Bizi Takip Edin

Dünya Basını

FP: ABD’nin 30 yıllık politikası nasıl felaketle sonuçlandı?

Yayınlanma

Hamas’ın İsrail’e karşı başlattığı operasyona yanıt olarak İsrail, Gazze’ye bomba yağdırmaya devam ediyor. ABD başta olmak üzere Batılı hükümetlerin desteğini arkasına alan İsrail, tüm dünyanın gözü önünde her türlü insan haklarını ve savaş hukukunu çiğnemeye devam ediyor. Binlerce sivil Filistinlinin hayatını kaybettiği saldırılar devam ederken ABD’nin İsrail-Filistin politikasına yönelen eleştiriler de artıyor.

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yaşanan savaşta Hamas’ın mı yoksa İsrail’in mi daha hatalı olduğunu tartışmanın diğer önemli hataları gizlediğine dikkat çekiyor. Stephen M. Walt’un kaleme aldığı ve Foreign Policy’de yayınlanan analizde bugünkü savaşın kökeni “ABD’nin Orta Doğu meselelerinde rakipsiz bir dış güç olarak ortaya çıktığı ve kendi çıkarlarına hizmet edecek bölgesel bir düzen inşa etmeye çalıştığı 1991 yılına” dayandırılıyor. ABD’nin dış politika hatalarının sorunu savaşa dönüştürdüğünü anlatan analize göre, Biden’ın dış politika ekibi “hem dünyanın hem de Orta Doğu’nun nereye gittiğini çok yanlış okuyorlar” ve krize buldukları çözüm “sadece 7 Ekim öncesi statükoya geri dönmek olursa, dünyanın geri kalanı dehşet ve itiraz içinde başını sallayarak izleyecek ve farklı bir yaklaşımın zamanının geldiği sonucuna varacak.”

***

Amerika, İsrail ve Filistin’in Son Savaşının Temel Sebebidir

ABD’nin 30 yıllık politikası nasıl felaketle sonuçlandı?

Stephen M. Walt

İsrailliler ve Filistinliler ölenlerin yasını tutarken ve kayıplardan gelecek haberleri korkuyla beklerken, suçlayacak birini arama eğilimine karşı koymak pek çok kişi için imkânsız. İsrailliler ve destekçileri tüm suçu, İsrailli sivillere yönelik korkunç saldırıda doğrudan sorumluluğu tartışmasız olan Hamas’a yüklemek istiyor. Filistin davasına daha sempati duyanlar ise bu trajediyi onlarca yıllık işgalin ve İsrail’in Filistinli tebaasına yönelik sert ve uzun süreli muamelesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak görüyor.

Diğerleri ise suçlanacak çok şey olduğunda ısrar ediyor ve bir tarafı tamamen masum, diğer tarafı ise tek sorumlu olarak gören herkesin adil yargılama kapasitesini yitirdiğini söylüyor.

Kaçınılmaz olarak, hangi tarafın daha hatalı olduğunu tartışmak, Siyonist İsrailliler ve Filistinli Araplar arasındaki uzun süreli çatışmanın sadece genel hatlarıyla ilişkili olan diğer önemli nedenleri gizliyor.  Ancak mevcut kriz sırasında bile bu diğer faktörleri gözden kaçırmamalıyız, çünkü etkileri mevcut çatışmalar durduktan çok sonra bile yankılanmaya devam edebilir.

Nedenlerin izini sürmeye nereden başlayacağımız doğal olarak keyfidir (Theodor Herzl’in 1896 tarihli kitabı Yahudi Devleti mi? 1917 Balfour Deklarasyonu mu? 1936 Arap isyanı mı? 1947 BM taksim planı mı? 1948 Arap-İsrail savaşı mı yoksa 1967 Altı Gün Savaşı mı?), ancak ben ABD’nin Orta Doğu meselelerinde rakipsiz bir dış güç olarak ortaya çıktığı ve kendi çıkarlarına hizmet edecek bölgesel bir düzen inşa etmeye çalıştığı 1991 yılından başlayacağım.

Bu geniş bağlamda, geçen iki haftada yaşanan trajik olaylara gelmemize yol açan en az beş kilit olay ya da unsur var.

Bunlardan ilki 1991 Körfez Savaşı ve sonrasında gerçekleşen Madrid Barış Konferansı’dır. Körfez Savaşı, Saddam Hüseyin’in bölgesel güç dengesine oluşturduğu tehdidi ortadan kaldıran ABD askeri gücünün ve diplomatik sanatının çarpıcı bir gösterisiydi. Sovyetler Birliği’nin çöküşe yaklaşmasıyla birlikte ABD artık kontrolü eline almıştı. Dönemin Başkanı George H. W. Bush, Dışişleri Bakanı James Baker ve deneyimli bir Orta Doğu ekibi bu fırsatı değerlendirerek Ekim 1991’de İsrail, Suriye, Lübnan, Mısır, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve ortak bir Ürdün/Filistin delegasyonundan temsilcilerin yer aldığı bir barış konferansı topladı.

Konferans, nihai bir barış anlaşması bir yana, somut sonuçlar üretmemiş olsa da barışçıl bir bölgesel düzen inşa etmek için ciddi bir çabanın temelini atmıştır. Bush 1992’de yeniden seçilebilseydi ve ekibine çalışmalarına devam etme fırsatı verilseydi neler başarılabileceğini düşünmek heyecan verici.

Yine de Madrid, gelecekte yaşanacak pek çok sorunun tohumlarını eken vahim bir kusur da içeriyordu. İran konferansa davet edilmedi ve dışlanmasına “retçi” güçlerin katıldığı bir toplantı düzenleyerek ve daha önce görmezden geldiği Hamas ve İslami Cihad dahil Filistinli gruplara ulaşarak yanıt verdi. Trita Parsi’nin Treacherous Alliance (Hain İttifak) adlı kitabında gözlemlediği gibi, “İran kendisini büyük bir bölgesel güç olarak görüyor ve masada bir koltuk bekliyordu” çünkü Madrid “sadece İsrail-Filistin çatışması üzerine bir konferans olarak değil, yeni Orta Doğu düzeninin oluşturulmasında belirleyici bir an olarak görülüyordu.” Tahran’ın Madrid’e tepkisi ideolojik olmaktan ziyade stratejikti: ABD ve diğerlerine, çıkarları dikkate alınmadığı takdirde yeni bir bölgesel düzen yaratma çabalarını raydan çıkarabileceğini göstermeye çalıştı.

İntihar saldırıları ve diğer aşırılık yanlısı şiddet eylemleri Oslo Anlaşması müzakere sürecini sekteye uğrattı ve İsrail’in müzakere edilmiş bir çözüme olan desteğini zayıflattı. Zaman içinde, barışın sağlanması zorlaştıkça ve İran ile Batı arasındaki ilişkiler daha da kötüleştikçe, Hamas ile İran arasındaki bağlar daha da güçlendi.

İkinci kritik olay ise 11 Eylül 2001 terör saldırıları ile 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinin bir araya gelmesiydi. Baasçı Irak, Filistin davasına çeşitli şekillerde destek vermiş olsa da Irak’ı işgal etme kararının İsrail-Filistin çatışmasıyla sadece dolaylı bir ilişkisi vardı. George W. Bush yönetimi, Saddam’ı devirmenin Irak’ın sözde kitle imha silahları tehdidini ortadan kaldıracağına, düşmanlara ABD’nin gücünü hatırlatacağına, terörizme daha sağlam bir darbe vuracağına ve tüm Ortadoğu’nun demokratik çizgide radikal dönüşümünün önünü açacağına inanıyordu.

Ne yazık ki elde ettikleri, Irak’ta maliyetli bir bataklık ve İran’ın stratejik konumunda çarpıcı bir iyileşme oldu. Körfez’deki güç dengesindeki bu değişim Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini endişelendirdi ve İran’dan gelen ortak tehdit algısı, bazı Arap ülkelerinin İsrail ile ilişkilerini değiştirmek de dahil bölgesel ilişkileri önemli oranda yeniden şekillendirmeye başladı. ABD öncülüğündeki “rejim değişikliği” korkusu da İran’ı gizli bir şekilde nükleer silah peşine düşmeye teşvik ederek uranyum zenginleştirme kapasitesinin sürekli artmasına ve ABD ile BM yaptırımlarının giderek sıkılaşmasına yol açtı.

Geriye dönüp baktığımızda, üçüncü kilit olayın dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la 2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (KOEP) vazgeçmesi ve bunun yerine “azami baskı” politikasını benimsemesi olduğunu görüyoruz. Bu aptalca kararın birçok talihsiz etkisi oldu: KOEP’den çekilmek İran’ın nükleer programını yeniden başlatmasına ve gerçek silah kapasitesine çok daha fazla yaklaşmasına olanak sağladı ve maksimum baskı politikası İran’ın Basra Körfezi ve Suudi Arabistan’daki petrol sevkiyatlarına ve tesislerine saldırmasına yol açarak ABD’ye onları zorlama ya da devirme girişiminin bedelsiz ve risksiz olmadığını gösterdi.

Bekleneceği üzere, bu gelişmeler Suudilerin endişelerini artırdı ve kendi nükleer altyapılarını edinme konusundaki girişimlerini hızlandırdı. Ve realist teorinin öngördüğü gibi, İran’dan gelen tehdidin artığına dair algılar İsrail ile bazı Körfez ülkeleri arasında sessiz ama önemli güvenlik işbirliği biçimlerini teşvik etti.

Dördüncü gelişme, Trump’ın KOEP’den çekilme kararının bazı açılardan mantıksal bir uzantısı olan sözde İbrahim Anlaşmalarıydı. Amatör stratejist (ve Trump’ın damadı) Jared Kushner’in buluşu olan bu anlaşmalar İsrail ile Fas, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Sudan arasındaki ilişkileri normalleştiren bir dizi ikili anlaşmaydı. Eleştirmenler, anlaşmaların barış davasını ilerletmek için nispeten az şey yaptığını, çünkü katılan Arap hükümetlerinin hiçbirinin İsrail’e aktif olarak düşmanlık yapmadığını veya ona zarar verme kapasitesine sahip olmadığını belirtti. Diğerleri ise İsrail kontrolü altında yaşayan 7 milyon Filistinlinin kaderi çözülmediği sürece bölgesel barışın zor olacağı uyarısında bulundu.

Biden yönetimi de aynı yolda ilerlemeye devam etti. İsrail’in giderek aşırı sağcı hale gelen hükümetinin, son iki yılda Filistinlilerin ölümlerinde ve yerlerinden edilmelerinde artışa neden olan aşırılık yanlısı yerleşimcilerin şiddet eylemlerini desteklemesini durdurmak için anlamlı hiçbir adım atmadı. KOEP’ye derhal yeniden katılma yönündeki kampanya vaadini yerine getiremeyen Biden ve ekibi, asıl çabalarını Suudi Arabistan’ı, bir tür ABD güvenlik garantisi ve belki de ileri nükleer teknolojiye erişim karşılığında İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye ikna etmeye odakladı.

Ancak bu çabanın motivasyonunun İsrail-Filistin ile pek ilgisi yoktu ve daha çok Suudi Arabistan’ın Çin’e yaklaşmasını engellemeyi amaçlıyordu. Suudi Arabistan’a güvenlik taahhüdünü normalleşmeyle ilişkilendirmek, öncelikle ABD kongresinin Riyad’la tatlı bir anlaşmaya yönelik isteksizliğini aşmanın bir yoluydu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve kabinesi gibi ABD’li üst düzey yetkililer de Filistinli grupların bu süreci rayından çıkaracak ya da yavaşlatacak veya dikkatleri yeniden kendi kötü durumlarına çekecek hiçbir şey yapamayacaklarını varsaymış görünüyorlar.

Ne yazık ki, söylentilere konu olan anlaşma Hamas’a bu varsayımın ne kadar yanlış olduğunu göstermek için güçlü bir teşvik sağladı. Bu gerçeği kabul etmek hiçbir şekilde Hamas’ın yaptıklarını ve özellikle de saldırıların kasıtlı vahşetini haklı çıkarmaz; sadece Hamas’ın bir şeyler yapma kararının ve özellikle de zamanlamasının, önemli ölçüde başka kaygılar tarafından yönlendirilen bölgesel gelişmelere bir yanıt olduğunu kabul etmektir.

Son köşe yazımda da belirttiğim gibi, beşinci faktör tek bir olaydan ziyade ABD’nin sözde barış sürecini başarılı bir sonuca ulaştırma konusundaki süregelen başarısızlığıdır. Washington, Oslo Anlaşmalarından bu yana (adından da anlaşılacağı üzere Norveç’in arabuluculuğuyla gerçekleşmişti) barış sürecinin yönetimini tekeline almıştı ve yıllar boyunca gösterdiği çeşitli çabalar sonuçta hiçbir yere varmadı. Eski ABD Başkanları Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama, sözde tek kutuplu dönemini yaşayan dünyanın en güçlü ülkesi ABD’nin iki devletli çözüme ulaşmaya kararlı olduğunu defalarca ilan ettiler, ancak bu sonuç artık her zamankinden daha uzak ve muhtemelen imkânsız.

Bu arka plan unsurları önemli, çünkü gelecekteki küresel düzenin doğası tartışmaya açık ve birkaç etkili devlet, ABD’nin on yıllardır savunduğu zaman zaman liberal ve tutarsız bir şekilde takip edilen “kurallara dayalı düzene” meydan okuyor. Çin, Rusya, Hindistan, Güney Afrika, Brezilya, İran ve diğerleri açıkça gücün daha eşit paylaşıldığı çok kutuplu bir düzen çağrısında bulunuyor. ABD’nin artık sözde vazgeçilmez güç olarak hareket etmediği, başkalarının kendi kurallarına uymasını beklerken, kendisine uymadığında bu kuralları göz ardı etme hakkını saklı tuttuğu bir dünya görmek istemiyorlar.

Ne yazık ki ABD için, az önce anlattığım beş olay ve bunların bölge üzerindeki etkileri (Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in geçen hafta işaret etmekte gecikmediği gibi) revizyonist pozisyon için güçlü bir cephane sağlıyor. “Sadece Orta Doğu’ya bakın” diyebilirler: “Amerika Birleşik Devletleri otuz yılı aşkın bir süredir bölgeyi tek başına yönetiyor ve ‘liderliği’ ne getirdi? Irak, Suriye, Sudan ve Yemen’de yıkıcı savaşlar görüyoruz. Lübnan yaşam destek ünitesine bağlı, Libya’da anarşi var ve Mısır çöküşe doğru sürükleniyor. Terörist gruplar şekil değiştirip mutasyona uğrayarak birçok kıtada korku saçıyor ve İran nükleer bombaya yaklaşmaya devam ediyor. İsrail için güvenlik yok, Filistinliler için de ne güvenlik ne de adalet var. Washington’un her şeyi yönetmesine izin verirseniz olacağı budur, dostlarım. Niyetleri ne olursa olsun, ABD liderleri kendileri için bile olumlu sonuçlar doğuracak bilgelik ve tarafsızlıktan yoksun olduklarını bize defalarca gösterdiler.”

Çinli bir yetkilinin şunu ekleyeceği kolayca hayal edilebilir: “Bölgedeki herkesle iyi ilişkilerimiz olduğunu ve buradaki tek hayati çıkarımızın enerjiye güvenilir erişim olduğunu belirtmek isterim. Bu nedenle bölgenin sakin ve barışçıl kalması konusunda kararlıyız ve geçen yıl İran ve Suudi Arabistan’ın ilişkilerini yeniden kurmalarına yardımcı olduk. ABD’nin oradaki rolünün azalması ve bizim rolümüzün artmasının dünyanın yararına olacağı açık değil mi?”

Eğer böyle bir mesajın Atlantik ötesi toplumun müreffeh sınırları dışında yankı bulmayacağını düşünüyorsanız, o zaman dikkatinizi vermemişsiniz demektir. Ve eğer yükselen Çin’in yarattığı sorunla başa çıkmanın en önemli öncelik olduğunu düşünen biriyseniz, ABD’nin geçmişte yaptıklarının mevcut krize nasıl katkıda bulunduğunu ve geçmişin gölgesinin gelecekte ABD’nin dünyadaki konumunu nasıl zayıflatmaya devam edeceğini düşünmek isteyebilirsiniz.

Geçen hafta boyunca Biden ve dış politika ekibi en iyi yaptıkları şeyi, yani en azından kısmen kendi yarattıkları bir krizi yönetmeyi başardılar. Hasarı sınırlandırmak, çatışmanın yayılmasını önlemek, iç siyasi yansımaları kontrol altına almak ve (umarım olur) şiddeti sona erdirmek için fazla mesai yapıyorlar. Hepimiz çabalarının başarılı olmasını ummalıyız.

Ancak bir yıldan daha uzun bir süre önce belirttiğim gibi, yönetimin dış politika ekibi, dünya siyasetinin kurumsal mimarisinin giderek daha fazla sorun olduğu ve yeni planlara ihtiyaç duyulduğu bir dönemde, mimarlar değil, yetenekli mekanikçiler olarak görülüyor. Kısa vadeli sorunları çözmek için ABD gücünün araçlarını ve hükümet mekanizmasını kullanmakta ustalar, ancak çeşitli Orta Doğulu müşterilerini nasıl ele aldıkları da dahil Amerika’nın küresel rolüne ilişkin modası geçmiş bir vizyona takılıp kalmış durumdalar. Orta Doğu’nun nereye gittiğini çok yanlış okudukları açık ve bugün yara bandı uygulamak- enerji ve beceriyle yapılsa bile- altta yatan yaraları tedavi edilmeden kapatacak.

Eğer Biden ve Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın şu anki bakanlıklarının nihai sonucu sadece 7 Ekim öncesi statükoya geri dönmek olursa, korkarım ki dünyanın geri kalanı dehşet ve itiraz içinde başını sallayarak izleyecek ve farklı bir yaklaşımın zamanının geldiği sonucuna varacak.

Dünya Basını

Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Yayınlanma

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.


Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026

Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?

NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:

“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.

Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali

Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.

Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).

Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.

Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.

Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.

Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…

İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri

Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:

“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”

Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:

“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”

Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:

“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”

“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.

Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.

Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.

Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.

Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:

“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.

Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.

(…)

NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”

Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.

Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.

Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.

Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.

Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi

Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Yayınlanma

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.

Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.

“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”

Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.

Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.

Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.

Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.

Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.

Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.

Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.

Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.

Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.

“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”

Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.

Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.

Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.

Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.

Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.

“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”

Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.

Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.

Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.

Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.

The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.

“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”

Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.

Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.

Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.

Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.

Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Yayınlanma

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.


“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026

2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.

Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.

Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.

Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.

Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.

İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.

Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.

Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.

Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”

Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.

Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.

Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.

Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.

Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.

Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”

Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.

Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English