DÜNYA BASINI
FP: İsrail, Gazze muharebesini kazansa bile savaşı kaybedebilir
Yayınlanma

Hamas’ın İsrail’e karşı başlattığı ve İsrail’in de karşılık verdiği saldırıların üçüncü günü geride kalkmak üzere. İsrail savunmasının nasıl hezimete uğradığı tartışılırken ilk şok dalgasını üzerinden atan İsrail, Gazze’ye hedef gözetmeksizin bomba yağdırıyor. Yaşanan felaketin sıcağında, bir süredir ABD’nin İsrail-Filistin politikasına ağır eleştiriler yönelten ABD’li bazı medya organları, okları Washington yönetimine çevirmeye başladı.
Daha önceki yayınlarında iki devletli çözüm modelinin iflas ettiğini, ABD yönetiminin İsrail’e verdiği koşulsuz desteği kesmesi gerektiğini işleyen Foreign Policy, yayınladığı son analizde “bu son trajedi ABD’nin uzun süredir devam eden İsrail-Filistin çatışmasına yönelik politikasının iflasını teyit etti” dedi.
İsrail-Filistin çatışmasının çözümü için ABD’li yöneticilerin ellerine defalarca fırsat geçmesine rağmen, İsrail lobisinin baskılarına boyun eğdiğini hatırlatan FP, Hamas’a son operasyonu nedeniyle yönelen eleştirilerin bir kısmını haklı bulurken bir kısmını da eleştirdi ve “Eğer her iki partiden ABD’li siyasetçiler bu kadar korkak olmasaydı, Hamas’ın eylemlerini haklı olarak kınarlar ancak aynı zamanda İsrail’in Filistinli halka rutin olarak uyguladığı zalim ve yasadışı eylemleri de kınarlardı” dedi.
Analizin tamamını dikkatinize sunuyoruz:
***
İsrail, Gazze Muharebesini Kazansa bile Savaşı Kaybedebilir
Stephen M. Walt
Sürdürülemez bir bölgesel statükoyu korumak için yine topyekûn bir çaba sarf ediliyor.
İsrail ve Hamas arasında yeni bir kan dökme süreci yaşanıyor. Hamas, İsrail’e karşı iyi koordine edilmiş bazı İsrailli asker ve sivillerin kaçırılması ve birkaç sınır yerleşim yerinin geçici olarak ele geçirilmesi de dahil bir füze ve kara saldırısıyla son raundu başlattı. İsrail’in hazırlıksız yakalandığını söylemek hafif kalır ama Başbakan Binyamin Netanyahu İsrail’in şu anda “savaşta” olduğunu ve İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) daha önceki durumlarda olduğu gibi misilleme yaptığını ilan etti.
Tahmin edilebileceği üzere her iki taraf da diğerini suçluyor. İsrail ve destekçileri Hamas’ı, sivillere özellikle rahatsız edici şekillerde kasten saldıran İran destekli acımasız bir terör çetesinden başka bir şey olarak göstermiyor. Filistinliler ve destekçileri sivillere saldırmanın yanlış olduğunu kabul etmekle birlikte İsrail’i Filistinli halk üzerinde apartheid rejimi uygulamakla ve onları on yıllar boyunca sistematik ve orantısız şiddete maruz bırakmakla suçluyor. Ayrıca, Hamas’ın seçtiği yöntemler gayrimeşru olsa bile, uluslararası hukukun mazlum halkların hukuksuz işgale direnmesine izin verdiğine işaret ediyorlar.
Bu şok edici olaydan ne anlamalıyız? Paul Poast’ın aksine ben bu çatışmaları küresel güvenlik düzeninin kötüye gittiğinin bir başka kanıtı olarak görmüyorum. Neden görmüyorum? Çünkü İsrail ile Hamas arasında ilk kez büyük çaplı bir şiddet patlak vermiyor. İsrail, Aralık 2008’de Dökme Kurşun Operasyonu sırasında Gazze Şeridi’ni bombaladı, 2014’te Koruyucu Hat Operasyonu’nda bunu tekrarladı ve ardından Mayıs 2021’de bir kez daha (daha küçük ölçekte) yaptı. Bu saldırılar birkaç bin sivili (belki de dörtte biri çocuk) öldürdü ve Gazze’nin kapana kısılmış nüfusunu daha da yoksullaştırdı, ancak bizi kalıcı ve adil bir çözüme yaklaştırmadı. Bazı İsraillilerin yorumladığı gibi, bu sadece bir “çim biçme” vakasıydı.
Bu son çatışmanın yeni özelliği, Hamas’ın (50 yıl önce 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında Mısır ve Suriye’nin yaptığı gibi) neredeyse tam bir sürpriz yapması ve beklenmedik savaş yeteneklerini göstermesidir. Saldırı İsrail’e daha öncekilerden daha fazla zarar verdi; 700’den fazla İsraillinin öldüğü bildirildi, ölü sayısının artması bekleniyor ve bazı IDF askerleri de dahil belirsiz sayıda kişi esir alındı.
Saldırı İsrail toplumunu açıkça şoke etti. Hükümetin saldırıyı tespit etme ya da önleme konusundaki başarısızlığı Netanyahu’nun siyasi kariyerinin sonu olabilir ve 1973’teki istihbarat başarısızlığı gibi İsrail içinde yıllarca yankılanacak suçlamalara yol açması muhtemel. Ancak Hamas hâlâ İsrail’den çok daha zayıf ve bu savaş iki taraf arasındaki genel güç dengesini değiştirmeyecek. İsrail’in sert bir misilleme yapacağı ve Hamas’ı desteklemeyenler de dahil Gazze ve diğer yerlerdeki Filistinli sivillerin büyük bir bedel ödeyeceği neredeyse kesin.
Hiç kimse bu krizin nereye doğru gittiğini ya da uzun vadeli etkilerinin ne olacağını kesin olarak bilmiyor, ancak burada bazı geçici sonuçlar var. Birincisi, bu son trajedi ABD’nin uzun süredir devam eden İsrail-Filistin çatışmasına yönelik politikasının iflasını teyit etti. ABD’nin bu meseleyi nasıl yanlış ele aldığının ayrıntılı tekrarını yapmanın yeri burası değil (mükemmel açıklamalar için Galen Jackson, Jerome Slater, Sara Roy, Seth Anziska ve Aaron David Miller’ın kitaplarına bakabilirsiniz), ancak Richard Nixon’dan Barack Obama’ya kadar ABD liderlerinin bu çatışmayı durdurmak için defalarca fırsatları olduğunu ve bunu başaramadıklarını söylemek yeterli olacak. Elbette yanlış yönlendirilmiş veya beceriksiz İsrailli ve Filistinli liderlerden bolca yardım aldılar, Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi ve İsrail lobisinin diğer sert unsurlarının güçlü siyasi muhalefetinden bahsetmiyorum bile, ancak bu sadece kısmi bir mazeret. Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi yönetimler, tarafsız bir arabulucu gibi davranmak ve ellerindeki muazzam kozu kullanmak yerine, lobinin baskısına boyun eğdiler, “İsrail’in avukatı” gibi davrandılar, İsrail’e koşulsuz destek verirken Filistinli liderleri ağır tavizler vermeye zorladılar ve İsrail’in gelecekteki Filistin devleti için ayrıldığı varsayılan toprakları yutmak için attığı adımlara onlarca yıldır göz yumdular.
Bugün bile ABD hükümeti İsrail’e para akıtmaya ve onu uluslararası toplantılarda savunmaya devam ederken “iki devletli çözüme” bağlı olduğunu ısrarla vurguluyor. Herkesin bildiği “tek devlet gerçeği” göz önüne alındığında, zavallı Dışişleri Bakanlığı sözcüsü bu eskimiş ve tamamen anlamsız sözü her dile getirdiğinde basın mensuplarının kahkahalara boğulmamasına hâlâ şaşırıyorum. Açıklanan hedefler sahadaki gerçek durumdan bu kadar kopukken neden birileri ABD’nin bu konudaki tutumunu ciddiye alsın ki?
Her zaman olduğu gibi, ABD’nin çatışmalara verdiği resmi yanıt, Hamas’ı “sebepsiz saldırıları” nedeniyle kınamak, İsrail’e kaya gibi sağlam destek vermek ve bunun gerçekleştiği daha geniş bağlamı ve bazı Filistinlilerin güç karşısında güç kullanmaktan başka çareleri olmadığını düşünmelerinin nedenlerini titizlikle görmezden gelmek oldu. Evet, İsrail’in Gazze’ye saldırmak üzere değildi, bu bakımdan dar hukuki anlamda Hamas “kışkırtılmamıştı” ve ön alması haksızdı. Ancak Hamas’ın sivillere özellikle acımasız yollarla kasten saldırma isteği zalimce, savunulamaz ve muhtemelen ters etki yaratacak olsa bile, terimin sağduyulu anlamında -yani Gazze ve başka yerlerdeki Filistinlilerin on yıllardır karşı karşıya kaldıkları koşullara şiddetli bir yanıt olarak- kesinlikle “kışkırtılmıştı”.
Eğer her iki partiden ABD’li siyasetçiler bu kadar korkak olmasaydı, Hamas’ın eylemlerini haklı olarak kınarlar ancak aynı zamanda İsrail’in Filistinli halka rutin olarak uyguladığı zalim ve yasadışı eylemleri de kınarlardı. İsrailli askerler bunları söylüyor ama ABD liderleri söylemiyor. ABD’nin geçmişteki barış çabalarının neden başarısız olduğunu ve dünyadaki pek çok insanın neden artık ABD’yi ahlaki bir yol gösterici olarak görmediğini merak ediyorsanız, işte cevabınızın bir kısmı.
İkinci olarak, bu yeni katliam, uluslararası politikada gücün adaletten daha önemli olduğunu bir kez daha üzücü bir şekilde hatırlatıyor. İsrail, Filistinlilerden çok daha güçlü olduğu ve eylemlerine karşı çıkabilecek ve kendisini kalıcı bir barışı müzakere etmeye zorlayabilecek diğer tarafları (örneğin ABD, Mısır, Avrupa Birliği) kendi tarafına çektiği ya da etkisiz hale getirdiği için Batı Şeria’da genişleyebildi ve Gazze halkını onlarca yıldır bir açık hava hapishanesinde tutabildi.
Yine de bu olay -ve öncesinde yaşanan pek çok çatışma- gücün sınırlarını da ortaya koyabilir. Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir ve güçlü devletler bazen savaş alanında kazansalar da siyasi olarak kaybederler. ABD Vietnam ve Afganistan’daki tüm büyük savaşları kazandı, ancak sonuçta her iki savaşı da kaybetti. Mısır ve Suriye 1973 savaşında ağır bir yenilgiye uğradı ama İsrail’in bu savaşta uğradığı kayıplar, liderlerini (ve Amerikalı destekçilerini) Mısır’ın Sina’yı geri alma arzusunu artık görmezden gelemeyeceklerine ikna etti. Hamas İsrail’i doğrudan bir güç testinde asla yenemeyecektir, ancak saldırısı İsrail’in yenilmez olmadığını ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin etme arzusunun göz ardı edilemeyeceğini trajik bir şekilde hatırlattı. Ayrıca İbrahim Anlaşması’nın ve İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri normalleştirme çabalarının barışın garantisi olmadığını, hatta bu son çatışmayı daha olası hale getirmiş olabileceğini gösterdi.
Bunun sonu nereye varacak? Bunu söylemek zor. Tüm taraflar için en akıllıca hareket, statükoya hızlı bir dönüş yapmak olacaktır: Hamas füze saldırılarını durduracak, ele geçirdiği bölgelerden derhal çekilecek, esir aldığı İsraillileri, İsrail’in gözetimindeki Hamas üyeleriyle takas edilmelerini talep etmeden iade etmeyi teklif edecek ve her iki taraf da ateşkesi kabul edecek. Ardından ABD ve diğerleri adil ve anlamlı bir barış için ciddi, eşitlikçi ve sürekli bir girişim başlatacak. Ancak bu gerçekleşmeyecek: Sonuçta, bu taraflardan herhangi biri en son ne zaman akıllıca ya da ileri görüşlü bir şey yaptı?
Bunun yerine İsrail, Hamas’a taktiksel bir başarı görüntüsü bile vermemek için elinden geleni yapacak ve hatta Hamas’ı Gazze’den sonsuza dek kovmaya çalışacak. ABD hükümeti İsrail ne yapmaya karar verirse versin arkasında duracak. Ilımlılık çağrısı yapan sesler görmezden gelinecek ve intikam, acı ve adaletsizlik döngüsü devam edecek. Uyarmadı demeyin.
İlginizi Çekebilir
-
İsrail, ateşkesten sonra ilk kez Beyrut’u vurdu
-
Meloni, Trump ile Avrupa arasında seçim yapmayı ‘çocukça’ buluyor
-
Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi: Sahil bölgesinde soykırım işlendi
-
ABD, Ukrayna’ya ‘sömürge’ anlaşması teklif etti
-
Rusya, Elon Musk’a Mars görevi için küçük boyutlu nükleer santral teklif etti
-
ABD, Beyaz Baretliler’e mali desteği kesti

İsrail’in en yüksek mahkemesi Netanyahu’yu durdurabilir mi?
Bibi’nin iki üst düzey yetkiliyi görevden alma hamlesinin ardından büyük hesaplaşma kapıda.
David E. Rosenberg / FP
Önümüzdeki haftalarda, İsrail demokrasisinin geleceğiyle ilgili büyük bir mücadele yaşanacak. Demokratik normları ve hukukun üstünlüğünü temsil eden tarafın bu mücadeleyi kazanacağının hiçbir garantisi yok.
Bir tarafta, devletin diğer organları zayıflatma ve sadık isimleri öne çıkarma hedefiyle geçen hafta iki kilit İsrailli yetkiliyi görevden almaya çalışan Başbakan Binyamin Netanyahu var. Diğer tarafta ise Yüksek Mahkeme yer alıyor. Teorik olarak Netanyahu’nun gündeminin bazı bölümlerini engelleme gücüne sahip olan mahkeme, pratikte ise kararlarını tanımamaya kararlı ve yetkilerini aşındırmaya çalışan bir hükümetle karşı karşıya.
Bu anayasal bir çıkmaza dönüşürse, Netanyahu’nun iktidara dönüşünden bu yana İsrail’i sarsan sokak protestoları yeniden alevlenebilir. Ülkeye dair genellikle temkinli açıklamalarda bulunan bazı etkili İsrailliler bile olası bir iç savaş konusunda uyarıyor.
Bu krizi tetikleyen olaylar, hükümetin son günlerde peş peşe aldığı iki karar oldu: İç güvenlik teşkilatı Şin-Bet’in Direktörü Ronen Bar’ın görevden alınması ve Başsavcı Gali Baharav-Miara’nın görevden alınma sürecinin başlatılması. Netanyahu, Bar’a olan güvenini kaybettiğini ve onu görev için “fazla yumuşak” bulduğunu belirterek kararı savundu. Adalet Bakanı Yariv Levin ise uzun süredir görevden almak istediği Baharav-Miara’yı “uygunsuz davranış” ve hükümetle “önemli ve uzun süredir devam eden görüş ayrılıkları” nedeniyle hedef aldı.
Hem Şin-Bet Direktörü hem de Başsavcı, hükümet tarafından atanan isimler olsa da onları görevden almak basit ve kolay bir prosedür değil.
Normal koşullarda, Şin-Bet Direktörü’nün görevden alınması idari hukuk çerçevesinde ele alınır; kararın gerekçelendirilmesi ve “makul” bulunması gerekir. Başsavcı ise ancak bir danışma komitesi kararıyla görevden alınabilir.
Ancak şu anda koşullar normal değil. Yasal düzenlemeler, hükümetin hem hukuki hem de ahlaki kurallara bağlı kalacağı varsayımıyla hazırlanmıştı. Netanyahu’nun geçmişteki hükümetleri de dahil önceki hükümetler de bu yetkililerle anlaşmazlıklar yaşanmıştı, fakat hiçbir zaman görevden alma yoluna gidilmemişti.
Ancak Netanyahu, tıpkı ABD Başkanı Donald Trump gibi, gücüne sınır koyan bu mekanizmalardan rahatsızlık duyuyor ve siyasi rakiplerini hedef almaktan geri durmuyor. Ve yine Trump gibi Netanyahu da liderlerinin iktidar hırsını kendi toplumlarını yeniden şekillendirmek için kullanan ideologların yardım ve desteğini alıyor.
Baharav-Miara, Yüksek Mahkeme’yi ve yargı organının diğer kurumlarını zayıflatacak “yargı reformu” projesi dahil hükümetin anayasaya aykırı olduğunu düşündüğü eylemlerini ısrarla reddettiği için bir engel olarak görülüyor.
Bar ise normalde hükümetin hedefi olmayacak bir güvenlik bürokratıydı. Ancak Şin-Bet’in görevleri arasında İsrail demokrasisini korumak ve ulusal güvenliğe yönelik tehditleri araştırmak da bulunuyor. Bu görevler onu hükümetle karşı karşıya getirdi.
İsrail’de “devlete sızma” tartışması: “Dün vatan haini ilan ettiniz yarın idam edersiniz”
Netanyahu hükümetinin demokratik normlara karşı açtığı savaş, Baharav-Miara ve Bar’ı görevden alma girişiminden çok önce başlamıştı. İlk adım, 2022 sonunda hükümetin kurulmasının hemen ardından Levin’in yargıyı siyasetin kontrolüne almayı hedefleyen kapsamlı “yargı reformu” planını açıklamasıyla atıldı. Bu reform girişimi, geniş çaplı sokak protestoları, Yüksek Mahkeme’nin iptal kararları ve 2023 Ekim’inde yaşanan Hamas saldırısıyla birlikte rafa kalktı.
Ancak hükümetin yargı reformunu yeniden gündeme getirmeyi beklediği açıktı. Levin uzun süredir yargıyı “yozlaşmış ve solcu” olmakla suçluyor. Hükümetin aşırı sağcı ve dindar ortakları ise Yüksek Mahkeme’yi, İsrail’i daha dindar ve muhafazakâr bir topluma dönüştürme çabalarının önündeki en büyük engel olarak görüyor.
Netanyahu bu görüşleri paylaşmasa da yargı reformu sayesinde hakkında devam eden yolsuzluk davalarından sıyrılma ihtimali vardı. Protestolar, davalar ve savaşın baskısıyla, zamanla o da aşırı sağın bürokratları düşman olarak gören önermesini yavaş yavaş kabul etmeye başladı. Netanyahu eskiden “derin devletin” kendisini yıkmaya çalıştığına dair iddiaları sosyal medyadaki destekçilerine bırakırdı şimdi artık bu ifadeleri bizzat kendisi de kullanıyor.
Netanyahu, Trump’ın izinde: Yargıya ‘derin devlet’ suçlaması
Yargı reformunu yeniden başlatmak için uygun zaman geçen sonbaharda geldi. Hamas, Hizbullah ve İran’a karşı savaşlarda İsrail üstün görünse de savaş atmosferi sokak protestolarını bastırmak için yeterince yoğun bir ortam sağladı. Ayrıca Trump’ın yeniden iktidara gelişiyle birlikte, Beyaz Saray artık demokratik olmayan adımlara ses çıkarmayacaktı.
Ancak bu kez hükümet, yeni protestolara yol açma olasılığı daha düşük olan kademeli bir yaklaşımı tercih etti. Bu ay başında, Meclis yargıçları disiplin altına alan kurulun kontrolünü koalisyon milletvekillerine devreden bir yasayı onayladı. Yargıç atamalarını siyasallaştıracak bir başka yasa tasarısı da şu an Meclis’te. Son adımlar ise Şin-Bet Direktörü ve Başsavcının görevden alınması oldu.
Bu siyasi mücadele, Yüksek Mahkeme’de görülecek görevden alma davalarının arka planını oluşturacak. Ancak davaların içeriği, teknik olarak “çıkar çatışması” olup olmadığı sorusu etrafında şekillenecek.
Bar yönetimindeki Şin-Bet, Netanyahu’nun ofisinden sızdırıldığı iddia edilen gizli belgeler ile Katar’dan Netanyahu’ya yakın kişilere yapılan ödemeleri araştırıyordu. Ayrıca polis teşkilatına aşırı sağcı örgütlerin sızmasını da araştırdığı ortaya çıktı. Muhalifler, Netanyahu’nun Bar’ı görevden almasının yasal açıdan gerekçelendirilebilir görünse de asıl amacının bu soruşturmaları durduracak bir ismi atamak olduğunu savunuyor. Bu nedenle yargı müdahale etmeli.
Aynı durum başsavcı Baharav-Miara için de geçerli. Kendisi, Netanyahu’nun yolsuzluk, rüşvet ve güveni kötüye kullanma suçlamalarıyla yargılandığı davanın başsavcısı. Şu sıralar Netanyahu haftada iki kez Tel Aviv’deki mahkemede ifade veriyor. En azından teoride, sadık bir kişinin bu pozisyonda olması İsrail liderinin mahkumiyetten kaçmasını kolaylaştırabilir.
Yüksek Mahkeme, şimdiden Bar’ın görevden alınmasını durduran geçici bir tedbir kararı aldı ve konuyla ilgili temyiz başvurularını 8 Nisan’da dinleyecek. Mahkeme dört farklı karar verebilir: Temyiz başvurularını tamamen reddedebilir, hükümete kararını yasal çerçeveye uygun şekilde yeniden düzenlemesini emredebilir, Bar’ın birkaç ay içinde istifa etmesini öngören bir uzlaşma önerebilir ya da görevden alma kararını tamamen iptal edebilir. Sonuncusu olursa, büyük bir çatışma başlayacak demektir.
Yüksek Mahkeme Baharav-Miara’nın görevden alınmasına müdahale etmese bile süreç normalde aylar sürecek. Önce hükümetin oluşturduğu bir komitenin karar vermesi gerekiyor. Ancak hükümet, bu süreci hızlandırmak istiyor. Levin, Baharav-Miara’ya istifa etmesi yönünde baskı yapıyor ve son iki yıldır ona yönelik yıpratma kampanyasını sürdürüyor.
Yüksek Mahkeme harekete geçecek mi? Mahkeme Başkanı Isaac Amit kararlı bir isim ve Bar davasına bakan üç kişilik heyet hükümet aleyhine karar verme ihtimali yüksek olan daha liberal yargıçlardan oluşuyor. Öte yandan, Netanyahu, Levin ve hükümet üyeleri uzun süredir mahkemeyi itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Onlara göre mahkeme tarafsız olmadığı gibi hükümeti yargılama hakkına da sahip değil. Levin, Amit’in ocak ayında mahkeme başkanı olarak atanmasına karşı çıktı ve o zamandan beri onu boykot ediyor.
Normal şartlarda, Yüksek Mahkeme’nin kararı, ne kadar tatsız olsa da hükümet için bağlayıcı. Ancak bu kez hükümet kararları tanımama sinyalleri veriyor. Geçici tedbir kararının ardından bazı bakanlar, nihai kararın da tanınmayabileceğini açıkladı. Mahkemeyi ya geri adım atmaya zorlayacaklar ya da müdahil olmaktan caydıracaklar.
Bu durumda, hükümet ile yargı arasındaki güç dengesi İsrail halkı tarafından belirlenecek. Eğer anketler doğruysa, halk “derin devlet” argümanına inanmıyor. Yüksek Mahkeme’ye hükümetten daha fazla güveniyor. Geçen hafta sonu ülke genelinde 100 binden fazla kişi Bar’ın görevden alınmasına karşı protesto gösterileri düzenledi.
Ancak bu protestoların etkili olması için çok daha büyük ve uzun süreli olması gerekiyor. Bu da garanti değil. Gazze’deki savaşın yeniden alevlenmesi, aşırı sağcı Itamar Ben-Gvir’in hükümete dönüşü ve protestolara karşı sert polis müdahaleleri, 2023’teki gibi kitlesel protestoların tekrarını zorlaştırabilir. Aylar süren savaşlar ve krizlerin ardından, halk artık yorgun olabilir. Netanyahu’nun umudu da tam olarak bu.
DÜNYA BASINI
Batı medyası ve siyasetinden temkinli İmamoğlu değerlendirmeleri
Yayınlanma
4 gün önce24/03/2025
Yazar
Harici.com.tr
İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından Batı medyası ve siyasetinden ardı ardına değerlendirmeler geliyor.
Medyadaki değerlendirmeler, büyük oranda “jeopolitik dönüşümlerin” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a açtığı fırsat pencereleri ile ilgili.
Örneğin Politico’da ‘Erdoğan demokratik muhalefeti bastırmak için jeopolitik bir fırsat yakaladı’ başlıklı haberde, “Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yıllarını demokrasiyi aşındırmak, muhalefeti bastırmak ve ülkenin ordu ve kamu hizmetlerini tasfiye etmekle geçirdi. Şimdi de Türkiye Cumhuriyeti’nin laik kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasını gömmek için bu jeopolitik anı seçmiş gibi görünüyor,” deniyor.
Analizde, Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff’un Tucker Carlson’a verdiği mülakatta söylediklerine referans veriliyor. Witkoff, geçen hafta Carlson’a verdiği beyanda, iki lider arasında kısa süre önce gerçekleşen telefon görüşmesini “harika” ve “dönüm noktası niteliğinde” olarak nitelendirmişti.
Bloomberg: Erdoğan, NATO’nun Türkiye’ye olan ihtiyacı nedeniyle tutuklamaya ses çıkmayacağına güveniyor
Bloomberg’de yer alan ‘Erdoğan dünyanın Türkiye’deki kargaşayı görmezden geleceğine güveniyor’ başlıklı değerlendirmede ise, İmamoğlu’nun hapse atılmasının ardından Erdoğan’ın, “NATO müttefiklerinin Türkiye’ye, demokrasi kavgasından daha fazla ihtiyaç duyduklarına güvendiğini” öne sürüyor.
Analizde, “Türkiye Cumhurbaşkanı ve NATO’nun en büyük ikinci ordusunun komutanı, dünyanın kendisine, ülkenin demokrasisi için verilen mücadeleye katılma ihtiyacından daha fazla ihtiyaç duyduğuna güveniyor. ABD ve Avrupa güvenlik sorunlarıyla meşgulken, Erdoğan kendisini Ukrayna’dan Orta Doğu ve Afrika’daki çatışma bölgelerine kadar kilit bir güç simsarı olarak konumlandırdı,” deniyor.
Bloomberg, Avrupa başkentlerinden gelen birkaç itiraz dışında, İmamoğlu’nun tutuklamasının ardından uluslararası tepkinin yokluğunun dikkat çekici olduğuna işaret ediyor.
Yazıda, “Erdoğan muhtemelen Türkiye’nin artan stratejik öneminin demokratik eksikliklerinden daha ağır bastığını hesapladı. Yatırımcılar Türk varlıklarını terk ederken ve yabancı parayı ülkeye geri getirme yolunda son dönemde kaydedilen ilerlemeyi geri alma riskini taşırken bile, bu şimdiye kadar siyasi olarak karşılığını veren bir bahis,” ifadeleri kullanıldı.
Ekonomi yayını, özellikle Ukrayna’daki savaşın Avrupa’yı, Türkiye’ye giderek daha fazla bağımlı hale getirdiğini ileri sürüyor.
Economist: Geriye otokrasiye yakın bir yönetim kaldı
Ünlü ekonomi dergisi Economist ise İmamoğlu’nun tutuklanmasını ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan rakibini hapse attı ve Türkiye’nin demokrasisini tehlikeye attı’ başlığıyla verdi.
“Türkiye geri dönüşü olmayan bir noktaya yaklaşıyor,” iddiasında bulunan dergi, her şeye rağmen Türkiye’deki seçimlerin ‘çoğunlukla serbest’ kaldığını, ama İmamoğlu’nun tutuklanması ile birlikte “geriye çıplak otokrasiye yakın bir yönetim kaldığını” öne sürdü.
Tutuklamaların Türkiye’nin on yılı aşkın bir süredir gördüğü en büyük protestolara yol açtığına işaret eden Economist, protestolardaki gözaltıları ve polis şiddetini de sayfalarına taşıdı.
Euractiv: Erdoğan jeopolitik değişimi değerlendirerek zamanını iyi seçti
Euractiv’de yer alan değerlendirmede de, “İç siyasi çalkantılara rağmen, Ankara’nın AB ile daha yakın ilişkiler kurması ve bloğun savunma fonlarına erişim kazanması için daha iyi bir zamanlama olamazdı,” deniyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘zamanını iyi seçtiğini’ savunan Euractiv, ‘içeride demokratik muhalefeti bastırmak ve dışarıda jeopolitik puan toplamak için jeopolitik değişimi değerlendirdiğini’ yazıyor.
Bir süredir AB-Türkiye ilişkilerinin gergin seyrettiğini hatırlatan Euractiv, ABD’nin Kıta’dan çekilme işaretleri vermesi ve Rusya ile ilişkileri düzeltmek istemesi birlikte büyük bir silahlanma hamlesi başlatan Avrupa’da Türkiye’ye bakışın değişmeye başladığına işaret ediyor.
Bazı AB diplomatlarına göre ABD Başkanı Donald Trump’ın dönüşü ve jeopolitik değişimler Kıta’da Ankara ile daha yakın ilişkilere bakış açısını değiştirdi.
‘Brüksel’de Türkiye’nin benzer düşünen bir ortak ve müttefik olduğu söyleniyor’
Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’nin, Avrupa’daki güvenlik zirvelerine giderek daha fazla katılmaya başladığını ve üst düzey yetkililerin de bu konuya ilgi duyduklarını açıkça ifade ettiğini vurgulayan Euractiv, “Brüksel’deki iktidar koridorlarında tekrarlanan bir söylem, Türkiye’nin benzer düşünen bir ortak ve müttefik olduğu ve uzun vadeli güvenlik çıkarlarının birkaç kişinin kısa vadeli çıkarlarının önüne geçmesi gerektiği yönünde,” diye yazıyor.
Ankara’nın, Avrupa’nın savunma planları için kendisine ihtiyaç olduğunu çok iyi anladığını savunan yayın, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin de Erdoğan ile daha yakın işbirliği için AB nezdinde lobi yaptığını aktarıyor.
Yazıda şunlar söyleniyor:
“Türkiye’nin stratejik coğrafi konumu, Karadeniz’den Akdeniz’e ulaşımı sağlayan önemli bir nakliye ve ticaret yolu olan ve savaşın ilk günlerinde Rus savaş gemilerine kapatmakta tereddüt etmediği İstanbul Boğazı’nın kontrolünde kilit rol oynuyor. Gelecekte Avrupa savaş gemilerinin Karadeniz’e erişimine ihtiyaç duyulması halinde, anahtar Ankara’nın elinde olacak. Yerli Kırım Tatarlarının Osmanlı İmparatorluğu ile bir dizi tarihi bağı olan Kırım Yarımadası’nda kalıcı bir Rus varlığı Ankara’nın çıkarına olmayabilir.”
Euractiv’e konuşan AB yetkililerine göre Türk askeri teçhizatı, blok dışından temin edilebilecek en ucuz seçenekler arasında yer alıyor ve Ukrayna ve Azerbaycan da dahil olmak üzere savaş bölgelerinde sahada test edildi.
‘AB, Türk askerine Ukrayna’da güveniyor’
Yine habere göre, Gelecekte Ukrayna’da yapılacak bir barış anlaşmasında Avrupalı barış gücü askerlerinin ateşkesi sağlaması halinde Türkiye’nin askeri gücü de işe yarayabilir.
AB savunma fonlarına erişim konusunda, giderek artan sayıda AB diplomatı, Avrupa’nın ‘gerçekleri görmesi’ ve ABD’ye bağımlılığının yerini alacak ortak tabanını genişletmesinin sadece bir zaman meselesi olduğuna inanıyor.
Bir AB diplomatı, AB’nin “bir noktada, hızlı bir şekilde yeniden silahlanma konusunda ciddiysek bu ülkelere ve endüstrilerine ihtiyacımız olduğu konusunda pragmatik bir durum değerlendirmesine varması gerektiğini” söyledi. Euractiv’e göre bu görüşler Brüksel’de giderek daha fazla yankı buluyor.
Bir AB yetkilisi, Fransa’nın savunma konusundaki ‘Avrupalı Satın Al’ rağmen, savunma konusunda Türkiye gibi tüm bu ülkelere yaklaştıklarını söyledi.
Avrupa’nın yeni silahlanma fonuna AB dışından katılım için, üçüncü ülkelerin AB ile savunma anlaşması imzalaması gerekiyor. Öte yandan böyle bir savunma anlaşması için ‘nitelikli çoğunluk’ yeterli olduğundan, Kıbrıs ve Yunanistan’ın itirazlarına rağmen Brüksel ile Ankara arasında böyle bir anlaşmanın imzalanmasının önünde engel yok.
Bu hafta başında masaya yatırılan ve üye devletler tarafından şartları daha da sıkılaştırmak ya da gevşetmek üzere değiştirilebilecek olan taslak metne göre, ikinci anlaşma doğrudan üçüncü ülke ile Avrupa Komisyonu arasında imzalanacak.
Bazı AB diplomatlarına göre, Türkiye’de dengeler değişirse, Polonya’nın AB dönem başkanlığı daha hızlı bir anlaşma için oybirliği arayışından vazgeçebilir.
Yine Euractiv’e göre, Türkiye’nin Rusya’ya karşı Batı’yla aynı safta yer almak arasında ince bir ipte yürümesi ikinci derecede önemli bir mesele gibi görünüyor.
Scholz’un İmamoğlu tepkisine rağmen Berlin, Ankara ile yakın savunma işbirliği istiyor
Dolayısıyla, özellikle Almanya’dan gelen bazı tepkilere rağmen, İmamoğlu’nun tutuklanmasına yönelik Kıta’dan gelecek tepkilerin genellikle “görmezden gelmek” olacağına vurgu yapılıyor.
Dahası, Almanya Şansölyesi Olaf Scholz’un sert eleştirilerine rağmen, Alman yetkililer Berlin’in daha yakın bir savunma işbirliğinin önünde durmayacağını vurgulamakta gecikmedi. Fransız Elysee yetkilileri ise kamuoyu önünde yorum yapmaktan kaçındı.
Üst düzey AB yetkilileri Türk yetkilileri demokratik standartlara uymaya çağırırken, “temel haklara saygı ve hukukun üstünlüğünün AB’ye katılım süreci için elzem” olduğunu belirttiler fakat AB liderlerinin çoğunluğu sessiz kaldı.
Bazı AB diplomatları, stratejik gereklilikler lehine konuyu görmezden gelebileceğine inanıyor. Fakat diğer alanlarda AB-Türkiye ilişkilerinin yakınlaşması konusunda yaşanan siyasi tıkanıklık farklı görünüyor.
Görüşmeler hakkında bilgi sahibi olan kişiler, Ankara’nın yıllardır iki temel talebi olan AB-Türkiye Gümrük Birliği’nin modernizasyonu ve vize serbestisinin, ‘reform eksikliği’ nedeniyle ilerleme ihtimalinin çok düşük olduğunu söylüyor.
DÜNYA BASINI
İmamoğlu’nun tutuklanması Batı basınında yankı buldu
Yayınlanma
5 gün önce23/03/2025
Yazar
Harici.com.tr
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması Batı basınında geniş yankı buldu. Pek çok Batılı yayın kuruluşu, tutuklamanın Türkiye’deki ‘demokrasi ilkeleri üzerindeki endişeleri artırdığını’ ve siyasi motivasyon taşıdığını ileri sürdü. Batı basını, Türkiye genelinde İmamoğlu’na destek gösterilerini ve uluslararası kuruluşların tepkisini de haberleştirdi.
Batı basını, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına geniş yer ayırarak, Türkiye’nin “demokratik ilkelerine dair endişeleri ve tutuklamanın potansiyel siyasi nedenlerini” ele aldı
The Times (Birleşik Krallık): Gazetenin bir köşe yazısında, İmamoğlu’nun tutuklanması ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1999’daki hapis cezası alması arasında paralellikler kuruldu. Yazıda, Erdoğan’ın önde gelen siyasi rakibi İmamoğlu’na karşı mevcut eylemlerinin, Erdoğan’ın daha önceki demokratik vaatlerinden uzaklaşmayı yansıttığı öne sürüldü.
The Guardian (Birleşik Krallık): The Guardian, İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından Türkiye genelinde yayılan geniş çaplı protestoları haberleştirdi. Gösterilerin “demokrasi, hukuk devleti ve eşit haklar için daha geniş bir harekete dönüştüğünü” yazdı. Makale, Birleşmiş Milletler (BM) ve ABD gibi kuruluşlardan gelen cılız tepkilerle uluslararası yanıtın sınırlı kaldığına da dikkat çekti.
Associated Press (ABD): Associated Press, İmamoğlu’nun yolsuzluk suçlamalarıyla tutuklanmasına yol açan hukuki süreci ele aldı. Tutuklamanın yaklaşan seçimler öncesinde gerçekleştiği zamanlamasına ve Türkiye’nin siyasi ortamı üzerindeki potansiyel etkisine dikkat çekti. Haber, muhalefet figürlerinden ve uluslararası kuruluşlardan gelen tutuklamanın siyasi çıkarımlarını eleştiren yorumlara da yer verdi.
Euronews (Avrupa): Euronews, İstanbul ve diğer şehirlerdeki kitlesel protestoları detaylı bir şekilde aktardı. Protestocuların gösteri yasaklarına ve yol kapatmalara karşı gelmesini vurguladı. Haber, “protestocular arasında tutuklamanın Erdoğan’ın ana rakibini saf dışı bırakmak için siyasi amaçlı olduğu” algısının yaygın olduğunu belirtti.
El País (İspanya): El País, İmamoğlu’nun geçici tutukluluğuna yol açan yargı sürecini haberleştirdi. Muhalefetin tutuklamayı 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde bir rakibi ortadan kaldırma amaçlı siyasi bir girişim olarak gördüğünü kaydetti.
Die Welt (Almanya): Die Welt, mahkemenin İmamoğlu’nu tutuklama kararını ve ardından başlayan kitlesel protestoları haberleştirdi. İmamoğlu’nun asılsız ve iftira niteliğinde olduğunu ifade ederek reddettiği teröre destek iddialarına da değindi.
Diğer yandan Avrupa Komisyonu: Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, İmamoğlu’nun tutuklanmasından derin endişe duyduğunu ifade etti.
Von der Leyen, Ankara’ya özellikle seçilmiş yetkililerin hakları olmak üzere “demokratik değerleri koruma yükümlülüğünü” hatırlattı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) ise kararı “adaletin trajedisi” ve demokratik sürece yönelik bir saldırı olarak kınadı.
Kuruluş, tutuklamanın “İstanbul seçmenlerinin seçtikleri temsilciden mahrum bırakılarak haklarının ihlal edildiğini” savundu.

Tutuklanmasına rağmen Filipinler’deki ara seçimlerde yarışacak olan Duterte’ye destek artıyor

Güney Koreli şirketler Rusya’ya dönmek istiyor

İsveç’ten Soğuk Savaş sonrası en büyük savunma harcaması artışı

İsrail, ateşkesten sonra ilk kez Beyrut’u vurdu

AB’den vatandaşlara savaş uyarısı: 3 günlük erzak hazırlayın
Çok Okunanlar
-
GÖRÜŞ2 hafta önce
Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 1
-
GÖRÜŞ2 hafta önce
Suriye federasyona mı gidiyor?
-
GÖRÜŞ2 hafta önce
Avrupa’nın ABD ile ilişkileri stratejik bağımlılıktan stratejik özerkliğe dönüşüyor
-
DİPLOMASİ2 hafta önce
İngiltere, Ukrayna’ya binlerce asker göndermeye hazırlanıyor
-
AVRUPA2 hafta önce
Alman partilerinin ‘savaş’ anlaşması borsayı uçurdu
-
ORTADOĞU2 hafta önce
Witkoff’un yeni ateşkes önerisine Hamas’tan itiraz
-
DÜNYA BASINI1 hafta önce
Ekrem İmamoğlu’na gözaltı dünya medyasının gündeminde
-
AMERİKA2 hafta önce
BlackRock Avrupalı şirketlerin hisselerini topluyor