Dünya Basını
Foreign Affairs’ten Venezuela değerlendirmesi

Maduro’dan sonra Venezuela
3 Ocak 2026
Foreign Affairs
3 Ocak sabahı erken saatlerde, ABD güçleri Caracas’ı vurdu, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşini yakaladı ve onları ülke dışına çıkardı. Bu operasyon, ABD’nin Maduro rejimine karşı aylarca sürdürdüğü askeri baskının sonucuydu. Maduro, federal uyuşturucu ve silah suçlamalarıyla karşı karşıya olduğu New York’ta gözaltında tutulacak.
Cumartesi günü düzenlediği basın toplantısında ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela’ya tekrar saldırmaya hazır olduğunu ve Washington’un süresiz olarak “ülkeyi yöneteceğini” söyledi.
Bunun Venezuela, ABD ve bölge için ne anlama geldiğini anlamak için Foreign Affairs, 2000-2004 yılları arasında Venezuela Ulusal Meclisi Ekonomi ve Maliye Danışmanlığı başkanlığı görevini yürüten Francisco Rodríguez¹ ile görüştü. Rodríguez, 2008-2011 yılları arasında Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Raporu Ofisi Araştırma Ekibi Başkanı ve 2011-2016 yılları arasında Bank of America’da Andean Baş Ekonomisti olarak görev yaptı. Venezuela hakkında üç kitap yazan Rodríguez, şu anda Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi’nde üst düzey araştırma görevlisi ve Denver Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapıyor. Rodríguez, cumartesi öğleden sonra editör Daniel Block ile görüştü. Söyleşi, uzunluk ve netlik açısından düzenlenmiştir.
Venezuela’daki mevcut siyasi durum nedir?
Maduro tarafından kurulan Venezuela hükümetinin yapısı hâlâ iktidarda. Rejimi hâlâ orduyu kontrol ediyor. Güvenlik güçlerini kontrol ediyor. Başkan yardımcısı Delcy Rodríguez, onun yerine geçti. Başka bir deyişle, olanlar bir siyasi liderin suikastına çok benziyor. Lideri ortadan kaldırıyorsunuz, ama yapı kontrolü elinde tutmaya devam ediyor.
Şimdi, bu yapının devam edip etmeyeceği belirsiz. Cumartesi günkü basın toplantısında Trump, Rodríguez’in ABD ile işbirliği yapmaması halinde başka bir askeri operasyon gerçekleştireceğini açıkça belirtti. Trump, Washington’un ülkeyi yönetmesini istiyor, bu yüzden tahminimce Venezuela üzerinde etki sahibi olacak bir tür ekip kurup Venezuela hükümetinden çeşitli taleplerini yerine getirmesini isteyecek.
Venezuela hükümeti böyle bir düzenlemeyi gerçekten kabul edebilir mi?
Hükümetin bir kısmı kesinlikle “Direneceğiz” diyecektir. Fakat ABD, askeri tehditlerinin inandırıcı olduğunu kanıtlamıştır. Trump’ın talepleri, Rodríguez için ilk bakışta göründüğünden daha kabul edilebilir olabilir. [Trump] Washington’un “ülkeyi yönetmeye” başlayacağını söylediğinde, muhtemelen en çok ABD şirketlerinin geri dönmesini ve ABD’nin Venezuela’nın petrolünü kontrol altına almasını kastediyor. Rodríguez bunu gerçekleştirebilir. Aslında Maduro, 2025 yılında böyle bir anlaşma yapmaya çalışmıştı. Trump’a bir teklifte bulunarak, “Petrol endüstrimizle ilgili olarak istediğiniz her şeyi alabilirsiniz,” demişti.
Trump, elbette Maduro’nun bu teklifini kabul etmedi. Neden Rodríguez ile benzer bir anlaşma yapmaya istekli olabilir?
Maduro, tamamen toksik hale gelmişti; kötü bir diktatörün vücut bulmuş haliydi. Trump’ın şu anda söylediği şey, [Venezuela] Maduro’nun kendi adamları tarafından yönetilse bile, Maduro sonrası bir hükümetle bunu yapmaya istekli olduğu gibi görünüyor. ABD’nin Maduro ve eşini uyurken bu kadar kolay yakalamış olması ilginç geldi bana. Bu, onu koruyan Venezuela güçlerinin bir tür iç işbirliği yaptığına işaret ediyor. Bu, tüm rejimin Maduro’ya ihanet ettiği anlamına gelmez. Fakat bu, bir tür saray darbesi olabileceğini düşündürüyor. [ABD Dışişleri Bakanı] Marco Rubio, Rodríguez ile görüşmeler yapmaya başladı bile ve Trump, Rodríguez’in, Trump’ın deyimiyle, “Venezuela’yı yeniden büyük yapmak” için gerekeni yapmaya hazır olduğunu düşündüğünü söyledi. Şaşırtıcı bir şekilde Trump, Maduro’nun geçen yılki seçim yenilgisinin arkasındaki muhalefet lideri María Corina Machado’nun ülkeyi yönetmek için gerekli saygıya sahip olmadığını söyledi. Dolayısıyla Trump, petrol güvenliği ve ulusal güvenlik konusunda ABD’nin taleplerini karşılamak için Venezuela’nın mevcut hükümetiyle çalışabileceğini düşünüyor gibi görünüyor.
Bununla birlikte, rejim Trump’ın taleplerini karşılamaya istekli olmayabilir. Her türlü uzlaşmaya karşı çıkabilecek başka hükümet yetkilileri de var. Bu durumda Trump, daha fazla askeri saldırı ve nihayetinde kara işgaliyle baskıyı artırmaktan başka seçeneği olmadığını düşünebilir.
Trump bu operasyona açıkça çok yatırım yaptı ve şimdi bunun büyük bir başarı olduğunu iddia ediyor. Başkan, petrol endüstrisini kontrol altına alamazsa geri adım atması zor görünüyor. Ne olursa olsun, Amerikan şirketlerinin Venezuela petrol endüstrisini sanki bir ABD mandasıymış gibi yöneteceği bir senaryo ile karşı karşıya kalacağımızı düşünüyorum.
Diyelim ki böyle oldu: Caracas direnmeye devam ediyor ve bir işgal gerçekleşiyor. Sizce ne olur?
Bence bu hafta sonu gördüklerimiz, askeri açıdan bakıldığında Venezuela’nın karadan işgalinin ABD için o kadar da zor olmayabileceğini gösteriyor. Venezuela silahlı kuvvetleri, ABD güçlerine direnme veya gerçek bir tehlike oluşturma yeteneği gösteremedi. Ama bu, ülkeyi işgal etmenin kolay olacağı anlamına gelmez. Venezuela geniş bir yüzölçümüne, büyük bir nüfusa ve birçok aktif paramiliter ve suç grubuna sahip. Kolayca anarşiye sürüklenebilecek bir yer. Washington’un devleti devirdiğini, fakat Venezuela ordusunun bazı unsurlarının, ülkede halihazırda aktif olan bazı Kolombiya gerilla gruplarıyla birlikte bir gerilla hareketi oluşturduğunu hayal edebilirsiniz. Kolayca iç savaş benzeri bir durumla karşı karşıya kalabilirsiniz.
Venezuelalılar Washington’un operasyonları hakkında ne düşünüyorlar sizce?
Öncelikle, ABD’nin başka bir ülkeye girip liderini kaçırmasının, o lider ne kadar kötü olursa olsun, iyi bir sonuç olduğunu düşünmüyorum. Bunun iyi bir politika stratejisi olduğunu düşünmüyorum. Bu, ülkeler arasındaki ilişkileri düzenleyen bazı temel kuralları zayıflatır ve dolayısıyla dünyayı daha tehlikeli hale getirir.
Bununla birlikte, Venezuelalılar Maduro’dan hoşlanmıyordu ve çoğu muhtemelen onun gitmesinden memnun. Halkın onun devrilmesini kutladığını gösteren bazı spontan işaretler gördük. Şu anda durum çok gergin çünkü Maduro gitti, fakat rejimi hâlâ iktidarda ve Maduro’nun sadık destekçileri olduğunu unutmamak önemli. Fakat Venezuelalılar korkunç bir krizden geçti. Ülke, GSYİH’sinin neredeyse dörtte üçünü kaybetti. Sekiz milyon Venezuelalı ülkeyi terk etti. Bu nedenle, Venezuelalıların çoğunluğunun yorgun olduğunu ve bir çıkış yolu aradığını düşünüyorum ve ezici çoğunluk bu bölümün kapanmasını memnuniyetle karşılayacak.
Venezuela’nın demokrasiye geçiş yapması mümkün mü?
Bu, demokrasi ile neyi kastettiğimize bağlı. İktisadi toparlanmayı sağlayan herhangi bir hükümetin Venezuela seçimlerini kazanabileceğinden hiç şüphem yok ve Venezuela’nın şu anda böyle bir toparlanma yaşadığı bir dünya var. Devlet petrol üretimini yeniden başlatırsa, ki bu ABD’nin desteği ve yaptırımların kaldırılmasıyla mümkün, Venezuela birkaç yıl boyunca yüksek, çift haneli büyüme yaşayabilir. Machado için çalışanlar da dahil olmak üzere diğer iktisatçıların tahminleriyle örtüşen benim tahminim, Venezuela’nın önümüzdeki on yıl içinde kişi başına düşen GSYİH’sinin üç katına çıkabileceği yönünde. Dolayısıyla, Venezuela hükümeti ABD ile yaptırımların kaldırılması ve Venezuela petrol endüstrisinin toparlanması için milyarlarca doların aktarılması konusunda bir anlaşma yaparsa, iktidarda olan hükümet serbest seçimleri rahatlıkla kazanabilir.
Fakat bu, Venezuela’nın gerçek bir demokrasi olacağı anlamına gelmez. Ekonominin iyi gitmesi nedeniyle kazanacaklarını bilen hükümetlerin seçimler düzenlemesi kolaydır. Gerçek demokrasi, seçimlerin sadece görevdeki hükümetin işine geldiğinde düzenlenmediği bir durumu gerektirir ve bu daha yüksek bir standarttır. Bu, vatandaşların iradesine yanıt olarak iktidarın muhalif partiler arasında aktarılabildiği ve aktarıldığı bir hükümet sistemi anlamına gelir. Bunun gerçekleşeceğine dair pek iyimser değilim. Bunun yerine, Rodríguez, Machado veya başka bir isim tarafından yönetilen hükümetin, esasen ABD’ye itaatkar olduğu bir durumla karşılaşacağız. ABD, askeri gücüyle kimin iktidarda olacağını belirleyecek.
Venezuela’daki muhalefetten bahsedelim. Çeşitli muhalefet liderleri Amerika Birleşik Devletleri’nden müdahale etmesini istedi. Şimdi müdahale etti. Fakat daha önce de belirttiğiniz gibi, Trump Machado’nun liderlik etmek için gerekli saygıya sahip olmadığını söyledi. O ve hareketinin seçenekleri nelerdir?
Machado gerçekten Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlıydı. İktidarı ele geçirmeye hazır bir isyancı güç veya asi savaşçıların desteğine sahip değildi. Venezuellalıların çoğunluğunun desteğine sahipti, fakat bu destek, her şeyden çok Maduro’ya karşı bir muhalefetti. Elinde olan tek şey Washington’dı ve Trump onun altından halıyı çekti.
Şimdi Machado ve muhalefet, Venezuela’da bir sonraki seçimlere hazırlanmaya çalışabilir. Fakat bu uzun zaman alabilir, çünkü Trump seçimlerden bahsetmiyordu. Ülke istikrara kavuşana kadar ABD’nin ülkeyi yönetmesinden bahsediyordu. Bu nedenle, Venezuela anayasasının saygı görmesi ve seçim sonuçlarının kabul edilmesi ya da yeni seçimler yapılması ve bu seçimlere katılmak için mücadele edilmesi dışında, Machado ve muhalefetin pek fazla seçeneği yok.
Diğer ülkeler Washington’un eylemlerine nasıl tepki verecekler sizce?
Bazı açıklamalar gördük ve bunlar öngörülebilir ideolojik çizgideydi. Merkez sağ ve sağcı liderlerden bazı destek ifadeleri gördük. Küba gibi solcu hükümetlerden açıkça güçlü kınamalar gördük. Fakat Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva ve görevden ayrılan Şili Devlet Başkanı Gabriel Boric gibi merkez sol hükümetlerin de ABD’nin eylemlerini kınadığını gördük, Boric, Maduro’nun eleştirmeni olmasına rağmen. Bu saldırı, kendi kaderini tayin etme temel fikrine o kadar aykırı ki, bence önemli ölçüde reddedilmeye yol açacaktır.
Bununla birlikte, bölgedeki ve dünyadaki liderler, Trump’ı kızdırmamak için dikkatli olmaları gerektiğini biliyorlar. Kendi sorunlarını, ABD ile olan ikili sorunları da dahil olmak üzere, çözmeye çalışıyorlar. Trump’la arayı bozarsanız, Washington’un size gümrük vergisi uygulamaya karar verebileceğini veya üzerinde çalıştığınız ticaret anlaşmasını kesebileceğini biliyorlar. Bu nedenle, bu sabah Avrupa Birliği ve bazı Avrupa hükümetlerinden aldığımız gibi, diplomatik bir dille ifade edilmiş, sessiz ve ölçülü tepkiler alacağız.
Maduro gittiğine göre, ABD’nin Venezuela’ya yardım etmek için bundan sonra ne yapması gerektiğini düşünüyorsunuz? İyimser olmak için herhangi bir neden var mı?
Trump’ın muhalefetin şu anda ülkeyi yönetemeyeceğini söylemesinde bir ihtiyat unsuru var. Machado ve müttefikleri, Venezuela’nın neredeyse tüm askeri ve siyasi liderlerinin hapse atılmasını savunuyorlar. Bu nedenle, Trump’ın Machado’yu basitçe göreve getirmesi halinde, yönetilemezlik ve kaos riski olacağını düşünüyorum. Ayrıca, devrik mevcut askeri subaylar hapse girme riskini göze almaktansa hükümete karşı direnç göstererek iç savaşa yol açabilirler.
Bunun yerine, Foreign Affairs dergisinde yazdığım makalede de belirttiğim gibi, ABD’nin yapması gereken, yeni lider [Rodríguez] ile muhalefet arasında, iktidarın paylaşılmasına ve birlikte yaşama kurumlarının kurulmasına yol açacak bir tür anlaşma sağlanmasıdır. Trump, basın toplantısında, uygun bir geçişin gerçekleşmesi için bir süre geçmesi gerektiğini belirtti. Bence bu konuda bir gerçeklik payı var, yani yeni seçimlerin çok erken yapılması, çözdüğünden daha fazla sorun yaratabilir. Rodríguez ve ABD hükümeti önümüzdeki ayları rekabeti düzenleyen ve seçimleri kaybedenleri koruyan sistemler kurmak için kullanırsa, bu Venezuela’da kalıcı bir demokratik geçiş için çok daha sağlam bir temel oluşturacaktır.
Fakat bu tür olumlu sonuçlar askeri eylemlerin sonucunda çok nadiren ortaya çıkar. Dışarıdan devlet inşası genellikle istikrarsızlığa yol açar. Trump ise bu saldırıyı demokrasi değil, petrol etrafında şekillendiriyor gibi görünüyor. Bu ciddi bir hata. Venezuela’dan petrol kaynaklarını ABD’ye teslim etmesini talep etmek, Venezuela toplumunda büyük bir düşmanlık yaratacaktır. Hatta Venezuela muhalefetini gerçekten hoşnutsuz bırakabilir, özellikle de Washington Rodríguez ile işbirliği yapar ve ülke içinde herhangi bir siyasi reform için baskı yapmazsa. Muhalefet, Venezuela’nın otokratlarını iktidardan uzaklaştırmayı ve Venezuela halkı için özgürlük ve özerklik kazanmayı umuyordu. Şimdi ise Maduro rejiminin kontrolü hâlâ elinde tuttuğu ve ABD ile petrol anlaşması imzaladığı bir sistemle karşı karşıya kalabilirler. Bu, istedikleri şeyin tam tersi.
¹ Rodríguez’in, Foreign Affairs‘in değinmediği özellikleri de şunlar: İktisatçı, Güney Amerika Ülkeleri Birliği (UNASUR) tarafından desteklenen bir girişim kapsamında, o zamana kadar fiyatları kontrol altına almak, döviz kurunu istikrara kavuşturmak ve üretimin toparlanmasını sağlamak için gerekli parasal ve mali reformlar öneren bir ekonomik istikrar programı sunmak üzere oluşturulan ekonomist grubunun bir üyesiydi. Plan, Maduro yönetimi tarafından uygulanmadı. Ayrıca Rodríguez, Maduro’nun kazandığı 2018’deki başkanlık seçimlerinin sonuçlarını tanımamıştı. (editörün notu)
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını1 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü











