Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Foreign Affairs: Petraeus’un kontrgerilla vizyonunu Gazze’ye uygulamak IDF için felaket olur

Yayınlanma

İsrail’in Gazze’de yürüttüğü ve 30 bine yaklaşan Filistinlinin ölümüne yol açan saldırıları ABD’nin de telkiniyle “yeni bir aşamaya” dönüşmek üzere. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, bu yeni aşamanın kontrgerilla savaşına benzeyebileceğini açıklıyor. ABD’nin Irak ve Afganistan savaşlarını komuta eden eski CIA Başkanı General David Petraeus’un İsrail’in kontrgerilla stratejisi izlemesi gerektiğine yönelik açıklamasından yola çıkan makale, yine ABD’nin Irak ve Afganistan deneyimlerinden yola çıkarak İsrail için bu stratejinin neden felaket olacağını anlatıyor:

 ***

Gazze’de Kontrgerilla Tuzağı

İsrail Zafere Giden Yolu Neden “Temizleyemez, Elinde Tutamaz ve İnşa Edemez”

Colin P. Clarke

İsrail ordusu ocak ayı başında Gazze Şeridi’ndeki güçlerinin bir kısmını geri çekmeye başlayacağını duyurdu. Birkaç bin askerden oluşan beş tugayın önümüzdeki birkaç hafta içinde Gazze’yi terk etmesi bekleniyordu. Ancak bu hamle çatışmaların sona erdiğine işaret etmekten ziyade İsrail’in Hamas’a karşı mücadelesinde yeni bir aşamanın habercisiydi. Esasen konvansiyonel bir savaş olarak başlayan süreç, tamamen farklı bir şeye dönüşüyor olabilir: Kontrgerilla savaşı.

Savaşı bu noktaya kadar tanımlayan tugay düzeyinde birlik konuşlandırmaları, büyük hava saldırıları ve tam ölçekli muharebe gibi özelliklerin yerine kontrgerilla yaklaşımı daha çok özel operasyon kuvvetlerine, hassas saldırılara ve hedefli baskınlara dayanacaktır. Amaç İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) Hamas savaşçılarını temizledikten sonra bölgeyi elinde tutmasını sağlamak. Emekli ABD Ordusu generali ve eski CIA direktörü David Petraeus, İsrail’i Gazze’de bu stratejiyi benimsemeye çağırdı. Petraeus 30 Kasım’da yaptığı bir konuşmada “Temizle ve geçme ” dedi. Irak’ta yönettiği ABD karşı ayaklanmayla mücadele girişimlerini tanımlayan sloganı tekrarlayan Petraeus, basit bir mesaj verdi: “Temizle, elde tut ve inşa et.”

Ancak bunu söylemek yapmaktan daha kolay. Geçmişteki ayaklanmayla mücadele üzerine yapılan araştırmalar, Gazze’de böyle bir yaklaşımın IDF için yıllarca sürebilecek bir bataklığa yol açacağını gösteriyor. Hamas, yeraltı tünel ağına güvenerek, yıkılan altyapıyı kendi avantajına kullanarak ve hareketlerini ve patlayıcı cihazlarını gizlemek için Gazze’nin şehirlerinde bulunan devasa moloz yığınlarından yararlanarak yeni gerçekliğine uyum sağlayacaktır. Hamas, Gazze’deki diğer terörist gruplarla birlikte yaya devriye gezen İsrail askerlerine karşı intihar bombacıları kullanmaya da başlayabilir.

Basitçe söylemek gerekirse, Petraeus’un kontrgerilla vizyonunu Gazze’ye uygulamak IDF için bir felaket olur. Filistinliler ve diğerleri inandırıcı bir şekilde İsrail’i bölgedeki işgalini yeniden tesis etmekle suçlayacaktır. Baskınlar ve kontrol noktaları Gazze’deki sivilleri daha da radikalleştirecektir. Hamas da bu durumu ılımlı Filistinli sesleri daha da marjinalleştirmek için kullanacak, daha fazla IDF askerinin ve daha fazla Filistinli sivilin hayatına mal olacak geniş kapsamlı bir ayaklanmaya ilham verecek ve İran’ın sözde direniş ekseninin diğer üyelerini İsrail’deki ve başka yerlerdeki hedeflere saldırılar düzenlemek üzere harekete geçirecektir. Gazze’de yürütülecek bir kontrgerilla harekâtı şiddeti sona yaklaştırmak yerine sonsuza kadar sürecek bir savaşa yol açacaktır.

SİYASİ HEDEFLER

İsrail’in Gazze’deki oyununun sonu hâlâ bilinmiyor, ancak kontrgerilla yaklaşımıyla eşleştirilmiş uzun süreli bir işgalin savaşta bir sonraki bölüm olabileceğine dair işaretler var. İsrailli liderlerin açıklamaları, İsrail’in Gazze’deki varlığını sürdüreceğine ve Gazze’den ayrılmak için ucu açık bir takvim uygulayacağına işaret ediyor. Başbakan Binyamin Netanyahu 30 Ocak’ta Batı Şeria’daki bir İsrail yerleşiminde yaptığı konuşmada Hamas’a karşı savaşın İsrail tüm hedeflerine ulaşana kadar sona ermeyeceğini söyledi. “IDF’yi Gazze Şeridi’nden çekmeyeceğiz ve binlerce teröristi serbest bırakmayacağız” dedi: “Bunların hiçbiri olmayacak. Ne olacak? Mutlak bir zafer.” 4 Ocak’ta İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, IDF’nin askerî harekâtının “gerekli görüldüğü sürece devam edeceğini” söyledi. IDF Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi de aralık ayında yaptığı açıklamada Gazze’deki savaşın “aylarca” devam edeceğini belirtti. Ancak İsrail kontrgerilla yaklaşımını benimserse aylar kolayca yıllara dönüşebilir.

Kasıtlı olarak böyle bir seçim yapmasa bile, İsrail kendisini savaşın içinde bulabilir. ABD’nin Vietnam, Irak ve Afganistan’da başına gelen de buydu; misyon kayması sınırlı hedeflerin yerini daha belirsiz, daha iddialı hedeflere bırakmasına neden oldu. Örneğin Afganistan’da ABD savaşa El Kaide’yi yok etme niyetiyle başladı ama sonunda kendini ulus inşası yapmaya çalışırken buldu. Sonunda Washington her iki sonuca da ulaşamadı. Bugün İsrail’in Gazze’de karşı karşıya kaldığı çıkmaz da aynı şekilde sonuçlanabilir ya da İsrail’in Güney Lübnan’da karşılaştığı duruma benzeyebilir. 1982’de Filistin Kurtuluş Örgütü savaşçılarını ortadan kaldırmak amacıyla başlayan harekât neredeyse yirmi yıl sürdü ve İsrail 2000 yılında Filistinli militanların yarattığı tehdidi ortadan kaldıramadan çekildi. Buna ek olarak, İsrail’in Lübnan’ı yaklaşık yirmi yıldır işgal altında tutması yeni bir düşmanın, Lübnan Hizbullah’ının ortaya çıkmasına neden oldu ve İsrailliler bugün hâlâ bu tehditle boğuşuyor.

Bu arada Netanyahu’nun savaşı uzatmak için kişisel bir teşviki de var; birçok İsraillinin Gazze’deki çatışma biter bitmez yeni bir siyasi liderlik istediği açıkça ortaya çıktı. The Wall Street Journal’da Noel günü yayınlanan bir köşe yazısında Netanyahu, İsrail ile Filistinliler arasında barışın ön koşullarının “Hamas’ın yok edilmesi, Gazze’nin askerden arındırılması ve Filistin toplumunun radikalizmden arındırılması” olduğunu ilan etti. Bırakın üçünü, bu hedeflerden birine bile ulaşmak için hem Gazze’de hem de Batı Şeria’da uzun yıllar boyunca asker bulundurmak gerekecekti ve bu bile başarıyı garantilemeyecekti.

Savaşın üzerinden dört ay geçmesine rağmen İsrail ordusundaki bazı üst düzey yetkililer, tutarlı bir siyasi çözüm bulunamaması nedeniyle sabırlarını kaybediyor. Ocak ayında Gallant, çatışmanın “Hamas’ı yok etmenin” ötesinde nasıl göründüğüne dair bir plan olmamasından duyduğu hayal kırıklığını dile getirerek, “Planı tartışmak ve hedefi belirlemek kabinenin ve hükümetin görevidir…” dedi.

TAKTİK ZAFER, STRATEJİK YENİLGİ

Eğer IDF Gazze’de bir kontrgerilla yaklaşımı benimserse, çatışmanın başından beri İsrail’i savaştan sonra Gazze’yi işgal etmemesi ya da 11 Eylül’den sonra ABD ordusunun yaptığı hatalara benzer hatalar yapmaması konusunda uyaran Biden yönetiminin politika önerileriyle doğrudan çelişecektir. Washington, çoğu kadın ve çocuk 26 binden fazla Filistinlinin öldürülmesinden endişe duyarak Netanyahu’ya İsrail’in askerî harekâtını azaltması için baskı yapıyor. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin aralık ayı başında “Bu tür bir savaşta ağırlık merkezi sivil halktır” dedi: “Ve eğer onları düşmanın kucağına iterseniz, taktiksel bir zaferi stratejik bir yenilgiyle dönüştürmüş olursunuz.”

Gazze’de neredeyse dört ay süren çatışmaların ardından İsrail’in bundan sonra ne olacağına dair tanımlanmış bir siyasi stratejisi olmadığı ortaya çıktı. Netanyahu, Filistin Yönetimi’nin Gazze’nin kontrolünü yeniden ele geçirmesi fikrine karşı olduğunu dile getirdi ki bu Biden yönetimiyle çelişen bir pozisyon. Arap devletleri de barışı koruma gücüne asker gönderme konusunda isteksiz davranıyor; bu da Hamas ve diğer Filistinli militan gruplar uzun süreli ve düşük yoğunluklu bir çatışmaya hazırlanırken İsrail’in Gazze’de devriye gezmeye devam edeceği anlamına geliyor. Bu senaryoda İsrail, vur-kaç saldırıları düzenleyen, ölümcül pusular kuran ve yıkılmış binaların enkazından keskin nişancılar kullanan Filistinli isyancılarla karşı karşıya kalacaktır. IDF Gazze’nin büyük bölümünü yerle bir ve amansız hava saldırılarıyla altyapısını un ufak etti. Bu harap arazi, isyancıların işine yarayacak bir ortam yaratarak onlara savaşçılarını ve silahlarını gizleyebilecekleri yeni yerler sağlıyor. Bu yeni saklanma yerlerini tamamlayan ise Hamas’ın Gazze’nin altından geçen labirenti andıran geniş yeraltı tünel sistemi.

Yine de IDF Gazze’yi işgal eder ve kontrgerilla misyonuna geçerse Hamas’ın ekmeğine yağ sürmüş olacak. Örgütün liderleri çatışmaları uzatmak, İsrail askerlerini öldürmeye devam etmek ve propagandalarında Filistinli sivillerin ölümünü vurgulamak için bir fırsattan başka bir şey istemez. Hamas’ın stratejisi “yavaş yavaş ölüm” olacaktır; İsrail halkı geri çekilmeyi talep edene kadar IDF birliklerini yavaş yavaş yıpratma çabası, Hamas’ın zafer ilanı olacaktır. Çatışma, Taliban’ın yirmi yıl boyunca sabırla ABD’nin çekilmesini beklediği ve ardından ülkenin kontrolünü hızla yeniden ele geçirdiği ABD’nin Afganistan deneyimine benzer bir şekilde gelişebilir. Gazze’de Hamas ve orada faaliyet gösteren bir başka militan grup olan Filistin İslami Cihad, İsrail zırhlı devriyelerini etkisiz hale getirmek için el yapımı patlayıcılar ve bir dizi tanksavar silahı ve ev yapımı roketler kullanacaktır. Hamas sivil halkın arasına karışarak, Filistinli kadın ve çocukların kaçınılmaz olarak çapraz ateş altında kalmasına yol açacak saldırılara davetiye çıkaracaktır.

Hamas halihazırda bir gerilla planına geçiş yapıyor olabilir; grup, Gazze’nin bazı bölgelerinde hem idari hem de güvenlik işlevlerini yerine getiren militanlarla bir yönetim sistemini yeniden inşa etmeye çalışıyor gibi görünüyor. Aynı zamanda, IDF komutanlarından aldıkları emirle hareket eden bazı askerler de Gazze’deki terk edilmiş evleri ateşe vererek oturulamaz hale getiriyor ve İsrail’in askeri yaklaşımına eşlik edecek bir “sevgi ve güven” kampanyasına girişmeye niyeti olmadığını gösteriyor. IDF birliklerinin Gazze’de küçük garnizonlar halinde kümelenmesi ve yerel halkla iletişim kurmak için hiçbir çaba sarf etmemesi, İsrail güçlerini Hamas için karşı konulmaz bir hedef haline getirecektir. İsrailli yetkililer, özellikle de Netanyahu ve onun aşırı sağcı müttefikleri, bu çatışmanın siyasi yönlerini görmezden gelerek kendilerini tehlikeye atıyorlar. İsrail, Filistinlilerin meşru şikayetlerini tamamen görmezden gelerek Hamas’a güç boşluğuna adım atma ve grubu Gazze’de daha da sağlamlaştırma şansı veriyor.

Bunlar İsrail’in çoktan öğrendiği dersler: Lübnan’daki deneyiminden ve hatta 2005’te kaçınılmaz olarak İsrail’in çekilmesine yol açan Gazze’deki önceki işgalinden. Ancak İsrail hükümetindeki aşırı sağcı unsurlar şu anda büyük bir etkiye sahip ve Netanyahu’yu Gazze’yi süresiz olarak işgal etmeyi düşünmeye zorluyorlar. Uygun bir Filistin hükümetinin yokluğunda İsrail’in bunu yapması gerektiğini savunuyorlar.

GÖRÜNÜRDE BİR SON YOK

Eğer İsrail bu stratejiyi benimserse, uzun bir sürece hazırlansa iyi olur. RAND Corporation’daki bazı araştırmacılarla birlikte, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 2009’a kadar tüm gerilla hareketlerini inceledim (toplam 71) ve bu çatışmaların ortalama uzunluğunun on yıl olduğunu buldum. İsyancılar, Hamas’ın İran’la yaptığı gibi, bir devlet sponsorunun dış desteğine sahip olduğunda, bu genellikle isyanı uzatır çünkü sponsor savaşan gruplara silah, ekipman, eğitim ve istihbarat sağlayabilir. Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği ve Çin; Angola, Yunanistan, Güney Afrika ve Vietnam’daki komünist destekli isyancılara destek sağladı. Amerika Birleşik Devletleri ise 1980’ler boyunca Afganistan’da Sovyet Kızıl Ordusu’na karşı Afgan mücahitlerini desteklemek için Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte çalıştı. Bu vakaların çoğunda dış destek, isyancıların aksi takdirde yapabileceklerinden çok daha uzun süre savaşmaya devam edebilmeleri ve bu örneklerin çoğunda galip gelebilmeleri için çok önemliydi.

İsrail bugüne kadar 30 bin olduğu tahmin edilen Hamas gücünden yaklaşık 9 bin savaşçıyı öldürdüğünü iddia etse de bu rakamlar doğrulanmadı. Şubat ayı başı itibariyle Hamas hâlâ İsrail’e roket fırlatma kabiliyetini koruyordu. Bu da şu anlama geliyor: Gazze’de hiçbir engel tanımayan yaklaşımına rağmen İsrail, Hamas’ı ortadan kaldırma hedefine ulaşmaya henüz yakın değil. Dahası, Hamas’ın yeni bir saldırıya hazırlanmak üzere Gazze’nin kuzeyinde yeniden toparlandığına dair haberler geliyor. İsrail hükümeti daha fazla ilerleme kaydedinceye kadar IDF’yi Gazze’de bırakma eğiliminde olabilir. Ancak İsrail’in nasıl savaştığı da önemli. Kontrgerilla üzerine yaptığımız araştırmada, RAND’daki meslektaşlarım ve ben, “demir yumruk” olarak adlandırdığımız ve neredeyse sadece isyancıları öldürmeye odaklanan kontrgerilla yaklaşımını benimseyen orduların, analiz edilen tüm vakaların üçte birinden daha azında başarılı olduğunu, sivil halkın mağduriyetlerini gidermeye de odaklanan yaklaşımlardan çok daha az başarılı olduğunu gördük.

İsrail için isyanla mücadele cazip bir seçenek çünkü ülke liderlerine zor siyasi kararları erteleme ve bunun yerine kısa vadeli askeri kazanımlara odaklanma imkânı veriyor. Ancak İsrail’in içinde bulunduğu çıkmazın nedenlerinden biri de başta Netanyahu olmak üzere İsrailli politikacıların Filistinlilerle müzakere edilmiş bir çözümü sürekli olarak ertelemeleri ve çoğu durumda da reddetmeleri.

Kontrgerilla tarzı savaş cazip bir seçenek gibi görünebilir ancak IDF’nin Hamas’ı tamamen ortadan kaldırma hedefine ulaşmasını sağlamayacaktır. Biden yönetiminin baskısı artarken, IDF’nin Hamas’ın askeri altyapısını zayıflatmada ilerleme kaydetmesi için zaman daralıyor. Artan IDF kayıpları, rehine olayını ele alış biçimi nedeniyle zaten ateş altında olan Netanyahu hükümeti üzerinde ek baskı yaratmaya devam edecek. Bugüne kadar 221 İsrail askeri çatışmalarda öldürüldü.

İsrailliler, işgali ya da Gazze’de çok sayıda İsrail askerinin varlığını sürdürmesini öngörmeyen, çatışma sonrası ortama geçiş için bir yol bulmalı. Çatışmayı sona erdirmek, İsrailli siyasi liderlerin şu ana kadar kaçındığı tutarlı bir siyasi oyun sonu gerektirecek. Eğer İsrail Filistinli bir oluşumun Gazze’yi yönetmesine izin vermezse, kendileri Gazze’yi yönetmek ya da en azından güvenliği sağlamak zorunda kalacaktır ki bu da uzun süreli bir varlığı ve işgal benzeri bir gücü gerektirecek.

Bazı İsrailli siyasi liderlerin ima ettiği gibi İsrail ordusu, Gazze’de belirsiz bir süre kalmaya mecbur bırakılıyorsa, o zaman IDF’nin Gazze’deki yerel halkı daha fazla kızdırmadan çeşitli güvenlik olasılıklarına cevap verebilecek hafif bir varlık benimsemesi gerekir ki bu senaryo IDF’nin mevcut hedefleri, kuvvet duruşu ve kendi birliklerinin güvenliği için risk toleransı göz önüne alındığında pek mümkün görünmüyor. İnsanın düşmanıyla barış yapması zordur, özellikle de Hamas’ın 7 Ekim saldırısının dehşetinden sonra. Ancak müzakere edilmiş bir çözüm olmazsa, 2024’teki Gazze, 1982’deki Lübnan’a daha çok benzemeye başlayabilir: sonu olmayan bir savaş.

Ortadoğu

Büyükelçi Barrack: Türkiye, hiçbir zaman İsrail ile savaş arayışında olmadı

Yayınlanma

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’a bölgedeki son askeri ve diplomatik gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ve Türkiye ile yaşanan gerilimi ele alan Barrack, Şam ve Beyrut hatlarındaki müzakere süreçlerinin perde arkasını paylaştı.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak bölgedeki askeri hareketliliği, diplomatik girişimleri ve doğrudan çatışma risklerini değerlendirdi.

Barrack, Ortadoğu genelindeki gerilimlerin düşürülmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini belirtti.

İsrail ile Suriye arasındaki sınır ilişkilerinin tarihsel arka planına değinen Barrack, iki ülke arasındaki temasların her zaman çalkantılı olduğunu hatırlattı. Barrack, 1923, 1949 ve 1974 yıllarındaki sınır mutabakatlarına işaret ederek, “1974 yılındaki mutabakat ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü misyonu sonrasında, İsrail ile Suriye sınırı arasında zaman içinde üzerinde uzlaşılan çok sayıda sınır çizgisi belirlendi. İsrail o dönemde de sınırlarını koruma ve bu alanlarda ne tür askeri personelin ya da teçhizatın kullanılabileceği konusunda haklı bir endişe taşıyordu. Bu doğrultuda, zaman zaman her iki taraftan 5 kilometrelik alanı da kapsayan 90 kilometrelik bir hat tanımlandı ve tampon bölgenin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girdi” dedi.

“Suriye yönetimi İsrail’e karşı hasmane bir tutum içinde olmadığını açıkça belirtti”

Şam’da 8 Aralık tarihinde göreve gelen Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin ardından İsrail tarafında yeni yapının niteliğine dair soru işaretleri doğduğunu ifade eden Barrack, sürecin 7 Ekim sonrasında daha da hassaslaştığını dile getirdi.

Barrack, “İsrail Başbakanı, sınırlarımızdan gelebilecek agresif veya belirsiz hiçbir saldırı riskini kabul etmeyeceğim açıklamasında bulundu. Suriye ise saldırgan bir tutum sergilemedi. Lübnan’da güney bölgesi ve İran’ın uzantısı olan Hizbullah varlığı nedeniyle durum farklıydı ancak Şam’daki yeni yönetimle böyle bir sorun yaşanmadı. Yeni yönetim, İsrail’e karşı hiçbir şekilde saldırgan veya hasmane olmadıklarını akıllıca ve sağduyuyla ifade etti” şeklinde konuştu.

Suriye tarafının talebi üzerine beş resmi ve birkaç gayriresmi arabuluculuk oturumuna ev sahipliği yaptıklarını aktaran Barrack, “Gazze meselesi sürerken ve Filistin meselesi çözümsüz kalmışken Suriye, tıpkı Suudi Arabistan gibi İbrahim Anlaşmaları müzakerelerine girmekte zorlandı. Ancak sınır hattında gerilimi düşürme anlaşması yapmaya, sınırları barışçıl yöntemlerle denetlemeye ve bu hatlardaki mekanizasyon ile kullanım koşullarını ele almaya istekliydiler. Müzakereler son derece olumlu ilerliyordu” ifadelerini kullandı.

Barrack, 8 Aralık’taki iktidar değişimi sırasında sahada yer alan ve İsrail tarafından disiplinsiz görülen yabancı savaşçı unsurların varlığının güvenlik endişelerini artırdığını söyledi.

Süveyda bölgesindeki Dürzilerin durumunun da hassasiyet yarattığını belirten Barrack, “İsrail’in tutumu daha büyük bir İsrail kurma arayışından kaynaklanmıyordu. Karşılarında nasıl bir yapının olduğunu görmek ve zaman kazanmak istiyorlardı. Bu esnada Suriye tarafı da Kürtlerle ve Suriye Demokratik Güçleri ile uğraşıyordu” dedi.

“General Mazlum Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini duyurdu”

ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Suriye Demokratik Güçleri ile birlikte hareket ettiğini hatırlatan Barrack, Kürt unsurların Şam yönetimine entegrasyon sürecinin başlatıldığını vurguladı.

Barrack, “General Mazlum zorlu bir dönemde bizlere yardımcı oldu. Dün kendisi Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini ve kuzeydoğudaki yapının askeri açıdan Suriye ordusuna tam entegrasyonunu duyurdu. Siyasi ve eğitimsel boyutlar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor” açıklamasını yaptı.

Bölgedeki IŞİD varlığına ve tutukluların durumuna ilişkin kapsamlı veriler paylaşan Barrack, “Suriye genelindeki cezaevlerinde haklarında hiçbir resmi iddianame, dosya veya adli süreç bulunmayan 9 bin 400 IŞİD tutuklusu yer alıyor. 14 yıllık süreçte toplanan bu kişiler herhangi bir stratejik çözüm planı olmaksızın cezaevlerinde tutuldu. Bundan daha vahimi ise Hol ve Roj kamplarında bulunan ve bu tutukluların aileleri olan 75 bin kadın ve çocuktur. Sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler insani koşulları iyileştirmeye çalışsa da ortada kesin bir çözüm süreci bulunmuyor” dedi.

Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik yapılanmasını da değerlendiren Barrack, Ankara’nın PKK ile 40 yılı aşkın süredir mücadele yürüttüğünü anımsattı.

Barrack, “Kürt savaşçıların IŞİD ile mücadeledeki gücü nedeniyle ABD geçmişte bu yapının bir kısmını YPG olarak adlandırdı ve Suriye Demokratik Güçleri bünyesine katarak ayrı bir yapı kurdu. Türkiye de sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla kuzeydoğu hattında derinlemesine kontrol noktaları ve askeri üsler kurdu; sınır boyunca binlerce asker konuşlandırdı” diye konuştu.

“İsrail Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını devre dışı bıraktı”

İsrail’in 8 Aralık’taki rejim değişikliğinin hemen ertesinde 9 Aralık tarihinde Suriye’deki askeri hedeflere geniş çaplı hava harekatı düzenlediğini hatırlatan Barrack, “İsrail risk almak istemedi ve Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını vurdu. Geriye yalnızca 14 veya 15 uçak kaldı ve askeri havaalanlarının büyük kısmı kullanılamaz hale geldi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü harekatlarda kendisine engel oluşturabilecek herhangi bir savunma radarı veya saldırı kabiliyeti istemiyor. Suriye hava sahasını İran’ı vurmak için temiz ve açık bir şekilde kullanmayı hedefliyor” dedi.

Bu süreçte taraflar arasında koordinasyon sağlamak amacıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da teknik heyetlerden oluşan bir temas merkezi kurulduğunu açıklayan Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında her akşam IŞİD teröristlerinin takibine dair istihbarat koordinasyonu yürütüldüğünü bildirdi.

İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik son hava saldırısına değinen Barrack, saldırının arka planına dair üç ihtimal üzerinde durulduğunu belirtti.

Barrack, “İlk ihtimal sahada Türk askeri unsurlarının veya varlıklarının bulunduğu yönündeki istihbarattı ancak yaptığımız incelemelerde bunun doğru olmadığını tespit ettik. İkinci ihtimal İsrail istihbaratının derhal harekete geçmeyi gerektiren anlık bir hareketlilik tespit etmiş olmasıydı. Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise Türkiye’nin bu tesiste bir eğitim programı planladığına dair istihbarat konuşmalarının yakalanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini desteklediğini vurgulayan Barrack, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:

“Başkan Trump daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 8 Aralık’ta madem bu kadar etkiliydiniz neden Suriye’yi doğrudan kontrolünüz altına almadınız sorusunu yöneltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Çünkü biz orayı istemiyoruz. Suriye’nin bu zorlu coğrafyada egemen ve bağımsız bir ülke olarak kalmasını istiyoruz’ cevabını verdi.”

İsrail sınırına 85 kilometre mesafede bulunan T4 ve Palmira üslerine ilişkin daha önce de temaslar yürütüldüğünü belirten Barrack, Türk tarafının hiçbir zaman İsrail ile çatışma arayışında olmadığını ve sakin bir tutum izlediğini ifade etti.

“Türk ordusu ve istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir”

Saldırı öncesinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile yeni Mossad Başkanı arasında cuma günü iki saatlik verimli bir doğrudan görüşme yapıldığını kaydeden Barrack, sahadaki komutanların yanlış değerlendirmelerle pistleri hedef almış olabileceğini belirtti.

Barrack, “Türk ordusu ve Türk istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir. Sınıra doğru yaklaşan uçakları gördüklerinde kendi jetlerini havalandırma aşamasına geldiler. Sağduyulu aktörlerin anlık müdahalesi sayesinde doğrudan bir askeri çatışmanın eşiğinden dönüldü” dedi.

Barrack, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürekli temas ve diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabalarının hayati önem taşıdığını ifade ederek, Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee ve bölgedeki diğer temsilcilerin koordinasyon içinde çalıştığını aktardı.

Lübnan’daki duruma da geniş yer ayıran Barrack, sivil yerleşim yerlerinin yıkılmasına ve masum sivillerin ölümüne şahsen ve ilkesel olarak kesinlikle karşı olduğunu vurguladı.

Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, Başbakan Nevvaf Selam, Meclis Başkanı Nebih Berri ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa’nın zor şartlar altında yürüttüğü çalışmaları takdir ettiğini söyledi.

İsrail’in Lübnan köylerindeki tünel ağlarına dair endişelerine işaret eden Barrack, “Hizbullah, Gazze’deki taktiklere benzer şekilde yerleşim yerlerinin altına geniş tüneller inşa etti ve bu tünellerde on binlerce roket ve füze barındırıyor. Ancak sivillerin evlerinin yıkılması ve köylerin yok edilmesi kabul edilemez. Lübnan ordusu ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor durumda bulunuyor. Bir Hizbullah mensubu ayda 2 bin 400 dolar gelir elde ederken Lübnan ordusundaki bir asker yaklaşık 300 dolar alıyor” dedi.

“İran Hizbullah’a her ay yaklaşık 90 milyon dolar aktarıyor”

Lübnan’daki krizin çözümünde Hizbullah’ın silahsızlandırılması kadar ekonomik alternatiflerin üretilmesinin de şart olduğunu belirten Barrack, “İran geleneksel olarak örgüte ayda yaklaşık 90 milyon dolar mali kaynak aktarıyor. Bu finansman akışı kesilmeden ve askerlere alternatif bir yaşam sunulmadan yalnızca silah bırakmalarını istemek gerçekçi bir sonuç üretmiyor” değerlendirmesinde bulundu.

İsrail’in Lübnan topraklarını kalıcı olarak ilhak etme ihtimalinin düşük olduğunu belirten Barrack, “İsrail yönetimi böyle bir adıma uluslararası alanda ve ABD nezdinde izin verilmeyeceğini biliyor. Başkan Trump gerilimi düşürme çizgisini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak Golan Tepeleri’ndeki işgal durumu uluslararası kararlara rağmen devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın İran ile yürütülen dolaylı müzakerelerde büyük gayret gösterdiğini dile getiren Barrack, İran’ın Lübnan’ı kendi etki alanında tutma çabalarına karşı Lübnan hükümetinin bağımsız kalma isteğini desteklediklerini belirtti.

Ortadoğu’daki tarihsel ve inançsal dinamiklere de değinen Barrack, “Başkan Trump’a bölgenin karmaşıklığını anlatırken şu ifadeyi kullandım: Musevilik ve Hristiyanlık tarihine bakıldığında 57 peygamberin tamamı bu coğrafyaya gönderildi. İslamiyet’e bakıldığında binlerce peygamber yine bu dar coğrafyada yer aldı. Bu coğrafyanın çözümü sabır ve sürekli diplomasi gerektiriyor” dedi.

Trump yönetiminin bölgesel aktörlere kendi güvenlik sorumluluklarını alma çağrısı yaptığını hatırlatan Barrack, ABD’nin artık tüm dünyanın tek güvenlik garantörü rolünü üstlenemeyeceğini ifade etti.

Barrack; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın arabuluculuk çabalarının önemine değinirken, Türkiye’nin jeopolitik konumuna dikkat çekti:

“Türkiye sekiz komşusu, dört denizi, Orta Asya ve Hazar bağlantılarıyla güçlü, modern ve etkin bir güç merkezidir. Bölgedeki tüm zorluklara rağmen diplomasi ve sağduyunun hakim olacağına inanıyorum.”

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

Yayınlanma

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.

Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.

Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.

Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.

ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.

Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.

Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.

Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.

Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.

Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.

Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.

Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.

ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.

Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.

İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.

İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.

Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.

Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.

ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.

ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.

Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.

Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.

Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.

ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Yayınlanma

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.

Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.

Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.

Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.

bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:

“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”

Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.

Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.

Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.

Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.

Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.

Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.

ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.

13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.

Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.

27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.

Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı. 

Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.

Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.

Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.

Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.

Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.

Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.

Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.

En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.

Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.

Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.

30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.

Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.

“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.

Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.

Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.

Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.

Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.

Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.

Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.

Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.

Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.

Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.

Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.

Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.

Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.

Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.

30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.

Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.

Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.

Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.

Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.

Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.

Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.

Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.

Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English