Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Askeri tarihçi Roland Popp: ‘Trump dönüm noktasında’

Yayınlanma

Askeri tarihçi Roland Popp, Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Berliner Zeitung’dan Simon Zeise’ye verdiği mülakatta Ukrayna savaşının kilitlendiğini, Trump’ın arabuluculukta başarısız olduğunu ve Avrupa’nın hüsnükuruntu içinde olduğunu belirtiyor. Popp, Rusya’nın kapsamlı savaş hedefleri ve Ukrayna’nın taviz vermeme kararlılığı nedeniyle yakın zamanda barış beklemediğini ifade ediyor. Batı’nın yaptırımlarını etkisiz bulduğunu ve askeri güçle diplomatik hazırlığın birleştirilmesi gerektiğini vurgulayan Popp, ayrıca, Alman kamuoyundaki uzmanlık eksikliğini eleştirerek, Rusya ile NATO arasında doğrudan bir çatışma riskine dikkat çekiyor.


Askeri uzman, Ukrayna müzakerelerini değerlendirdi: ‘Trump dönüm noktasında’

Simon Zeise

Berliner Zeitung

16 Mayıs 2025

Askeri tarihçi Roland Popp, verdiği mülakatta Ukrayna savaşının kilitlendiğini, Trump’ın nüfuzunu kaybettiğini ve Avrupa’da hüsnükuruntunun hakim olduğunu belirtti.

Ukrayna’da üç yıldır şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Savaşan taraflar arasında ilk müzakereler yapılmış olsa da her gün askerler ve siviller ölmeye devam ediyor. Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve Polonya, diplomatik bir girişim başlatmak yerine daha fazla silah sevkiyatına odaklanıyor. Kilitlenmiş bu durum karşısında ateşkes ve kalıcı barış şansı ne kadar? Berliner Zeitung, bu konuyu ETH Zürih Askeri Akademisi’nden askeri tarihçi Roland Popp ile konuştu.

Sayın Popp, Donald Trump’ın göreve başlamasından bu yana Rusya ile Ukrayna arasında pek çok müzakere yapıldı. Yakında bir barış anlaşmasına varılacak mı?

Çok karamsarım. Mevcut durumda asıl meselenin barış müzakereleri veya ateşkes sağlamak değil, başarısızlıktan diğer tarafın sorumlu olduğuna Trump yönetimini ikna etmek olduğu izlenimindeyim. Trump’ın arabuluculuk rolünde daha önce iddialı bir şekilde duyurduğu kadar başarılı olmadığını da kabul etmek gerekiyor.

Bunu nasıl açıklarsınız?

Trump bir dönüm noktasına geldi. Amerikalılar yeniden Avrupa’nın pozisyonuna yaklaştı. Trump yönetimi, İstanbul’daki toplantı öncesinde Putin’e yönelik Avrupa ültimatomunu desteklediğini bile ima etmişti. Şimdi ise durum daha çok Avrupa’nın hüsnükuruntusu gibi görünüyor. Şu anda müzakerelerde kayda değer bir ilerleme yok.

Putin ve Trump kamuoyunda yakın müttefikler olarak gösteriliyor. Barış müzakerelerinde kayda değer bir ilerleme olmamasını nasıl açıklıyorsunuz?

Kamuoyunda kişiler ön plana çıkarılıyor ancak müzakereleri son derece zorlaştıran yapısal nedenler de var. Rusya’nın savaş hedefleri oldukça kapsamlı. Şu anda bir ateşkes, bu hedeflere ulaşılmasını muhtemelen imkânsız hâle getirir. Ukrayna içinse Rusya’nın talepleri kesinlikle kabul edilemez. Savaş alanında daha önemli gelişmeler yaşanmadan barış anlaşmasının hâlâ çok uzakta olduğunu düşünüyorum, her ne kadar her iki tarafta da savaş yorgunluğu artmış olsa da.

Trump uzun süre Rusya’nın taleplerini desteklemeye istekli görünüyordu. Beyaz Saray’da kameralar önünde Vladimir Zelenskiy’e geri adım atması gerektiğini açıkça belirtti. Trump’ın tutumu neden değişti?

Trump, selefinden çok farklı bir yol izledi. Biden, Rusya’yı olası bir askeri yenilgi tehdidiyle barışa zorlamak için Ukrayna’yı neredeyse koşulsuz desteklemişti. Trump ise Ukraynalıları taviz vermeye zorlamak için Rusya’nın hedeflerine yaklaştı. Fakat Ukraynalılar hâlâ Avrupalıların desteğine sahip ve Rusya’nın kapsamlı taleplerine boyun eğmeye niyetli değiller. Bu anlaşılabilir bir durum, zira hiçbir devlet egemenliğinin bu ölçüde kısıtlanmasına razı olmaz. Ama sonuçta bir de savaş alanının kendisi var ve burada Ukrayna çok büyük sorunlarla karşı karşıya. Şu anda bir ateşkes, askeri açıdan en çok Ukrayna’ya yarar sağlar. Rusya’nın buna ihtiyacı yok; tam tersine, bir ateşkes Rusya’nın hızlanan ilerleyişinin mevcut seyrini kesintiye uğratır.

Merz, Keir Starmer, Macron ve Tusk, geçtiğimiz hafta sonu Kiev’deydi ve Rusya’ya ateşkesin ne zamana kadar imzalanması gerektiğine dair bir ültimatom verdiler. Bu yaklaşımı ne kadar başarılı buluyorsunuz?

Bu her şeyden önce bir çaresizlik ifadesi. Rusya yine yaptırımlarla tehdit edildi. Oysa Batı’nın şimdiye kadarki yaptırım politikası, tüm güçsüzlüğünü ve stratejik yetersizliğini halihazırda ortaya koydu. Berlin’in, Moskova’da bu tür tehditlerin artık ciddiye alınmadığını kabul etmesi gerekiyor.

Ukrayna savaşının çözümü için diplomatik girişimlerde bulunulması gerektiğini savunan az sayıdaki sesten birisiniz. Amacınız nedir?

Benim için önemli olan, eski düşman imgelerinin refleks olarak yeniden canlandırılmaması. Askeri bilimlerden diğer sesler gibi ben de Almanya’nın güvenliği için daha fazla para harcaması gerektiği görüşündeyim. Ancak Baltık ülkelerinde istisnai bir senaryoyu önlemek için büyük ölçüde silahlanma fikrini tamamen yersiz buluyorum. Rusya’nın NATO’ya ne zaman saldırmayı planladığına dair —nisan 2029’da mı, yoksa Polonya istihbaratının iddia ettiği gibi 2026’da mı— yapılan bu tahmin yarışması, ciddi tehdit analizleri değil, hesaplanmış siyasi mesajlardır. İhtiyaç duyulan şey, inandırıcı askeri güç ile diplomatik uzlaşıya hazır olmanın birleşimidir. Kamuoyunda bu kadar baskın olan güvenlik uzmanları, Avrupa’da yeniden istikrarlı bir düzen kurmaya yönelik herhangi bir inandırıcı strateji olmaksızın sadece askeri caydırıcılıktan bahsediyor.

Alman siyasi talk show’larında uzmanlara dair çok tek taraflı bir tablo çiziliyor. Uzmanlık eksikliği mi var, yoksa bu politik olarak mı isteniyor?

Ukrayna savaşında bu uzmanların çoğu hemen her konuda yanıldı. Örneğin Carlo Masala’ya göre Rusya, 2022 yaz sonunda askeri olarak “son demlerini” yaşıyordu. Bilimsel olarak böyle bir tespitten, Rusya’nın şimdi tüm NATO bölgesi için bir tehdit olduğu yönündeki mevcut ifadelere nasıl gelinir?

Şu anda sürekli ekranlarda olan uzmanların neredeyse hiçbiri gerçekten askeri bilimler alanında araştırma yapmadı. Ancak Almanya kendi kendini uzmanlıktan mahrum bıraktı. Örneğin, şu anda askeri tarih alanında sadece tek bir kürsü bulunuyor. Bu epey manidar.

Bu tür yanlış değerlendirmelerin ne gibi et kileri oluyor?

Bu durum, Leopard 2 tanklarının teslimatı tartışmasında açıkça görüldü. Federal hükümet, Batılı tankların Ukrayna’ya “oyun değiştirici” olarak zafere yardımcı olacağını varsayan bu uzmanların değerlendirmeleriyle baskı altına alındı. Ciddi askeri bilim insanlarıyla yaptığım görüşmelerde buna aslında kimse inanmıyordu. Fakat bu tür sesler hiç dinlenmedi. Bu, Alman medyasının da sorumlu tutulması gereken bir sorumsuzluktur. Steinmeier’in “kalibre uzmanları” hakkındaki şikayeti, hükümettekilerin talk show’lardan gelen sürekli baskı karşısındaki hayal kırıklığının bir ifadesiydi.

Rusya’nın NATO’ya saldırmayacağından neden bu kadar eminsiniz?

Rusya’nın Suwałki Koridoru’ndan geçmeyeceği veya Estonya’ya saldırmayacağı konusunda mutlak bir güvence veremem. Ancak Rusya’nın bununla ne gibi bir amacı olabilir? NATO ile nükleer bir çatışmayı provoke etmek mi? Rusya’nın güvenlik hesaplamaları hakkında ne biliyoruz? Putin, 2014’te Kırım’ı zorla ilhak ettiğinde, arka plandaki düşünce muhtemelen Ukrayna’nın bir gecede NATO üyesi olabileceği korkusuydu. Bu, sonuçta onlara 2008’de kamuoyuna açıklanmıştı. Bu gerçekleştiğinde, Moskova’nın NATO ile bir çatışmaya girmeden Ukrayna ile savaşması artık mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla Putin, Kiev’deki iktidar değişikliğinin hemen ardından Kırım ve Donbass’ta harekete geçti. Büyük sorunlardan biri, politikalarımızın diğer devletlerin tehdit algılarını nasıl etkilediği gibi önemli bilimsel bulguları göz ardı etmemizdir. Bunun Putin’in saldırganlığına anlayış göstermekle hiçbir ilgisi yok. Mesele daha çok sağduyulu, stratejik analizdir. Ve bizde bu tamamen eksik.

Friedrich Merz, Ukrayna’ya Taurus seyir füzesi tedarik etmek istiyor. Bazı çevreler bunun Rusya ile doğrudan bir çatışmaya yol açabileceğinden endişe ediyor. Siz bu konuyu nasıl görüyorsunuz?

Merz’in Taurus konusunda bu kadar ileri gitmesine şaşırdım. Şimdi kendini bir çıkmaza soktu. Almanya’nın sonunda Taurus’u Ukrayna’ya teslim edeceğine ikna olmuş değilim. Seyir füzesi Rusya’ya zarar verir, ancak asla savaşın kaderini değiştirmez. Ayrıca Taurus, hâlâ kendi savunmasına inandırıcı bir şekilde katkıda bulunan son silah sistemlerinden biri. Taurus Ukrayna’da kullanılırsa, ülke savunması için ancak kısıtlı bir şekilde kullanılabilir. Kendi güvenliğinin ciddi şekilde tehdit altında olduğunu düşünenler, bu tür sistemleri kesinlikle yurt dışına vermemelidir.

Avrupalılar, Ukrayna müzakerelerinde Trump ve Putin tarafından göz ardı edildiklerini eleştiriyor. Putin’in Avrupalılara çoktan müzakere teklif etmesi gerekmez miydi?

Avrupalıların Ukrayna’ya ve Vladimir Zelenskiy’e verdiği destek, Trump yönetimi altındaki Amerikan desteğinden daha güçlü. Bu nedenle Putin, ABD ile müzakereleri Avrupalılara tercih ediyor; özellikle de ABD düzeyinde bir büyük güç olarak algılanmak istediği için. Angela Merkel, Avrupa’nın bazı kesimlerinin Rusya ile bağımsız ilişkilerini sürdürmesini sağlamıştı, bunun sonucunda Berlin bağımsız bir dış politika izleyebiliyordu. Rusya da Almanlar ve Fransızlarla diyalog halinde kalmaya istekliydi. Ancak tüm bunlar bu savaşla yok oldu: Şimdi Moskova ve Washington, diğer Avrupalıların katılımı olmadan Avrupa’nın düzeni hakkında yeniden konuşuyor. Ve bu feci sonucun yalnızca Trump’ın seçilmesinden kaynaklandığına inananlar, korkarım hiçbir şey anlamamışlardır.

Almanya ve Fransa savaşı önlemek için daha fazlasını yapabilir miydi?

Bu, tarihçileri önümüzdeki on yıllarda meşgul edecek büyük bir soru. Bu felakete yol açan süreci daha iyi anlayabilmemiz için tüm arşivlerin parça parça değil, tamamen açılmasını faydalı buluyorum. Özellikle silah sevkiyatlarını her zaman savunan çevrelerden, Rusya’nın güvenlik çıkarlarını ve ekonomik entegrasyonunu dikkate alan Merkel hükümetinin asıl sorumluluğu taşıdığı sürekli ima edildi. Bana göre bu yanlış bir analiz.

Merkel, Putin’e karşı fazla mı saftı?

Savaşın nasıl çıktığına bakıldığında, savaşın patlak vermesinden önceki aylarda aşırı bir hızlanma görülüyor. Merkezi olan, Avrupa’nın Ukrayna politikası üzerindeki önceki Alman-Fransız tekelinin ortadan kaldırılmasıydı. Bu dönüşün koşulları şu anda tamamen belirsiz; Berlin’deki iktidar değişikliğiyle pek ilgisi yoktu. Sonrasında ne Berlin ne de Paris’in kayda değer bir etkisi oldu. Amerikalılar ve İngilizler ise çok daha fazla etkiye sahipti. Bir tarihçi olarak, bu savaşı olası kılan şeyin, diğer etkenlerin yanı sıra, Merkel politikasının terk edilmesi olduğu tezini savunurum.

Koalisyon hükümetinin dış politikası yoğun eleştirilere maruz kaldı. Yeni federal hükümette bir rota değişikliği gözlemliyor musunuz?

Bunu söylemek henüz zor. Sonuçta, özellikle SPD dış politikada büyük bir değişim geçirdi. Sosyal Demokratlar geleneksel olarak Federal Almanya Cumhuriyeti’nin dış politikasında vatansever olarak adlandırılabilecek pozisyonları daha güçlü bir şekilde savundular; Egon Bahr’ı düşünün, nispeten tutarlı bir şekilde ulusal çıkarları savunduğu için Washington’daki pek çok kişi için kırmızı çizgiydi. CDU ise her zaman transatlantik geleneğe çok daha yakındı. Sonuç olarak, Avrupalılardan kıtayı barışa kavuşturabilecek bağımsız girişimler göremiyorum.

Her iki tarafta da savaş çığırtkanlığı devam ederse, bir noktada Rusya ile NATO arasında doğrudan askeri bir çatışma yaşanmasından endişe ediyor musunuz?

Evet, elbette, durum istikrarsız. Bunun sadece panik yaymak olduğu ve hiçbir savaş tehlikesi olmadığı yönündeki karşı argümanı abartılı buluyorum. Avrupalılar, en geç ağır silahların teslimatıyla bu savaşa büyük ölçüde dahil oldular. Rusya açısından bakıldığında, on binlerce Rus askerinin ölümünden Avrupalılar sorumlu tutuluyor. Bu doğrudan olmasa da dolaylı yoldan savaşa dahil olmaktır. Moskova’da Avrupalılara yönelik öfke elle tutulur düzeyde. Soru şu: Bununla nasıl başa çıkılacak? Kendi bilimsel çıkarlarınıza aykırı olsa bile Rusya ile çatışmayı kalıcı hâle getirmeye mi çalışıyorsunuz? Bundan sonra Avrupa politikasının büyük sorusu bu olacak: Rusya sorunu.

Tarihte defalarca umutsuz gibi görünen durumlar yaşandı ancak bunlar sonuçta barışla noktalandı. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında Ukrayna’da barış için bir şans görüyor musunuz?

Temel olarak, bu kadar yoğunlukla yürütülen çatışmalar, savaşan tarafların düşüncelerinde bir değişikliğe yol açabilir. Ukrayna ihtilafı, sadece kurban sayısının yüksekliğiyle değil, Birinci Dünya Savaşı’nı andırıyor. Belki de sadece umut ediyorum ama burada da kalıcı bir çatışma hâlinde yaşanamayacağının ve yaşanmak istenmediğinin kabul edilebileceğini hayal edebiliyorum. Özellikle Ukrayna toplumu uzun süre kendini Avrupa’dan Rusya’ya bir tür köprü olarak tanımladı. Belki bir gün bu role geri dönme şansı olur. Unutmayalım ki Vladimir Zelenskiy, o dönemde barış vaat ettiği için büyük bir çoğunlukla devlet başkanı seçilmişti. Şimdi ise bir savaş devlet başkanı ve Rusya’nın düşmanı oldu, bu da tarihin trajedisidir.

Dünya Basını

FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Yayınlanma

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.

Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026

ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.

Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.

Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.

Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”

Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.

Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.

Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.

Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.

Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.

Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.

Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.

Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.

AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.

Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.

Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.

Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English