Bizi Takip Edin

Diplomasi

Foreign Affairs: Orta Doğu’da Washington’un doldurması gereken bir güç boşluğu yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD’nin Gazze savaşı nedeniyle yeniden Orta Doğu’ya dönüp dönmeyeceği ve bu bölgedeki varlığının kalıcı olup olmayacağı tartışmasına odaklanıyor.  Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) yayın organı Foreign Affairs’te yayınlanan makale, özetle Gazze’deki savaş nedeniyle ABD dış politikasında Orta Doğu’ya kayan ilginin savaştan sonra, 7 Ekim öncesinde girdiği rotada devam etmesi gerektiğini savunuyor:

***

Orta Doğu Hâlâ Post-Amerikan

Gazze Savaşı Washington’un Gücünün Sınırlarını ve Sınırları Aşmanın Risklerini Ortaya Çıkardı

STEVEN SIMON ve JONATHAN STEVENSON

Birbirini izleyen ABD yönetimleri tarafından yıllarca bir kenara itilen İsrail-Filistin çatışması yeniden ABD dış politikasının merkezine oturdu. Bazı analistlere göre, Gazze Şeridi’ndeki çatışmanın yoğunluğu ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaş tehdidinin büyümesi göz önüne alındığında, son altı ayda yaşananlar ABD’nin Orta Doğu’daki angajmanını öngörülebilir bir gelecek için zorunlu olarak harekete geçirecek. Hâkim görüş, ABD’nin bölgeye istikrar getirmesi ya da kaosa sürüklenmesini izlemesi gerekeceği yönünde; bu da Washington’un ya bölgeyi rakip bir güce bırakmamak ya da ABD’ye ulaşan ve müdahaleyi zorunlu kılabilecek şiddeti durdurmak için doldurmak zorunda kalacağı bir boşluk yaratıyor. Yıllarca bölgeden uzaklaşma çabalarının ardından, Washington’un artık sürekli olarak aktif bir şekilde -askeri ve diplomatik olarak- müdahil olmak zorunda kalacağı düşünülüyor.

Bu değerlendirmeler mevcut savaşın sıcaklığında mantıklı olsa da orta ve uzun vadeli ABD politikası için bir öncül olarak daha az ikna edici. Bölgedeki mevcut ABD ilişkilerinin yanı sıra son yıllarda hâkim olan güç dinamikleri ve ABD’nin politika öncelikleri göz önüne alındığında, Gazze krizinden çıkan Orta Doğu’nun önceki Orta Doğu’dan çok da farklı olmayacağı söylenebilir. Aslında, ABD politikasının genel yönü devam edecek gibi görünüyor. Yoğunluğuna rağmen bölgesel güçler mevcut krize temkinli yaklaşıyor ya da görmezden geliyor. Dahası, Amerika Birleşik Devletleri için bölgede stratejik açıdan en önemli iki ülke olan İsrail ve Suudi Arabistan, Amerika’nın tercihlerine daha az duyarlı hale geldi ve ABD’nin artan müdahalesine rağmen, Washington’un isteklerine yeniden ilgi duyulduğuna dair çok az işaret gösteriyorlar. Sonuç olarak, Gazze krizinden sonra ABD’yi Orta Doğu’ya nasıl geri getireceği meselesinden çok, hâlâ bir dereceye kadar nüfuzunu sürdürürken bölgeye olan stratejik mesafeyi nasıl daha iyi yönetebileceği meselesi olabilir.

AZ AMA ÖZ

2015 yılının sonlarında Foreign Affairs’de ABD’nin Orta Doğu’dan büyük ölçüde geri çekilebileceğini savunmuştuk. O dönemde, 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak savaşları Amerika’nın liberal demokrasiyi ihraç etmek için kapsamlı askeri ve siyasi araçları -özellikle de karşı ayaklanma ve ulus inşası- kullanmadaki yetersizliğini ortaya koymuştu. Her ikisi de Amerika’nın güvenilirliğini zedelemişti ve NATO’nun Libya’ya ABD öncülüğünde yaptığı müdahaleden kaynaklanan güvensizlik de buna yardımcı olmamıştı. Dahası, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Washington’un Orta Doğu’daki birincil stratejik hedefleri Suudi Arabistan ve İsrail’in hayatta kalmasını ve güvenliğini sağlamaktı. 1991’deki ilk Körfez Savaşı’nın sonunda bu hedeflere çoktan ulaşılmıştı. Buna karşılık 2015 yılına gelindiğinde, İran’ın nükleer programının yarattığı artık tehdit, Kapsamlı Ortak Eylem Planı olarak bilinen İran nükleer anlaşmasında ele alınmıştı. İran her ne kadar bir baş belası olsa da artık ölçülü bir yakınlaşma yoluyla kontrol altına alınabilir görünüyordu.

Bu arada, ABD’nin bölgedeki askeri varlığının zaman içinde azalacağına dair başka işaretler de vardı. Çin’in yükselişi nedeniyle Washington, kaynaklarını Orta Doğu’dan Asya-Pasifik’e kaydırma ihtiyacından kaçamazdı. Hidrolik kırma devrimi sayesinde Amerika Birleşik Devletleri, Körfez petrolüne çok daha az bağımlı hale geliyordu. Arap Baharı bölgedeki siyasi ilerlemenin kırılganlığını ortaya çıkarmış olsa da Suriye’deki iç savaş da dahil ardından gelen çatışmalar ABD destekli rejim değişikliği ya da otoriterliği aşındırma çabalarının yetersizliğini göstermişti. Aynı zamanda, Orta Doğu’dan kaynaklanan terörizm ABD’nin iç meselesi olmaktan çıkmıştı: IŞİD olarak bilinen İslam Devleti şeklindeki ulus ötesi cihatçılık dünyanın diğer bölgelerine ağır bedeller ödetmeye devam etti, ancak ABD’ye aşağı yukarı dokunmadı. İsrail-Filistin sorununa gelince, her iki taraftaki siyaset, ABD dış politikasının en önemli hedefi olan iki devletli çözümü her zamankinden daha az olası hale getirecek şekilde gelişti.

Bu endişelere yanıt olarak, ABD’nin bölgesel istikrarı korumak için kilit aktörler üzerindeki nüfuzunu seçici bir şekilde kullanacağı ve yalnızca bu aktörler bunu yapmakta yetersiz kaldıklarında doğrudan devreye gireceği, denizaşırı dengeleme çizgisinde bir strateji önerdik. Bölgeden çekilme yönündeki görüşümüz, ikimizin de görev yaptığı Obama yönetiminin değişen tutumunu yansıtıyordu. 2016’dan sonra Başkan Donald Trump’ın Orta Doğu politikası da ABD’nin askeri müdahalesinden ve bölgedeki derin Amerikan diplomatik angajmanından kaçındığı ve Arap-İsrail normalleşmesini teşvik ettiği ölçüde, genel olarak bu pozisyonu benimsedi. Trump yönetimi nükleer anlaşmayı reddederek ve İranlı General Kasım Süleymani’ye suikast düzenleyerek ABD’nin itidalini sürdürmesini zorlaştırmış olsa da Suudi Arabistan ve İsrail’i gerçekten önemli olan konularda kendi hallerine bıraktı. Özellikle Trump, Kasım 2019’da Aramco tesislerine yönelik büyük insansız hava aracı saldırısı nedeniyle İran’a misilleme yapmamayı tercih etti ve İsrail’in Filistinlilere yönelik baskıcı politikasına göz yumdu.

Hem Obama hem de Trump, İsrail ve Suudi Arabistan’ın ABD’nin kaygıları tarafından daha az kısıtlandığını kabul etmiş görünüyordu. Bu göreceli bağımsızlık ABD’nin stratejik başarısının bir ürünüydü: iki devlet artık kendi yollarına gitmek için yeterli güvenlik ve özgüvene sahipti; İran nükleer anlaşmasına karşı çıkarak Washington’un Ortadoğu güvenliğini şekillendirme meşruiyetini ve yetkisini reddettiler. Başlangıçta bu gelişmeyi gölgeleyen bazı belirsizlikler ya da belki de pasif-agresif bir tutum vardı. İsrail ve Suudi Arabistan Amerikan liderliği savundu ama bunu kendi tercihlerine boyun eğmek olarak tanımladılar. O zamandan bu yana, ABD’nin kendi iradesini yeniden dayatmaya çalışmasının beyhude ya da ters etki yaratacak bir girişim olacağı daha açık hale geldi.

BIDEN’IN İKİLEMİ

Bu duruş Başkan Joe Biden’ın iktidardaki ilk iki yılı boyunca büyük ölçüde devam etti; ABD’nin Afganistan’dan çekilme sürecinin sıkıntılı geçmesi bu sürekliliğin altını çizer gibiydi. Ancak 2022’nin ortalarından itibaren Biden yönetimi Orta Doğu’daki angajmanını artırmaya başladı. Biden, Riyad’a destek sağlayacak bir anlaşma yoluyla Suudi-İsrail normalleşmesini ilerletmeye karar verdi. Bu anlaşma, Riyad’a Suudi sivil nükleer programı için destek, ABD’nin gelişmiş askeri teçhizatına daha geniş ve daha kolay erişim ve Güney Kore ve Japonya ile olan ABD antlaşmalarını model alan sağlam güvenlik garantilerini içerecekti. Buna karşılık İsrailliler de en güçlü Arap ve Müslüman devleti tarafından resmen tanınmış ve İran’a karşı güçlü bir ortağı kazanmış olacaktı. ABD’nin aracılık ettiği anlaşmanın, dile getirilmemiş olsa da, potansiyel olarak önemli stratejik sonuçları olacaktı: Örneğin Washington, bir ABD-Çin askeri çatışması durumunda Suudi Arabistan’ın Çin’i petrolden mahrum bırakma taahhüdünü alabilir ya da sadece Krallığı hem Pekin hem de Moskova’dan uzaklaştırabilir; petrol üretimindeki kesintilerin hızını azaltabilir; İsrail ile normalleşmeyi Filistin’in bağımsızlığına giden bir yol şartına bağlayarak İsrail-Filistin barışını ilerletebilirdi. Yönetimin düşüncesine göre bu karmaşık diplomatik koordinasyon süreci bölgeyi bir bütün olarak dönüştürecekti.

Ancak Hamas’ın 7 Ekim saldırısının ardından ABD aniden ve beklenmedik bir şekilde bölgeye geri çekildi. Gazze’de başlayan savaşla birlikte Washington sadece İsrail hükümetini yumuşatmaya çalışmak ve Gazze’de kuşatma altındaki Filistinlilere insani yardım ulaştırmak için değil, aynı zamanda İran ya da Lübnan’daki Hizbullah’ın müdahalesine karşı caydırıcı bir unsur olarak ABD askeri varlıklarını konuşlandırarak daha büyük bir savaşı engellemek için de krize dahil olmak zorunda kaldı. Çatışma İran’ın başını çektiği “direniş eksenini” canlandırdı ve İran’ın Yemen’deki ortağı Husilerin ticari gemilere ve zaman zaman da onları durdurmak için görevlendirilen Amerikan ve İngiliz gemilerine saldırdığı Kızıldeniz’e sıçradı. ABD’li yetkililer şu anda Husi sorununun 20 yıllık bir sorun olduğundan bahsediyor ancak mevcut acil durum ortadan kalktığında bu endişeler de azalacak gibi görünüyor.

ABD’nin Gazze krizine müdahil olması çeşitli nedenlerden dolayı zorunlu olsa da, bunların hiçbiri tamamen stratejik çıkarlarla ilgili değil. İsrail’in Amerikalılar üzerindeki duygusal etkisi ve iki demokrasi arasındaki tarihsel yakın ilişki, meşru savunmasını zorunlu kılıyor; ancak ortak stratejik çıkarlar söz konusu değil. ABD’li yetkililer İsraillilere ve Filistinlilere kalıcı bir uzlaşı için yardım etmenin tarihi ve belki de ahlaki bir yükümlülük olduğunu düşünüyor. En az bunun kadar önemli olan bir başka husus da ABD politikalarının iç siyasi mülahazalarla şekilleniyor olması ki bu mülahazalar Amerikan başkanlık kampanyası ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Biden’ın Gazze’de itidal gösterilmesi yönündeki ricalarına karşı takındığı umursamaz tavırla daha da keskinleşti. Böylece yönetim, aynı anda ABD’de üretilen mühimmatlarla saldırıya uğrayan Filistinlileri beslemek için ABD Donanmasını konuşlandırmak gibi saçma bir pozisyona zorlandı. Bununla birlikte, Amerikan insani değerleri, eğer bir anlam ifade ediyorlarsa, Washington’un acı çeken on binlerce Filistinliye sırtını dönmesini engelliyor, özellikle de bu değerler Demokratların önemli bir seçmen kitlesi için bir dava haline gelmişken. Bu özel krizden geri adım atmak bir seçenek değil.

Ancak savaş sona erdiğinde ABD, George W. Bush yönetiminin 11 Eylül’den sonra benimsediği bölgedeki günlük kriz yönetimi eziyetine geri dönmemeli. Genel bir itidal politikasını sürdürmenin temel gerekçesi 2015’te olduğu gibi büyük ölçüde aynı: Washington’un bölgedeki olayları etkileme kabiliyeti son derece sınırlı ve yönetimin sadece Asya-Pasifik’te değil Avrupa’da da daha büyük stratejik zorlukları var. Bu durum ABD’nin bölgeden sekiz yıl önce olduğu gibi toptan çekilmesi anlamına gelmiyor. Ancak Biden yönetiminin, ABD’yi kendi çıkarlarına teğet geçen bir savaşa mecbur bırakabilecek ya da istemeden de olsa bölgede nükleer silahlanma yarışına katkıda bulunabilecek büyük pazarlıklar konusundaki beklentilerini azaltması gerektiği anlamına geliyor.

ABD’nin yeniden müdahil olmasının yaratacağı pek çok tuzak göz önüne alındığında, Gazze krizinin 7 Ekim öncesi bölgesel statükoya dönmesi birkaç nedenden ötürü çok daha makul bir sonuç olacaktır. İlk olarak, belirtildiği gibi, Hamas’ın saldırısı, grubun umutlarına rağmen, İran’ın saldırısıyla sonuçlanmadı. İran, direniş ekseninin lideri olarak İsrail’i ve ABD’nin ileri konuşlu güçlerini doğrudan veya daha olası Lübnan’daki Hizbullah’ı veya başka yerlerdeki vekil güçleri harekete geçirerek şiddetin içine sürükleyecek baskıya karşı direndi. (Başlangıçta üç Amerikalının hayatına mal olan bir dizi saldırı oldu.) İkinci olarak, her ne kadar İsrail Hamas’ın askeri kapasitesini açıkça zayıflatmış olsa da Hamas muhtemelen savaştan sağ çıkacak ve Filistin bağlamında kritik bir siyasi aktör olmaya devam edecek. Filistin Yönetimi yeniden canlandırılmış bir İsrail-Filistin barış süreci için mantıklı bir temel, ancak Filistin Yönetimi Filistinliler arasında o kadar az destek ve meşruiyete sahip ki Gazze’ye dönmek ve orayı yönetmek için pratikte Hamas’ın rızası gerekecek. Muhtemelen, Gazzeliler çığı tetiklediği için Hamas’a ne kadar kızgın ya da tiksinmiş olurlarsa olsunlar, kızgınlıklarının bir önemi olmayacak.

Üçüncüsü, İsrail siyasetinin ve politikalarının genel yönünün pek değişmesi beklenmiyor. Her ne kadar Benny Gantz erken seçim çağrısında bulunmuş ve İsrail’in Netanyahu’ya olan öfkesini kullanarak onu saf dışı bırakmayı başaracak olsa da Hamas saldırısı ve sonrasında yaşananlar muhtemelen İsrailli seçmenleri daha da sağa itecek ve herhangi bir barış sürecine karşı daha da şüpheci hale getirecek. Dördüncüsü, İsrail’in Filistinlilerin şikâyetlerini adil bir şekilde ele almaması, Suudi Arabistan’la normalleşmenin önünde her zaman bir engel teşkil etmişti, şimdi daha da zorlu bir engel haline geldi.

AZALAN GETİRİLER

Biden yönetiminin bölgenin en zengin ülkesiyle teknolojik açıdan en gelişmiş ülkesini bir araya getirme planı İsrail-Filistin çatışmasının çözümüne dayanıyordu. Ancak bu da İsrail ve Filistin siyasetinde en iyi ihtimalle bir nesil sürecek, en kötü ihtimalle de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek değişikliklere bağlı. Suudi Arabistan’ın veliaht prensi Muhammed bin Selman (MBS), İsrail’in Filistin devletine giden makul bir yol konusunda kesin bir taahhüdü olmadan İsrail ile ilişkileri normalleştirmeyi seçerse, Netanyahu’nun konumunu güçlendirmekten başka bir şey yapmamış olur. Her halükârda veliaht prensi bir normalleşme anlaşmasına ikna etmek için Washington’un bağlayıcı bir güvenlik garantisi sunması gerekecek ki bu da muhtemelen Riyad’ın, MBS’nin vermesi pek olası görünmeyen bir dizi taviz vermesi şartına bağlı olacak. Böyle bir anlaşma mümkün olsa bile, Riyad’ı ABD’nin askeri müdahalesi için baskı yaratacak şekilde güç kullanma konusunda cesaretlendirebilir ki bu da Orta Doğu’da genellikle ciddi sorunlara yol açan bir adım. Her halükârda İsrail ve Suudi Arabistan’ın kendi yollarına gitmeye niyetli oldukları görülüyor. Orta Doğu’yu dönüştürecek İran karşıtı büyük bir ittifaktan bahsedilse de son birkaç ayda yaşananlar her iki ülkenin de ABD’den bağımsız olduğunu, hatta ABD’yi reddettiğini ortaya koydu. Ortak tehdit algılarının, diplomatik oyunların yokluğunda işbirliğini yönlendireceği de bir gerçek.

Mısır ise temelde 2015’te bulunduğu konumun aynısında -ABD ile ilişkilerinden rahatsız olan Körfez ülkelerinin vesayeti altında- ancak Gazze krizi ve kanal gelirlerinin kaybı gibi ek yüklerle karşı karşıya. Washington’un Kahire üzerindeki etkisini askeri angajman yoluyla artırması mümkün değil, ki bu da ABD’nin elini Kuzey Afrika’nın başka yerlerinde ya da Irak’ta güçlendirmeyecek. ABD’nin Irak ve Suriye’deki varlığı küçük ve Washington’da geçici olarak algılanıyor; Gazze krizinin bir sonucu olarak genişletilmedi. Genel olarak, bölgedeki ABD askeri varlığı da kalıcı ya da dönüşümlü değildi. Kriz, ABD’yi İran ve vekillerini savaşı genişletmekten caydırmak için askeri varlıklarını artırmaya sevk etse de Amerikan çabaları kısa sürede Kızıldeniz’deki ticari gemilere yönelik Husi saldırılarına karşı koymak ve Gazze’de insani yardımı kolaylaştırmakla sınırlı kaldı. Kuşkusuz 2015’teki makalemizde Husilerin uluslararası deniz taşımacılığına yönelik tehdidini öngörmemiştik ve bu tam da mantıken ABD’nin askeri müdahalesini gerektirecek türden bir gelişmeydi. Aynı zamanda, ABD’nin Husi saldırılarına karşı koyma çabasını üstlenmesinin tek nedeni bölgesel ortaklarından hiçbirinin küresel ticareti korumak adına bunu yapmaya tamamen istekli ya da muktedir olmamasıysa, bu çabanın kendisi de açık deniz dengelemesiyle büyük ölçüde uyumlu. İran, 2015’te yazdığımız gibi, joker olmaya devam edecek. Ancak Gazze’deki savaşa verdiği tepkide de görüldüğü üzere Tahran temkinli davranmayı sürdürüyor ve yıkıcı bölgesel dürtülerini vekalet faaliyetleri yoluyla ifade etmeyi tercih ediyor.

Dış politika analistleri, Biden yönetiminin Gazze çatışmasını ustalıkla ele almasının ABD’nin Orta Doğu’ya dönüşü için iyi bir işaret olduğunu ileri sürebilirler. Daniel Byman ve Thomas L. Friedman’ın yaptığı gibi, yönetimin çok yönlü tepkisini (deniz gücünün hızlı ve etkili bir şekilde konuşlandırılması, provokasyon karşısında sabır ve kalibrasyon, ABD’nin bölgedeki kara varlığını artırmaya karşı direnç, daha geniş bir savaşı önlemek için yaratıcı diplomasi ve İsrail’e itidal göstermesi için baskı) gerekçe göstererek, ABD’nin Orta Doğu’nun jeopolitik hakemi rolünü yeniden üstlenmesini savunmak cazip gelebilir. Tam tersine bölgesel düzen ABD olmadan düzeliyor gibi görünüyor ve yönetim 30 binden fazla Filistinlinin ölümünü ve Gazze’nin fiziksel yıkımını engelleyemedi. Biden, İsrail’i geri adım atmaya zorlamak için mevcut olduğu varsayılan araçları kullanmadı. Biden’ı kısıtlayan şey İsrail’e duyduğu övünülen sevgiden çok, ABD ve İsrail’in çatışmadaki çıkarları arasındaki büyük uçurum ve belirleyici bir seçim yılında ABD-İsrail ilişkileri konusunda ortaya çıkan, tarihi bir partizan siyasi bölünmeyi yönetme konusunda yönetiminin karşılaştığı zorluk. Her halükârda, İsrailliler için hükümetin Gazze’deki askerî harekâtı itiraz edilemez. Tek başına bu bile ABD’nin İsrail’e operasyonlarını durdurması bir yana önemli ölçüde değiştirmesi için baskı yapma girişimini etkisiz hale getirecektir.

ABD ve İsrail’in savaşa ilişkin algıları arasındaki bu büyüyen uçurum, sadece zorlama stratejisindeki zorluğu değil, aynı zamanda ABD’nin bölgedeki etkisinin azaldığını da gösteriyor. Bölgenin sorunlarını çözemedi, bu da gelecekte farklı sonuçlara yatırım yapmayı spekülatif olmaktan daha kötüye götürüyor. Soğuk Savaş’tan bu yana kalıcı hale getiremediği bir düzeni dayatmaya çalışmak da ABD’nin çıkarına değil. 2016’dan bu yana önemli ölçüde değişen tek şey Çin’in stratejik olarak dışa açılması ve bölgeye girme denemesidir ve bu yeterli bir gerekçe değil. İtidal en güçlü gerekçe olmaya devam ediyor.

Ek bir faktör de ABD’nin kendi içindeki siyasi kutuplaşma ki bu da dış politikasını daha az istikrarlı, daha az tutarlı ve daha az güvenilir hale getirdi. Gazze krizi, daha önce de belirttiğimiz gibi, ABD başkanlık seçimleri öncesinde Demokratları böldü ve Cumhuriyetçileri birleştirdi. İsrail ve Körfez ülkeleri Donald Trump’ın güvenilirliği konusunda şüphe duyuyor olabilirler ancak onun yarı izolasyoncu hassasiyetleri ve otoriter liderlere olan sevgisinin birleşimi, ABD’nin İsrail-Filistin krizine ve diğer rahatsız edici konulara çözüm bulunması yönündeki baskısını hafifletecektir. Biden yeniden seçilse bile, Kongre’nin kontrolü olmadan, muhtemelen ABD’nin Ukrayna’ya yardımını donduran türden kasıtlı bir engellemeye maruz kalacaktır, belki de Cumhuriyetçilerin intikamcılığı nedeniyle daha da fazla. ABD, iç siyasi anlaşmazlıkların yoğun olduğu dönemlerde dışa dönük bir dış politika yürütme konusunda pek başarılı olamadı. George W. Bush yönetiminin 11 Eylül’ün de etkisiyle teröre yarı-emperyal Amerikan atılganlığıyla karşı koyma çabasının, ABD’nin iç politikasındaki iki partililiğin erken çözülmesi nedeniyle büyük ölçüde destek kaybettiğini hatırlamakta fayda var. Bu süreç devam ediyor.

MESAFE KOYMAK DAHA İYİ

Şimdilik Washington’un İsrail-Filistin çatışmasını yakından takip etmesi ve çatışma çözümünü diplomatik olarak ilerletme fırsatlarına uyum sağlaması elzem olacaktır. Ancak ABD’nin Gazze krizi sonrası bölgeye yönelik vizyonunu, ilerletmek ya da sürdürmek için yeterli donanıma sahip olmadığı, mantıksız bir büyük pazarlığa dayandırması ihtiyatsızlık olacaktır. ABD’nin İsrail’in güvenliğine yönelik taahhüdü, karşılıklı mutabakat gereği, bağlayıcı değil veya onaylanmış herhangi bir belgede yer almıyor. ABD’nin İsrail’de kriz nedeniyle geçici olarak artırılmış çok küçük bir askeri varlığı bulunuyor. Yönetimin, ABD kurumlarının planladığı gibi, ABD askeri unsuru olmasa da barışı koruma ya da barışı uygulama düzenlemesinin bir parçası olarak Gazze’ye asker sokması hata olacaktır. Pratikte ABD’nin bu tür bir barışı koruma misyonunun parametreleri üzerinde çok az kontrolü olacaktır ki Lübnanlı militanların 1983’te Beyrut’ta barış gücü askerlerinin kışlasını bombalayarak 241 ABD deniz piyadesi ve 58 Fransız askeri personelini öldürmesinden bu yana haklı olarak kaçındığı bir durum.

Suudi Arabistan doğal olarak İran’ın güç projeksiyonuna karşı ancak İran’ı barışçıl yollarla kontrol altına almakla ilgileniyor; İran’la diplomatik ilişkilerini normalleştirdi, görüşmelere başladı ve işbirliğini ilerletmek için büyük bir yatırım paketi sundu. Riyad’ın motivasyonu ABD baskısından ziyade kendi çıkarlarından kaynaklanıyor. Suudi Arabistan’ın başka bir inandırıcı güvenlik garantörü olmadığından, Washington’un Riyad’ı makul bir mesafede tutmak için böyle bir rolü üstlenme olasılığını düşünmesi mümkün. Ancak bu tür bir düzenlemenin zaman içinde veya beklenmedik bir durumda ABD’yi önemli ve sorunlu bir askeri varlık taahhüt etmeye zorlayıp zorlamayacağı önemli bir endişe kaynağı.

Genel olarak, bugüne kadar ABD-Suudi ilişkilerini düzenleyen işlevselcilik devam etmeli. Bu bağlamda, son birkaç yönetimin ABD’nin bölgedeki nispeten küçük askeri nüfuzunu kalıcı olarak artırmaktan kaçınmış olması cesaret verici. Buna Biden’ın ekibi de dahil. Bu durum, söz konusu pazarlığın büyüklüğüne rağmen, spekülatif doğasını fark ettiklerini ve reklamı yapılan stratejik kazanımları sağlayıp sağlamayacağı konusunda şüpheler taşıdıklarını gösteriyor. Büyük pazarlık arayışının sona ermesi ve güvenlik garantisinden vazgeçilmesi, ABD’nin Suudi Arabistan’a silah satışlarını kaybedebileceği anlamına gelebilir, ancak bu risk, Riyad tarafından başlatılan ve ABD’nin herhangi bir çıkarının olmadığı bir çatışmaya karışmasından çok daha az ciddi; Yemen savaşındaki sorunlu katılımı, daha önemli bir taahhüdün muazzam dezavantajlarının ipuçlarını veriyor. ABD, devam eden Husi tehdidi nedeniyle Kızıldeniz’de bir uçak gemisi saldırı grubunu tutmalı, ancak Irak’taki küçük ABD eğitim misyonu ve Suriye’deki terörle mücadele birliği, bölgedeki daimi üsleri ve rotasyonel kuvvetlerinin İran’ın provokasyonlarına veya IŞİD olarak da bilinen İslam Devleti terör örgütünün yeniden dirilişine karşı yeterli hızlı müdahale kabiliyetine sahip olduğu göz önüne alındığında, ABD’nin çıkarlarını ciddi şekilde tehlikeye atmadan önümüzdeki birkaç yıl içinde geri çekilebilir. Ancak ABD’nin bunu çözmek için zamanı var.

Her ne kadar mevcut kriz ciddi bir bölgesel çöküşü yansıtıyor olsa da aynı zamanda bölgedeki Amerikan gücünün sınırlarını ve ABD’nin bölgedeki büyük ve kalıcı varlığının yarattığı riskleri de açıkça ortaya koydu. Durumdaki ironi, ABD’nin Tahran’da Kudüs’ten daha fazla etkiye sahip olmasıdır. Amerikan gücü ve etkisi meselesini bir kenara bıraksak bile, Washington’un doldurması gereken bir güç boşluğu yok. Bölgedeki büyük devletler, ne kadar düzensiz ve muhtemelen başarısız olursa olsun, sorunlarını kendi başlarına nasıl yöneteceklerini bulmaya çalışıyorlar. Bu kendi kendini düzenleyen bir sistem. Bu açıdan bakıldığında Washington, Orta Doğu’daki çıkarlarını en iyi uzaktan koruyabilir.

Diplomasi

Emekli Albay Zhou Bo: İdeolojik rekabet bitti, yeni mücadelenin alanı yapay zekâ

Yayınlanma

Editörün notu: Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Strateji Merkezi Uzmanı emekli albay Zhou Bo, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki hitabında tarihin her döneminde çok kutuplu olan uluslararası düzenin bugün de aynı niteliği koruduğunu belirtti. Soğuk Savaş tarzı ideolojik kamplaşmaların sona erdiğini dile getiren Zhou, ABD ile Çin arasındaki rekabetin düşmanlık boyutuna varmadan, aynı uluslararası çatı altında ve özellikle açık kaynaklı yapay zekâ ekseninde şekillendiğini ifade etti. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yükselen platformların aşırı genişleme nedeniyle karar alma felci yaşama riski taşıdığına dikkat çeken uzman, Avrupa güvenliğinin ise Rusya ile NATO’nun kaçınılmaz birlikteliğine dayandığını vurguladı.


Şunu belirtmek isterim ki ezelden beri uluslararası düzen, geçmişte olduğu gibi bugün de çok uluslu bir düzendir. Neden mi? Gayet basit. Bir zamanlar Büyük Britanya örneğinde görüldüğü üzere, tarihin en kudretli imparatorluğunun dahi bütün dünyayı tek başına fethedemediğini hatırlayın, değil mi? Demek ki insanlık tarihinin herhangi bir evresinde veya aynı zaman diliminde dünya; farklı kültürlerin, dinlerin ve medeniyetlerin serpilip boy verdiği bir yer olagelmiştir.

Evet, dünya her daim çok kutupluydu. Dolayısıyla buna tarihin geri dönüşü demeyeceğim; bu yalnızca yalın bir gerçek. Şayet kendinizi tepedeki o parıldayan şehir sanıyor ya da vazgeçilmez olduğunuza inanıyorsanız, bu yalnızca tarihsel bir miyopluğa tutulduğunuzu gösterir. Mesele bu kadar basit.

Zihnimi sık sık kurcalayan bir soru var: Artık hepimiz 21. yüzyılda yaşıyoruz; peki, 21. yüzyıl 20. yüzyıldan daha mı iyi? Kendi hayatımı doğrudan ilgilendirdiği için bu soruyu önemsiyorum. Vardığım netice şu: Evet, öyle olmasını umuyorum. “Umuyorum” diyorum çünkü 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini geride bıraktık ve geleceğin ne getireceğini kestiremiyorum. Yine de umutluyum. Neden derseniz; iki dünya savaşına ve her gün insanların topyekûn bir savaşa hazırlandığı, tehlikesi asla azımsanamayacak bir Soğuk Savaş’a sahne olan 20. yüzyılla kıyaslandığında bugünkü tablo çok daha farklı.

Evet, şu anda iki savaşın içindeyiz ancak bunların ölçeği sınırlı. Ukrayna’daki çatışmalar şimdiden Birinci Dünya Savaşı’ndan daha uzun sürse de, hatta altı yıl bir gün süren İkinci Dünya Savaşı’nı geride bırakma ihtimali taşısa da küresel çapta yaratacağı etki çok daha dar kalacaktır. Bu bağlamda Çin-ABD ilişkilerine de değinmem gerekir; zira Başkan Trump’ın mayıs ayındaki Çin ziyaretinin en can alıcı noktası soyut bir kavramda saklıydı: Her iki taraf da yapıcı bir stratejik istikrar ilişkisi kurma hususunda mutabık kaldı. Bu, Çin açısından son derece mühim bir adımdı.

Neden mi? Çünkü stratejik istikrar, ABD’nin tarihte ilk kez Çin’i kendi sikletinde, denk bir güç olarak tanıdığı anlamına gelir. Zira gerçek bir dengeden ve istikrardan söz edebilmek, ancak iki ülkenin veya iki insanın aynı ağırlıkta olmasıyla mümkündür.

Şimdilerde asıl mesele, Çin’in ABD ile nasıl bir münasebet yürüteceğidir. İşin sevindirici yanı, aynı uluslararası sistemin sınırları içinde rekabet ediyoruz. Rakibiz; fakat Soğuk Savaş devrindeki ABD ve Sovyetler Birliği gibi amansız düşmanlar değiliz…

20. yüzyıla dair beslediğim iyimserliğin ardında bir başka gerekçe daha yatıyor: İdeolojik rekabetin bir daha geri dönmemek üzere tarihe karıştığına inanıyorum. Aslında bunu söylemek için sabırsızlanıyorum dense yeridir; ideoloji kavgasının çoktan bittiği kanaatindeyim. Zira Başkan Joe Biden, demokrasi ile otokrasi karşıtlığını bayraklaştıran son liderdi.

Kendi döneminde dahi müttefiklerinin pek azı bu yolda arkasından gitti. Donald Trump’ın göreve gelişiyle birlikte, gelecekte hiçbir Amerikan başkanının böylesi bir ideolojik kamplaşmayı yeniden sahipleneceğini sanmıyorum. İşin ilginç yanı, Çin ile ABD kıyaslandığında Çin aslında ideolojiden çok daha uzaktır. Bu rekabette diğer ülkeleri taraf seçmeye zorlayan taraf hâlâ ABD; gerçi artık ideolojide değil, teknolojide taraf seçtiriyor.

ABD’nin diğer ülkelere nasıl baskı kurduğuna bizzat şahit oluyoruz. Endonezya gibi ülkeler dahi Çin’in 5G altyapısını kullanamıyor. Bir sonraki cephe ise yapay zekâ. Ancak ABD’nin yapay zekâ yarışında Çin’i alt edebileceğine pek ihtimal vermiyorum. Üstünlük salt teknolojiden değil, Çin yapay zekâsının açık kaynaklı doğasından kaynaklanıyor. Burada temsil edilen ülkeler de dâhil olmak üzere herkes, ABD’nin her adıma bedel biçen kapalı modeline kıyasla bu cömert yaklaşımı kucaklayacaktır. Açık ve paylaşımcı davrandığınızda insanların hem aklını hem gönlünü kazanırsınız. Çin ile ABD arasındaki rekabetin özü de budur: Kendi hatalarını asgariye indirmek ve diğer milletlerin desteğini kazanmak.

Bu oturumda BRICS ve benzeri yapılar üzerine konuşmam bekleniyor. Açık söylemek gerekirse, BRICS’in veya Şanghay İşbirliği Örgütünün tam olarak nereye evrildiğini ben de kestiremiyorum. Neden kurulduklarını iyi biliyorum; değişen uluslararası düzenin somut birer tezahürü olarak doğdular. Ne var ki yönlerinin nereye çevrildiği henüz o kadar berrak değil.

Gördüğümüz manzara son derece dikkat çekici: Tren hareket etti ve herkes geride kalma korkusuyla bir an önce trene atlama telaşında. Şanghay İşbirliği Örgütü ile BRICS’in kapısına dayanıp “Biz de katılmak istiyoruz” diyenlerin oluşturduğu kuyruk bundan ileri geliyor. Fakat bu yöneliş, bahsi geçen teşkilatlar için çetin bir ikilem doğuruyor; şayet üye sayısı aşırı artar ve her kararda oydaşma arama mecburiyeti sürerse, iki örgüt de işlevsizleşir. Yükselen bu yeni yapıların önündeki en büyük açmaz tam olarak bu.

Avrupa’ya da birkaç kelam etmek gerekir. Avrupa’nın güvenliğine dair çıkarımım son derece yalın: Mesele eninde sonunda Rusya ile NATO’nun nasıl bir arada yaşayabileceğine dayanıyor. İstediğiniz kadar yok saymaya çalışın, Rusya’yı haritadan silemezsiniz; onunla birlikte yaşamak zorundasınız. Çin’deyken katıldığım pek çok forumda Avrupalı yetkililerin, sanki Rusya bir Asya ülkesiymiş edasıyla “Rusya’nın gölgesi Avrupa’nın üzerinde” dediklerini duyardım. Çaykovski Çinli mi ki? Elbette değil.

Rusya, Asyalı olmaktan çok Avrupalı bir ülkedir. Bazı çevreleri endişelendiren Çin-Rusya ilişkisini ise tek bir cümleyle özetleyebilirim: Çin-Rusya münasebeti birbirine paralel iki çizgi gibidir; ne kadar yakınlaşırlarsa yaklaşsınlar, asla üst üste binip tek bir hatta dönüşmezler.

Son olarak Çin’in geleceğine değinelim. Çin artık yükselen bir güç değil, yükselmiş bir güçtür. Yirmi yıl evvel Afrika ülkelerinin Çin’den bir süper güç olarak söz ettiğini işitirdiniz. Şimdilerde Shangri-La Diyaloğu ve Münih Güvenlik Konferansı’nda Fransa Cumhurbaşkanı’nın veya İngiltere Başbakanı’nın kendi ülkelerini orta ölçekli güç, Çin’i ise süper güç olarak nitelendirmelerini hayretle dinledim; doğrusu bu bana aşırı bir iltifat gibi geliyor. Fazlasıyla tatlı, tıpkı bir Türk tatlısı gibi bünyeme fazla şekerli geliyor. Malum, biz Çinliler Ortadoğu tatlılarının damak tadımıza göre fazlaca şerbetli olduğuna inanırız.

Hülasa, Çin’in geleceği… Çin yükselmiş bir güçtür. Haliyle karşımıza şu sual çıkıyor: Çin, dünyayı daha güzel bir yer kılamasa bile daha az tehlikeli hale nasıl getirebilir? Dünyanın nasıl güzelleştirileceğini bilemem ama bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Çin sayesinde dünya bugün daha az tehlikeli. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana Amerikalıların kaç cana kıydığını bir düşünün.

Tükenmek bilmeyen bahaneler ardına sığınılarak art arda çıkarılan savaşlar ve bu uğurda can veren sayısız Amerikan askeri… Oysa 1979 yılından bu yana Çin’in sınırlarında verdiği tek kayıp, bu sabah Zhang Weiwei’nin de bahsettiği o ölüm vadisinde yaşanan ve dört Çinli asker ile 20 Hint askerinin hayatını kaybettiği hadisedir. Bu tablo dahi daha güçlü bir Çin’in dünyaya illa ki yıkım getirmeyeceğini düşünmek için kâfi bir sebeptir.

Yine Zhang Weiwei’nin değindiği üzere, Güney Çin Denizi’nde süregelen bir gerilim var. Filipinliler karaya oturmuş paslı bir gemiye bir düzine asker yerleştirdiğinde, onlara fiili müdahalede bulunmak bizim için işten bile değildi.

Fakat hiçbir şey yapmadık. Bunun yerine Güney Çin Denizi’nde barışı muhafaza edecek bir davranış kuralları bütünü üzerinde müzakere yürütüyoruz. Sözün özü, Çin’in dünya için bir denge ve istikrar unsuru olduğuna güvenebilirsiniz. Gelecekte Çin’in barışın kolaylaştırıcısı, arabulucusu ve hatta yeri geldiğinde bir teminatçısı olarak daha fazla rol üstlenmesini temenni ediyorum. Teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Rus Senatör Shenderyuk-Zhidkov, East-West Forum’da konuştu: “Türkiye bağımsız bir kutup olmalıdır”

Yayınlanma

Editörün notu: Rusya Federasyon Konseyi Kaliningrad Temsilcisi ve Bütçe Komisyonu Birinci Başkan Yardımcısı Alexander Shenderyuk-Zhidkov, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında gerçekleştirdiği konuşmada, Soğuk Savaş sonrası Rusya-Batı ilişkilerini ve güncel jeopolitik kırılmaları değerlendirdi. 1990’lı yıllarda Moskova’nın liberal dünyaya iyi niyetle kapılarını açtığını fakat karşılığında açlık ve çatışmayla yüzleştiğini belirten Shenderyuk-Zhidkov, Batı’nın egemenlik karşıtı tutumunun krizleri tetiklediğini ifade etti. Rus medeniyet telakkisini Dostoyevski ve Immanuel Kant’ın mirasları üzerinden temellendiren Rus temsilci, hakiki evrenselliğin öz kimlikten taviz vermeden ötekini anlayabilmek olduğunu dile getirdi. Senatör, yapay zekâ teknolojisinin yeni bir tek kutuplu tahakküm aracına dönüşmemesi gerektiğine dikkat çekerek çok kutuplu dünya düzeninin korunması çağrısında bulundu.


Ben Kaliningradlıyım. Kaliningrad’da doğdum ve 43 yıldır orada yaşıyorum. Bildiğiniz gibi Kaliningrad’ın eski adı Königsberg’di; aynı zamanda Immanuel Kant’ın anavatanıdır. Sözgelimi eşim şu an Hollanda’da; üniversiteye gitmek için her gün Kant’ın meşhur felsefe yolundan geçiyor. Dolayısıyla Kaliningrad’da doğduysanız bir filozof gibi düşünmemek elde değil. Bir de tabii ebedi barış meselesi var.

Ulrike Guérot’nun birkaç saat önce dile getirdiği gibi, bu arayış her Kaliningradlının yüreğindedir; bu yüzden barışa ve yaşananlara bakışımızı biraz anlatayım. Bu paneldeki herkes 1992 yılına değindi; ben de oradan başlayayım. 1992’de yeni liberal dünyaya kapılarımızı sonuna kadar açmıştık. Amerikalı analistler Kremlin’de oturup dönemin Devlet Başkanı Boris Yeltsin’e yeni bir Rusya kurması için yol gösteriyordu. Karşılığında elimize geçen ise açlık oldu; ardından da Çeçen savaşı patlak verdi. Liberal dünyaya yüreğimizi açtık, evimizin ortasında bir savaş bulduk.

Büyük bir keder içindeydik. Liberal dünyanın bizim mutluluğumuzu değil, egemenliğimizi istediğini o zaman anladık. 1999’da Putin Rusya’nın başına geçtiğinde tek bir sözle geldi: Trump’tan tam 16 yıl önce, “Rusya’yı yeniden büyük yapalım” dedi. Egemenliğimizi yeniden inşa etmeye giriştik. Ülkemizi tuğla tuğla baştan kurduk, topraklarımızı derleyip toparladık. Liberal dünya bu gidişattan hoşnut kalmadı ve 2022’de kapımıza yine savaşı getirdi. Haliyle biz de bir kez daha derin bir kedere gömüldük.

Benim Ukraynaca bir soyadım var; hatta iki soyadım var: Şenderyuk ve Jidkov. İkisi de Ukrayna kökenli. Ailemin atası olan Ukraynalı Kazak Yakov Jidkov, 18. yüzyılda İmparator Büyük Petro’nun huzuruna çıkıp Rusya’nın merkezinde, Kiev’den bin kilometreden daha uzakta bir toprak talep etmişti. Rus İmparatorluğu buna karşı çıkmadı. Rusları, Ukraynalı ve Rus diye ikiye ayırmadı; hepimiz tek bir milletin parçasıydık. Nitekim Oswald Spengler bizi genç bir Rus medeniyeti olarak niteler, Dostoyevski’nin çocukları diye tanımlardı. Bütün Rusları Dostoyevski’nin çocukları sayardı.

Fakat belki de bazıları Dostoyevski’yi hiç okumadı. Ben Dostoyevski’yi okudum; Kaliningrad’ın merkezine bir Dostoyevski anıtı diktirdim. Şimdi Dostoyevski medeniyetini, Rus medeniyetini ve geleceğimizi nasıl gördüğümüze dair birkaç şey söylemek isterim. Notlarıma tam da bu yüzden bakmam gerekiyor.

Dostoyevski, Rus insanının evrensel duyarlılığından söz ederdi. Bu, yabancı olanın içinde eriyip yok olmak değil; bizzat kendin kalarak ötekini anlayabilmektir. Kendi dünyandan vazgeçmeden bir başkasının dünyasına adım atabilme yetisidir. Bana kalırsa liberal evrenselcilik bunun tam aksini dayatıyor: Önce tarihinden, geleneklerinden, yaşam biçiminden vazgeç; sonra belki seni tanırız. Bizim açımızdan bu bir açıklık sayılamaz. Kendi köklerinize, kendi kimliğinize sımsıkı sarılmadıkça diğer milletlere ve ülkelere gerçekten kucak açamazsınız.

Kendi milletinin ruhunu taşımıyorsan, başka ülkelere de açık olamazsın. Bizim de Dostoyevski’nin de bakışı bu yöndedir. Yine de biz her ülkeyle diyaloğa açığız. Bana kalırsa bu yaklaşım, Immanuel Kant’ın bahsettiği ebedi barış fikrine oldukça yakın. Size somut bir örnek vereyim.

2005 yılında Königsberg’in 750. kuruluş yıl dönümünü kutladık. Sayın Putin; Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’i bu 750. yılı bizimle kutlamaları için Kaliningrad’da ağırladı. Dahası Sayın Putin, mezun olduğum üniversiteye Immanuel Kant’ın adını verdi. Dünyadaki siyasi çalkantılardan bağımsız olarak üniversitem bugün de Immanuel Kant Üniversitesi adını taşımayı sürdürüyor. Gelgelelim zaman değişti; bence bu değişime en çok da Avrupalılar ve Amerikalılar yol açtı. Bugün tablo bambaşka. Hepimiz yapay zekâyı konuşuyoruz; şahsen ben Çin’in yapay zekâya yaklaşımını son derece isabetli buluyorum.

Yapay zekâ konusundaki en mühim meselelerden birinin, sistemin hepimize açık olması ve nasıl çalıştığını bilmemiz gerektiği fikrine tamamen katılıyorum. Bunun iki gerekçesi var: İlki, sanırım hepimiz yapay zekânın hayatlarımızı altüst etmesinden endişe duyuyoruz. İkincisi de bir o kadar can alıcı: Yapay zekânın bizi yeniden tek kutuplu bir dünyaya sürüklemesine izin vermemek için elimizden geleni yapmalıyız. Günümüz dünyası artık çok kutuplu ve hiçbir ülkeye bizi o eski tek kutuplu düzene döndürme fırsatı verilmemeli.

Müsaadenizle Almanya hakkında da birkaç söz söylemek isterim. Brzezinski, 90’ların ortasında yayımlanan meşhur kitabı “Büyük Satranç Tahtası”nda Amerikalıların Rusya’yı durdurmak için Polonya ve Türkiye’ye odaklanması gerektiğini ileri sürmüştü. Kuşkusuz bu, bir deniz medeniyeti mantığıdır. Amerika gibi bir medeniyetseniz, bütün denizlerin düğüm noktası olan İstanbul gibi kritik merkezlere dikkatinizi yöneltmeniz gerekir. NATO zaviyesinden bakıldığında bu oldukça iyi bir stratejiydi.

Oysa bugün Türkiye, dünyada ABD’den sonraki en büyük ikinci NATO ordusuna sahip. Buna karşılık ABD, Türkiye’nin ancak dördüncü ya da beşinci ticaret ortağı konumunda. Çin ve Rusya çok daha önde; Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ticaret hacmi de ABD’den katbekat fazla. Bu durumda sormak gerekir: Türkiye’nin ABD’ye bir ortak olarak bağımlı kalmasına ne gerek var? Türkiye pekâlâ çok kutuplu dünyanın bağımsız bir kutbu haline gelebilir. Bir de Polonya meselesi var.

Brzezinski şüphesiz çok zeki bir adamdı. Bugün Ukrayna’da yaşanan savaşa bakarsanız, satır satır o kitaptan çıktığını görürsünüz. Ne var ki Polonya üzerinden kurgulanan bu denklem yalnızca Rusya’ya değil, Almanya’ya da zarar verdi. Evim Polonya sınırına 40 kilometre mesafede. Son 30 yılda Polonyalıların ekonomilerini nasıl kurduğunu, Avrupa Birliği fonlarını nasıl kullandığını, o yolları nasıl inşa ettiğini çok iyi biliyorum. Maalesef bugün Polonya yolları Almanya’nınkilerden daha iyi durumda. Dostoyevski’nin uzun süre Almanya’da yaşadığını ve Almanları sevdiğini de biliyorum.

Bu çok kutuplu dünyanın neresinde olursak olalım, her birimizin birbiriyle temas kurabileceği, barışı inşa edebileceği çok yönlü kanallar bulabileceğine inanıyorum. Aramızda yeni köprüler kurabileceğimiz inancını taşıyoruz. Tıpkı İstanbul gibi Kaliningrad da bir köprüler şehridir. Königsberg’in Yedi Köprüsü bilmecesini belki bilirsiniz. Geçtiğimiz nisan ayında şehrimizde, Immanuel Kant’ın mezarına uzanan yeni bir yaya köprüsü inşa ettik. Dilerim bu forum da aramızda yeni köprüler kurmamıza vesile olur. Çok teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Yayınlanma

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.


Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.

Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.

İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.

Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.

Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.

Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.

Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.

İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.

Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.

Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.

Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.

İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.

Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.

Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.

Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.

İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.

2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.

Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.

Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.

Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.

Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.

Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.

Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.

Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.

İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.

İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.

Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.

İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.

Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.

Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.

Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.

Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.

Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.

Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.

Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.

Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.

Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.

Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.

Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.

Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.

İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.

Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.

Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.

Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English