Bizi Takip Edin

Asya

Cammu ve Keşmir: Yarım asırlık çatışmanın tarihi

Yayınlanma

Hindistan ile Pakistan arasında on yıllardır süren Cammu ve Keşmir anlaşmazlığı, bölgenin statüsü konusundaki belirsizlik ve sık sık yaşanan çatışmalarla devam ediyor. Son olarak 22 Nisan 2025’te yaşanan ve 26 turistin ölümüne yol açan saldırı, iki nükleer güç arasındaki gerilimi yeniden tehlikeli bir boyuta taşıdı ve Hindistan’ın İndus Suları Anlaşması’nı askıya almasına neden oldu.

Hindistan ile Pakistan arasında on yıllardır devam eden Cammu ve Keşmir sorunu, 22 Nisan 2025’te Pahalgam kentinde 26 turistin Direniş Cephesi adlı bir grup tarafından öldürülmesiyle yeniden alevlendi. Yeni Delhi, bu örgütü ABD, Rusya, Hindistan ve diğer bazı ülkelerde terör örgütü olarak tanınan ve yasaklanan Pakistan merkezli Leşker-i Tayyibe’nin bir kolu olarak görüyor. Saldırının ardından Hindistan, Pakistan ile 1960’ta imzalanan ve 1965 ile 1971’deki savaşları atlatan İndus Nehri sularının paylaşımına ilişkin anlaşmayı askıya aldı ve iki ülke arasındaki tek kara sınır kapısını kapattı.

Hindistan altkıtasının kuzeybatısında, Himalayalar ve Tibet’in eteklerinde yer alan Cammu ve Keşmir, 1846’dan itibaren ayrı bir prenslik iken, 1947’den bu yana Hindistan ve Pakistan arasında bir anlaşmazlık konusu oldu. İki ülke, Cammu ve Keşmir için 1947-1948, 1965 ve 1971 yıllarında üç kez savaştı, 2003’ten beri kırılgan bir ateşkes yürürlükte olsa da bölgenin statüsü hâlâ çözüme kavuşturulamadı. Ekim 2019’a kadar Hindistan’ın kontrolündeki Cammu ve Keşmir eyalet statüsündeyken, daha sonra Cammu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere iki birlik toprağına bölündü.

Cammu ve Keşmir’in Hindistan kontrolündeki bölümünde ayrılıkçı eğilimler güçlü olup, 1980’lerin sonlarından itibaren bölgenin kendi kaderini tayin hakkını veya Pakistan’a katılmasını savunan muhalif ve terörist gruplar faaliyet gösteriyor. Yeni Delhi, İslamabad’ı düzenli olarak bu gruplara maddi ve mali destek sağlamakla suçluyor.

Bölgenin coğrafi yapısı ve nüfusu incelendiğinde, Cammu ve Keşmir’in 222 bin 236 kilometrekarelik bir alana sahip olduğu ve 2011 nüfus sayımına göre 12 milyon 541 bin 302 kişilik bir nüfusa ev sahipliği yaptığı görülüyor. Bölge, etnik ve dini açıdan birbirinden oldukça farklı üç bölgeden oluşuyor: Keşmir Vadisi sakinlerinin yüzde 97,2’si Sünni Müslüman iken Hindular (Keşmirli Brahman Panditler) yüzde 2’den az. Cammu’da Dogri dilini konuşan Hindular (yüzde 65 civarında) çoğunlukta olmakla birlikte önemli bir Sünni nüfus (yüzde 35 civarında) da bulunuyor. Ladakh’ta ise nüfusun yaklaşık yüzde 47’si Şii (çoğunlukla Kargil bölgesindeki Baltiler), yaklaşık yüzde 46’sı ise Budist (çoğunlukla Leh bölgesindeki Ladakhlılar). Cammu ve Keşmir, nüfusunun yüzde 72,5’inin köylerde yaşadığı, ağırlıklı olarak kırsal bir bölge. Sakinlerinin neredeyse üçte ikisi doğrudan veya dolaylı olarak tarımla uğraşıyor; pirinç, mısır, buğdayın yanı sıra meyve, kuruyemiş, çiçek, safran yetiştiriciliği ve ünlü Keşmir keçileri de dahil olmak üzere koyun ve keçi yetiştiriciliği yapıyor.

Cammu ve Keşmir’in fiili bölünmüşlüğü

Keşmir’in kontrolü fiilen dört eşitsiz parçaya bölünmüş durumda. Eski prensliğin 1846 sınırlarındaki topraklarının yüzde 45,6’sı Hindistan tarafından kontrol ediliyor; bu alanlar Cammu, Keşmir Vadisi (Keşmir) ve Ladakh’ın bir kısmını içermekte olup, Keşmir’in güney ve güneydoğusunda yer alıyor. 2019’a kadar 22 ilçeden oluşan Cammu ve Keşmir eyaletini oluşturan bu bölgeler, daha sonra Cammu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere iki birlik toprağına ayrıldı. Bunlardan ilki olan Cammu ve Keşmir, idari olarak 20 ilçeye (Cammu ve Keşmir’de onar ilçe) bölündü. Eski eyaletin diğer iki ilçesi ise 2019’da Ladakh birlik toprağını oluşturdu. Bölgenin üçte biri (78 bin 114 km²) Pakistan tarafından tutuluyor; bunlar Azad Keşmir (Özgür Keşmir) ve Gilgit-Baltistan olup, bölgenin kuzey ve kuzeydoğusunda yer alıyor. Geriye kalan yüzde 19,2’lik kısım ise Çin’in kontrolünde. Pekin, iki bölgeyi kontrol ediyor: Ladakh’ın kuzeydoğusundaki Leh’te bulunan ve ÇHC’nin 1962’den beri kontrol ettiği Aksay Çin (37 bin 555 km²) ve Mart 1963’te Pakistan tarafından Çin’e devredilen 5 bin 180 km²’lik Şaksgam Vadisi.

Cammu ve Keşmir’in tarihi, 1346’ya kadar Hint hanedanları, 1819’a kadar Müslüman hanedanlar tarafından yönetildi, ardından bölge Sih Pencap’ının kontrolüne geçti. 1845-1846 yıllarında İngilizler bu bölgeyi Sihlerden aldı. Mart 1846’da Dogra halkından Cammu Prensliği racası Gulab Singh, Rajput Dogra hanedanından, Keşmir Vadisi’ni İngilizlerden 7,5 milyon rupi fidye ve yıllık sembolik bir at, 12 Keşmir keçisi ve üç çift Keşmir şalı vergisi karşılığında satın aldı. Bundan önce Ladakh (1834’te) ve Baltistan (1840’ta) bölgelerini de kendine bağladı, ölümünden sonra ise 1860’a kadar Gilgit de tabi kılındı. Böylece, Britanya Hindistanı, Rus İmparatorluğu ve Çing Çin’i arasında bir tampon bölge olarak görülen çok etnikli ve çok dinli bir prenslik kuruldu. Cammu’da Dogra Hinduları çoğunluktayken, Keşmir’de Sünni Müslümanlar (çoğunlukla Keşmirliler), Tibet Ladakh’ında ise Budistler ve Şii Müslümanlar hakimdi. Yeni devlet oluşumunda Dogra Hinduları yönetici sınıfı oluşturmuş ve Keşmirli Brahmanlara dayanırken, Müslüman nüfus (prensliğin yüzde 85’i) ayrıcalıksız çoğunluk konumuna düşürüldü, çeşitli vergilere ve angaryalara tabi tutuldu. 20. yüzyılın ilk yarısında, Müslüman çoğunluğun kültürel ve siyasi haklarını savunan ilk örgütler kuruldu, yerli aydınlar arasında “azadi” (özerklik) ve Sufi İslam’ın ve daha az ölçüde Keşmir Şivacılığı’nın etkisiyle şekillenen özel bir bölgesel Keşmir kimliği olan “Keşmiriyat” fikirleri yayıldı. Temmuz 1931’de prenslik polisinin 20’den fazla silahsız Müslümanı öldürdüğü olaylar, Müslümanların toplumsal ve siyasi seferberliğinin katalizörü oldu. 1940’ların başına gelindiğinde, Keşmir Vadisi’ndeki siyasi örgütler arasında Keşmir milliyetçiliği pozisyonunu savunan Ulusal Konferans başrolü oynadı. Aynı zamanda, Cammu, Punch ve Mirpur Müslümanları, gelecekteki Pakistan’a katılmaya çok daha fazla eğilimli bir parti olan Müslüman Konferansı’nı destekledi.

Ağustos 1947’de Britanya Hindistanı’nın Hindistan ve Pakistan olarak iki bağımsız devlete bölünmesinin ardından Keşmir Prensliği’nin statüsü resmi sınır anlaşmalarıyla belirlenmedi, Hindistan’a mı Pakistan’a mı katılacağı ya da bağımsız kalacağı konusunda seçim yapmasına izin verildi. Maharaca Hari Singh başlangıçta bağımsızlık elde etmeyi ummuştu, ancak kısa süre sonra batı sınırındaki Punch şehrinde Müslüman gazilerin isyanı başladı, Pakistan topraklarından kabilevi Peştun güçleri Keşmir’e girdi ve prensliğin yazlık başkenti Srinagar’a doğru ilerlemeye başladı. Sonuç olarak maharaca Hindistan’dan yardım istedi ve Ekim 1947’de 1846 sınırları dahilinde birliğe katılma anlaşmasını imzaladı. Bu durum, o zamana kadar prensliğin üçte birini kontrol eden Pakistan ile açık bir çatışmayı tetiklemiş, her iki ülke de Birleşmiş Milletler’e (BM) birbirleri hakkında şikayette bulundu. Ertesi ay, nominal olarak maharacanın mülkleri arasında sayılan ancak 1947’ye kadar özel bir İngiliz ajansı tarafından yönetilen Gilgit’teki isyancı askerler, Keşmir valisini tutuklamış ve bu bölgenin Pakistan’a katıldığını ilan etmişti.

İlk savaşın (1947-1948) sonunda Keşmir’e sevk edilen Hint birlikleri, Peştun milislerinin, düzenli Pakistan birliklerinin ve onlara katılan Müslüman isyancıların ilerleyişini durdurdu. Ocak 1949’a kadar çatışmalar durduruldu ve Temmuz 1949’da bölgeyi ikiye ayıran bir ateşkes hattı çizildi: Hint kontrolündeki (Srinagar merkezli Cammu ve Keşmir) ve Pakistan kontrolündeki (Muzafferabad merkezli Azad Keşmir). Bu sırada BM, Cammu ve Keşmir hakkında birkaç karar (No. 38, 39, 47, 51) kabul etti, bunlar arasında bu toprağın kendi kaderini tayini için referandum yapılmasını talep eden 47 sayılı karar da bulunuyor. Başbakan Cevaharlal Nehru da bölgede plebisit düzenleme sözü verdi. Ancak Hindistan ve Pakistan’ın bölgeden askerlerini çekmeyi reddetmesi nedeniyle referandum yapılamadı.

Soğuk barış dönemi

1950-1962 yılları arasında ÇHC, Hindistan ile sınır çatışmaları sonucunda Ladakh’taki Aksay Çin’i kontrol altına aldı, 1963’te ise Pakistan ile yapılan bir anlaşma uyarınca Pekin, İslamabad’dan kuzey Keşmir’in bir başka bölümünü aldı. Hindistan ve Pakistan arasındaki bir sonraki büyük silahlı çatışmalar 1965 ve 1971 yıllarında patlak verdi. 1972’de Simla’daki müzakerelerde ateşkes hattı, Keşmir’in fiili olarak iki idari bölgeye bölünmesini pekiştiren “Kontrol Hattı”na dönüştürüldü. Bu durum, iki ülke arasındaki gerilimi ortadan kaldırmadı. 1980’lerin ortalarından itibaren Hindistan, Karakurum eteklerindeki yüksek rakımlı Siaçen Buzulu’nun büyük bir bölümünü kademeli olarak ele geçirdi. Mayıs 1999’da Pakistan ordusu, Keşmirli ayrılıkçıların Kargil’e geçişini sağladı, bu da aynı yılın Mayıs-Temmuz aylarında ciddi sınır çatışmalarını tetikledi. 2003 yılında taraflar kırılgan bir ateşkese ulaştı, ancak bu ateşkes sürekli olarak bombardımanlar, provokasyonlar ve sınır çatışmalarıyla ihlâl edildi. Bununla birlikte, 2005’te Srinagar ile Muzafferabad arasında otobüs seferleri yeniden başladı, 2008’de ise sınır ötesi ticaret başladı. Durum, sınır olaylarının yoğunluğunun keskin bir şekilde arttığı 2016’dan itibaren yeniden kötüleşmeye başladı, ancak Mayıs 2018’de taraflar 2003 anlaşmalarına geri dönmeyi kabul etti.

Gerginlik, Şubat 2019’da Pakistanlı İslamcı terör örgütü Ceyş-i Muhammed’e mensup bir intihar bombacısının Keşmir’de patlayıcı yüklü bir araçla polis otobüsüne çarpması sonucu 40’tan fazla kişiyi öldürmesinin ardından keskin bir şekilde arttı. Pakistan makamları, terör saldırısıyla ilgileri olduğu yönündeki suçlamaları reddetti. Bunu, Yeni Delhi’nin Ceyş-i Muhammed’in büyük bir eğitim kampına düzenlediği hava saldırısı da dahil olmak üzere bir dizi çatışma izledi. 22 Mart 2019’da Pakistan Başbakanı İmran Han ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, askeri operasyonların durdurulması ve terörle ortak mücadele konusunda anlaştı. Ağustos 2019’da Hint makamlarının Cammu ve Keşmir’in özerkliğini kaldırmasının ardından çatışmaların yoğunluğu keskin bir şekilde arttı, sadece 2020’de 4 binden fazla olay kaydedildi. Ayrıca, Mayıs 2020’de Çin sınırındaki durum tehlikeli bir şekilde kötüleşti. Ancak 2021’de Yeni Delhi ve İslamabad sınırdaki gerilimi yeniden azaltmayı başardı.

Silahlı ayaklanmanın geçmişi ve dönüşümü

Hindistan Keşmiri’nde ayrılıkçılık ve terör, 1951’den 1980’lerin sonuna kadar Cammu ve Keşmir yasama meclisinde 1930’lardan beri var olan Ulusal Konferans partisinin hakimiyetiyle karakterize ediliyor. Partiyi, Cevaharlal Nehru ile iyi ilişkileri olan karizmatik politikacı Şeyh Muhammed Abdullah yönetiyordu. Nehru, Keşmir’i tek bir laik Hindistan çerçevesinde Müslüman ve Hindu topluluklarının bir arada yaşamasının bir “vitrini” haline getirmeyi umuyordu. Ancak 1970’lerin sonlarına doğru eyalette bölgesel ve mezhepsel kutuplaşma güçlendi. 1972’de İslamcı ve açıkça Pakistan yanlısı bir güç olan Cemaat-i İslami temsilcileri ilk kez bölgesel parlamentoya girdi. 1987 seçimlerinden sonra, Birleşik İslam Cephesi’nde birleşen özerklik yanlısı siyasi güçler koalisyonu, kazanan Ulusal Konferans’ı ve Delhi ile diyaloğa açık lideri Faruk Abdullah’ı büyük çaplı sahtekarlıkla suçladı. Bölgede kitlesel protestolar ve gençliğin radikalleşmesi başladı.

İki yıl sonra Cammu ve Keşmir’in kendi kaderini tayin mücadelesi silahlı bir aşamaya geçti ve yüzden fazla silahlı grup ortaya çıktı. Bunlar arasında başlangıçta laik ve ayrılıkçı Cammu ve Keşmir Kurtuluş Cephesi (JKLF) hakimken, 1992’den itibaren Cemaat-i İslami ve Pakistan Servislerarası İstihbaratının (ISI) Keşmir bölümüyle bağlantıları olan Pakistan yanlısı İslamcı Hizbul Mücahidin (HM) öne çıktı. 1990’da Hindistan hükümeti, Keşmir’i “kargaşa bölgesi” ilan eden Silahlı Kuvvetler Özel Yetkiler Yasası’nı (AFSPA) yürürlüğe koydu. 1990’ların ortalarından itibaren partizan-terörist faaliyetlerin yoğunluğu azalmaya başladı ve 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra Pakistan’ın Keşmirli gruplara açık desteği azaldı. Aralık 2002’ye kadar çatışma, yaklaşık 19 bin muhalif ve yaklaşık 6 bin Hint askeri ve polisi de dahil olmak üzere 35 bin 200 kişinin hayatına mal oldu.

Hindistan güvenlik güçlerinin karşı-partizan operasyonları sonucunda JKLF neredeyse tamamen yok edildi ve HM ciddi şekilde zayıflatıldı, ancak bölgede Pakistan Servislerarası İstihbaratına örgütsel olarak bağımlı olan ve Pakistan topraklarında üsleri ve eğitim kampları bulunan çok sayıda daha küçük ve radikal grup faaliyet göstermeye devam etti. Bunlar arasında El Kaide bağlantılı Ceyş-i Muhammed (Muhammed’in Ordusu) ve Leşker-i Tayyibe bulunuyor. 2010’ların başından itibaren güney Keşmir gençliği arasında Selefi-cihatçı eğilimler de dahil olmak üzere İslam’ın aşırı muhafazakar akımları yayılmaya başladı. Göreceli bir sükunet döneminden sonra, 2013’ten itibaren kitlesel protestolar ve silahlı eylemler yeniden artmaya başladı; HM lideri Burhan Vani’nin Temmuz 2016’da ölümü, cenazesine 20 bin kişinin katılması ve hızla kanlı ayaklanmalara dönüşmesi bu artışın katalizörü oldu. 2000’lerin başında İslamcı silahlı yeraltı örgütleri arasındaki Keşmirlilerin oranı yüzde 30 ila 40’ı geçmezken, 2015’e gelindiğinde bu oran yüzde 77’ye ulaştı.

307. Madde: Özel statü ne anlama geliyor?

Hindistan bünyesinde Cammu ve Keşmir’in özel statüsü ilk olarak 1950’de kabul edilen birlik Anayasası’nın 370. maddesiyle düzenlendi. Buna göre eyalet geniş bir özerklik kazandı, birliğin yasama yetkileri dış politika, savunma ve iletişim konularıyla sınırlandırıldı. 1951’de eyalet meclisi seçilmişti, 1956’da Anayasa kabul edilmişti (Ocak 1957’de yürürlüğe girdi). Bu Anayasa, diğer hususların yanı sıra Keşmirlilere gayrimenkul sahibi olma ve istihdam konularında ayrıcalıklar tanıyan “daimi ikamet edenler” özel statüsünü garanti etti (bu, maharacanın 1927 ve 1932 tarihli kararnamelerindeki hükümlere dayanıyordu). Bu hak, yerel yasama meclisine birlik Anayasası’nın 35-a maddesiyle (1954 tarihli anayasal kararname ile yürürlüğe kondu) tanındı.

Cammu ve Keşmir’in “özel statüsünün” kaldırılması meselesi, Hindistan’daki çeşitli milliyetçi güçlerin ve eyaletin birliğin siyasi sistemine tam entegrasyonunu savunan Cammu politikacılarının bir kısmının taleplerinin merkezinde yer alıyordu. On yıllar boyunca eyalete, birlik parlamentosunun 97 yetkisinden 94’ü ve birlik Anayasası’nın 395 maddesinden 260’ı uygulandı. Ladakh ise birlik toprağı statüsü talep ediyordu.

Modi hükümetinin müdahalesi

2014 yılında milliyetçi Hindistan Halk Partisi’nin (Bharatiya Janata Partisi – BJP) iktidara gelmesinin ardından Cammu ve Keşmir üzerindeki baskı arttı ve 2019 baharındaki seçimler öncesinde eyaletin özel statüsünün kaldırılması BJP’nin başlıca seçim vaatlerinden biriydi. 5 Ağustos 2019’da Narendra Modi hükümeti tek taraflı olarak Anayasa’nın 370. maddesini ve bundan kaynaklanan 35-a maddesini yürürlükten kaldırdı. Eyalet, iki birlik toprağına bölündü: Cammu ve Keşmir (kendi yasama meclisiyle) ve Ladakh (kendi parlamentosu olmadan), bu arada kolluk kuvvetlerinin ve diğer bazı önemli yetkilerin sürdürülmesi işlevleri birlik hükümetine devredildi. Bu karardan önce Keşmir’e 35 bin güvenlik gücü gönderilmiş, tüm eğitim kurumları kapatılmış, üç eski başbakan da dahil olmak üzere neredeyse tüm önemli politikacılar ev hapsine alınmış veya gözaltına alınmış, iletişim ve internet kesilmişti. Bu karar 31 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anayasa’nın 370. maddesinin kaldırılmasının ardından diğer eyaletlerden Hintlilerin Cammu ve Keşmir’de toprak, gayrimenkul satın almalarına ve işe girmelerine izin verildi (daha önce bu hak sadece “daimi ikamet edenlere” aitti). Aralık 2023’te Hindistan Yüksek Mahkemesi, eyaletin lağvedilmesi kararını onayladı.

Pakistan kontrolündeki Cammu ve Keşmir kısmı (Azad Cammu ve Keşmir—AJK veya Azad Keşmir), nominal olarak kendi geçici Anayasası (1974), cumhurbaşkanı, hükümeti, yasama meclisi, yüksek ve yüce mahkemesi olan kendi kendini yöneten bir devlet oluşumu. Ancak fiilen tamamen Pakistan’a, Keşmir İşleri Bakanlığı’na ve İslamabad merkezli Keşmir Konseyi’ne bağlı; siyasi-idari ve anayasal-hukuki sistemi Pakistan’daki değişikliklerle eş zamanlı olarak değişti. Tarihi, 5 Ekim 1947’de Ravalpindi’de kurulan ve 24 Ekim’de resmen ilan edilen “sürgündeki hükümete” dayanıyor. Bu hükümet, amacı Dogra hanedanının ve Hint birliklerinin egemenliğinden prensliğin “tamamen kurtarılması” için Müslüman Konferansı liderliğindeki Pakistan yanlısı güçlerin eylemlerini koordine etmek olan geçici bir askeri organ olarak tasarlanmıştı. BM Güvenlik Konseyi, bu hükümeti eyaletin meşru hükümeti olarak tanımadı, 1948’den beri BM bu organı “yerel idare” olarak nitelendiriyor.

Azad Keşmir’in Pakistan ile ilişkileri, Nisan 1949’da Karaçi’de yapılan anlaşmalar ve ardından gelen 1950, 1952 ve 1958 tarihli yasalarla resmileştirilmiş, ancak bölgenin yönetiminde fiilen belirleyici rolü 1948’de kurulan Keşmir İşleri ve Kuzey Bölgeleri Bakanlığı oynadı. 1974’te, Pakistan başbakanının başkanlığındaki İslamabad merkezli Cammu ve Keşmir Konseyi’ne (Keşmir Konseyi) önemli idari ve yasama yetkileri veren Azad Keşmir’in geçici anayasası kabul edildi. 2018’de kabul edilen 13. değişiklik, yerel yasama meclisinin yetkilerini önemli ölçüde genişletti, Keşmir Konseyi’nin 52 yetkisinden 20’si meclise devredildi. Azad Keşmir, resmi olarak Pakistan’ın idari-bölgesel yapısına dahil değil: İslamabad’a göre, statüsü ancak eski prensliğin 1846 sınırları içindeki tüm topraklarında yapılacak bir referandumla kesin olarak çözülmeli. AJK, eski prensliğin Pakistan tarafından işgal edilen üç eski vilayetinin bir kısmında kurulan üç bölgeden (Muzafferabad, Punch ve Mirpur) ve on ilçeden oluşuyor; idari merkezi Muzafferabad. Nüfusu 4,5 milyon kişi olarak tahmin ediliyor. Keşmir Vadisi’ndeki Keşmirce konuşan Müslümanların aksine, Azad Keşmir sakinleri Pencap lehçelerini konuşuyor, bölgede Keşmir için tipik olmayan bir etno-kast sistemi olan biradari yaygın ve yerel halkın Keşmirli mülteciler ve Keşmir bağımsızlığı taraftarlarıyla ilişkileri gergin. Ekim 2005’te bölge, yaklaşık 90 bin kişinin öldüğü yıkıcı bir depremden etkilendi.

Pakistan kontrolündeki eski prensliğin bir diğer kısmı olan Gilgit-Baltistan (2009’a kadar Kuzey Toprakları), uzun süre doğrudan İslamabad’dan yönetilmişti ve ancak 1972’de sınırlı yetkilere sahip bir yasama organı, 2009’da ise kendi hükümetini alarak eyalet statüsüne yaklaştı. Gilgit-Baltistan’ın kontrolü 1950’den beri İslamabad ile Muzafferabad arasındaki ilişkilerde bir gerilim kaynağı: Azad Keşmir makamları, bu bölgenin Keşmir’in bir parçası olduğu konusunda ısrar ediyor. Aynı zamanda, Gilgit-Baltistan’ın Cammu ve Keşmir Prensliği’ndeki statüsü tartışmalı bir konu, çünkü maharacalar bu bölgeler üzerinde egemenlik uygulamış ancak bunları “normal” egemen topraklar olarak yönetmediler ve 1877’den 1947’ye kadar Gilgit, kesintilerle özel bir İngiliz ajansı tarafından yönetildi.

Asya

Tayvan Ulusal Güvenlik Şefi: Çin tehdidine karşı ABD vazgeçilmezdir

Yayınlanma

Tayvan Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) Genel Sekreteri Joseph Wu, Nikkei Asia’ya verdiği röportajda Çin’i tüm bölge için “tehdit” olarak nitelendirdi.

Wu, Japonya ve Okinawa adalarından başlayarak Tayvan üzerinden Filipinler’e uzanan takımadalar zincirini kastederek, “Tehdit, Birinci Ada Zinciri’nin tamamını kapsıyor,” ifadelerini kullandı.

Wu, “İstihbarat, gözetleme ve keşif haritalarında gördüğümüz kadarıyla Çin donanması ile sahil güvenliğinin Doğu Çin Denizi’nde, Tayvan Boğazı genelinde, Batı Pasifik’te ve Güney Çin Denizi’nde konuşlandırılmasında muazzam bir artış var,” dedi.

Tayvan, yalnızca Pekin değil, Birleşmiş Milletler ve bağlı ülkeler tarafından da Çin’in bir parçası olarak kabul ediliyor. ABD dahil pek çok ülke Tayvan’ın Çin’e bağlı olduğunu vurgulayan ‘tek Çin’ politikasını kabul ediyor. Ancak buna rağmen Washington Tayvan’ı Çin’e karşı bir koz olarak kullanmaya ve adayı silahlandırarak ayrılıkçı hareketleri desteklemeye devam ediyor.

Bu manevralar, Çin ile Tayvan lideri Lai Ching-te yönetimi arasında halihazırda yüksek olan gerilimi daha da artırdı. Pekin, Lai’nin ABD desteğine dayanarak Tayvan’ın bağımsızlığı konusundaki ısrarına tepki gösteriyor.

Taipei’deki Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nin röportaj veren Joseph Wu, “Çinliler bizi ‘Tayvan’ın bağımsızlığını’ savunmakla ve kışkırtıcı davranışlarda bulunmakla suçluyor, istikrarsızlığın kaynağının biz olduğumuzu öne sürüyor. Ancak gerçek şu ki Çin, Tayvan’ı tehdit ediyor ve tehditlerinin seviyesini sürekli yükseltiyor,” dedi.

Japonya, Filipinler, Tayvan ittifakı

Wu sözlerini şöyle sürdürdü:

“Çin bu bölgedeki komşularını sindirmeye çalışırken mağdurları, yani Japonya, Tayvan ve Filipinler’i suçluyor. Biz yalnızca sahip olduğumuz özgürlüğü ve egemenliği korumaya çalışırken, Tayvan’ı kışkırtıcı davranmakla itham ediyorlar.”

Japonya, Başbakan Sanae Takaichi’nin geçen yıl olası bir Tayvan krizinde askeri olarak duruma müdahale ederek Tayvan’ın yanında yer alacaklarını açıklaması sonrası Çin’le ilişkileri gerildi. Filipinler ise bölgede 9 ABD üssüne ev sahipliği yaparken Güney Çin Denizi’nde sık sık Çin’le karşı karşıya geliyor.

Japonya ve Filipinler ABD’nin bölgedeki yakın müttefikleri konumunda ve ABD savunma stratejisi doğrultusunda Washington’ın Çin’i çevreleme ve baskılama planlarına müdahil durumdalar.

Bu gerilimler Tokyo ile Manila’yı birbirine yakınlaştırırken, Japonya’yı İkinci Dünya Savaşından beri sürdürdüğü savunma doktrinini değiştirerek saldırı hazırlıklarına yöneltti. Wu, bu gelişmeleri memnuniyetle karşıladı.

Wu, “Japonya ile Filipinler arasındaki ilişkilerin ısınması, Çin’in yayılmacılığına verilen doğal bir tepkidir,” dedi.

Wu’ya göre komşularının Çin’in askeri tehdidini geçmişe kıyasla çok daha ciddi biçimde ele aldığını görmek Tayvan açısından “cesaret verici”.

Tayvan’ın küresel önemi, gelişmiş çip üretiminin çok ötesine uzanıyor. Dünyanın en yoğun ticari deniz yollarından biri olan Tayvan Boğazı’nda gerçekleşecek askeri bir çatışma dünya ekonomisi, uluslararası ticaret ve yüksek teknoloji tedarik zinciri üzerinde doğrudan etkili olacaktır. Tayvan, yarı iletkenler ve yapay zekâyla bağlantılı ürünlerde büyük bir ihracat kapasitesine sahip.

Wu, İngiltere’nin yeni dış istihbarat servisi MI6 Başkanı Blaise Metreweli’nin geçen yılın sonlarında dile getirdiği, İngiltere’nin “artık barış ile savaş arasındaki bir alanda faaliyet gösterdiği” ve “cephenin her yerde olduğu” yönündeki görüşünü yineledi.

Taipei’deki politika yapıcılar, Çin’in hibrit manevralarını Tayvan’ın güvenliğini ve hazırlık düzeyini zayıflatmaya yönelik girişimler olarak değerlendiriyor.

Wu, bu girişimlere karşı koymak için uluslararası işbirliğinin “son derece gerekli” olduğunu söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın mayıs ayında Pekin’de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Tayvan meselesini görüşmesinin ardından Washington’ın Tayvan’a bağlılığına ilişkin soru işaretleri artsa da Wu, ABD’nin Taipei’nin en önemli güvenlik ortağı olmaya devam ettiğini kesin bir dille ifade etti.

Wu, Çin’in Asya’daki hızla artan askeri gücü karşısında ABD’nin “vazgeçilmez” olduğunu söyledi.

Sert siyasi söylemlerin ötesinde veriler, Trump yönetiminin Tayvan’la son yılların en güçlü ticaret, yatırım ve silah anlaşmalarını yürüttüğünü gösteriyor.

Muhalefetten tepki: Adayı hedef haline getiriyorsunuz

Öte yandan ana muhalefetteki Kuomintang (KMT), adanın silahlandırılmasına karşı çıkıyor ve bu durumun Tayvan’ı hedef haline getirdiğini söylüyor. Bu yüzden ana muhalefetin çoğunluğundaki meclisten savunma harcamalarının ABD’nin talebi doğrultusunda artırılmasını öngören 2026 bütçesi geçmedi.

Muhalefet ayrıca özel savunma bütçesinden yerli insansız hava araçlarına ayrılan harcamaları çıkardı ve şu anda bu araçları finanse etmeyi amaçlayan ayrı bir bütçe paketini de engelliyor.

Wu, 2026 bütçesindeki gecikmenin “hükümetin tamamını son derece zor bir duruma soktuğunu” savundu.

Wu aynı şekilde, ABD ile yakın istişare içinde hazırlanan ve silah alımlarının yanı sıra yerli insansız hava aracı sistemlerini de kapsaması planlanan özel savunma bütçesindeki kesintilerden yakındı.

Wu, “Ukrayna ya da İran’daki savaşa bakan herkes, günümüz savaşlarının insansız hava araçları olmadan yürütülemeyeceği sonucuna hızla varabilir,” dedi.

Wu, “İnsansız hava araçlarını üretme ve kullanma kapasitesi, Tayvan’ın Çin saldırganlığına karşı caydırıcılığını güçlendiriyor,” diye savundu.

Wu, donanımın yanı sıra Tayvan’ın sistemleri kullanacak personelin eğitilmesi ve keşif ile saldırı araçlarından hizmet amaçlı dronlara kadar farklı türdeki insansız hava araçlarının birbirleriyle entegre edilmesi gibi “çok uzun bir reform listesine” ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Bu arada Taipei’nin çevre sulardaki Çin gemilerinin oluşturduğu tehditle daha iyi mücadele edebilmek için adımlar attığını söyledi.

Wu, “Tayvan, Çin’in denizlerdeki yayılmacılığına karşı koymak için hükümet kurumlarını kapsayan bir mekanizma oluşturdu,” açıklamasında bulundu.

Wu, deneyimlerin daha fazla ülkeyle paylaşılmasının ve karşılaştırılmasının amaçlandığını, böylece “daha birleşik eylemler geliştirilebileceğini” söyledi.

Okumaya Devam Et

Asya

Politbüro toplantısı, Çin ekonomisine ilişkin temkinli güven mesajı verdi

Yayınlanma

Yıl ortasında düzenlenen Çin Komünist Partisi (ÇKP) Politbüro toplantısı, uzun süredir Pekin açısından kritik bir değerlendirme noktası işlevi görüyor. Toplantı, merkezi hükümete yılın ilk yarısındaki gelişmeleri yeniden gözden geçirme ve ülkeyi önündeki aylarda daha gerçekçi bir ekonomik rotaya yönlendirme fırsatı sunuyor.

Üst düzey liderliğin son açıklaması, temkinli bir güvene işaret ediyor. Açıklamadan, politika yapıcıların önceki yıllara damga vuran geniş kapsamlı teşvik önlemleri yerine istikrarlı ve hedef odaklı bir yaklaşımı tercih ettiği anlaşılıyor. Çin, dönüşüm sürecindeki ekonomisini yönetirken Covid-19 sonrasındaki agresif harcama döneminin geride kaldığı açıkça görülüyor. Bunun yerini, kısa vadeli sermaye enjeksiyonları yerine dayanıklılık ve istikrara öncelik veren stratejik ve yapısal bir yaklaşım alıyor.

Politbüro toplantısı sonuçlarına göre, politika yönelimi belirli sektörleri hedef almaya devam edecek. Mali destek, emlak sektörü yerine yapay zekâ ve yarı iletkenler gibi yüksek teknolojiye dayalı yeni sektörlere yönlendirilecek. Emlak sektöründe ise amaç, piyasa güvenini istikrara kavuşturmak ve borç risklerini kontrol altında tutmak olacak.

Altyapı yatırımları da “yeni altyapı” anlayışı doğrultusunda yeniden şekillendiriliyor. Artık mesele yalnızca beton ve fiziki yapılardan ibaret değil; elektrik şebekeleri, bilişim altyapıları ve veri ağları ön plana çıkıyor.

Bu yaklaşım, ekonominin daha durağan sektörlerine yalnızca sermaye pompalamak yerine gelecekteki rekabet gücüne yatırım yapılması anlamına geliyor. Büyümenin yeni itici gücü olan dijital altyapı, kısa vadede iç talebi desteklerken uzun vadede teknolojik rekabet gücünü güvence altına almak gibi ikili bir amaca hizmet ediyor.

Son olarak Pekin, uluslararası ticarette daha uzlaşmacı bir tutumun sinyalini veriyor. Çin yönetimi, Avrupa Birliği gibi ticaret ortaklarının dile getirdiği ve “Çin şoku 2.0” olarak adlandırılan kaygıları azaltmak amacıyla daha dengeli bir ticaret yapısı oluşturmayı hedefliyor.

Gelecek yıl yapılacak kritik liderlik değişikliklerine hazırlanan yönetimin öncelikli odağı, hem ekonomik hem de toplumsal alanlarda istikrar olacak.

Çin, gerçekçi büyüme hedefleriyle sistemsel yeniden yapılandırma arasında denge kurmayı sürdürmeye çalışıyor ve muhtemel dış şoklarla başa çıkmak için politika alanını elinde tutuyor. Pekin’in ekonomi stratejisi, hem iç hem de uluslararası zorluklara ilişkin pragmatik bir değerlendirmeyi yansıtıyor.

Zayıf taleple mücadele eden iç ekonomi, henüz büyümenin yükünü devralabilecek durumda değil. Büyüme büyük ölçüde rekor seviyedeki ticaret fazlası ile yüksek teknoloji ve temiz enerji sektörlerinin etkileyici ihracat performansıyla desteklenmeye devam ediyor. Ancak bu durum bazı ticaret ortaklarının tepkisini çekiyor.

Pekin, iç ekonomik faaliyetleri canlandırmak ve ticari gerilimleri hafifletmek amacıyla tüketime yönelik ilk bağımsız beş yıllık planını açıkladı. Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu ile Ticaret Bakanlığı tarafından temmuz ayında açıklanan plan, perakende satışların 2030 yılına kadar 60 trilyon yuana, yani yaklaşık 8,9 trilyon dolara çıkarılmasını hedefliyor. Bu, 2025 seviyesine kıyasla yaklaşık yüzde 20’lik bir artış anlamına geliyor.

Düzenleyici kurumlar, küçük işletmelerin kâr marjlarını iyileştirmek amacıyla platform tekellerini sınırlandırarak ve yıkıcı fiyat savaşlarını önleyerek “içe doğru aşırı rekabet” olarak tanımlanan “involution” sorunuyla mücadele ediyor. Bu yapısal düzenlemelerin sonuç vermesi daha uzun sürebilecek olsa da doğrudan nakit yardımlarına kıyasla daha sürdürülebilir ve etkili bir alternatif sunduğu düşünülüyor.

Okumaya Devam Et

Asya

Japonya ve ABD, yen alımı için ortak müdahaleyi doğruladı; yeni adımların sinyalini verdi

Yayınlanma

Japonya Maliye Bakanlığı pazartesi günü yaptığı açıklamada, Japonya ile ABD’nin koordineli biçimde yen alım müdahalesinde bulunduğunu ve yeni adımlar atmaktan çekinmeyeceğini bildirdi. Böylece, yenin 40 yılın en düşük seviyelerine gerilemesini durdurmayı amaçlayan nadir bir ikili müdahale resmen doğrulanmış oldu.

Analistlere göre bu hamle, yen ve Japon devlet tahvillerindeki satış dalgasının küresel piyasalara yayılmasını, özellikle de halihazırda yükselen ABD Hazine tahvili getirileri üzerindeki yukarı yönlü baskıyı artırmasını önlemek üzere yapıldı.

Bu ortak müdahale, 2011 yılında Japonya’nın doğusunda meydana gelen yıkıcı depremin ardından yeni zayıflatmak amacıyla gerçekleştirilen koordineli müdahaleden bu yana ilk kez yapıldı.

ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü yaptığı açıklamada, ABD’nin dostluğun bir göstergesi olarak ve dünya ekonomisine yardımcı olmak amacıyla Japonya’nın yeni desteklemesine yardım ettiğini söyledi.

Analistlere göre müdahale, ABD’nin Asya’daki stratejik müttefiki Japonya’ya destek sağlamasının yanı sıra, yenin olağanüstü ölçüde zayıflamasına ilişkin Washington’ın kaygılarını da giderebilir. Zira yenin değer kaybı, Trump’ın gümrük tarifelerinin sağladığı etkiyi azaltıyor.

Japonya Maliye Bakanlığı açıklamasında, cuma günü ABD Hazine Bakanlığı ile birlikte gerçekleştirilen yen alım müdahalesinin, “son aylarda Japon yeninde görülen aşırı oynaklığa ve düzensiz hareketlere karşı” yapıldığı belirtildi.

Japonya Maliye Bakanı Satsuki Katayama pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Yeni koordineli müdahalelerde bulunmaktan çekinmeyeceğiz,” dedi.

Açıklamanın ardından yen yüzde 1’den fazla değer kazanarak dolar karşısında 155,20 seviyesine yükseldi. Bu, mayıs ayı başından bu yana görülen en güçlü seviye olurken, geçen ay kaydedilen dolar başına yaklaşık 164 yenlik 40 yılın en düşük seviyesinden de belirgin biçimde uzaklaşıldı. Yatırımcılar yeni bir müdahale ihtimaline karşı teyakkuzda kalmayı sürdürdü.

Katayama, yetkililerin pazartesi günü de piyasaya müdahale edip etmediğine ilişkin soruları yanıtlamadı.

Gözler Japonya Merkez Bankası’nda

Japonya’nın döviz politikasından sorumlu en üst düzey yetkilisi Atsushi Mimura pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Ortak müdahale, Japonya’nın ABD ile ittifakının bir sonucudur,” dedi.

Mimura, “Döviz politikasını Japonya Merkez Bankası’nın para politikasıyla uyumlu hale getirmeyi sürdüreceğiz,” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, hükümetin yenin değer kaybını durdurmak için merkez bankasıyla yakın işbirliği içinde hareket edeceğine işaret etti.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de cuma günü gerçekleştirilen müdahaleyi doğruladı ve Washington’ın “gelecekteki ortak müdahalelere katılmaktan çekinmeyeceğini” söyledi.

Bessent, X platformunda yayımladığı ayrı bir açıklamada, “Yenin ciddi ölçüde düşük değerlenmesini düzeltmek amacıyla Japonya’nın attığı kararlı piyasa ve para politikası adımlarını güçlü biçimde destekliyoruz,” dedi. Bessent ayrıca Japonya Merkez Bankası’na faizleri daha da artırma çağrısını yineledi.

Bu açıklamalar, geçen hafta faizleri değiştirmeyen ancak eylül ayındaki bir sonraki politika toplantısında faiz artırımı yapılabileceği sinyalini veren Japonya Merkez Bankası’nı yeniden gündemin merkezine taşıdı.

Mitsubishi UFJ Morgan Stanley Securities’in baş tahvil stratejisti Naomi Muguruma, “Mimura ve Bessent’in açıklamaları, Japonya Merkez Bankası içindeki şahinlerin kulağına müzik gibi gelmiş olmalı,” dedi.

Muguruma, “Eylül ayında faiz artırımının artık kesinleştiğini düşünüyorum. Japonya Merkez Bankası’nın ekim ayına kadar bekleyerek yeni bir yen satış dalgasına yol açması mantıklı olmaz,” değerlendirmesinde bulundu.

Kısa vadeli para politikası adımlarına en duyarlı gösterge olan iki yıllık Japon devlet tahvili getirisi, piyasaların erken faiz artırımı ihtimalini fiyatlamasıyla pazartesi günü kısa süreliğine yüzde 1,545’e çıktı. Bu, 1995’ten bu yana görülen en yüksek seviye oldu.

Fed’in likidite imkânı devrede

Japonya, ithalat fiyatlarını yükselten, genel enflasyonu körükleyen, hanehalkı bütçelerini zorlayan ve Başbakan Sanae Takaichi’nin kamuoyu desteğini olumsuz etkileyen yenin kesintisiz değer kaybını durdurmakta zorlanıyor.

Tokyo’nun nisan sonu ile mayıs başı arasında tek taraflı olarak gerçekleştirdiği müdahale, yende yalnızca kısa süreli bir toparlanma sağlamıştı. Japonya Merkez Bankası’nın haziran ayında politika faizini 31 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 1’e çıkarması da zor durumdaki para birimine kalıcı bir destek veremedi.

Japonya Merkez Bankası verilerine göre Japonya, cuma günü ABD ile birlikte yapıldığı doğrulanan müdahaleden önce, perşembe günü New York piyasalarında yen satın almak amacıyla 58,97 milyar dolara kadar döviz satmış olabilir.

Japonya ile ABD arasındaki koordinasyonun daha da güçlendiğine işaret eden bir başka gelişmede Bessent, geçici dolar likiditesi sağlayan ABD Merkez Bankası’nın repo imkânının büyüklüğünün önümüzdeki aylarda artırılmasının değerlendirileceğini söyledi ve bu aracı “önemli bir güvence mekanizması” olarak nitelendirdi.

Bu açıklama, Japonya Maliye Bakanlığı’nın cumartesi günü X platformunda nadir görülen bir paylaşım yaparak, piyasalardaki likidite ihtiyaçlarını karşılamak için Fed’in geçici dolar likiditesi sağlayan repo imkânına erişim de dahil olmak üzere “geniş bir araç yelpazesine” sahip olduğunu belirtmesinin ardından geldi.

Covid-19 salgını sırasında piyasaları istikrara kavuşturmak amacıyla 2020 yılında devreye alınan Fed imkânı, Japonya’nın ABD Hazine tahvillerini doğrudan satmadan dolar likiditesi sağlamasına olanak tanıyor. Bu da Tokyo’nun döviz müdahaleleri için ihtiyaç duyduğu finansman üzerindeki baskıyı hafifletebilir.

Bununla birlikte bazı analistler, son müdahale dalgasının yenin değer kaybına yol açan yapısal unsurları tersine çevirip çeviremeyeceğinden kuşku duyuyor. Bu unsurlar arasında Orta Doğu’daki çatışmalar nedeniyle artan yakıt maliyetleri ve Japonya ile ABD arasındaki faiz farkının hâlâ geniş olması yer alıyor.

NLI Research Institute kıdemli ekonomisti Tsuyoshi Ueno, “Ortak müdahalenin açıklanmasının yarattığı etki, Japonya’nın tek taraflı müdahalesinden çok daha büyük,” dedi.

Ueno, “Ancak yenin zayıflamasına yol açan temel dinamikler değişmedi. Bu nedenle müdahalenin ardından yende tek yönlü ve sürekli bir değerlenme görmemiz muhtemel değil,” değerlendirmesinde bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English