yıl sonraya kadar özel mülkiyette kaldı. John D. Rockefeller ve Andrew S. Mellon gibi diğer iş adamlarının aksine, Ford portföyünü çeşitlendirmemişti ve Wall Street’ten uzak durmuştu; burayı parazitlerin ve özellikle de Yahudilerin egemenlik alanı olarak görüyordu. Musk da servetinin yapısı açısından benzer şekilde kendine özgüdür. Servetinin neredeyse tamamı kendi şirketlerinin hisselerinde bulunmaktadır. Bir röportajda ifade ettiği gibi, “Tesla ve SpaceX iflas ederse, ben de hemen iflas ederim.”

Bu, Muskizmin siyasi iktisadını anlamak için kilit önemdedir. Musk’ın iş modeli, istikrarlı üretim veya uzun vadeli kârlılık üzerine değil, yaklaşan teknolojik atılımlar, gezegenin kurtuluşu ve finansal kazançlar gibi abartılı vaatlerin sürekli olarak ortaya atılması üzerine kuruludur. Bu iddialar, dikkat çekerek varlık fiyatlarında enflasyona yol açar. Hisse senedi fiyatı, insanların belirli bir günde ödemeye razı oldukları fiyattan ibaret olduğu için, çok hızlı bir şekilde değişebilir; Tesla’nın hisselerinin sık sık yaptığı gibi, günden güne yüzde 10 veya daha fazla dalgalanabilir. Balonun şişkin kalması gerekir. Zamanla bu strateji, anlatı üretiminin araçları üzerinde tam bir kontrole dönüştü: Musk, sonunda kendi gelecekteki kârlılığına olan inancı yaymak için küresel bir medya platformu satın aldı.

***

Genel hatlarıyla, bunlar Muskist birikim rejiminin ana unsurlarından bazılarıdır. Temel işlevler için tekelci bir sağlayıcı haline gelerek devletle birleşmek. Dayanıklılık, bağımsızlık ve kontrolü önceliklendirerek üretimi yoğunlaştırmak. Irksallaştırılmış ötekilerle dolu düşmanca bir dünyada ulusal ve bireysel öz yeterlilik için teknoloji satmak. Her şeyi, özellikle de insan beynini dahil olmak üzere programlanabilir hale getirmek için dijitalleşmeyi hızlandırmak.

Peki ya düzenleme biçimi ne olacak? Muskizm hangi toplumsal sözleşmeyi sunuyor? Fordizmin vaat ettiği “her tencerede tavuk” ve nesiller arası yukarı doğru hareketliliğin karşılığı nedir? Ya da post-Fordizmin sundukları, örneğin tüketici kimliğinin sonsuz yeniden karıştırılması ve kazanan her şeyi alır türünden finansallaşmış bir ekonomide adrenalinle beslenen umut ve umutsuzluk döngüleri?

Muskizmin post-Fordizmden miras aldığı yönlerden biri, perakende portföyünüzde veya emeklilik fonunuzda hisse senetleri bulundurarak, kapitalistlerin zenginleşmesine Lilliput tarzında katılma fırsatıdır. Tesla yatırımcıları, bilindiği üzere hem markaya hem de Musk’a karşı sadıktır. Sadakatleri çevrimiçi ortamda ifade edilir; burada kölece davranan yorumcular, efendinin içgörüsünü övmek veya girişimlerinin başarısına dair en son haberleri paylaşmak için sıraya girer. Musk’ın Twitter’ı satın alması ve onu X’e dönüştürmesinden bu yana, eskiden gazeteciler, politikacılar, markalar ve diğerleri için ayrılmış olan mavi onay işareti, artık ücretli abonelikle birlikte geliyor. Bu, Musk’a bağlılığın bir sembolü haline geldi ve takipçiler, algoritmanın gönderilerini öne çıkarmasıyla ödüllendiriliyor. Aboneler ayrıca feed’lerinden para kazanabilirler. Retweetler ve görüntüleme sayıları sadece endorfin patlaması için iyi olmakla kalmaz, aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla paraya dönüştürülür. Musk’ın en sadık destekçileri, dalkavukluk yoluyla elde ettikleri aylık gelirle düzenli olarak övünürler. Kişi bu oyuna katılıp Musk hayran topluluğunun iç veya hatta dış çevrelerine dahil olmayı isteyebilir.

Kısacası, toplumsal sözleşmenin yerine Muskizm bir hayran sözleşmesi sunar. Musk hayranlığına girerek, kişi güçlendirilmiş ve paraya dönüştürülmüş iletişimin ayrıcalıklı bir katmanına erişim kazanır. Peki bu ne kadar genişleyebilir? Hayran sözleşmesinin çekiciliği sınırlıdır. Bu, Fordizm veya post-Fordizm tarafından sunulan düzenleme biçimleriyle karşılaştırılabilir bir düzenleme biçimi değildir. Musk’ın 2025’in başlarında DOGE girişimi ile yüksek siyasete dalışını, Muskist düzenleme biçimi için bir tür deneme olarak düşünürsek, sonuç cesaret verici değildi. Musk, federal hükümetin kod tabanının silinmesi gereken hatalarla dolu olduğu inancıyla Washington’a geldi. Çözümü, toplu işten çıkarmalar ve “duyarcı” kurum ve programların gelişigüzel bir şekilde yok edilmesiydi. Fakat Muskizm, Sosyal Güvenlik ve Medicare’e saldırmayı düşündüğünde karaya oturdu. Musk, halkın öfkesini üstünde topladı ve Washington’dan ayrıldı. Bir düzenleme biçimi olarak Muskizm, ulusal sahneye hazır değildi.

Yükselen dalgasının toplumdaki diğerlerinin de gemisini yüzdüreceğine ikna etme kapasitesinden yoksun olan Musk, onları boğacak olan yabancılardan oluşan tsunamiye karşı histerik bir şekilde uyarmayı tercih etti. Avrupa’daki demografik düşüş ve “beyaz soykırımı” temaları, Musk’ın günlük ve sıklıkla saatlik paylaşımlarının ritmini oluşturuyor. Burası, yarı tutarlı bir ideolojinin inşası için en net alan ve büyük ölçüde Avrupa aşırı sağının dilinden ödünç alınmış. Beyaz olmayan dünya hem kötü adam hem de piyon. Üyeleri, “bizim” mallarımızı yağmalamak ve “bizim” kadınlarımızı kirletmek için Kuzey Atlantik’e girmeye çalışıyor  ve Batının merkez ve merkez sol partileri tarafından, sözde Büyük İkame’nin bir parçası olarak gelecekteki seçmenleri ithal ederek bunu yapmaya teşvik ediliyorlar. Buna karşılık Musk, beyaz olmayan sakinlerin toplu olarak sınır dışı edilmesi anlamına gelen “tersine göç” çağrısında bulunuyor.

Bu, Muskist düzenleme modelinin diğer yüzüdür: ortak refah değil, şiddet vizyonu. Güçlendirilmiş Batının duvarları içindekiler için hayranlık sözleşmesi, gayrimeşru olarak işaretlenenler için ise sınır dışı edilme. Hem Fordist sanayileşme hem de post-Fordist dış kaynak kullanımı ve küreselleşme modelleri geriledikten sonra, Muskizm hayatta kalanlardan oluşan saf bir topluluk umudu sunuyor.

Gelgelelim burada da Muskizm, daha geniş bir destek elde etmekte zorlanıyor. Musk’ın kendisi, ABD dışındaki siyasi müdahalelerinde şaşırtıcı derecede etkisiz kalmıştır. Avrupa’daki aşırı sağ partilerle olan ittifakları bile gergin. Egemenlikçilik diliyle tanımlanan Fransız Ulusal Birlik, İtalya’nın Kardeşleri veya hatta Almanya için Alternatif gibi partilerin, iç politikaya müdahale etmeye çalışan bir yabancıya fazla sadakat göstermesi zordur. Musk, Birleşik Krallık’ta Nigel Farage’a yanaştığında, Farage geri çekildi.

Muskizm için bir başka sürtüşme kaynağı, son zamanlarda Minneapolis’te görülen türden halk örgütlenmeleridir. Birçok yönden, ICE’ın baskını Muskizmin uygulamaya geçirilmesiydi: veri analizi panelleri ve yüz tanıma yazılımlarıyla donatılmış, ağır silahlı ajanlar, yüksek teknolojiyi kullanarak uygunsuz görülen göçmenleri tasfiye etmek ve onların “duyarcı” destekçilerini cezalandırmak için harekete geçti.

Minneapolis toplulukları buna tepki olarak harekete geçti ve büyük kişisel riskler alarak operasyonu başarıyla engelledi. “Komşularımızı koruyun,” sloganı popülerdi. Bu, Muskizme tamamen yabancı bir egemenlik fikridir; burada mesele kişinin elindeki roket, gigavat veya gigabit sayısı değil, ortak bir geleceğin kolektif ifadesidir.

***

Düzenleme Okulu için sınıf mücadelesi, tarihin motoruydu. Sınıf mücadelesi, kapitalizmi bir gelişme aşamasından diğerine taşıdı. İşçi sınıfı sömürüye direndikçe, kapitalistler rızayı güvence altına almak için yeni yöntemler bulmak zorunda kaldılar. İşte bu şekilde, birbirini izleyen düzenleme biçimleri doğdu: toplumsal çatışmaların yükselişine yanıt olarak ortaya çıkan uzlaşma ve kooptasyon çabaları olarak.

Musk ve meslektaşları, egemenliklerine meydan okuyabilecek yapısal bir aktörün olmadığı bir dönemde yaşama şansına sahipler. İşçi sınıfı, örgütlü bir güç olarak neredeyse ortadan kalkmıştır. Aşağıdan gelen baskı olmadığından, siyasi partiler de Muskizme karşı anlamlı bir muhalefet sunmamaktadır. Bunun etkisi paradoksaldır. Bir yandan, kapitalistlerin işçilerini daha fazla sömürebilmeleri ve siyasette dirençle karşılaşmadan nüfuz satın alabilmeleri, hayatlarını kolaylaştırmaktadır. Ama bu aynı zamanda, en antisosyal dürtülerini dizginlemek ya da eylemlerinin uzun vadeli sonuçlarını düşünmek için hiçbir teşvikleri olmadığı anlamına da gelmektedir.

Muskizm bu eğilimi tipik bir şekilde yansıtıyor: Fordizm ve post-Fordizm farklı şekillerde de olsa toplumsal barışı güvence altına almak için organize edilmişse, Muskizm toplumsal savaşa yöneliktir. Muskist düzenleme biçiminin nispeten zayıf olması semptomatiktir: işçi sınıfı muhalifeti o kadar zayıf, toplumsal savaş o kadar asimetrik ki, müzakereye dayalı bir barışa gerek kalmamaktadır. Şu anda strateji işe yarıyor gibi görünüyor. Zaten dünyanın en zengin adamı olan Musk’ın, önümüzdeki yıl ilk trilyoner olması bekleniyor.

Gelgelelim dizginsiz kapitalizm, kapitalistler için her zaman iyi değildir. Tarih boyunca kapitalizm, doğayı ve toplumu sürekli olarak dönüştürmüştür. Bu, muazzam bir kargaşaya yol açar. Yine de işletmelerin faaliyet gösterebilecekleri düzenli ve öngörülebilir bir siyasi ortama da ihtiyaçları vardır. Düzenlemecilerin önemli bir görüşü, işçi sınıfının direnişinin, paradoksal bir şekilde, böyle bir ortamın yaratılmasını zorunlu kılarak birikim sürecini istikrara kavuşturduğu yönündedir. Taviz vermeye zorlayacak bir karşı taraf olmadan, kapitalistler o kadar büyük bir kaos yaratabilirler ki, kendi birikim kapasitelerini baltalayabilirler. Eğer Muskizm, zafer kazanan bir sınıf egemenliği ise, bu zafer kendini yiyip bitiren bir zafer haline gelebilir.

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English