Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi, mezhepçi katliamlara dair nihai raporunu yayımladı

Yayınlanma

İskandinav İnsan Hakları Enstitüsü Başkanı Dr. Heysem Menna liderliğindeki Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi, Suriye’nin sahil bölgelerinde ve civarında Alevi sivillere yönelik sistematik katliamları ve mezhepçi temizlik uygulamalarını belgeleyen nihai raporunu yayımladı. Rapor, yeni yönetimin kontrolündeki bölgelerde işlenen vahşi cinayetleri, tehcir uygulamalarını ve yağma suçlarını detaylandırıyor.

İskandinav İnsan Hakları Enstitüsü’nün başkanlığını yürüten hukukçu ve Suriyeli muhalif aktivist Dr. Heysem Menna liderliğindeki Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi, Suriye’nin sahil kentleri Lazkiye ve Tartus’un yanı sıra Humus ve Hama vilayetlerinde Alevi sivillere yönelik işlenen ağır insan hakları ihlallerini ve katliamları belgeleyen nihai raporunu yayımladı.

22 Nisan tarihli rapor, 8 Aralık’ta Beşar Esad hükümetinin düşmesinin ardından bölgede kontrolü ele alan yeni yönetimin uyguladığı sistematik şiddet ve ayrımcılık politikalarına dikkat çekiyor.

Sistematik şiddet ve ayrımcılık

Rapor, Suriye sahil bölgelerinde sivillere yönelik yaygın şiddetin sistematik bir model izlediğini ortaya koyuyor.

Belgelenen ihlaller arasında saha infazları, işkence, tehcir, mülk yağmalama ve yıkım ile keyfi işten çıkarmalar yer alıyor. Özellikle Alevi toplumuna mensup belirli bir nüfus grubunun hedef alındığı vurgulanıyor.

Komite raporunda, bu ihlallere hükümet güçleri, güvenlik unsurları, yerli silahlı unsurlar ve yeni askeri komutanlığa bağlı yabancı silahlı grupların karıştığı belirtildi.

Görgü tanığı ifadeleri, cesetlerin gömülmesinin engellenmesi, evlere el konulması ve sivillerin alenen aşağılanması gibi vakaların belgelendiğini gösteriyor. Bu eylemlerin, belirli gruplara mezhepçi saiklerle zarar verme yönünde açık bir niyet taşıdığı ifade ediliyor.

Rapora göre, bazı dini merciilerden yayılan nefret söylemi ve cihat çağrıları ile bazı medya kuruluşlarının Alevi toplumuna karşı yürüttüğü yayınlar, mezhepçi kışkırtmayı tırmandırarak toplumsal ayrışmayı derinleştirmede temel bir faktör oldu.

Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi: Sahil bölgesinde soykırım işlendi

HTŞ yönetiminin politikaları: Ayrımcılık ve etnik temizlik

8 Aralık’ta ülkede kontrolü ele alan Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) liderliğindeki yeni yönetim, “düşman yaratma” politikasını dini ve mezhepçi temelde benimsedi. Rapor, yeni yönetimin, eski hükümete mensup olduğu düşünülen şahıslara yönelik “kan temizliği” adı altında keyfi işten çıkarmalar ve tutuklamalar başlattığını, özellikle Alevi memurların hedef alındığını belirtiyor. Kamu sektöründeki çalışanların yüzde 28’inden fazlasının işten çıkarıldığı, bu sayının ilgili bakanlıklar tarafından da doğrulandığı aktarılıyor.

Yeni yönetim, eski güvenlik ve ordu mensuplarını da hedef aldı. Rapor, yaklaşık 13 bin eski asker ve subayın tutuklandığına dair kesinleşmiş bilgiler olduğunu, bunların akıbetinin bilinmediğini belirtiyor. Irak ve Lübnan’a kaçan eski askerlerin de yeni yönetime teslim edildiği ve akıbetlerinin belirsiz olduğu ifade ediliyor.

Sahil bölgelerinde vahşetin boyutları

Rapor, 7 Mart’tan tarihinden itibaren Suriye sahilinde yaşanan katliamları detaylandırıyor. Ceble civarındaki el-Daliye köyünde başlayan olaylar, güvenlik güçlerinin bir genci alıkoyma girişimi sırasında halkın direnmesiyle çatışmaya dönüştü. Çatışmaların ardından güvenlik güçleri ve onlara bağlı gruplar, el-Daliye ve çevresindeki köylere rastgele topçu ateşi açtı.

El-Muhtariye köyünde 7 Mart’ta yaşanan katliamda, aralarında kadın, çocuk ve yaşlıların da bulunduğu 128’den fazla sivilin öldürüldüğü belgelendi. Görgü tanığı ifadeleri ve videolar, yaralıların sürünmeye zorlandığını, hayvan sesleri çıkarmaya mecbur bırakıldığını ve ardından infaz edildiğini gösteriyor. Cesetlerin günlerce sokaklarda kaldığı, ailelerin cenazeleri gömmesinin engellendiği belirtiliyor.

El-Şeer köyünde yaşananlarda ise sivillerin demir zincirler ve çivili sopalarla işkence gördüğü, aşağılandığı ve soğukkanlılıkla öldürüldüğü aktarılıyor. Bu köyde 65 sivilin hayatını kaybettiği, evlerin yakıldığı ve yağmalandığı ifade ediliyor.

Barabişbo köyünde yine 7 Mart’ta yaşanan saldırıda 44 sivilin öldürüldüğü, evlerin ve mülklerin yakılıp yıkıldığı, tarım arazilerinin yağmalandığı belirtiliyor. El-Şalfatiye köyünde 37 sivilin öldürüldüğü, evlerin ve iş yerlerinin yağmalandığı, el-Datur mahallesinde ise 65 sivilin öldürüldüğü, 13 kişinin gözaltına kaybedildiği ve cesetlerin günlerce sokaklarda kaldığı rapor ediliyor.

El-Kardaha civarındaki köylerde (Kubbu el-Avamiye, Ayn el-Arus, Beni İsa) ve Banyas civarındaki köylerde (Barmaya, Askalebe, el-Hattaniye, Fneytek, el-Meydan, Hammam Vasıl) da benzer katliamlar yaşandığı, evlerin yakıldığı, mülklerin yağmalandığı ve sivillerin hedef alındığı rapor ediliyor. El-Rasafa köyünde 7 Mart’ta yaşanan saldırıda 33 sivilin öldürüldüğü, evlerin ve iş yerlerinin yağmalandığı, hayvanların çalındığı belirtiliyor.

Raporun hukuki analiz bölümünde, Suriye sahilinde yaşanan katliamların ve sistematik Alevi sivillerin hedef alınmasının, 1948 Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde tanımlanan soykırım ve insanlığa karşı suçlar kapsamına girebileceği ifade ediliyor. Bu eylemlerin sadece doğrudan cinayetleri değil, aynı zamanda Alevi toplumunun kültürel ve dini kimliğini silmeye yönelik sistematik uygulamaları da içerdiği vurgulanıyor.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Suriye üzerinde doğrudan yargı yetkisi olmasa da, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin konuyu UCM’ye sevk etmesi durumunda yargılama yapılabileceği hatırlatılıyor. Ayrıca, bazı Avrupa ülkelerinde uygulanan evrensel yargı yetkisi ilkesi kapsamında, bu suçları işleyenlerin kendi toprakları dışında da yargılanabileceği belirtiliyor.

Kimler sorumlu?

Rapor, katliamlarda ve ihlallerde rol oynayan başlıca yerli ve yabancı aktörleri belirliyor. Yerli sorumlular arasında, Esad hükümetinin düşmesinin ardından askeri operasyonları yöneten ve daha sonra sahil bölgelerine yayılan Ortak Askeri Operasyonlar Odası’nın üst düzey komutanları yer alıyor.

Bunların başında HTŞ lideri Ahmed eş-Şaraa (Ebu Muhammed el-Colani) geliyor. Ayrıca, Suriye Milli Ordusu (SMO) bünyesindeki Hamza Tümeni (Seyfeddin Polat liderliğinde) ve Sultan Süleyman Şah Tümeni (Muhammed el-Casim liderliğinde) gibi gruplar ile yeni yönetime bağlı sivil ve askeri unsurlar da sorumlu tutuluyor.

Yabancı militanlar da katliamlarda aktif rol aldı. Raporda, Afgan, Çeçen, Özbek, Uygur, Türk, Faslı, Azerbaycanlı, Arnavut, Pakistanlı ve çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen militanların bu ihlallere karıştığı belirtiliyor.

Yeni yönetimin, katliamların ardından bir soruşturma komitesi kurduğu, ancak bu komitenin bağımsızlık, şeffaflık ve uzmanlık açısından yetersiz olduğu, mağdur temsilcilerini içermediği ve yetkilerinin sınırlı olduğu eleştirisi getiriliyor. Uluslararası toplumun ve ilgili ülkelerin (özellikle Astana sürecinin garantörleri Rusya ve Türkiye) bu vahşet karşısındaki sessizliği veya yetersiz tepkisi de raporda eleştirilen bir diğer nokta.

Katliamlardan kaçanlar Lübnan’a sığındı

Katliamlar, bölgede büyük bir insani krize yol açtı. Rapor, binlerce Alevi sivilin evlerini terk ederek Lübnan’a sığındığını, burada zorlu koşullarda yaşadıklarını belirtiyor. Lübnan’daki sivil ve insan hakları örgütlerinin verilerine göre, Lübnan’da kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 31 bin civarında, kayıt dışı olanlarla birlikte bu sayının daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. Humeymim’deki Rus üssüne sığınan yaklaşık 10 bin sivilin de evlerine güvenli dönüşlerinin sağlanması gerektiği vurgulanıyor.

Rapor, kadınların kaçırılması ve cinsel saldırı vakalarına da dikkat çekiyor. Bu eylemlerin, IŞİD ve Nusra Cephesi gibi Selefi cihatçı grupların ideolojileriyle bağlantılı olduğu, kadınların “ganimet” olarak görüldüğü belirtiliyor. Kaçırılan kadınların bir kısmının fidye karşılığı serbest bırakıldığı, ancak bazılarının akıbetinin hala bilinmediği ifade ediliyor.

Çocukların da kaçırıldığı ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi psikolojik sorunlar yaşadığı, yetersiz beslenme ve sağlık hizmetlerine erişimde zorluk çektikleri belirtiliyor.

Adalet çağrısı

Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi, raporunda bir dizi acil çağrıda bulunuyor:

— Sistematik ihlallerden sorumlu tüm kişilerin, eski veya yeni rejimden olsun, hesap vermesi için yürütme organından tamamen bağımsız, üst düzey bir geçiş dönemi adaleti organı kurulması.

— Suriye halkının mezhepsel, etnik veya siyasi kökenine bakılmaksızın tam korunmasının sağlanması.

— Suriye sahilinde, Humus ve Hama kırsalında işlenen insanlığa karşı suçları soruşturmak için bağımsız bir uluslararası soruşturma komitesi kurulması.

— Soykırım veya mezhepçi etnik temizliği kışkırtan veya bu eylemlere karışan kişi ve kuruluşlara karşı sert uluslararası yaptırımlar uygulanması.

— Mağdurlara ve ailelerine adil tazminat ödenmesi ve yerinden edilenlerin evlerine güvenli ve gönüllü dönüş hakkının sağlanması.

— Uluslararası ve insani yardım kuruluşlarının Lübnan’daki Suriyelilere karşı sorumluluklarını yerine getirmesi.

— Azınlıklara, özellikle Alevilere yönelik katliamların tekrarlanmasını önlemek için Suriye topraklarının tamamında kalıcı uluslararası izleme komiteleri oluşturulması.

— Suriye sahil bölgelerinin insani afet bölgesi ilan edilmesi ve Birleşmiş Milletler’in acil ve sürdürülebilir müdahalesinin sağlanması.

— Bağımsız medya ve insan hakları örgütlerinin etkilenen bölgelere girerek suçları belgelemesine ve durumu tarafsız bir şekilde aktarmasına izin verilmesi.

Rapor, uluslararası toplumun bu ağır ihlaller karşısındaki sessizliğinin cezasızlık ortamını pekiştirdiğini ve Suriye’de barış ve adaletin geleceğini tehlikeye attığını vurguluyor.

Bu tavsiyelerin acilen uygulanmasının sadece hukuki bir zorunluluk değil, aynı zamanda bu tür suçların gelecekte tekrarlanmasını önlemek ve hukukun üstünlüğüne dayalı, eşit vatandaşlığa sahip bir devlet inşa etmek için ahlaki bir yükümlülük olduğu belirtiliyor.

16 Şubat 2025’te kurulan Suriye İnsan Hakları ve İnsani Yardım Takip Komitesi, Suriye içinden ve dışından 13 insan hakları ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla oluşturulmuş olup yaklaşık 60 insan hakları aktivistini bünyesinde barındırıyor.

Ortadoğu

İsrail ve Lübnan, ‘pilot bölgeler’ planını görüşüyor

Yayınlanma

İsrail basınında yer alan haberlere göre İsrail ve Lübnan heyetleri, Washington’da yürütülen görüşmelerde Güney Lübnan’da “pilot bölgeler” oluşturulmasını ele alıyor. Taslağa göre Lübnan ordusunun Hizbullah’ın sınır hattına dönmesini engellemesi karşılığında İsrail ordusu bazı noktalardan kademeli olarak çekilecek. Görüşmelerde güvenlik denetimleri, çekilme takvimi ve sahadaki uygulama mekanizmaları da değerlendiriliyor.

İsrail basınında diplomatik kaynaklara dayandırılan haberlere göre İsrail ve Lübnan heyetleri, ABD’nin başkenti Washington’da yürütülen görüşmelerde Güney Lübnan’da kurulacak “pilot bölgeler” üzerinden yeni bir güvenlik düzenlemesini ele alıyor. Görüşmelerde, Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin sınır hattında Hizbullah’ın yeniden konuşlanmasını engellemesi karşılığında İsrail ordusunun işgal altında tuttuğu bazı stratejik noktalardan sınırlı ölçüde çekilmesini öngören plan ve buna ilişkin uygulama mekanizmaları değerlendiriliyor.

Maariv gazetesinin haberine göre taraflar, planın operasyonel ayrıntıları üzerinde kapsamlı değerlendirmelerde bulunuyor. Pilot uygulamaya dahil edilecek bölgeler, askeri tahliye takvimi, sınır boyunca kurulacak gözlem ve takip mekanizmaları ile planın başarısını ölçmeye yönelik kriterler görüşmelerin gündeminde yer alıyor.

Üç aşamalı görüşmeler sürüyor

Washington’da gerçekleştirilen ve üç aşamadan oluşan görüşmeler 23 Haziran’da siyasi konuların ele alınmasıyla başladı. Müzakereler 24 Haziran’da askeri ve güvenlik başlıklarıyla devam ederken, 25 Haziran’da siyasi ve güvenlik heyetlerinin ortak katılımıyla nihai uzlaşmaya ulaşılması hedefleniyor.

Habere göre İsrailli askeri heyetin, pilot uygulamanın sınırlarını gösteren ayrıntılı haritalar ve operasyonel bir plan sunması bekleniyor. Tarafların uzlaşması halinde İsrail ordusunun Güney Lübnan’daki konuşlanma düzeninde önemli değişikliklere gitmeyi planladığı belirtiliyor.

Yedioth Ahronoth gazetesi ile Reuters‘ın aktardığına göre süreçte öne çıkan unsurlardan biri de bölgede görev yapacak Lübnan askerlerine ilişkin güvenlik prosedürleri. Haberlere göre söz konusu askerler, Hizbullah ile bağlantılarının bulunmadığından emin olunması amacıyla ABD tarafından askeri eğitim ve güvenlik taramasından geçirilecek. Bu süreçte İsrail güçlerinin sınır boyunca uzanan tampon bölgedeki askeri varlığını ve denetimini sürdürmesi öngörülüyor.

Lübnan tarafı çekilme takvimine vurgu yaptı

İsrail basınında yer alan bilgiler hakkında görüşü sorulan üst düzey bir Lübnanlı güvenlik yetkilisi, Washington’daki diplomatik temasların yoğun şekilde sürdüğünü doğruladı. Yetkili, çarşamba günü yapılacak oturumlarda pilot bölgeler de dahil olmak üzere bazı askeri teknik konuların ele alınacağını söyledi.

Müzakerelerin esas olarak İsrail ordusunun Lübnan topraklarından çekilme takvimine odaklandığını belirten yetkili, somut bir planın ancak perşembe günü yapılacak son değerlendirme toplantısının ardından netleşeceğini ifade etti. Aynı kaynak, Lübnan askerlerinin ABD tarafından güvenlik taramasından geçirileceği yönündeki iddialar hakkında yorum yapmadı.

ABD arabuluculuğunda yürütülen görüşmeler, iki ülke sınırındaki gerilimin azaltılması ve uzun vadeli bir güvenlik mekanizması oluşturulması amacıyla sürdürülen daha geniş kapsamlı diplomatik girişimin parçası olarak değerlendiriliyor. İsrail ile Lübnan arasında resmi diplomatik ilişki bulunmuyor. İki ülke hukuken halen savaş halinde bulunurken, Lübnan yasaları düşman ülke olarak tanımlanan İsrail ile doğrudan teması yasaklıyor.

İsrail çekilme için şartlarını sıraladı

Lübnan merkezli El Ahbar gazetesinin aktardığına göre İsrail yönetimi, işgal altında tuttuğu bölgelerden çekilmeden önce bir dizi şartın yerine getirilmesini talep ediyor.

Israel Hayom’un hükümet kaynaklarına dayandırdığı haberine göre Tel Aviv yönetimi üç asgari koşul belirledi. Bunlar, Hizbullah unsurlarının derhal Litani Nehri’nin kuzeyine çekilmesi, nehrin güneyindeki tüm Hizbullah askeri altyapısının ortadan kaldırılması ve İsrail ordusuna olası tehditlere karşı sınır ötesinde müdahale serbestisi tanınması olarak sıralanıyor.

Habere göre üst düzey İsrailli yetkililer, bu koşulların eksiksiz yerine getirilmesi durumunda dahi sınır hattında tampon görevi görecek stratejik bir “savunma hattının” İsrail ordusunun kontrolünde kalacağını belirtiyor.

Ron Arad dosyası da gündemde

El Ahbar’a göre müzakerelerin en hassas başlıklarından biri geçmiş dönemlere ilişkin esir ve kayıp dosyaları. İsrail tarafı, ileride Lübnan hükümetiyle yapılabilecek herhangi bir esir takası anlaşmasını, 1986 yılında Lübnan’da Hizbullah bağlantılı gruplar tarafından esir alındıktan sonra kaybolan İsrailli Hava Kuvvetleri subayı Ron Arad’ın naaşının iadesiyle ilişkilendiriyor.

Haberde yer alan mevcut formüle göre İsrail, Arad’ın akıbetine ilişkin somut ve belgelenmiş ilerleme sağlanmadan İsrail cezaevlerinde bulunan Lübnanlı mahkumların serbest bırakılmasını değerlendirmeye almayacak.

Doğrudan koordinasyon mekanizması önerisi

İsrail’in gündeme getirdiği bir diğer talep ise iki ülke ordusu arasında sahada doğrudan ve aracısız bir koordinasyon mekanizması kurulması. Bu çerçevede Lübnan ordusunun hareket alanı ve konuşlanma noktalarına belirli sınırlamalar getirilmesi öngörülüyor.

Ayrıca Lübnan askerlerinin İsrail mevzileri ve sınır hattına yakın bölgelerde gerçekleştireceği rutin operasyonlar ile devriyelerin önceden İsrail tarafıyla koordine edilmesi talep ediliyor.

El Ahbar’ın değerlendirmesine göre İsrail’in sunduğu öneriler aşamalı bir stratejiye dayanıyor. Plan, ilk aşamada Hizbullah altyapısının yerel düzeyde ortadan kaldırılmasını, ardından belirlenen pilot alanlardan sınırlı çekilmelerin gerçekleştirilmesini ve modelin başarılı olması halinde uygulamanın zamanla Güney Lübnan’ın daha geniş bölgelerine yayılmasını öngörüyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İstihbarat sorgusunda İran İHA’larına ‘uzaylı işi’ benzetmesi

Yayınlanma

Nisan ayında İran hava sahasında düşürülen F-15E Strike Eagle savaş uçağının pilotu, istihbarat yetkililerine verdiği ifadede kendisini çevreleyen İran İHA’larının “denizanası” benzeri bir formasyon oluşturduğunu anlattı. ABD medyasında yer alan istihbarat kayıtlarına göre pilot, bu görüntüyü “Gerçekten uzaylı işi gibiydi” sözleriyle tarif etti.

Nisan ayında İran hava sahasında düşürülen ve daha sonra düzenlenen özel operasyonla kurtarılan ABD’li savaş pilotunun istihbarat raporlarına yansıyan ifadeleri ABD medyasında yer aldı.

Pilot, uçaktan atlamadan hemen önce etrafını saran İran insansız hava araçlarının “denizanası” şeklinde bir formasyon oluşturduğunu belirterek, “Gerçekten uzaylı işi gibiydi” dedi.

İran güçleri, 3 Nisan’da ABD Hava Kuvvetleri’ne ait 31 milyon dolar değerindeki F-15E Strike Eagle savaş uçağını hedef aldı. İran üzerinde düşürülen ilk ABD uçağı olduğu belirtilen F-15E’nin nasıl vurulduğuna ilişkin incelemeler sürerken, ABD basınında yayımlanan istihbarat kayıtları pilotun sorgudaki anlatımını ortaya koydu.

CNN’nin haberine göre pilot, istihbarat yetkilileriyle yaptığı görüşmede gökyüzünde denizanasını andıran, tek bir bütün halinde hareket eden ve kendisinde şok etkisi yaratan bir İHA formasyonu gördüğünü anlattı.

Pilotun ifadesine vakıf dört kaynaktan biri, “Çok sayıda İHA birbirine bağlı şekilde, tek bir organizma gibi hareket ediyordu; daha küçük İHA’lar, büyük İHA’ların altından adeta bacaklar gibi sarkıyordu. Gerçekten uzaylı işi gibiydi” dedi.

Kaynaklar, bu manevranın İran’ın savaş alanında İHA’ları kitlesel ve koordineli biçimde kullanma kapasitesinde önemli bir gelişmeye işaret ettiğini değerlendirdi.

Aynı kaynaklar, her türlü hava koşulunda görev yapabilen gelişmiş bir savaş uçağı olan F-15E’nin bu karmaşık “denizanası” formasyonu sayesinde vurulmuş olabileceğini belirtti.

İran yeni hava savunma sistemi kullandığını açıkladı

Olayın yaşandığı gün İran Hatemül Enbiya Merkez Komutanlığı tarafından yapılan açıklamada, yerli imkanlarla geliştirilen yeni bir hava savunma mimarisinin devreye alındığı duyuruldu.

İranlı askeri yetkililer, bu sistemle bir ABD savaş uçağı, üç İHA ve iki seyir füzesinin etkisiz hale getirildiğini açıkladı.

İranlı askeri sözcü, “Düşman bilmelidir ki, ülkenin genç ve gururlu mühendisleri tarafından üretilen yeni savunma sistemlerini sahada birbiri ardına sergilemeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

CIA kurtarma operasyonunda yanıltma taktiği kullandı

Uçağın düşürülmesinin ardından bölgede kurtarma operasyonu başlatıldı. Fırlatma koltuğunu kullanarak uçaktan ayrılan pilot, aynı gün hafif silah ateşine maruz kalan iki askeri helikopterin düzenlediği operasyonla kurtarıldı.

Ancak uçaktaki diğer personel olan Silah Sistemleri Subayı (WSO), dağlık ve zorlu arazide tek başına mahsur kaldı. Yanında yalnızca bir silah bulunduğu belirtilen subayın kurtarılması için Pentagon ve CIA ortak operasyon yürüttü.

CBS’in istihbarat kaynaklarına dayandırdığı haberine göre CIA, İran içindeki arama faaliyetlerini sekteye uğratmak amacıyla küresel basına ikinci havacının zaten kurtarıldığı yönünde gerçeği yansıtmayan bilgiler sızdırdı.

Haberde, bu yöntem sayesinde zaman kazanan komandoların dağlık bölgede saatlerce direnen subaya İran güçlerinden önce ulaştığı belirtildi.

Olaydan iki gün sonra açıklama yapan ABD Başkanı Donald Trump, ikinci askeri personelin de sağ olarak kurtarıldığını duyurdu. Trump, subayın operasyon sırasında yaralandığını ancak genel sağlık durumunun iyi olduğunu söyledi.

Pilotun “denizanası” benzetmesi ise askeri ve istihbarat çevrelerinde, bunun bir beyin sarsıntısının etkisi mi yoksa yeni bir askeri doktrinin işareti mi olduğu yönündeki tartışmaların odağında yer alıyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

‘Küstahça beklentiler darmadağın oldu’

Yayınlanma

İslamabad Mutabakat Muhtırası sonrasında İsrail, ABD ve bölge ilişkilerini değerlendiren ABD/Ortadoğu Projesi Başkanı Daniel Levy, çatışmaların ardından şekillenen yeni jeopolitik dengeleri ve Washington ile Tel Aviv arasında derinleşen ayrışmayı kaleme aldı. Levy, İsrail’in askeri güce dayalı bölgeyi domine etme ve Filistinlileri tamamen yok sayma projesinin bu savaşla birlikte hayalden ibaret olduğunun açıkça kanıtlandığını belirtti.

İsrail’de eski Başbakan Ehud Barak hükümetinin kıdemli danışmanlarından olan, 2001 yılındaki Filistin ile yapılan Taba Zirvesi ve 1995 yılındaki ikinci Oslo görüşmelerinde dönemin başbakanı Yitzak Rabin ile birlikte heyette yer alan, 2012-2016 yılları arasında ise Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktörlüğü görevini yürüten ve halen New York merkezli ABD/Ortadoğu Projesi adlı düşünce kuruluşunun başkanlığını yapan Daniel Levy, İslamabad Mutabakat Muhtırası’nın ardından bölgedeki yeni dönemi değerlendirdi.

Levy, 14 maddelik İslamabad Mutabakat Muhtırası’nın gerçek anlamının, ayrıntıların şekilleneceği ya da savaşın yeniden başlayacağı en az 60 günlük müzakere sürecinde belirleneceğini vurguladı.

Yaklaşık iki sayfalık bu muhtırayı 2015 yılındaki 159 sayfalık nükleer anlaşma ile kıyaslamanın anlamsız olduğunu belirten Levy, ABD ve İsrail’in 110 gün önce başlattığı askeri müdahalenin ardından bu anlaşmanın ABD için en iyi alternatif olarak sunulmasının taktiksel nedenleri olduğunu kaydetti.

“Küstahça beklentiler darmadağın oldu”

Savaşın başlangıcında İsrail liderliği tarafından ilan edilen ve ABD Başkanı ile yakın çevresi tarafından desteklenen dört temel hedef olduğunu hatırlatan Daniel Levy, bu hedefleri şöyle sıraladı: İran’ın nükleer programının 2015 anlaşmasından daha kesin bir şekilde sonlandırılması, İran füze tehdidinin tamamen ortadan kaldırılması, İran’ın bölgedeki vekil güçlerine desteğinin kesilmesi ve son olarak İran’da rejim değişikliği ya da çöküşünün sağlanması. Levy, bu hedeflere daha sonra Suudi Arabistan, Pakistan, Katar ve Kuveyt gibi ülkelerin de İsrail ile normalleşme sürecine dahil edilmesinin eklendiğini belirtti.

Ancak gelinen noktada bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadığını ifade eden Levy, şu değerlendirmede bulundu:

“Basitçe söylemek gerekirse, bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadı ve 14 maddelik muhtıra, bu konuları hayalperest ve maksimalist bir yaklaşımla değil, gerçekçi bir şekilde ele alıyor. Muhtıranın yürürlüğe girmesiyle birlikte yalnızca savaşın kendisinin yarattığı iki sorun çözülmüş oldu; yani savaşın sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılması. Bu nedenle anlaşmanın İsrail siyasi yelpazesinde ve yorumcuları arasında büyük bir başarısızlık ve fiyasko olarak nitelendirilmesi şaşırtıcı değil.”

İsrail’in yıllardır körü körüne güvendiği stratejik varsayımların çöktüğünü belirten Levy, şunları kaydetti:

“On yıllardır süregelen ve artık darmadağın olan İsrail varsayımı, eğer ABD’yi bir savaşa çekebilirseniz İran’ın yenilgisinin, teslimiyetinin veya çöküşünün kaçınılmaz olacağı yönündeydi. İsrail ve ABD, girdikleri kibir sarmalında, İran’ın Batı’nın inatla öğrenmeyi reddettiği bir dersi, yani kibirli bir düşmanı zekasıyla alt etmeye, stratejik öngörüye ve kapsamlı hazırlığa dayalı asimetrik bir stratejinin avantajlarıyla alt etme potansiyeline sahip olabileceğini hiç hesaba katmamışlardı.”

“Savaş planları çöktü ve ABD stratejik bir yenilgiye doğru sürüklendi”

ABD Başkanı Donald Trump’ın, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanlış hesaplarına güvenerek başlattığı bu kördüğümden çıkış yolu aradığının uzun süredir anlaşıldığını dile getiren Levy, 39 gün süren aktif Amerikan-İsrail askeri ortaklığının ve mutlak zafer iddialarının ardından savaş planlarının çöktüğünün netleştiğini belirtti.

ABD’nin stratejik bir yenilgiye doğru sürüklendiğini gören karar vericilerin fiili bir ateşkese yöneldiğini, 71 günlük bir gerçekçilik arayışının ardından 18 Haziran’da muhtıranın elektronik olarak imzalandığını aktardı.

Savaşın İran üzerindeki ekonomik ve insani etkilerinin de ağır olduğunu belirten Levy, ülkede enflasyonun fırladığını, temel gıda fiyatlarının ikiye katlandığını, ekonominin yüzde 6 oranında daralmasının beklendiğini ve kritik enerji altyapısının tahrip olduğunu yazdı.

Ancak ABD tarafında da askeri maliyetlerin Moody’s tahminlerine göre 132 milyar doları bulduğunu, kritik silah stoklarının tükendiğini ve ABD’nin müttefiklerinin çıkarlarına yönelik sergilediği kayıtsızlığın küresel imajına uzun vadeli bir zarar verdiğini ekledi.

“İsrail lobisi kolay kolay boyun eğmeyecek”

Donald Trump’ın son günlerde Netanyahu’ya yönelik eşi benzeri görülmemiş sert eleştiriler yönelttiğine dikkat çeken Levy, bu durumu Trump’ın kendi sorumluluğundan kaçma yöntemi olarak yorumladı.

Trump’ın doğrudan kendisini suçlamadan, faturayı İsrail yanlısı çevrelere kesmek istediğini belirten yazar, ABD iç siyasetindeki dengelerin de değiştiğini ifade etti.

İsrail lobisinin Amerikan siyaseti üzerindeki etkisinin tamamen ortadan kalkmadığını vurgulayan Levy, şu uyarıda bulundu:

“Hiç şüphe yok ki İsrail, onun yankı odası ve lobisi kolay kolay boyun eğmeyecek. Nasıl geri döneceklerini ve uzun vadeli oyunu nasıl oynayacaklarını çok iyi biliyorlar; ellerindeki araçlar hala oldukça güçlü. ABD’nin hem bu anlaşmayı İsrail’e dayatması hem de aynı anda aralarındaki bağın hala güçlü olduğunu göstermeye çalışarak İsrail’e borçluymuş gibi davranması aynı anda mümkün olabilir.”

Levy, İsrail lobisinin kongre ağını, güçlü medya ortaklıklarını ve seçim dönemlerinde büyük kampanya bütçelerini seferber etme kabiliyetini koruduğunu belirtti. ABD’nin elindeki yaptırım gücünü İsrail’e karşı sürdürülebilir bir şekilde kullanıp kullanmayacağının ise hala şüpheli olduğunu aktardı.

“İsrail bu 60 günlük süreyi çatışmaları yeniden başlatmak için kullanacak”

İsrail’in önümüzdeki 60 günlük müzakere sürecini kendi pozisyonlarını dayatmak ve çatışmaları yeniden başlatmak için bir fırsat olarak göreceğini belirten Levy, Netanyahu’nun Trump’tan yeni tavizler koparmaya çalışacağını yazdı.

Özellikle Lübnan sınırında işgal edilen bölgelerin korunması, Gazze ve Batı Şeria’da İsrail’e daha serbest bir hareket alanı tanınması gibi taleplerin masaya geleceğini öngördü.

Geçmişte Barack Obama döneminde de benzer krizler yaşandığını, lobinin Obama’ya karşı amansız saldırılar düzenlediğini ancak buna rağmen ABD tarihinin en büyük askeri yardım paketinin imzalandığını hatırlatan Levy, bugünkü durumun ise daha derin bir kırılmaya işaret edebileceğini belirtti.

“Siyonist muhalefet askeri hedefleri sorgulamıyor, sihirli çözümler pazarlıyor”

İsrail içinde yaklaşan eylül veya ekim seçimleri nedeniyle siyasi atmosferin oldukça gergin olduğunu belirten Levy, Netanyahu’nun anketlerde geride olduğunu ve sürekli bir hayatta kalma savaşı anlatısıyla koltuğunu korumaya çalıştığını yazdı.

İsrail kamuoyundaki sürekli travma psikolojisinin sadece Netanyahu tarafından değil, ona rakip olan diğer siyonist muhalefet partileri tarafından da körüklendiğini belirten Levy, şu ifadeleri kullandı:

“Siyasi muhalefet Netanyahu’yu sağdan sıkıştırmaya çalışıyor. Temel argümanları askeri hedeflerle veya bu hedeflerin sınırlarıyla yüzleşmek değil. Gerçekçi bir tartışmayı teşvik etmek yerine, ellerinde daha iyi sihirli bir çözüm olduğu fikrini pazarlamayı tercih ediyorlar. Netanyahu’nun en büyük rakibi Naftali Bennett, İran’da rejim değişikliği vaat ederken, sonraki hedefin Türkiye olacağını söyleyerek tehditler savuruyor.”

İsrail’in Lübnan’daki işgalini sürdürme ısrarının yeni çatışmaları kaçınılmaz kılacağını vurgulayan Levy, ABD’nin yaptırım gücünü kullanmaması durumunda Lübnan ve Filistin topraklarındaki trajedinin büyüyerek devam edeceğini, İsrail’in uğradığı hüsranın acısını savunmasız Filistin halkından çıkaracağını belirtti.

“Bölge ülkeleri artık yumurtalarını tek sepete koymayacak”

Savaşın bölge ülkeleri açısından da önemli dersler barındırdığını ifade eden Levy, ABD’nin kendi müttefiklerinin uyarılarını dikkate almayıp sadece İsrail’in yönlendirmesiyle hareket etmesinin güven tazelemek yerine derin şüpheler uyandırdığını yazdı.

Levy, bir Suudi dostunun kendisine aktardığı “Akıllı düşman, deli dosttan iyidir” atasözünü paylaşarak, bölge ülkelerinin artık güvenlik stratejilerini çeşitlendireceğini, Çin, Güney Kore ve Avrupa ile ilişkilerini geliştireceğini ve kendi aralarında daha yoğun bir iş birliği zemini arayacağını belirtti.

Levy, yazısını şu sözlerle tamamladı:

“İsrail’in Filistinlilere karşı tamamen yok etmeye dayalı bir projede ısrar etmesi, doğası gereği bölgede düşmanca bir tutum sergilemesi ve kaba kuvvete dayalı bir hakimiyet kurma çabası anlamına gelir. Bu projenin gerçekleştirilemez olduğu, çok somut bir şekilde, gözler önüne serilmiştir. İsrail halkının ve siyasetinin bu yanlış yoldan dönmesi için daha ne kadar yenilgi yaşanması gerekecektir?”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English