Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Yeni merkez olarak post-neoliberalizm

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Tarihçi Quinn Slobodian‘ın aşağıdaki makalesi, post-neoliberalizm tartışmalarının aslında Amerika’yı Yeniden Büyük Yap (MAGA) hareketinin Trump politikaları ile uyuşmazlığından yola çıkan bir statükoyu yeniden tesis etme girişimi olduğunu ileri sürüyor. Buna göre yeni statüko, neoliberalizmin ne olduğu ve daha önemlisi gerçekten bitip bitmediğini tartış(tır)madan, doğrudan neoliberalizmin bittiği varsayımıyla oluşturuluyor. Kopuş varsayımının arkasında yatan süreklilik, yeni merkezin inşası için görmezden gelinecekti. Slobodian, oluşturulmak istenen yeni konsensüsü post-neoliberalizm olarak değil, post-woke olarak görüyor. İktisadi olaraksa, yaşadığımız dünya neoliberalizmden sonrasına değil, hiper-neoliberal, özel sermaye ile risk sermayesinin egemenliğindeki bir dünyaya işaret ediyor.

Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Quinn Slobodian
LPE Project
19 Aralık 2025

Geçen hafta, yüzlerce akademisyen, düşünce kuruluşu üyesi ve siyasi aktör, Harvard Business School’un karşısındaki, The Treehouse (Ağaç Ev) adını taşıyan muhteşem yeni binada bir araya gelerek neoliberalizmin modasının geçmesini tartıştı. The Treehouse, adını ana bağışçısı olan, ülkenin hayati altyapısını hedef alarak, onu parçalayıp, boktanlaştırarak [enshittifying] kâr elde eden bir özel sermaye şirketinin kurucu ortağından almıştır. Mekan, bağışçılar ve konu arasındaki gerilim, başka tür bir toplantıda en azından alaylı yorumların konusu olabilirdi, ama bu öyle bir toplantı değildi.

Bu, paradoksal bir şekilde, düşmanlarla kılıçları neşeyle çarpıştırma ve tartışmalı münazaraların ruhunu yaşama fırsatı olarak sunulan bir tür toplantıydı. Pratikte bunun anlamı, genellikle kaçamak retorik biçimleri ve siyasi rakiplerle iyi geçinme çabalarıydı; peki, tamam ama, tam olarak neyin ruhuyla?

Toplantının düzenlendiği neoliberalizm kategorisinin ironilerinden biri, bu kavramın 1930’larda Almanların Kampfbegriff, yani mücadele kavramı olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Sol ve sağ kolektivizm tarafından kuşatılmış hisseden entelektüeller, bu kavramı klasik liberalizmin gerekli bir yenilenmesini, kitle demokrasisi ve ulusal özgürlüğün hakim olduğu bir dönemde piyasa özgürlüklerini koruyacak bir güncellemeyi tanımlamak için kullandılar. 1980’lerde ve 1990’larda bu terim eleştirmenler tarafından benimsenince, hem politik bir genel geçer aşağılayıcı terim hem de savaş sonrası sosyal demokrasi ve Fordist refah devletinden daha acımasız bir kapitalizm biçiminin kaçınılmaz ilerleyişini tanımlamak için [kullanılan] bir analiz kategorisi haline geldi.

Buna karşılık, post-neoliberalizm, barışçıl bir terim olarak anlaşılıyor gibi görünüyor. Bu terim, bir şeyin yerini almaktan ziyade ardışıklığı ima ediyor ve siyasi rakiplerin bir araya gelip bir tür uzlaşma sağlayabilecekleri yeni bir ortak zemin oluşturuyor. Bu, çatışmacı bir kavramın tam tersidir; aksine, uzlaşma kavramı olarak düşünülmüştür. O zamanlar, özel sermaye şirketi Treehouse’un konferans salonunda olan şey, post-neoliberalizmi merkezin yeni ortak anlayışı olarak kabul ettirme girişimiydi.

Bu yeni kavramın içeriği neydi? Retorik olarak, mekan kavramına, çalışmanın saygınlığına, hikaye anlatımının önemine, bolluk, refah ve insani gelişimin eski-yeni klişelerine atıflar içeriyordu. Ayrıca, gün boyunca birkaç kez “tam insan” olarak anılan kavram da yer alıyordu ve bu kavram, en az bir konuşmacı tarafından siyaset ve kamusal yaşamda (Hıristiyan) dinin yenilenen rolü olarak yorumlandı.

Tüm yapı, atomizasyon ve soğuk hesaplamaların hakim olduğu çökmüş bir dönemden, ilişkinin ve insani sıcaklığın daha dolu olduğu bir yaşam dünyasına geçişi öngören sahte ikilikler üzerine kurulmuştu. Mevcut yönetimin en üst düzey ekonomi danışmanlarından biri, zarif ama yanıltıcı bir şekilde şöyle ifade etti: Yakın zamana kadar küreselleşmeye, teknokrasiye, elitlere ve kurallara güven vardı; şimdi ise egemenlik, demokratik hesap verebilirlik ve aklıselim söz konusu. O zamanlar piyasa fundamentalizmi ve açık sınırların dünyası vardı; şimdi ise, diyordu konuşmacı, ulusların ve kültürlerin dünyasında piyasa pragmatizmi var.

Önde gelen bir uluslararası ilişkiler akademisyeni ve ilerici bir politika düşünce kuruluşunun CEO’su, güne “varsayımları tartışmayacağız” diyerek başladı. Neoliberalizmin gerçekten sona erip ermediğini veya tam olarak ne olduğunu sorgulamayacaktık. Aksine, neoliberalizmin sona erdiği öncülünden hareket edecektik. Bu, katılımcıları son birkaç on yılın kalıcı sürekliliklerini görmezden gelmeye ve siyasetçilerin, en azından bizim yaşamımız boyunca, uluslar ve kültürler bir yana, mekan, emeğin değeri veya topluluk ve hikaye anlatıcılığının önemi hakkında hiç konuşmadıklarını kabul etmeye zorladığı için, uygun ama analitik açıdan felaket bir seçimdi. Bu, sınır devriye bütçelerinin şiştiği bir dönemin aynı zamanda “açık sınırlar” dönemi olduğu önermesini kabul etmeye zorladı bizi.

Görünüşe bakılırsa, eskiden her şey çizgi grafikler, verimlilik ve her türlü büyüme çağrılarıydı. Şimdi ise durum böyle değil. Bu, elbette, kasıtlı bir hafıza kaybıdır. Siyasetçiler her zaman daha kapsamlı “insani” değerlere atıfta bulunmuşlardır. 1990’larda [Bill] Clinton projesinin kalbinde de bunu yaptılar (Clinton, 1993: “Her işte saygınlık vardır ve tüm çalışanlar için saygınlık olmalıdır.” İkinci göreve başlama töreni: “En büyük sorumluluğumuz, yeni bir yüzyıl için yeni bir topluluk ruhunu benimsemektir.”) George W. Bush’un şefkatli muhafazakârlığı sırasında da bunu yaptılar. Clinton ve Bush’un bu açıklamaları sosyal yardım kesintilerini duyururken yapmış olmaları bir çelişki değildir. İddia ile uygulama arasındaki aynı uyumsuzluk şu anda da yaşanıyor; Büyük Harika Yasa’ya bakın.

Belki de daha ilginç olan, toplantıda yakın geçmişteki hangi konulardan açıkça bahsedilmediğini sormaktır. Bu liste şunları içerecektir: sosyal adalet, ırksal adalet, toplumsal cinsiyet adaleti ve en endişe verici olan iklim değişikliği. Belki de oluşturulmakta olan şey post-neoliberal bir konsensüs değil, ama acı bir şekilde söylemek gerekirse, post-woke bir konsensüstür. Bu daha uygun bir tanım, çünkü çıkarılan konular, 2017’deki #MeToo, Sunrise Movement ve Standing Rock hareketlerinden 2020’deki George Floyd isyanlarına, trans hakları taleplerine ve Extinction Rebellion’ın kitlesel itaatsizlik hareketine kadar sosyal mobilizasyonun mihenk taşları.

Finansal piyasaların hegemonyasına meydan okuma fikrine bazı onaylar vardı, fakat bunun nasıl yapılabileceğine dair pratik öneriler yoktu. Öneriler geldiğinde, bunlar sermaye üzerinde kontrolün geleneksel biçimlerinden uzaklaşma ruhuna uygundu. Öğle yemeği saatinde, etik kapitalizmin duayenlerinden biri ile muhafazakâr popülizmin tanınmış bir savunucusu arasında bir sohbet gerçekleştirildi. Sorudan kaçınmadığı bir anda, ikinci yorumcu sendikalar olmadan işçi gücüne dair standart muhafazakâr mesajı verdi. Bu, işçi temsilcilerinin yönetim kurullarında yer alması için geçici bir öneri şeklindeydi; mevcut Trump yönetimi altında hayal etmesi oldukça zor bir şey. Fakat bu açıdan bakıldığında, o gün tartışılan hiçbir şeyi mevcut Trump yönetimi altında hayal etmesi zordu.

Quinn Slobodian: Ne ulusa, ne imparatorluğa benzeyen teritoryal örgütlenme biçimleri çoğalacak

***

Post-neoliberalizm terimi, ancak ölçek meselesi üzerinden ele alındığında anlam kazanır. Dünya ticaret sistemi düzeyinde, Trump ve ticaret ekibi 2017 yılında gerçekten de bir kırılma yarattı ve biz bu kırılmadan pek uzaklaşamadık. Gümrük vergilerinin siyasi araç olarak kullanılması –ki bu, her iki partinin sonraki yönetimlerinde de siyasi araç olarak yaptırımların kullanılmasına dayanan bir uygulamaydı– öncekinden tarihsel olarak önemli bir kopuşu işaret ediyor. Etkinliğin bazı düzenleyicilerinin kısmen danışmanlık yaptığı Biden yönetiminin örneği, post-neoliberal ticaret politikasının çeşitli amaçlar için kullanılabileceğini gösteriyor: yeni düşman olarak Çin’i şahin gözle izleyerek yeniden silahlanma ve askeri kapasitenin genişletilmesinden, tedarik zincirinin dayanıklılığına, bölgesel eşitsizliklere, bakım altyapılarına ve işçi haklarının güçlendirilmesine kadar. Uluslararası iktisadi ilişkiler düzeyinde, post-neoliberal bir dünyanın geldiğini kimse inkar edemez.

Bir seviye aşağıya, ulusal düzeye indiğimizde, ABD’de de tarihsel olarak benzersiz gelişmeler yaşanıyor. Devletin şu anda özel şirketlerde sahip olduğu hisse sayısı, çip ihracatından elde edilen kârın büyük bir kısmını ele geçirmesi ve Intel ile çoğu madencilik sektöründe faaliyet gösteren düzinelerce küçük projede sahip olduğu hisse senetleri, neoliberal ilkelerden önemli ölçüde saparak özel ve kamu kaynaklarının tahsisi arasındaki sınırı aşma isteğini gösteriyor.

Yine de ulusal düzeyde bile, gevşek regülasyonun, özel sektörün egemenliğinin ve işçilerin güvencesizliğinin tehlikelerini en iyi şekilde ortaya koyan ekonomi sektörü olan Büyük Teknoloji’nin gücüne yönelik vaat edilen saldırının ne olduğunu merak ediyor insan. Herhangi bir adil değerlendirmede, sağ kaynaklı post-neoliberalizm olasılığı, mevcut hükümetin Silikon Vadisi’nin önde gelen teknoloji şirketlerinin ihtiyaçlarıyla, özellikle de Larry Ellison, Peter Thiel ve Elon Musk gibi Trump’ın yakın müttefikleri ve destekçileri tarafından denetlenen şirketlerin ihtiyaçlarıyla birleşmesiyle belki de ölümcül bir darbe aldı. İktisat tarihçileri Susannah Glickman ve Nic Johnson’ın yakın zamanda iddia ettikleri gibi, şu anda uygulanan yönetim tarzı, pek çok üst düzey yetkilinin geldiği özel sermaye [private equity] sektörünün yıkıcı kısa vadeciliğine çok benziyor. Post-neoliberal mi, yoksa hiper-neoliberal mi?

Post-neoliberal sağdaki bazıları tarafından vaat edilen şey, işçilerin çıkarlarına geri dönmekti; bu, modern yaşamın kafa karıştırıcı karmaşasında erkeklerin aile reisi olduğu geleneksel ailenin sosyal dayanağını yeniden sabitlemek için yeterince cömert ücretler ve sosyal haklar olarak anlaşılıyordu. Şimdiye kadar olanlar, bu vaadin alay konusu haline gelmesidir. Uygulamada, MAGA [Amerika’yı Yeniden Büyük Yap] sağının post-neoliberalizm versiyonu, topluluk, mekan, emeğin onuru veya Trump yönetiminin iktisatçısı  tarafından etkinlikte önerilen diğer hayali terimlerin sözümona değerlerini gerçekleştirmek için hiçbir şey yapmadı. Bunun yerine, olağanüstü yüksek düzeyde yolsuzluk ve çıkar çatışması, kârları özelleştirmek için denizaşırı yatırımcılarla ikili anlaşmalar ve az sayıda teknoloji firmasının devasa yatırımları için kaçınılmaz olan gelecekteki federal destekler ortaya çıktı. Bu durum, küreselleşmenin geride bırakmadığı nüfus kesimi için en iyi ihtimalle artan etkiler yaratacaktır; bu kesim, hisse senedi fiyatlarının yükselmesi yoluyla kâr elde edecek ve balonun yakın gelecekte patlamaması için dua edecektir.

Ait olma duygusuyla ilgili olarak bugüne kadar gerçekleştirilen az sayıdaki etkili tamamlayıcı, neredeyse tamamen olumsuz bir şekilde gerçekleşti: Amerikan işçi sınıfının maddi koşullarında herhangi bir değişiklikten ziyade, memler ve kitlesel sınır dışı edilmeyle ilgili kısa videoların sunduğu libidinal ve sadist zevklere yapılan çağrılar yoluyla.

Sağdan gelen post-liberalizmin mevcut versiyonunun işçilere verdiği hiçbir vaadi yerine getiremediği ve bunun yerine yeni, daha yoğun bir kayırmacılık ve devlet kapitalizmi biçimi ortaya çıkardığı gerçeği göz önüne alındığında, hem solu hem de sağı bir şekilde kapsayabilecek bir post-neoliberalizm bulma projesini nasıl değerlendirmeliyiz?

Günün sonunda ortaya çıkan sonuç, post-neoliberalizmin yeni merkezcilik olarak önerilmesiydi. 1930’ların neoliberalizminden farklı olarak, bu proje, Mont Pelerin Society’den [Ronald] Reagan ve [Margaret] Thatcher’a uzanan muntazam hikayenin bize öğrettiği gibi, fikirlerini marjlarda beslemek ve kurumlar aracılığıyla uzun bir yürüyüşe çıkmak ve sonunda iktidara gelmek için tasarlanmış bir proje değil. Yıllar önce yazdığım gibi, bu, 2019’da bu girişimi başlatan ve video bağlantısıyla toplanan dinleyicilere konuşan hayırsever vakfın başkanının umuduydu. Fakat orijinal neoliberal projenin özü, farklı metodolojilere sahip olsalar da tek bir konuda birleşmiş bir grup insanın, ortak düşmanlarına, sosyalizme duydukları nefretti.

Treehouse’da toplanan post-neoliberaller için benzer bir düşman yok. Rakip, ironik bir şekilde her zamanki gibi varlığını sürdüren ve gücünü zayıflatmak için sadece geçici girişimlerde bulunulan, çizgi roman versiyonundaki hissedar değeri ve finansal hegemonya. Daha ziyade, Harvard’ın ev sahipliği yaptığı gölge boksu ve kabuki¹, günümüzün post-neoliberalizminin fikir savaşına veya kurumlara karşı bir isyana girmediğini, bunun yerine düşünce kuruluşlarının on yıllardır yaptığı statüko stabilizasyon çalışmasını yaptığını gösteriyor.

Günün en garip anlarından biri, bir bilim tarihçisinin teknoloji platformlarının dikkatimizi “parçalaması” hakkında sert bir eleştiri yapması ve etkinliğin gündüz kuşağı talk show’ları gibi “dinleme” ve “hikaye anlatma” üzerine odaklanmasının biraz fazla terapötik olup olmadığını, gerçekte hiçbir şeyin değişmesini engelleyen bir basınç valfi görevi görüp görmediğini sormasıydı. Sadece hikayeler anlatmak istemiyoruz, diyordu, “güç istiyoruz.” Bu sözler salonda büyük yankı uyandırdı, çünkü bunun ardından akla gelen soru “Kimin için güç?” idi. Etkinliğin amacı, post-neoliberal konuşma konularının herkese açık olması ve “biz”in değişken bir kategori olması, sadece Amerika sınırları dışında yaşayanları kesin olarak dışlamasıydı.

MAGA grubu, gücünü 1970’lerden beri Alain de Benoist ve İtalyan MSI’dan Andrew Breitbart ve Christopher Rufo’ya kadar talep edilen türde sağcı bir Gramscizm sahnelemek için kullanırken hedeflerinin tepkisi sadece daha yumuşak bir şey istemek; topluluk, hikaye anlatımı ve mekan gibi belirsiz ve muğlak bir dil ile onlara yarı yolda karşılık vermeye çalışmak. 2020’nin zorlu koşullarında geliştirilen daha keskin silahlar bir kenara bırakılıyor. Bunun yerine, Design Within Reach’in kanepesinde on beş dakikalık bir zaman dilimi ve zengin bir büfe sunuluyor. “Hepimiz anlaşamaz mıyız?” diye soruyor post-neoliberal merkezcilik. “Ya da, anlaşamazsak, sahip olduklarımızın tadını biraz daha uzun süre çıkaramaz mıyız?”


¹ Japon dans ve sahne oyunu. (ç.n.)

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English