Asya
Cammu ve Keşmir: Yarım asırlık çatışmanın tarihi

Hindistan ile Pakistan arasında on yıllardır süren Cammu ve Keşmir anlaşmazlığı, bölgenin statüsü konusundaki belirsizlik ve sık sık yaşanan çatışmalarla devam ediyor. Son olarak 22 Nisan 2025’te yaşanan ve 26 turistin ölümüne yol açan saldırı, iki nükleer güç arasındaki gerilimi yeniden tehlikeli bir boyuta taşıdı ve Hindistan’ın İndus Suları Anlaşması’nı askıya almasına neden oldu.
Hindistan ile Pakistan arasında on yıllardır devam eden Cammu ve Keşmir sorunu, 22 Nisan 2025’te Pahalgam kentinde 26 turistin Direniş Cephesi adlı bir grup tarafından öldürülmesiyle yeniden alevlendi. Yeni Delhi, bu örgütü ABD, Rusya, Hindistan ve diğer bazı ülkelerde terör örgütü olarak tanınan ve yasaklanan Pakistan merkezli Leşker-i Tayyibe’nin bir kolu olarak görüyor. Saldırının ardından Hindistan, Pakistan ile 1960’ta imzalanan ve 1965 ile 1971’deki savaşları atlatan İndus Nehri sularının paylaşımına ilişkin anlaşmayı askıya aldı ve iki ülke arasındaki tek kara sınır kapısını kapattı.
Hindistan altkıtasının kuzeybatısında, Himalayalar ve Tibet’in eteklerinde yer alan Cammu ve Keşmir, 1846’dan itibaren ayrı bir prenslik iken, 1947’den bu yana Hindistan ve Pakistan arasında bir anlaşmazlık konusu oldu. İki ülke, Cammu ve Keşmir için 1947-1948, 1965 ve 1971 yıllarında üç kez savaştı, 2003’ten beri kırılgan bir ateşkes yürürlükte olsa da bölgenin statüsü hâlâ çözüme kavuşturulamadı. Ekim 2019’a kadar Hindistan’ın kontrolündeki Cammu ve Keşmir eyalet statüsündeyken, daha sonra Cammu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere iki birlik toprağına bölündü.
Cammu ve Keşmir’in Hindistan kontrolündeki bölümünde ayrılıkçı eğilimler güçlü olup, 1980’lerin sonlarından itibaren bölgenin kendi kaderini tayin hakkını veya Pakistan’a katılmasını savunan muhalif ve terörist gruplar faaliyet gösteriyor. Yeni Delhi, İslamabad’ı düzenli olarak bu gruplara maddi ve mali destek sağlamakla suçluyor.
Bölgenin coğrafi yapısı ve nüfusu incelendiğinde, Cammu ve Keşmir’in 222 bin 236 kilometrekarelik bir alana sahip olduğu ve 2011 nüfus sayımına göre 12 milyon 541 bin 302 kişilik bir nüfusa ev sahipliği yaptığı görülüyor. Bölge, etnik ve dini açıdan birbirinden oldukça farklı üç bölgeden oluşuyor: Keşmir Vadisi sakinlerinin yüzde 97,2’si Sünni Müslüman iken Hindular (Keşmirli Brahman Panditler) yüzde 2’den az. Cammu’da Dogri dilini konuşan Hindular (yüzde 65 civarında) çoğunlukta olmakla birlikte önemli bir Sünni nüfus (yüzde 35 civarında) da bulunuyor. Ladakh’ta ise nüfusun yaklaşık yüzde 47’si Şii (çoğunlukla Kargil bölgesindeki Baltiler), yaklaşık yüzde 46’sı ise Budist (çoğunlukla Leh bölgesindeki Ladakhlılar). Cammu ve Keşmir, nüfusunun yüzde 72,5’inin köylerde yaşadığı, ağırlıklı olarak kırsal bir bölge. Sakinlerinin neredeyse üçte ikisi doğrudan veya dolaylı olarak tarımla uğraşıyor; pirinç, mısır, buğdayın yanı sıra meyve, kuruyemiş, çiçek, safran yetiştiriciliği ve ünlü Keşmir keçileri de dahil olmak üzere koyun ve keçi yetiştiriciliği yapıyor.
Cammu ve Keşmir’in fiili bölünmüşlüğü
Keşmir’in kontrolü fiilen dört eşitsiz parçaya bölünmüş durumda. Eski prensliğin 1846 sınırlarındaki topraklarının yüzde 45,6’sı Hindistan tarafından kontrol ediliyor; bu alanlar Cammu, Keşmir Vadisi (Keşmir) ve Ladakh’ın bir kısmını içermekte olup, Keşmir’in güney ve güneydoğusunda yer alıyor. 2019’a kadar 22 ilçeden oluşan Cammu ve Keşmir eyaletini oluşturan bu bölgeler, daha sonra Cammu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere iki birlik toprağına ayrıldı. Bunlardan ilki olan Cammu ve Keşmir, idari olarak 20 ilçeye (Cammu ve Keşmir’de onar ilçe) bölündü. Eski eyaletin diğer iki ilçesi ise 2019’da Ladakh birlik toprağını oluşturdu. Bölgenin üçte biri (78 bin 114 km²) Pakistan tarafından tutuluyor; bunlar Azad Keşmir (Özgür Keşmir) ve Gilgit-Baltistan olup, bölgenin kuzey ve kuzeydoğusunda yer alıyor. Geriye kalan yüzde 19,2’lik kısım ise Çin’in kontrolünde. Pekin, iki bölgeyi kontrol ediyor: Ladakh’ın kuzeydoğusundaki Leh’te bulunan ve ÇHC’nin 1962’den beri kontrol ettiği Aksay Çin (37 bin 555 km²) ve Mart 1963’te Pakistan tarafından Çin’e devredilen 5 bin 180 km²’lik Şaksgam Vadisi.
Cammu ve Keşmir’in tarihi, 1346’ya kadar Hint hanedanları, 1819’a kadar Müslüman hanedanlar tarafından yönetildi, ardından bölge Sih Pencap’ının kontrolüne geçti. 1845-1846 yıllarında İngilizler bu bölgeyi Sihlerden aldı. Mart 1846’da Dogra halkından Cammu Prensliği racası Gulab Singh, Rajput Dogra hanedanından, Keşmir Vadisi’ni İngilizlerden 7,5 milyon rupi fidye ve yıllık sembolik bir at, 12 Keşmir keçisi ve üç çift Keşmir şalı vergisi karşılığında satın aldı. Bundan önce Ladakh (1834’te) ve Baltistan (1840’ta) bölgelerini de kendine bağladı, ölümünden sonra ise 1860’a kadar Gilgit de tabi kılındı. Böylece, Britanya Hindistanı, Rus İmparatorluğu ve Çing Çin’i arasında bir tampon bölge olarak görülen çok etnikli ve çok dinli bir prenslik kuruldu. Cammu’da Dogra Hinduları çoğunluktayken, Keşmir’de Sünni Müslümanlar (çoğunlukla Keşmirliler), Tibet Ladakh’ında ise Budistler ve Şii Müslümanlar hakimdi. Yeni devlet oluşumunda Dogra Hinduları yönetici sınıfı oluşturmuş ve Keşmirli Brahmanlara dayanırken, Müslüman nüfus (prensliğin yüzde 85’i) ayrıcalıksız çoğunluk konumuna düşürüldü, çeşitli vergilere ve angaryalara tabi tutuldu. 20. yüzyılın ilk yarısında, Müslüman çoğunluğun kültürel ve siyasi haklarını savunan ilk örgütler kuruldu, yerli aydınlar arasında “azadi” (özerklik) ve Sufi İslam’ın ve daha az ölçüde Keşmir Şivacılığı’nın etkisiyle şekillenen özel bir bölgesel Keşmir kimliği olan “Keşmiriyat” fikirleri yayıldı. Temmuz 1931’de prenslik polisinin 20’den fazla silahsız Müslümanı öldürdüğü olaylar, Müslümanların toplumsal ve siyasi seferberliğinin katalizörü oldu. 1940’ların başına gelindiğinde, Keşmir Vadisi’ndeki siyasi örgütler arasında Keşmir milliyetçiliği pozisyonunu savunan Ulusal Konferans başrolü oynadı. Aynı zamanda, Cammu, Punch ve Mirpur Müslümanları, gelecekteki Pakistan’a katılmaya çok daha fazla eğilimli bir parti olan Müslüman Konferansı’nı destekledi.
Ağustos 1947’de Britanya Hindistanı’nın Hindistan ve Pakistan olarak iki bağımsız devlete bölünmesinin ardından Keşmir Prensliği’nin statüsü resmi sınır anlaşmalarıyla belirlenmedi, Hindistan’a mı Pakistan’a mı katılacağı ya da bağımsız kalacağı konusunda seçim yapmasına izin verildi. Maharaca Hari Singh başlangıçta bağımsızlık elde etmeyi ummuştu, ancak kısa süre sonra batı sınırındaki Punch şehrinde Müslüman gazilerin isyanı başladı, Pakistan topraklarından kabilevi Peştun güçleri Keşmir’e girdi ve prensliğin yazlık başkenti Srinagar’a doğru ilerlemeye başladı. Sonuç olarak maharaca Hindistan’dan yardım istedi ve Ekim 1947’de 1846 sınırları dahilinde birliğe katılma anlaşmasını imzaladı. Bu durum, o zamana kadar prensliğin üçte birini kontrol eden Pakistan ile açık bir çatışmayı tetiklemiş, her iki ülke de Birleşmiş Milletler’e (BM) birbirleri hakkında şikayette bulundu. Ertesi ay, nominal olarak maharacanın mülkleri arasında sayılan ancak 1947’ye kadar özel bir İngiliz ajansı tarafından yönetilen Gilgit’teki isyancı askerler, Keşmir valisini tutuklamış ve bu bölgenin Pakistan’a katıldığını ilan etmişti.
İlk savaşın (1947-1948) sonunda Keşmir’e sevk edilen Hint birlikleri, Peştun milislerinin, düzenli Pakistan birliklerinin ve onlara katılan Müslüman isyancıların ilerleyişini durdurdu. Ocak 1949’a kadar çatışmalar durduruldu ve Temmuz 1949’da bölgeyi ikiye ayıran bir ateşkes hattı çizildi: Hint kontrolündeki (Srinagar merkezli Cammu ve Keşmir) ve Pakistan kontrolündeki (Muzafferabad merkezli Azad Keşmir). Bu sırada BM, Cammu ve Keşmir hakkında birkaç karar (No. 38, 39, 47, 51) kabul etti, bunlar arasında bu toprağın kendi kaderini tayini için referandum yapılmasını talep eden 47 sayılı karar da bulunuyor. Başbakan Cevaharlal Nehru da bölgede plebisit düzenleme sözü verdi. Ancak Hindistan ve Pakistan’ın bölgeden askerlerini çekmeyi reddetmesi nedeniyle referandum yapılamadı.
Soğuk barış dönemi
1950-1962 yılları arasında ÇHC, Hindistan ile sınır çatışmaları sonucunda Ladakh’taki Aksay Çin’i kontrol altına aldı, 1963’te ise Pakistan ile yapılan bir anlaşma uyarınca Pekin, İslamabad’dan kuzey Keşmir’in bir başka bölümünü aldı. Hindistan ve Pakistan arasındaki bir sonraki büyük silahlı çatışmalar 1965 ve 1971 yıllarında patlak verdi. 1972’de Simla’daki müzakerelerde ateşkes hattı, Keşmir’in fiili olarak iki idari bölgeye bölünmesini pekiştiren “Kontrol Hattı”na dönüştürüldü. Bu durum, iki ülke arasındaki gerilimi ortadan kaldırmadı. 1980’lerin ortalarından itibaren Hindistan, Karakurum eteklerindeki yüksek rakımlı Siaçen Buzulu’nun büyük bir bölümünü kademeli olarak ele geçirdi. Mayıs 1999’da Pakistan ordusu, Keşmirli ayrılıkçıların Kargil’e geçişini sağladı, bu da aynı yılın Mayıs-Temmuz aylarında ciddi sınır çatışmalarını tetikledi. 2003 yılında taraflar kırılgan bir ateşkese ulaştı, ancak bu ateşkes sürekli olarak bombardımanlar, provokasyonlar ve sınır çatışmalarıyla ihlâl edildi. Bununla birlikte, 2005’te Srinagar ile Muzafferabad arasında otobüs seferleri yeniden başladı, 2008’de ise sınır ötesi ticaret başladı. Durum, sınır olaylarının yoğunluğunun keskin bir şekilde arttığı 2016’dan itibaren yeniden kötüleşmeye başladı, ancak Mayıs 2018’de taraflar 2003 anlaşmalarına geri dönmeyi kabul etti.
Gerginlik, Şubat 2019’da Pakistanlı İslamcı terör örgütü Ceyş-i Muhammed’e mensup bir intihar bombacısının Keşmir’de patlayıcı yüklü bir araçla polis otobüsüne çarpması sonucu 40’tan fazla kişiyi öldürmesinin ardından keskin bir şekilde arttı. Pakistan makamları, terör saldırısıyla ilgileri olduğu yönündeki suçlamaları reddetti. Bunu, Yeni Delhi’nin Ceyş-i Muhammed’in büyük bir eğitim kampına düzenlediği hava saldırısı da dahil olmak üzere bir dizi çatışma izledi. 22 Mart 2019’da Pakistan Başbakanı İmran Han ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, askeri operasyonların durdurulması ve terörle ortak mücadele konusunda anlaştı. Ağustos 2019’da Hint makamlarının Cammu ve Keşmir’in özerkliğini kaldırmasının ardından çatışmaların yoğunluğu keskin bir şekilde arttı, sadece 2020’de 4 binden fazla olay kaydedildi. Ayrıca, Mayıs 2020’de Çin sınırındaki durum tehlikeli bir şekilde kötüleşti. Ancak 2021’de Yeni Delhi ve İslamabad sınırdaki gerilimi yeniden azaltmayı başardı.
Silahlı ayaklanmanın geçmişi ve dönüşümü
Hindistan Keşmiri’nde ayrılıkçılık ve terör, 1951’den 1980’lerin sonuna kadar Cammu ve Keşmir yasama meclisinde 1930’lardan beri var olan Ulusal Konferans partisinin hakimiyetiyle karakterize ediliyor. Partiyi, Cevaharlal Nehru ile iyi ilişkileri olan karizmatik politikacı Şeyh Muhammed Abdullah yönetiyordu. Nehru, Keşmir’i tek bir laik Hindistan çerçevesinde Müslüman ve Hindu topluluklarının bir arada yaşamasının bir “vitrini” haline getirmeyi umuyordu. Ancak 1970’lerin sonlarına doğru eyalette bölgesel ve mezhepsel kutuplaşma güçlendi. 1972’de İslamcı ve açıkça Pakistan yanlısı bir güç olan Cemaat-i İslami temsilcileri ilk kez bölgesel parlamentoya girdi. 1987 seçimlerinden sonra, Birleşik İslam Cephesi’nde birleşen özerklik yanlısı siyasi güçler koalisyonu, kazanan Ulusal Konferans’ı ve Delhi ile diyaloğa açık lideri Faruk Abdullah’ı büyük çaplı sahtekarlıkla suçladı. Bölgede kitlesel protestolar ve gençliğin radikalleşmesi başladı.
İki yıl sonra Cammu ve Keşmir’in kendi kaderini tayin mücadelesi silahlı bir aşamaya geçti ve yüzden fazla silahlı grup ortaya çıktı. Bunlar arasında başlangıçta laik ve ayrılıkçı Cammu ve Keşmir Kurtuluş Cephesi (JKLF) hakimken, 1992’den itibaren Cemaat-i İslami ve Pakistan Servislerarası İstihbaratının (ISI) Keşmir bölümüyle bağlantıları olan Pakistan yanlısı İslamcı Hizbul Mücahidin (HM) öne çıktı. 1990’da Hindistan hükümeti, Keşmir’i “kargaşa bölgesi” ilan eden Silahlı Kuvvetler Özel Yetkiler Yasası’nı (AFSPA) yürürlüğe koydu. 1990’ların ortalarından itibaren partizan-terörist faaliyetlerin yoğunluğu azalmaya başladı ve 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra Pakistan’ın Keşmirli gruplara açık desteği azaldı. Aralık 2002’ye kadar çatışma, yaklaşık 19 bin muhalif ve yaklaşık 6 bin Hint askeri ve polisi de dahil olmak üzere 35 bin 200 kişinin hayatına mal oldu.
Hindistan güvenlik güçlerinin karşı-partizan operasyonları sonucunda JKLF neredeyse tamamen yok edildi ve HM ciddi şekilde zayıflatıldı, ancak bölgede Pakistan Servislerarası İstihbaratına örgütsel olarak bağımlı olan ve Pakistan topraklarında üsleri ve eğitim kampları bulunan çok sayıda daha küçük ve radikal grup faaliyet göstermeye devam etti. Bunlar arasında El Kaide bağlantılı Ceyş-i Muhammed (Muhammed’in Ordusu) ve Leşker-i Tayyibe bulunuyor. 2010’ların başından itibaren güney Keşmir gençliği arasında Selefi-cihatçı eğilimler de dahil olmak üzere İslam’ın aşırı muhafazakar akımları yayılmaya başladı. Göreceli bir sükunet döneminden sonra, 2013’ten itibaren kitlesel protestolar ve silahlı eylemler yeniden artmaya başladı; HM lideri Burhan Vani’nin Temmuz 2016’da ölümü, cenazesine 20 bin kişinin katılması ve hızla kanlı ayaklanmalara dönüşmesi bu artışın katalizörü oldu. 2000’lerin başında İslamcı silahlı yeraltı örgütleri arasındaki Keşmirlilerin oranı yüzde 30 ila 40’ı geçmezken, 2015’e gelindiğinde bu oran yüzde 77’ye ulaştı.
307. Madde: Özel statü ne anlama geliyor?
Hindistan bünyesinde Cammu ve Keşmir’in özel statüsü ilk olarak 1950’de kabul edilen birlik Anayasası’nın 370. maddesiyle düzenlendi. Buna göre eyalet geniş bir özerklik kazandı, birliğin yasama yetkileri dış politika, savunma ve iletişim konularıyla sınırlandırıldı. 1951’de eyalet meclisi seçilmişti, 1956’da Anayasa kabul edilmişti (Ocak 1957’de yürürlüğe girdi). Bu Anayasa, diğer hususların yanı sıra Keşmirlilere gayrimenkul sahibi olma ve istihdam konularında ayrıcalıklar tanıyan “daimi ikamet edenler” özel statüsünü garanti etti (bu, maharacanın 1927 ve 1932 tarihli kararnamelerindeki hükümlere dayanıyordu). Bu hak, yerel yasama meclisine birlik Anayasası’nın 35-a maddesiyle (1954 tarihli anayasal kararname ile yürürlüğe kondu) tanındı.
Cammu ve Keşmir’in “özel statüsünün” kaldırılması meselesi, Hindistan’daki çeşitli milliyetçi güçlerin ve eyaletin birliğin siyasi sistemine tam entegrasyonunu savunan Cammu politikacılarının bir kısmının taleplerinin merkezinde yer alıyordu. On yıllar boyunca eyalete, birlik parlamentosunun 97 yetkisinden 94’ü ve birlik Anayasası’nın 395 maddesinden 260’ı uygulandı. Ladakh ise birlik toprağı statüsü talep ediyordu.
Modi hükümetinin müdahalesi
2014 yılında milliyetçi Hindistan Halk Partisi’nin (Bharatiya Janata Partisi – BJP) iktidara gelmesinin ardından Cammu ve Keşmir üzerindeki baskı arttı ve 2019 baharındaki seçimler öncesinde eyaletin özel statüsünün kaldırılması BJP’nin başlıca seçim vaatlerinden biriydi. 5 Ağustos 2019’da Narendra Modi hükümeti tek taraflı olarak Anayasa’nın 370. maddesini ve bundan kaynaklanan 35-a maddesini yürürlükten kaldırdı. Eyalet, iki birlik toprağına bölündü: Cammu ve Keşmir (kendi yasama meclisiyle) ve Ladakh (kendi parlamentosu olmadan), bu arada kolluk kuvvetlerinin ve diğer bazı önemli yetkilerin sürdürülmesi işlevleri birlik hükümetine devredildi. Bu karardan önce Keşmir’e 35 bin güvenlik gücü gönderilmiş, tüm eğitim kurumları kapatılmış, üç eski başbakan da dahil olmak üzere neredeyse tüm önemli politikacılar ev hapsine alınmış veya gözaltına alınmış, iletişim ve internet kesilmişti. Bu karar 31 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anayasa’nın 370. maddesinin kaldırılmasının ardından diğer eyaletlerden Hintlilerin Cammu ve Keşmir’de toprak, gayrimenkul satın almalarına ve işe girmelerine izin verildi (daha önce bu hak sadece “daimi ikamet edenlere” aitti). Aralık 2023’te Hindistan Yüksek Mahkemesi, eyaletin lağvedilmesi kararını onayladı.
Pakistan kontrolündeki Cammu ve Keşmir kısmı (Azad Cammu ve Keşmir—AJK veya Azad Keşmir), nominal olarak kendi geçici Anayasası (1974), cumhurbaşkanı, hükümeti, yasama meclisi, yüksek ve yüce mahkemesi olan kendi kendini yöneten bir devlet oluşumu. Ancak fiilen tamamen Pakistan’a, Keşmir İşleri Bakanlığı’na ve İslamabad merkezli Keşmir Konseyi’ne bağlı; siyasi-idari ve anayasal-hukuki sistemi Pakistan’daki değişikliklerle eş zamanlı olarak değişti. Tarihi, 5 Ekim 1947’de Ravalpindi’de kurulan ve 24 Ekim’de resmen ilan edilen “sürgündeki hükümete” dayanıyor. Bu hükümet, amacı Dogra hanedanının ve Hint birliklerinin egemenliğinden prensliğin “tamamen kurtarılması” için Müslüman Konferansı liderliğindeki Pakistan yanlısı güçlerin eylemlerini koordine etmek olan geçici bir askeri organ olarak tasarlanmıştı. BM Güvenlik Konseyi, bu hükümeti eyaletin meşru hükümeti olarak tanımadı, 1948’den beri BM bu organı “yerel idare” olarak nitelendiriyor.
Azad Keşmir’in Pakistan ile ilişkileri, Nisan 1949’da Karaçi’de yapılan anlaşmalar ve ardından gelen 1950, 1952 ve 1958 tarihli yasalarla resmileştirilmiş, ancak bölgenin yönetiminde fiilen belirleyici rolü 1948’de kurulan Keşmir İşleri ve Kuzey Bölgeleri Bakanlığı oynadı. 1974’te, Pakistan başbakanının başkanlığındaki İslamabad merkezli Cammu ve Keşmir Konseyi’ne (Keşmir Konseyi) önemli idari ve yasama yetkileri veren Azad Keşmir’in geçici anayasası kabul edildi. 2018’de kabul edilen 13. değişiklik, yerel yasama meclisinin yetkilerini önemli ölçüde genişletti, Keşmir Konseyi’nin 52 yetkisinden 20’si meclise devredildi. Azad Keşmir, resmi olarak Pakistan’ın idari-bölgesel yapısına dahil değil: İslamabad’a göre, statüsü ancak eski prensliğin 1846 sınırları içindeki tüm topraklarında yapılacak bir referandumla kesin olarak çözülmeli. AJK, eski prensliğin Pakistan tarafından işgal edilen üç eski vilayetinin bir kısmında kurulan üç bölgeden (Muzafferabad, Punch ve Mirpur) ve on ilçeden oluşuyor; idari merkezi Muzafferabad. Nüfusu 4,5 milyon kişi olarak tahmin ediliyor. Keşmir Vadisi’ndeki Keşmirce konuşan Müslümanların aksine, Azad Keşmir sakinleri Pencap lehçelerini konuşuyor, bölgede Keşmir için tipik olmayan bir etno-kast sistemi olan biradari yaygın ve yerel halkın Keşmirli mülteciler ve Keşmir bağımsızlığı taraftarlarıyla ilişkileri gergin. Ekim 2005’te bölge, yaklaşık 90 bin kişinin öldüğü yıkıcı bir depremden etkilendi.
Pakistan kontrolündeki eski prensliğin bir diğer kısmı olan Gilgit-Baltistan (2009’a kadar Kuzey Toprakları), uzun süre doğrudan İslamabad’dan yönetilmişti ve ancak 1972’de sınırlı yetkilere sahip bir yasama organı, 2009’da ise kendi hükümetini alarak eyalet statüsüne yaklaştı. Gilgit-Baltistan’ın kontrolü 1950’den beri İslamabad ile Muzafferabad arasındaki ilişkilerde bir gerilim kaynağı: Azad Keşmir makamları, bu bölgenin Keşmir’in bir parçası olduğu konusunda ısrar ediyor. Aynı zamanda, Gilgit-Baltistan’ın Cammu ve Keşmir Prensliği’ndeki statüsü tartışmalı bir konu, çünkü maharacalar bu bölgeler üzerinde egemenlik uygulamış ancak bunları “normal” egemen topraklar olarak yönetmediler ve 1877’den 1947’ye kadar Gilgit, kesintilerle özel bir İngiliz ajansı tarafından yönetildi.
Asya
Çin’le 110 milyar dolarlık ilaç anlaşmaları ABD’nin hedefinde

ABD Hazine Bakanlığı Çin’deki biyoteknoloji çalışmalarına yatırımı kısıtlamayı önerirken Pekin de hücre ve gen tedavisi gibi teknolojilerin yabancılara satışını yasaklamaya hazırlanıyor. Çinli şirketlerin yalnızca 2026’nın ilk yarısında yaklaşık 110 milyar dolarlık 81 lisans anlaşması imzaladığı sektörde, Mart 2027’ye kadar netleşmesi beklenen kurallar ilaç devlerinin tepkisini çekti.
ABD ile Çin arasındaki ticari rekabette biyoteknoloji yatırımları yeni cephe haline geldi.
Politico’nun ABD kural taslağına ve sektör temsilcilerinin değerlendirmelerine dayandırdığı haberine göre Washington, Çin’deki biyoteknoloji çalışmalarına yapılacak yatırımları kısıtlamayı önerirken Pekin de teknolojilerin yurt dışına satışını sınırlamaya hazırlanıyor.
ABD Hazine Bakanlığının hazırladığı taslak; biyoüretim, biyolojik tasarım ve dizileme teknolojileri, beyin-bilgisayar arayüzleri ile otomatikleştirilmiş bilimsel araştırmalara yönelik belirli yatırımların yasaklanmasını öngörüyor.
Nihai kuralların Mart 2027’ye kadar kabul edilmesi gerekiyor.
Hazine Bakanlığı yetkilisi, lisans anlaşmalarının taslak kapsamına girmediğini belirtti ancak kısıtlamaların ilaçların ortak geliştirilmesini ve tanıtımını etkileyip etkilemeyeceğine açıklık getirmedi.
Haberde, ilaç üreticileri Pfizer, Bristol Myers Squibb ve Roche’un bu yıl Çinli geliştiricilerle milyarlarca dolarlık anlaşmalar imzaladığı hatırlatıldı.
İlaç şirketleri kısıtlamalara karşı çıkıyor, Pekin karşı adım hazırlıyor
ABD’li ilaç şirketleri, gelecek vaat eden ilaçlara erişimin tehlikeye gireceği endişesiyle kısıtlamalara itiraz ediyor.
Biotechnology Innovation Organization Başkanı John Crowley, “Çin’deki bir laboratuvar çocuklarda görülen nadir bir kanser türüne ilaç geliştirirse, ABD vatandaşlarına ve şirketlerine buna dokunamayacaklarını nasıl açıklayacağız?” sözleriyle tepkisini dile getirdi.
PhRMA Başkan Yardımcısı Jocelyn Ulrich ise ilaçlar ABD’de geliştirildiği, test edildiği ve tescil edildiği sürece Çin kaynaklı bir ulusal güvenlik tehdidi görmediğini vurguladı.
ABD Kongresinde kısıtlamaları savunanlar ise Amerikan sermayesinin Çin’deki sektörü güçlendirmesinden endişe duyuyor.
Temsilciler Meclisi Çin Özel Komisyonu Başkanı John Moolenaar, biyoteknoloji yatırımlarının sınırlandırılması ve lisans anlaşmalarının denetlenmesi çağrısı yapmıştı. Pekin cephesinde de benzer bir kısıtlama hazırlığı var.
Politico’nun aktardığına göre Çin yönetimi, hücre ve gen tedavisi dahil bir dizi biyofarmasötik teknolojinin yabancılara satışını yasaklamayı, erişimi yalnızca lisanslar üzerinden sürdürmeyi önerdi.
Çin sağlık sistemi uzmanı Yanzhong Huang, bu adımla temel fikri mülkiyetin ülke içinde tutulmasının ve şirketlerin bundan gelir elde etmesinin hedeflendiğini değerlendirdi.
Adı açıklanmayan ABD’li bir sektör temsilcisi ise söz konusu önlemlerin Washington’a karşı koz oluşturduğunu ileri sürdü.
Reuters’ın temmuz ayında Çin ilaç piyasası düzenleyici kurumunun verilerine dayandırdığı haberine göre, Çinli şirketler 2026’nın ilk yarısında yenilikçi ilaçların yurt dışında lisanslanması için toplam değeri yaklaşık 110 milyar doları bulan 81 anlaşma imzaladı; hakları satın alanlar arasında ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya’dan şirketler de yer aldı.
Washington, Çin’in diğer teknoloji sektörlerine yönelik yatırımları halihazırda sınırlandırıyor. ABD Hazine Bakanlığı; yarı iletkenleri, mikroelektroniği, kuantum teknolojilerini ve belirli yapay zeka sistemlerini kapsayan kuralları Ekim 2024’te onaylamıştı.
2 Ocak 2025’te yürürlüğe giren bu düzenlemelere gerekçe olarak, söz konusu teknolojilerin askeri alanda, istihbaratta ve siber operasyonlarda kullanılma riski gösterilmişti.
Asya
Hindistan tarihinin en büyük halka arzında Jio’ya iki saatte tam talep

Hintli milyarder Mukesh Ambani’nin telekomünikasyon girişimi Jio Platforms’un 3,2 milyar dolarlık rekor halka arzında tüm hisselere iki saatten kısa sürede talep geldi. Şirket 10,3 trilyon rupi değerlemeyle çıktığı halka arzdan elde edeceği gelirin büyük kısmıyla 275 milyar rupiye varan net borcunu kapatmayı hedefliyor.
Hintli petrokimya devi Reliance Industries’in Yönetim Kurulu Başkanı Mukesh Ambani’nin telekomünikasyon girişimi Jio Platforms, Hindistan tarihinin en büyük halka arzında yatırımcı akınına uğradı.
Çarşamba günü talep toplamaya açılan 302,1 milyar rupilik (3,2 milyar dolar) halka arzda hisselerin tamamına iki saatten kısa sürede talep geldi.
Hisselerin 28 Ekim’de borsada işlem görmeye başlaması bekleniyor. Borsa öncesindeki yoğun talebe kurumsal yatırımcılar öncülük etti ve bu gruba ayrılan payın üç katından fazla teklif verdi.
Bireysel yatırımcıların ilgisi ise ilk günde beklenen seyri izledi ve kendilerine ayrılan hisselerin yaklaşık dörtte biri tutarında teklifte kaldı.
Piyasadaki zayıflık nedeniyle Jio Platforms, bu yılın başlarında 12 trilyon rupinin çok üzerinde konuşulan değerleme beklentisini halka arz için yaklaşık 10,3 trilyon rupiye çekmişti.
Meta, Google ve Suudi Arabistan varlık fonu gibi dev yatırımcılar da geçmişte bu özel şirkete milyarlarca dolar yatırdı.
Yalnızca yeni hisse ihracından oluşan halka arzda mevcut yatırımcıların hiçbiri hisse satmıyor; elde edilecek gelirin büyük kısmı ise 275 milyar rupiye varan net borcun kapatılmasına harcanacak.
Bloomberg‘ün geçen haftaki haberine göre şirket, maaşları erken yatırarak yaklaşık 420 bin kişilik dev işgücünü halka arza katılmaya teşvik ediyor. Ayrıca Jio’nun yaklaşık 75 bin çalışanı için özel bir hisse kotası ayrıldı.
Ücretsiz aramalarla başlayan hamle sektörü iki devli yapıya dönüştürdü
Yatırımcıların çarşamba günü satın aldığı bu iyimserliğin temelleri Eylül 2016’da atıldı. Reliance Industries hissedarları, o yılki olağan genel kurul toplantısında Mukesh Ambani’yi kürsüde merak uyandıran yeni kırmızı bir amblemin arkasında gördü.
O dönem 60 yaşına girmek üzere olan Ambani, bir saati aşan konuşmasında, kurucu babası Dhirubhai Ambani’nin 2002’deki ölümünün ardından bölünen grubun en büyük yön değişimini anlattı.
Reliance, devasa petrol rafinerisi servetini kullanarak o sıralar yaklaşık bir düzine oyuncunun faaliyet gösterdiği Hindistan telekomünikasyon sektörünü altüst edecekti; hızla 4G şebeke altyapısı kurarken ücretsiz telefon görüşmeleri ve çok daha ucuz internet sunacaktı.
Ambani o gün kürsüden “Konu Hindistan olduğunda ben iflah olmaz bir iyimserim” diye seslendi. Hemen ardından “Jio ile güçlenen Hindistanlıların yepyeni bir dijital ekonomi yaratacağından hiç şüphem yok” dedi.
Aradan geçen on yılda rakiplerinin fiyatlarını sert biçimde kıran Jio, çoğunun kapanmasına ya da satışa çıkmasına yol açtı ve yarım milyardan fazla aboneye ulaşarak rakibi Bharti Airtel ile birlikte sektörde fiili bir ikili tekel (düopol) oluşturdu.
Şirketin verilerine göre bu abonelerin yaklaşık 280 milyonu şimdiden 5G kullanıyor; her bir müşterinin ayda 40 gigabayttan fazla veri tükettiği Jio, ülkedeki toplam kablosuz veri trafiğinin yaklaşık üçte ikisini taşıyor.
Jeopolitik dalgalanmalar ve kuşak değişimi teknoloji dönüşümünü hızlandırıyor
Nikkei Asia‘nın haberine göre borsaya açılan şirket, telekomünikasyon işinin doğası değişirken ve Jio kendini bir teknoloji şirketi olarak yeniden kurmaya çalışırken bilmediği sulara da giriyor.
Elde ettiği başarı, Jio’yu Reliance grubunun dijital yayın, e-ticaret ve giderek artan biçimde yapay zeka gibi çevrimiçi ekonomiye yönelik diğer yatırımlarının temel taşı haline getirdi.
Holdingin toplam kazancında giderek büyüyen bir paya sahip olan bu yeni işkollarının grubu kökten şekillendirmesi bekleniyor; zira Rusya’ya yönelik yaptırımlardan Ortadoğu’daki çatışmalara kadar uzanan jeopolitik baskılar grubun geleneksel petrokimya işinde dalgalanma yaratıyor.
Babasının vefat ettiği yaşa gelen Ambani’nin telekomünikasyon, tüketici ve petrokimya işlerinde çalışan üç çocuğu Akash, Isha ve Anant’a yönelik devir planları yaptığı düşünüldüğünde zamanlama da ayrı bir önem taşıyor.
Jio Platforms’un murahhas azası Akash Ambani, olgunlaşmış bir telekomünikasyon işini yönetirken aynı zamanda teknolojik yatırımlara öncülük etme gibi ikili bir zorlukla karşı karşıya.
Nomura analistleri bu ayın başlarında Jio’nun halka arzına ilişkin yayımladıkları notta, “Kolay abone kazanımı döneminin muhtemelen sona ermesiyle birlikte, tarife zamları kazanç artışının ana itici gücü haline gelebilir” değerlendirmesini yaptı.
Aynı bilgi notunda “Abone kaybına ve daha düşük paketlere geçişe karşı koruma sağlaması gereken yüksek gelirli abone oranının fazlalığı nedeniyle Bharti Airtel sektördeki ilk tercihimiz olmayı sürdürüyor” ifadeleri yer aldı.
Airtel daha küçük bir kullanıcı tabanına sahip olsa da kullanıcı başına Jio’dan daha yüksek gelir elde ediyor.
Jio 6G donanımı, uydu interneti ve yapay zeka veri merkezlerine yöneliyor
Teknoloji araştırma şirketi Counterpoint’in kıdemli araştırma analisti Siddhant Cally, Jio’nun temel telekomünikasyon müşteri tabanından gelir yaratmanın yanı sıra özellikle 6G için şirket içinde telekomünikasyon donanımı üretmeye odaklanacağını söyledi.
Nikkei Asia‘ya konuşan Cally, “Donanım Ar-Ge’sine bu kadar emek harcayan çok az mobil şebeke operatörü var ve düşük maliyetli teknolojinin nasıl çalıştığını anlama becerisiyle bunu geliştirip sahaya sürecek sermayenin birleşiminden faydalanıyorlar” dedi.
Telekomünikasyonun ötesinde Akash Ambani, bu yılın başlarında grubun şebeke donanımı ve yapay zeka alanındaki hedeflerini de ortaya koydu.
Bu hedefler arasında Elon Musk’ın Starlink’ine benzer bir alçak Dünya yörüngesi uydu ağı geliştirme planları da yer alıyor; bu planlar muhtemelen Musk’ın bu ayın başlarında X üzerinden yaptığı çıkışa zemin hazırladı.
Musk paylaşımında Ambani ailesinin reisine alaycı bir dille “Başbakan” diye seslenmiş ve onu Starlink’in Hindistan’a girişini engellemekle suçlamıştı.
Reliance grubu ayrıca sunduğu pek çok hizmete yapay zekayı entegre etme sözü verirken, Meta ile kurduğu ortak girişim aracılığıyla bu yılın sonuna kadar 120 megavatlık yapay zeka veri merkezi kapasitesini devreye almayı hedefliyor.
Kendi başına öne çıkan bir yapay zeka modeli ya da donanımı olmayan grup, küresel yapay zeka yatırım döngüsünden yararlanmak için bu tür ortaklıklara bel bağlayacak.
Cally, “Büyük ölçekli bir bulut ve teknoloji deviyle ortaklık kuruyorsanız, yüksek sermaye yoğunluğunun getirdiği bazı açık riskler vardır” diye konuştu.
Analist, “Bir gözünüz harcadığınız miktarda, diğer gözünüz ürettiğiniz miktarda olmalı. Ancak şu anda piyasanın dinamiği tam olarak bu” ifadelerini kullandı.
Yapay zekanın benimsenmesi ve maliyeti etrafındaki soru işaretleri sürse de Cally, ölçeği ve dağıtım gücü sayesinde Jio’nun bu deneye öncülük etmek için iyi bir konumda olduğunu belirtti.
Cally sözlerini, “Dijital teknolojilerin benimsenmesinden bahsettiğinizde müşteride karşılık bulan bir markaya, onlara göre uyarlanmış hizmetlere ve bütçelerine duyarlı fiyatlara ihtiyacınız vardır. Jio telekomünikasyon teknolojisinde bunu 10 yıldır yapıyor” diyerek tamamladı.
Asya
Japonya Merkez Bankası ekimde faizi sabit tutacak, aralıkta artış bekleniyor

Japonya Merkez Bankası’nın ekim toplantısında yüzde 1,25’lik politika faizini değiştirmemesi, ardından aralık ayında yeniden artırıma gitmesi bekleniyor. Ankete katılan ekonomistlerin yüzde 83’ü borçlanma maliyetlerinin 18 Aralık’ta yükseltileceğini öngörürken, üç ayda bir faiz artışı bekleyenlerin oranı yüzde 67’ye çıktı.
Japonya Merkez Bankası’nın (BOJ) 30 Ekim’de tamamlanacak faiz toplantısında borçlanma maliyetlerini değiştirmeyerek yüzde 1,25 seviyesinde sabit tutması bekleniyor.
Yeni bir ankete katılan ekonomistlerin hiçbiri ekim toplantısında artış öngörmezken, piyasa gözlemcilerinin yüzde 80’den fazlası bir sonraki faiz artırımının aralık ayında geleceğini tahmin ediyor.
Japan Times gazetesinin aktardığı anket sonuçlarına göre ekonomistlerin yüzde 83’ü, bankanın 18 Aralık’ta sona erecek toplantıda politika faizini mevcut yüzde 1,25 düzeyinden yukarı çekeceğini öngörüyor.
Bir önceki ay yapılan ankette aralık ayında artış bekleyenlerin oranı yalnızca yüzde 35 seviyesinde kalmış, en yaygın beklenti ocak ayı olarak öne çıkmıştı.
Son veriler aynı zamanda katılımcıların yüzde 67’sinin bankanın her üç ayda bir faiz artırmasını beklediğini ortaya koyuyor.
Önceki ankette yüzde 46 olan bu oran, BOJ’un eylül ayında üç ay içinde ikinci kez faiz artırarak 1990’dan bu yana en hızlı sıkılaşma temposuna ulaşmasının ardından aynı hızı koruyacağı beklentisine işaret ediyor.
Ekonomistler, ekim ayındaki buluşmanın ana odağının ana enflasyonun yüzde 2’lik hedefe ulaşıp ulaşmadığına ilişkin BOJ değerlendirmesi olacağını belirtiyor.
Banka, 2013 yılında fiyat istikrarı hedefini belirlemesinden bu yana hedefe ulaşıldığını resmen ilan etmedi.
Daiwa Araştırma Enstitüsü Başekonomisti Keiji Kanda ankete verdiği yanıtta, hedefin yakalanması halinde sürecin değişeceğini belirterek “Hedefe ulaşılırsa bundan sonraki zorluk, enflasyonu sağlam bir şekilde yüzde 2’ye çıpalamak amacıyla parasal genişlemenin derecesini ayarlamak olacaktır” değerlendirmesini yaptı.
Kanda, faiz artışlarının aralık ve mart aylarında gerçekleşmesini bekliyor.
Başkan Kazuo Ueda liderliğindeki kurul, yaklaşık bir ay önce borçlanma maliyetlerini yüzde 1,25’e yükselterek yüzde 1,1 ile yüzde 2,5 arasında tahmin edilen nötr faiz aralığına ilk adımı atmıştı.
Bu adım, mevcut artış döngüsünde faizlerin nerede zirve yapacağına yönelik piyasa ilgisini artırdı.
Son ankette nihai faiz oranına ilişkin medyan beklenti yüzde 1,75 seviyesinde kaldı.
Bazı ekonomistler ise Başbakan Sanae Takaichi hükümetinin bankanın faiz artırım patikası önünde potansiyel engeller yaratabileceğine dikkat çekiyor.
Takaichi ekonomik büyümeyi desteklemek amacıyla parasal genişlemenin sürdürülmesini savunmasıyla tanınırken, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent yakın zamanda Japonya’ya reflasyonist politikalardan vazgeçme çağrısında bulundu.
Bu çağrıyı Takaichi ve kabine üyelerinin reflasyon peşinde koşmadıklarını dile getirdiği çok sayıda açıklama izledi.
Ankete göre ekonomistlerin yaklaşık üçte ikisi, gelen bu açıklamalar doğrultusunda Takaichi hükümetinin BOJ’un faiz artırımlarına yönelik tutumunu yumuşattığı görüşünde birleşiyor.
Mitsubishi UFJ Morgan Stanley Menkul Değerler Baş Tahvil Stratejisti Naomi Muguruma, “Başbakanlık muhtemelen yeni faiz artışlarını pek hoş karşılamıyor. Yine de özellikle ABD ile ilişkiler nedeniyle şimdilik kenarda durup bunları zımnen kabul etmesi muhtemel görünüyor” ifadelerini kullandı.
Ueda’nın eylül ayındaki faiz artırımı kararı, her ikisi de Takaichi tarafından seçilen kurul üyeleri Toichiro Asada ve Ayano Sato’nun karşı oylarıyla karşılanmıştı.
Bu muhalefet yenin değer kaybetmesine katkı sağlarken kurul içi oylamaları banka takipçilerinin odağında tutmaya devam ediyor.
SMBC Nikko Menkul Değerler Baş Piyasa Ekonomisti Yoshimasa Maruyama ise şahin tutumuyla bilinen kurul üyesi Hajime Takata’nın bu toplantıda art arda faiz artırımı çağrısı yapma ihtimali gördüğünü ifade ediyor.
Anket sonuçlarına göre BOJ takipçileri, ekim ayındaki politika metniyle birlikte yayımlanacak çeyreklik ekonomik görünüm raporunda bankanın enflasyon projeksiyonunun, gelecek mali yıla dair küçük bir yukarı yönlü revizyon dışında büyük ölçüde korunmasını bekliyor.
Morgan Stanley MUFG Menkul Değerler Başekonomisti Takeshi Yamaguchi konuya ilişkin olarak “BOJ’un ana enflasyonun yüzde 2 civarına ulaştığını belirtmesi muhtemel. Bankanın bu ay politikayı değiştirmemesini bekliyoruz ancak bu muhtemelen şahin bir bekle-gör tutumu olacaktır” dedi.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi












