Ortadoğu
Foreign Affairs: Petraeus’un kontrgerilla vizyonunu Gazze’ye uygulamak IDF için felaket olur

İsrail’in Gazze’de yürüttüğü ve 30 bine yaklaşan Filistinlinin ölümüne yol açan saldırıları ABD’nin de telkiniyle “yeni bir aşamaya” dönüşmek üzere. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, bu yeni aşamanın kontrgerilla savaşına benzeyebileceğini açıklıyor. ABD’nin Irak ve Afganistan savaşlarını komuta eden eski CIA Başkanı General David Petraeus’un İsrail’in kontrgerilla stratejisi izlemesi gerektiğine yönelik açıklamasından yola çıkan makale, yine ABD’nin Irak ve Afganistan deneyimlerinden yola çıkarak İsrail için bu stratejinin neden felaket olacağını anlatıyor:
***
İsrail Zafere Giden Yolu Neden “Temizleyemez, Elinde Tutamaz ve İnşa Edemez”
Colin P. Clarke
İsrail ordusu ocak ayı başında Gazze Şeridi’ndeki güçlerinin bir kısmını geri çekmeye başlayacağını duyurdu. Birkaç bin askerden oluşan beş tugayın önümüzdeki birkaç hafta içinde Gazze’yi terk etmesi bekleniyordu. Ancak bu hamle çatışmaların sona erdiğine işaret etmekten ziyade İsrail’in Hamas’a karşı mücadelesinde yeni bir aşamanın habercisiydi. Esasen konvansiyonel bir savaş olarak başlayan süreç, tamamen farklı bir şeye dönüşüyor olabilir: Kontrgerilla savaşı.
Savaşı bu noktaya kadar tanımlayan tugay düzeyinde birlik konuşlandırmaları, büyük hava saldırıları ve tam ölçekli muharebe gibi özelliklerin yerine kontrgerilla yaklaşımı daha çok özel operasyon kuvvetlerine, hassas saldırılara ve hedefli baskınlara dayanacaktır. Amaç İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) Hamas savaşçılarını temizledikten sonra bölgeyi elinde tutmasını sağlamak. Emekli ABD Ordusu generali ve eski CIA direktörü David Petraeus, İsrail’i Gazze’de bu stratejiyi benimsemeye çağırdı. Petraeus 30 Kasım’da yaptığı bir konuşmada “Temizle ve geçme ” dedi. Irak’ta yönettiği ABD karşı ayaklanmayla mücadele girişimlerini tanımlayan sloganı tekrarlayan Petraeus, basit bir mesaj verdi: “Temizle, elde tut ve inşa et.”
Ancak bunu söylemek yapmaktan daha kolay. Geçmişteki ayaklanmayla mücadele üzerine yapılan araştırmalar, Gazze’de böyle bir yaklaşımın IDF için yıllarca sürebilecek bir bataklığa yol açacağını gösteriyor. Hamas, yeraltı tünel ağına güvenerek, yıkılan altyapıyı kendi avantajına kullanarak ve hareketlerini ve patlayıcı cihazlarını gizlemek için Gazze’nin şehirlerinde bulunan devasa moloz yığınlarından yararlanarak yeni gerçekliğine uyum sağlayacaktır. Hamas, Gazze’deki diğer terörist gruplarla birlikte yaya devriye gezen İsrail askerlerine karşı intihar bombacıları kullanmaya da başlayabilir.
Basitçe söylemek gerekirse, Petraeus’un kontrgerilla vizyonunu Gazze’ye uygulamak IDF için bir felaket olur. Filistinliler ve diğerleri inandırıcı bir şekilde İsrail’i bölgedeki işgalini yeniden tesis etmekle suçlayacaktır. Baskınlar ve kontrol noktaları Gazze’deki sivilleri daha da radikalleştirecektir. Hamas da bu durumu ılımlı Filistinli sesleri daha da marjinalleştirmek için kullanacak, daha fazla IDF askerinin ve daha fazla Filistinli sivilin hayatına mal olacak geniş kapsamlı bir ayaklanmaya ilham verecek ve İran’ın sözde direniş ekseninin diğer üyelerini İsrail’deki ve başka yerlerdeki hedeflere saldırılar düzenlemek üzere harekete geçirecektir. Gazze’de yürütülecek bir kontrgerilla harekâtı şiddeti sona yaklaştırmak yerine sonsuza kadar sürecek bir savaşa yol açacaktır.
SİYASİ HEDEFLER
İsrail’in Gazze’deki oyununun sonu hâlâ bilinmiyor, ancak kontrgerilla yaklaşımıyla eşleştirilmiş uzun süreli bir işgalin savaşta bir sonraki bölüm olabileceğine dair işaretler var. İsrailli liderlerin açıklamaları, İsrail’in Gazze’deki varlığını sürdüreceğine ve Gazze’den ayrılmak için ucu açık bir takvim uygulayacağına işaret ediyor. Başbakan Binyamin Netanyahu 30 Ocak’ta Batı Şeria’daki bir İsrail yerleşiminde yaptığı konuşmada Hamas’a karşı savaşın İsrail tüm hedeflerine ulaşana kadar sona ermeyeceğini söyledi. “IDF’yi Gazze Şeridi’nden çekmeyeceğiz ve binlerce teröristi serbest bırakmayacağız” dedi: “Bunların hiçbiri olmayacak. Ne olacak? Mutlak bir zafer.” 4 Ocak’ta İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, IDF’nin askerî harekâtının “gerekli görüldüğü sürece devam edeceğini” söyledi. IDF Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi de aralık ayında yaptığı açıklamada Gazze’deki savaşın “aylarca” devam edeceğini belirtti. Ancak İsrail kontrgerilla yaklaşımını benimserse aylar kolayca yıllara dönüşebilir.
Kasıtlı olarak böyle bir seçim yapmasa bile, İsrail kendisini savaşın içinde bulabilir. ABD’nin Vietnam, Irak ve Afganistan’da başına gelen de buydu; misyon kayması sınırlı hedeflerin yerini daha belirsiz, daha iddialı hedeflere bırakmasına neden oldu. Örneğin Afganistan’da ABD savaşa El Kaide’yi yok etme niyetiyle başladı ama sonunda kendini ulus inşası yapmaya çalışırken buldu. Sonunda Washington her iki sonuca da ulaşamadı. Bugün İsrail’in Gazze’de karşı karşıya kaldığı çıkmaz da aynı şekilde sonuçlanabilir ya da İsrail’in Güney Lübnan’da karşılaştığı duruma benzeyebilir. 1982’de Filistin Kurtuluş Örgütü savaşçılarını ortadan kaldırmak amacıyla başlayan harekât neredeyse yirmi yıl sürdü ve İsrail 2000 yılında Filistinli militanların yarattığı tehdidi ortadan kaldıramadan çekildi. Buna ek olarak, İsrail’in Lübnan’ı yaklaşık yirmi yıldır işgal altında tutması yeni bir düşmanın, Lübnan Hizbullah’ının ortaya çıkmasına neden oldu ve İsrailliler bugün hâlâ bu tehditle boğuşuyor.
Bu arada Netanyahu’nun savaşı uzatmak için kişisel bir teşviki de var; birçok İsraillinin Gazze’deki çatışma biter bitmez yeni bir siyasi liderlik istediği açıkça ortaya çıktı. The Wall Street Journal’da Noel günü yayınlanan bir köşe yazısında Netanyahu, İsrail ile Filistinliler arasında barışın ön koşullarının “Hamas’ın yok edilmesi, Gazze’nin askerden arındırılması ve Filistin toplumunun radikalizmden arındırılması” olduğunu ilan etti. Bırakın üçünü, bu hedeflerden birine bile ulaşmak için hem Gazze’de hem de Batı Şeria’da uzun yıllar boyunca asker bulundurmak gerekecekti ve bu bile başarıyı garantilemeyecekti.
Savaşın üzerinden dört ay geçmesine rağmen İsrail ordusundaki bazı üst düzey yetkililer, tutarlı bir siyasi çözüm bulunamaması nedeniyle sabırlarını kaybediyor. Ocak ayında Gallant, çatışmanın “Hamas’ı yok etmenin” ötesinde nasıl göründüğüne dair bir plan olmamasından duyduğu hayal kırıklığını dile getirerek, “Planı tartışmak ve hedefi belirlemek kabinenin ve hükümetin görevidir…” dedi.
TAKTİK ZAFER, STRATEJİK YENİLGİ
Eğer IDF Gazze’de bir kontrgerilla yaklaşımı benimserse, çatışmanın başından beri İsrail’i savaştan sonra Gazze’yi işgal etmemesi ya da 11 Eylül’den sonra ABD ordusunun yaptığı hatalara benzer hatalar yapmaması konusunda uyaran Biden yönetiminin politika önerileriyle doğrudan çelişecektir. Washington, çoğu kadın ve çocuk 26 binden fazla Filistinlinin öldürülmesinden endişe duyarak Netanyahu’ya İsrail’in askerî harekâtını azaltması için baskı yapıyor. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin aralık ayı başında “Bu tür bir savaşta ağırlık merkezi sivil halktır” dedi: “Ve eğer onları düşmanın kucağına iterseniz, taktiksel bir zaferi stratejik bir yenilgiyle dönüştürmüş olursunuz.”
Gazze’de neredeyse dört ay süren çatışmaların ardından İsrail’in bundan sonra ne olacağına dair tanımlanmış bir siyasi stratejisi olmadığı ortaya çıktı. Netanyahu, Filistin Yönetimi’nin Gazze’nin kontrolünü yeniden ele geçirmesi fikrine karşı olduğunu dile getirdi ki bu Biden yönetimiyle çelişen bir pozisyon. Arap devletleri de barışı koruma gücüne asker gönderme konusunda isteksiz davranıyor; bu da Hamas ve diğer Filistinli militan gruplar uzun süreli ve düşük yoğunluklu bir çatışmaya hazırlanırken İsrail’in Gazze’de devriye gezmeye devam edeceği anlamına geliyor. Bu senaryoda İsrail, vur-kaç saldırıları düzenleyen, ölümcül pusular kuran ve yıkılmış binaların enkazından keskin nişancılar kullanan Filistinli isyancılarla karşı karşıya kalacaktır. IDF Gazze’nin büyük bölümünü yerle bir ve amansız hava saldırılarıyla altyapısını un ufak etti. Bu harap arazi, isyancıların işine yarayacak bir ortam yaratarak onlara savaşçılarını ve silahlarını gizleyebilecekleri yeni yerler sağlıyor. Bu yeni saklanma yerlerini tamamlayan ise Hamas’ın Gazze’nin altından geçen labirenti andıran geniş yeraltı tünel sistemi.
Yine de IDF Gazze’yi işgal eder ve kontrgerilla misyonuna geçerse Hamas’ın ekmeğine yağ sürmüş olacak. Örgütün liderleri çatışmaları uzatmak, İsrail askerlerini öldürmeye devam etmek ve propagandalarında Filistinli sivillerin ölümünü vurgulamak için bir fırsattan başka bir şey istemez. Hamas’ın stratejisi “yavaş yavaş ölüm” olacaktır; İsrail halkı geri çekilmeyi talep edene kadar IDF birliklerini yavaş yavaş yıpratma çabası, Hamas’ın zafer ilanı olacaktır. Çatışma, Taliban’ın yirmi yıl boyunca sabırla ABD’nin çekilmesini beklediği ve ardından ülkenin kontrolünü hızla yeniden ele geçirdiği ABD’nin Afganistan deneyimine benzer bir şekilde gelişebilir. Gazze’de Hamas ve orada faaliyet gösteren bir başka militan grup olan Filistin İslami Cihad, İsrail zırhlı devriyelerini etkisiz hale getirmek için el yapımı patlayıcılar ve bir dizi tanksavar silahı ve ev yapımı roketler kullanacaktır. Hamas sivil halkın arasına karışarak, Filistinli kadın ve çocukların kaçınılmaz olarak çapraz ateş altında kalmasına yol açacak saldırılara davetiye çıkaracaktır.
Hamas halihazırda bir gerilla planına geçiş yapıyor olabilir; grup, Gazze’nin bazı bölgelerinde hem idari hem de güvenlik işlevlerini yerine getiren militanlarla bir yönetim sistemini yeniden inşa etmeye çalışıyor gibi görünüyor. Aynı zamanda, IDF komutanlarından aldıkları emirle hareket eden bazı askerler de Gazze’deki terk edilmiş evleri ateşe vererek oturulamaz hale getiriyor ve İsrail’in askeri yaklaşımına eşlik edecek bir “sevgi ve güven” kampanyasına girişmeye niyeti olmadığını gösteriyor. IDF birliklerinin Gazze’de küçük garnizonlar halinde kümelenmesi ve yerel halkla iletişim kurmak için hiçbir çaba sarf etmemesi, İsrail güçlerini Hamas için karşı konulmaz bir hedef haline getirecektir. İsrailli yetkililer, özellikle de Netanyahu ve onun aşırı sağcı müttefikleri, bu çatışmanın siyasi yönlerini görmezden gelerek kendilerini tehlikeye atıyorlar. İsrail, Filistinlilerin meşru şikayetlerini tamamen görmezden gelerek Hamas’a güç boşluğuna adım atma ve grubu Gazze’de daha da sağlamlaştırma şansı veriyor.
Bunlar İsrail’in çoktan öğrendiği dersler: Lübnan’daki deneyiminden ve hatta 2005’te kaçınılmaz olarak İsrail’in çekilmesine yol açan Gazze’deki önceki işgalinden. Ancak İsrail hükümetindeki aşırı sağcı unsurlar şu anda büyük bir etkiye sahip ve Netanyahu’yu Gazze’yi süresiz olarak işgal etmeyi düşünmeye zorluyorlar. Uygun bir Filistin hükümetinin yokluğunda İsrail’in bunu yapması gerektiğini savunuyorlar.
GÖRÜNÜRDE BİR SON YOK
Eğer İsrail bu stratejiyi benimserse, uzun bir sürece hazırlansa iyi olur. RAND Corporation’daki bazı araştırmacılarla birlikte, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 2009’a kadar tüm gerilla hareketlerini inceledim (toplam 71) ve bu çatışmaların ortalama uzunluğunun on yıl olduğunu buldum. İsyancılar, Hamas’ın İran’la yaptığı gibi, bir devlet sponsorunun dış desteğine sahip olduğunda, bu genellikle isyanı uzatır çünkü sponsor savaşan gruplara silah, ekipman, eğitim ve istihbarat sağlayabilir. Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği ve Çin; Angola, Yunanistan, Güney Afrika ve Vietnam’daki komünist destekli isyancılara destek sağladı. Amerika Birleşik Devletleri ise 1980’ler boyunca Afganistan’da Sovyet Kızıl Ordusu’na karşı Afgan mücahitlerini desteklemek için Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte çalıştı. Bu vakaların çoğunda dış destek, isyancıların aksi takdirde yapabileceklerinden çok daha uzun süre savaşmaya devam edebilmeleri ve bu örneklerin çoğunda galip gelebilmeleri için çok önemliydi.
İsrail bugüne kadar 30 bin olduğu tahmin edilen Hamas gücünden yaklaşık 9 bin savaşçıyı öldürdüğünü iddia etse de bu rakamlar doğrulanmadı. Şubat ayı başı itibariyle Hamas hâlâ İsrail’e roket fırlatma kabiliyetini koruyordu. Bu da şu anlama geliyor: Gazze’de hiçbir engel tanımayan yaklaşımına rağmen İsrail, Hamas’ı ortadan kaldırma hedefine ulaşmaya henüz yakın değil. Dahası, Hamas’ın yeni bir saldırıya hazırlanmak üzere Gazze’nin kuzeyinde yeniden toparlandığına dair haberler geliyor. İsrail hükümeti daha fazla ilerleme kaydedinceye kadar IDF’yi Gazze’de bırakma eğiliminde olabilir. Ancak İsrail’in nasıl savaştığı da önemli. Kontrgerilla üzerine yaptığımız araştırmada, RAND’daki meslektaşlarım ve ben, “demir yumruk” olarak adlandırdığımız ve neredeyse sadece isyancıları öldürmeye odaklanan kontrgerilla yaklaşımını benimseyen orduların, analiz edilen tüm vakaların üçte birinden daha azında başarılı olduğunu, sivil halkın mağduriyetlerini gidermeye de odaklanan yaklaşımlardan çok daha az başarılı olduğunu gördük.
İsrail için isyanla mücadele cazip bir seçenek çünkü ülke liderlerine zor siyasi kararları erteleme ve bunun yerine kısa vadeli askeri kazanımlara odaklanma imkânı veriyor. Ancak İsrail’in içinde bulunduğu çıkmazın nedenlerinden biri de başta Netanyahu olmak üzere İsrailli politikacıların Filistinlilerle müzakere edilmiş bir çözümü sürekli olarak ertelemeleri ve çoğu durumda da reddetmeleri.
Kontrgerilla tarzı savaş cazip bir seçenek gibi görünebilir ancak IDF’nin Hamas’ı tamamen ortadan kaldırma hedefine ulaşmasını sağlamayacaktır. Biden yönetiminin baskısı artarken, IDF’nin Hamas’ın askeri altyapısını zayıflatmada ilerleme kaydetmesi için zaman daralıyor. Artan IDF kayıpları, rehine olayını ele alış biçimi nedeniyle zaten ateş altında olan Netanyahu hükümeti üzerinde ek baskı yaratmaya devam edecek. Bugüne kadar 221 İsrail askeri çatışmalarda öldürüldü.
İsrailliler, işgali ya da Gazze’de çok sayıda İsrail askerinin varlığını sürdürmesini öngörmeyen, çatışma sonrası ortama geçiş için bir yol bulmalı. Çatışmayı sona erdirmek, İsrailli siyasi liderlerin şu ana kadar kaçındığı tutarlı bir siyasi oyun sonu gerektirecek. Eğer İsrail Filistinli bir oluşumun Gazze’yi yönetmesine izin vermezse, kendileri Gazze’yi yönetmek ya da en azından güvenliği sağlamak zorunda kalacaktır ki bu da uzun süreli bir varlığı ve işgal benzeri bir gücü gerektirecek.
Bazı İsrailli siyasi liderlerin ima ettiği gibi İsrail ordusu, Gazze’de belirsiz bir süre kalmaya mecbur bırakılıyorsa, o zaman IDF’nin Gazze’deki yerel halkı daha fazla kızdırmadan çeşitli güvenlik olasılıklarına cevap verebilecek hafif bir varlık benimsemesi gerekir ki bu senaryo IDF’nin mevcut hedefleri, kuvvet duruşu ve kendi birliklerinin güvenliği için risk toleransı göz önüne alındığında pek mümkün görünmüyor. İnsanın düşmanıyla barış yapması zordur, özellikle de Hamas’ın 7 Ekim saldırısının dehşetinden sonra. Ancak müzakere edilmiş bir çözüm olmazsa, 2024’teki Gazze, 1982’deki Lübnan’a daha çok benzemeye başlayabilir: sonu olmayan bir savaş.
Ortadoğu
İran, Hürmüz Boğazı’nda BAE tankerlerini vurdu

Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı’ndan geçen iki petrol tankerinin İran seyir füzeleriyle vurulduğunu, saldırıda bir kişinin hayatını kaybettiğini, sekiz kişinin ise yaralandığını duyurdu. İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD’nin hava saldırılarına karşı başlattığı misilleme operasyonları kapsamında uyarıları dikkate almayan tankerleri hedef aldığını açıkladı.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yönetimi, ülkeye ait iki petrol tankerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri esnasında İran seyir füzeleriyle vurulduğunu bildirdi.
BAE Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, “Mombasa ve Al-Bahiyah adlı ulusal tankerler, Umman karasuları içinde, Hürmüz Boğazı’nın güney deniz rotasından geçerken iki İran seyir füzesiyle hedef alındı” ifadesine yer verildi. Bakanlık, Mombasa tankerinde çalışan Hindistan uyruklu bir mürettebatın yaşamını yitirdiğini, sekiz kişinin de yaralandığını açıkladı. Açıklamada, saldırı nedeniyle her iki tankerde yangın çıktığı, yangınların daha sonra kontrol altına alındığı ve gemilerde maddi hasar oluştuğu kaydedildi.
Abu Dabi yönetimi, saldırıyı bölgenin güvenlik ve istikrarını tehdit eden “uluslararası hukukun açık ve ciddi bir ihlali” olarak nitelendirerek kınadı. BAE ayrıca söz konusu gerilimi tırmandırıcı adımlara karşılık verme hakkını saklı tuttuğunu açıkladı. Birleşik Krallık Deniz Ticareti Operasyonları (UKMTO) verilerine göre salı günü Umman’ın Limah kentinin güneydoğusunda bir tankerin daha füzeyle vurulduğu saptandı.
BAE tankerlerine yönelik saldırıların, İran’ın ABD’nin son operasyonlarına karşı bölgede başlattığı yeni misilleme dalgası kapsamında gerçekleştiği bildirildi.
Devrim Muhafızları tankerlerin uyarıları dikkate almadığını savundu
İran Devrim Muhafızları Ordusu, bölgedeki çok sayıda ABD askeri tesisinin yanı sıra Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş kurallarını ihlal eden tankerlerin de hedef alındığını duyurdu.
Devrim Muhafızları Ordusundan yapılan açıklamada, “Kuralları ihlal eden iki süper tanker ABD tarafından kandırıldı, Hürmüz Boğazı Deniz Güvenliği Kontrol Merkezi’nin tekrarlanan uyarılarını dikkate almadı ve seyir sistemlerini kapattı. Mayınlı bir koridordan geçmeyi seçerek deniz trafiğini tehlikeye attılar” ifadesi kullanıldı. Devrim Muhafızları, bölge ülkelerine “saldırgan düşmanla işbirliği” yapmamaları yönündeki uyarılarını yineledi.
İran, “Zafer II Operasyonu” adıyla başlattığı yeni harekât kapsamında Bahreyn’deki ABD askeri altyapısının da hedef alındığını açıkladı. Vurulan noktalar arasında silah depoları ile bir uydu iletişim merkezinin yer aldığı belirtildi.
Devrim Muhafızları Ordusu, Bahreyn’de konuşlu ABD Beşinci Filosu’na füze ve insansız hava araçlarıyla yeni saldırılar düzenlendiğini duyurdu. Açıklamada, yakıt depolama tesislerinin ateşe verildiği; Patriot radar sistemleri, filonun hava kontrol radarı, erken uyarı amaçlı C-RAM radar sistemi ile insansız güdümlü botların sevk ve idare edildiği komuta merkezinin imha edildiği aktarıldı. Devrim Muhafızları ayrıca Ürdün’deki ABD tesislerinin de vurulduğunu açıklayarak misilleme operasyonlarının devam ettiğini vurguladı.
İran ordusu da Kuveyt’teki hava savunma sistemleri, yakıt depoları ve mühimmat tesislerine insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlendiğini bildirdi. Ordu, ABD’nin adımlarına karşı operasyonların süreceğini açıkladı. İran’ın bu açıklamaları, ABD’nin üst üste üçüncü gece ülkenin farklı bölgelerine ağır saldırılar düzenlediği sırada geldi.
Trump savaşı Kongre’ye bildirdi
Diğer yandan ABD Başkanı Donald Trump, İran’a karşı askeri harekâtın yeniden başladığını Kongre’ye resmen bildirdi. Trump yönetimi, bu adımla birlikte ABD ordusunun Kongre onayı olmadan bölgede faaliyet yürütebileceği 60 günlük yeni bir sürenin başladığını kaydediyor.
Reuters haber ajansının aktardığı mektupta Trump, “Bu askeri harekâtı, Amerikalıları, ABD’nin ulusal güvenliğini ve dış politika çıkarlarını koruma sorumluluğum doğrultusunda başlattım” ifadesini kullandı.
Pazartesi gecesi ve takip eden saatlerde, ABD’nin İran’a yönelik şiddetli saldırıları üst üste üçüncü gecede de devam etti. Yayınlanan görüntülerde, İran’ın Kiş Adası, Seravan kenti ve Washington’ın saldırılarıyla sivil teknelerin ateşe verildiği kıyı şeridi dahil olmak üzere ülke genelindeki ağır yıkım yansıdı. Saldırılarda bir milli park koruma istasyonu ve yem deposunun da hedef alındığı, bu saldırı sonucunda bir park korucusunun iki oğlu ve gelini dahil olmak üzere ailesinin hayatını kaybettiği bildirildi.
İran limanlarına yönelik ablukayı yeniden yürürlüğe koyan Trump, ABD’yi “Hürmüz’ün Muhafızı” ilan etti. Trump, Fox News televizyonuna verdiği demeçte, “Bu gece onlara çok sert vuracağız, yarın da çok sert vuracağız ve bu konuda yapabilecekleri hiçbir şey yok. Hiçbir şeyleri yok. Büyük laflar etmek dışında hiçbir şeyleri kalmadı. Onları tanıdım ve tamamen delirmiş durumdalar” dedi.
Ortadoğu
Suudi Arabistan ile BAE arasındaki gerilim finans devlerini ürküttü

Suudi Arabistan ile Birleşik Arab Emirlikleri arasındaki güç mücadelesinin tırmanması, Wall Street merkezli çok uluslu dev finans kuruluşlarını acil durum senaryoları hazırlamaya yöneltti. Egemen varlık fonlarının toplam büyüklüğü 3 trilyon doları aşan iki Körfez ülkesinin ekonomik rekabeti, küresel bankaların iki ortak arasında seçim yapmak zorunda kalma endişesini artırıyor.
Suudi Arabistan ile Birleşik Arab Emirlikleri (BAE) arasında giderek büyüyen nüfuz ve ekonomi odaklı anlaşmazlık, küresel finans dünyasında endişeleri artırdı.
Bloomberg’in konuya vakıf üst düzey yöneticilere dayandırdığı haberine göre aralarında Goldman Sachs Group, Morgan Stanley, BlackRock ve Brookfield’ın da yer aldığı dünyanın önde gelen banka ve varlık yönetim şirketleri, iki Körfez ülkesi arasındaki ilişkilerin daha da bozulması ihtimaline karşı acil durum planları hazırlamaya başladı.
Yöneticiler, Basra Körfezi’nin en büyük iki ekonomisi arasındaki gerilimin küresel finans kuruluşlarında ciddi kaygı yarattığını ifade etti. Wall Street temsilcileri, iki müttefik arasındaki rekabetin sertleşmesi halinde çapraz ateşte kalmaktan endişe duyuyor.
Söz konusu şirketler uzun yıllardır hem Suudi Arabistan hem de BAE pazarındaki faaliyetlerini genişletmek için yoğun çaba gösteriyor. İki ülkenin kontrol ettiği egemen varlık fonlarının toplam büyüklüğü 3 trilyon doları aşarken, Riyad ve Abu Dabi yönetimleri son yıllarda yapay zeka, finans ve altyapı sektörlerine milyarlarca dolarlık yatırımlar gerçekleştirdi.
Bloomberg, kaygıların boyutunu şu ifadelerle aktardı:
“Kaygılar, bazı küresel yatırım bankalarının ve bölgedeki en az bir hükümetin yetkililerinin, ekonomik rekabetin daha da sertleşmesi durumunda nasıl hareket edeceklerini belirlemek üzere kurum içi değerlendirmeler yapmasına yol açacak kadar yüksek.”
Yöneticiler, iki ülke arasında doğrudan bir askeri çatışma beklemediklerini ancak tarafların daha iddialı ve uzlaşmaz tutumlar benimsemesi durumunda, gelecekte Riyad ile Abu Dabi arasında çok daha zorlu tercihler yapmak zorunda kalabileceklerini belirtiyor.
Risk yönetimi şirketi Crownox’un Üst Yöneticisi Hussein Nasser-Eddin de iki ülke arasındaki gerilimin göz ardı edilmemesi ve gelişmelerin yakından takip edilmesi gerektiği uyarısında yer verdi.
Riyad ve Abu Dabi’den güvence açıklamaları
Tansiyonun yükselmesine rağmen her iki ülkeden de resmi olarak ilişkilerin normal seyrinde devam ettiğine dair açıklamalar geliyor.
BAE’li bir yetkili Bloomberg’e yaptığı açıklamada, Riyad ile Abu Dabi’nin “önemli ticaret ve yatırım akışlarıyla desteklenen, köklü ve güçlü ekonomik ve ticari bağlarını sürdürdüğünü” ifade etti.
Yetkili ayrıca BAE Ekonomi Bakanlığına banka transferleriyle ilgili ulaşmış herhangi bir şikayet yer almadığını belirtti.
Suudi Arabistan Merkez Bankası ise yazılı açıklamasında, ülkenin finans sektörünün “güçlü bir düzenleyici çerçeve içinde faaliyet gösterdiğini ve belirli ülkelere yönelik doğrudan herhangi bir kısıtlama bulunmadığını” kaydetti.
Çalışma vizeleri hakkında bilgi veren Suudi bir yetkili ise vizelerin işverenlerin talepleri doğrultusunda verilmeye devam ettiğini ve uygulama prosedürlerinde herhangi bir değişiklik yapılmadığını bildirdi. Ancak aynı yetkili, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ikili ilişkilerin geleceğine dair soruları yanıtsız bıraktı.
Resmi güvencelere karşın sahada farklı gelişmelerin yaşandığı kaydediliyor. Financial Times gazetesi, geçen hafta yayımladığı haberinde Suudi Arabistan’ın BAE’deki hesaplara gönderilen bazı para transferlerini geciktirdiğini veya engellediğini öne sürmüştü.
Gazeteye konuşan kaynaklar, Suudi bankalarından BAE’deki şirket ve kişilere ait hesaplara yapılan transferlerin mayıs ayından bu yana çoğunlukla herhangi bir gerekçe gösterilmeden iade edildiğini ya da bekletildiğini aktarmıştı.
Yemen, Sudan ve İran başlıklarında derin ayrışma
İki ülke arasında uzun süredir devam eden nüfuz rekabeti, 2025’in sonlarında ve 2026’nın ilk aylarında Yemen’de belirgin bir kırılmaya yol açtı.
2015 yılında Husi milislerine karşı ortak askeri operasyon başlatan iki müttefik, daha sonra karşı karşıya geldi. BAE destekli ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyinin Yemen’in güneyinde bağımsızlık ilan etme girişimi üzerine Suudi Arabistan, bölgedeki Emirlik destekli milisleri hedef alan askeri adımlar attı.
Bu gerilimin ardından BAE, Yemen’deki askeri misyonunu sonlandırdığını duyurdu.
İki başkent arasındaki anlaşmazlık Sudan’da da kendini gösterdi. Riyad yönetimi, BAE’nin Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) verdiği desteğe açıkça karşı çıkarak Sudan ordusunu ve resmi devlet kurumlarını destekleme kararı aldı.
Bölgesel güvenlik politikalarında, özellikle İran ile ilişkiler konusunda da ciddi görüş ayrılıkları yer alıyor. ABD’nin Tahran’daki rejimi devirme odaklı baskı politikasının sonuçsuz kalmasının ardından Suudi Arabistan, kendi güvenliğini önceleyerek İran ile doğrudan diyalog zeminini tercih etti.
Bloomberg, mayıs ayındaki haberinde Suudi Arabistan’ın, BAE tarafından gündeme getirilen “İran’a karşı koordineli ve ortak bir Körfez askeri saldırısı düzenlenmesi” yönündeki çağrıyı reddettiğini yazmıştı.
Ortadoğu
İran ABD’nin Hürmüz Boğazı geçiş ücretini “yüksek” buldu

ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden yüzde 20 güvenlik ücreti talep edeceğini duyurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bu oranı yüksek bulduğunu açıklarken, İran parlamentosuna boğazın yönetimiyle ilgili yeni bir yasa tasarısı sunuldu.
ABD ile İran arasında şubat ayında başlayan askeri çatışmalar, haziran ayındaki kısa süreli ateşkes girişiminin ardından yeniden alevlendi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ticareti ve askeri dengeleri sarsacak yeni kararlar açıklamasına, Tahran yönetiminden diplomatik, askeri ve yasa koyucu düzeyde sert yanıtlar geldi.
ABD Başkanı Donald Trump, 13 Temmuz Cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran’a yönelik deniz ablukasını yeniden tesis ettiğini, diğer ülkeler için ise seyrüsefer serbestisinin korunacağını duyurdu.
Trump, Washington’ın bundan böyle “Hürmüz Boğazı’nın Muhafızı” olarak anılacağını belirterek, bölgedeki seyrüsefer güvenliğini sağlama maliyetlerini karşılamak amacıyla boğazdan taşınan tüm kargoların değerinin yüzde 20’sinin ABD’ye ödenmesini talep etti.
Trump, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda, “ABD bundan sonra Hürmüz Boğazı’nın Muhafızı olarak bilinecektir. Adalet gereği, dünyanın bu son derece istikrarsız bölgesinde güvenlik ve emniyeti sağlama işinin gerektirdiği her türlü maliyeti karşılamak üzere, sevk edilen tüm kargolardan yüzde 20 oranında geri ödeme alınacaktır” ifadelerini kullandı.
Ablukanın resmi olarak 15 Temmuz Salı günü ABD Doğu Yaz Saati ile 16.00’da başlayacağı bildirildi.
Arakçi: Yüzde 20 çok fazla, biz adil olacağız
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, X hesabı üzerinden yaptığı açıklamada Trump’ın ücret talebine yanıt verdi. Arakçi, “ABD Başkanı kesinlikle haklı. Ticari gemilerin Hürmüz Boğazı’ndan güvenli ve emniyetli geçişini sağlayan her kimse, bu hizmetin karşılığında bir tazminat almalıdır. Ancak yüzde 20 elbette çok fazla. Biz adil olacağız” dedi.
Arakçi ayrıca, İran’ın Hürmüz Boğazı’nın “sonsuza dek tek koruyucusu” olduğunu ve bu statüsünün değişmeyeceğini vurguladı.
ABD Kongresine resmi savaş bildirimi
Başkan Trump, geçen hafta Kongreye gönderdiği iki sayfalık resmi mektupla, ABD’nin İran’a yönelik askeri saldırılarını yeniden başlattığını bildirdi.
Savaş Yetkileri Yasası uyarınca, askeri harekatın başlamasından sonraki 48 saat içinde Kongreyi bilgilendirmekle yükümlü olan Trump, mektupta saldırıların 7 Temmuz Pazar günü başladığını kaydetti.
Trump mektubunda, “Bu saldırılarda ABD kara unsurları yer almamaktadır. Saldırılar sınırlı, ölçülü, planlı ve sivil kayıpları en aza indirecek şekilde tasarlanmış ve icra edilmiştir” ifadelerine yer verdi.
Savaş Yetkileri Yasası çerçevesinde yapılan bu bildirim, Pentagon’a Kongre onayı olmaksızın ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) bölgesinde 60 gün boyunca askeri güç kullanma yetkisi tanıyor. Bu süre gerektiğinde başkan tarafından 30 gün daha uzatılabiliyor.
Trump, daha önce NATO zirvesinde yaptığı açıklamada da iki ülke arasındaki ateşkesin “sona erdiğini” ilan etmişti. CENTCOM, geçen hafta İran sınırları içindeki 300’den fazla hedefe dört dalga halinde saldırı düzenlendiğini açıkladı.
Savaşta bir ilk: ABD insansız deniz araçlarıyla liman vurdu
Askeri operasyonların pazar gecesi düzenlenen son dalgasında, ABD ordusu muharebe tarihinde bir ilke imza atarak intihar tipi insansız deniz araçlarını (USV) kullandı.
CENTCOM tarafından pazartesi günü yapılan açıklamada, Saronic şirketi tarafından üretilen üç adet “Corsair” tipi otonom deniz aracının, İran Deniz Kuvvetleri’nin karargahı konumundaki Bender Abbas Deniz Üssü’ne yönelik saldırıda kullanıldığı bildirildi.
Saldırıda üste yer alan bir gemi bakım tesisi ile bir denizaltının hedef alındığı belirtildi. CENTCOM, “Dün gece düzenlenen saldırılar, İran’ın ticari taşımacılığa yönelik saldırılarını sürdürme kabiliyetini sekteye uğratmıştır” açıklamasını yaptı.
Teksas merkezli savunma sanayi firması Saronic tarafından geliştirilen 7,3 metre (24 feet) uzunluğundaki Corsair otonom tekneleri, yaklaşık 450 kilogram (1000 pound) faydalı yük taşıyabiliyor ve 35 knotun üzerinde hıza ulaşabiliyor.
Bu araçlar, ABD Deniz Kuvvetleri’nin yapay zeka ve insansız araçlar görev gücü kapsamında mart ayı sonundan bu yana CENTCOM bölgesinde görev yapıyordu.
Devrim Muhafızları iki petrol tankerini vurdu
Bölgedeki çatışmalar sürerken, İran Devrim Muhafızları Ordusu, Hürmüz Boğazı’nda iki dev petrol tankerinin vurularak devre dışı bırakıldığını açıkladı.
Devrim Muhafızları tarafından yapılan açıklamada, tankerlerin İran’ın güvenlik uyarılarını dikkate almadığı, navigasyon sistemlerini kapattığı ve yasa dışı bir rota kullanarak mayınlı alana girdiği belirtildi.
Açıklamada, tankerlerin ABD tarafından yönlendirildiği iddia edilerek şu ifadelere yer verildi:
“ABD ordusu, birkaç saat önce bazı gemileri kışkırtarak bu rotayı kullanmaya sevk etti. Saldırgan düşmanla işbirliği yapmak ve mayınlı koridordan geçmek, pişmanlık ve kayıptan başka bir sonuç doğurmaz. Bu durum Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını geciktirecek ve küresel bir enerji krizine yol açacaktır.”
İran Hürmüz Boğazı Yönetim Ofisi ise boğazdaki geçişlerin ikinci bir duyuruya kadar askıya alındığını, geçişlerin ancak özel izin belgesiyle mümkün olabileceğini duyurdu.
Son iki günde ABD’nin Bender Abbas, Buşehr, Sirik, Keşm, Cask, Konarek ve Çabahar’daki ekonomik ve sivil altyapı tesislerini hedef alan saldırılar düzenlediği bildirildi.
İran Meclisine yeni Hürmüz yasası sunuldu
ABD’nin bölgedeki askeri hareketliliğine karşı İran parlamentosu da yasal bir adım attı.
İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı İbrahim Azizi, “Hürmüz Boğazı ve Körfez’de Güvenlik ve Sürdürülebilir Kalkınma İçin Stratejik Eylem” başlıklı yasa tasarısının resmi olarak meclise sunulduğunu açıkladı.
Azizi, bu tasarının ilk adım olduğunu ve bunu “düşmanı pişman edecek” yeni önlemlerin izleyeceğini belirterek, “İran Meclisi, başta Hürmüz Boğazı’nın yönetimi olmak üzere kırmızı çizgilerimizi savunma konusunda kararlıdır” dedi.
Silahlı Kuvvetler Genel Karargahına bağlı Hatemü’l-Enbiya Karargahı da bir açıklama yaparak, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nın yönetimine müdahale etmesine asla izin verilmeyeceğini duyurdu.
Karargahtan yapılan açıklamada, “ABD’nin bölge yönetimine müdahale etmeye yönelik maceraları, bölge güvenliğini, uluslararası ticareti ve petrol tankerlerinin geçişini ciddi şekilde tehlikeye atmıştır” denildi.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Diplomasi2 hafta önceAB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti












