Dünya Basını
FP: Riyad ve Abu Dabi’nin yeni kimlik inşasının ABD için sonuçları olacak

ABD merkezli Foreign Policy, Riyad ve Abu Dabi’nin milliyetçi temeller üzerinde yeniden inşa etmeye çalıştığı milli kimlik projesinin bölge ve ABD için ne gibi sonuçları olacağını açıklayan bir analiz yayınladı. Analiz, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri liderlerinin iktidarlarını sağlamlaştırmak için ulusal kimliği yeniden yapılandırdığını ileri sürüyor. Analize göre, iki hükümet de içerideki bu yeni kimlik inşasına paralel, ortaya çıkmakta olan çok kutuplu küresel düzeni bir gerçeklik olarak kabul ediyor ve genellikle ABD’nin itirazlarına rağmen kendilerini, çıkarlarına en uygun şekilde konumlandırıyor. Bu da ABD, Suudi Arabistan ve BAE’nin hedefleri arasındaki makasın açılmasına neden oluyor. Analiz, bu tablo karşısında ABD’nin neden Riyad ve BAE’nin garantörü olmaya devam ettiğini sorguluyor:
***
Arap Körfezi’nin Yeni Milliyetçiliği
Riyad ve Abu Dabi’deki hırslı liderler, iktidarlarını sağlamlaştırmak için ulusal kimliği yeniden yapılandırıyor.
Jon Hoffman
Basra Körfezi’nin en güçlü iki Arap devleti olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) devlet destekli yeni bir milliyetçilik biçimi hızla kök salıyor. İster yüksek petrol fiyatlarını koruma çabaları, ister yerel mega projelerin hayata geçirilmesi, ister küresel spor girişimleri, isterse de Rusya ve Çin’le artan ilişkiler olsun, Suudi ve BAE hükümetlerinin izlediği neredeyse tüm iç ve dış politikalar bu milliyetçi stratejilere dayandırılabilir. Öncelikle hızla genişleyen genç nüfusa yönelik olan bu programlar, otoriter bir yönetim altında, ulusal kimliği ve devlet-toplum ilişkilerini yukarıdan aşağıya yeniden yapılandırmayı amaçlıyor.
Bu girişimlerin şimdiden somut etkileri oldu. Orta Doğu’yu kapsayan neredeyse tüm çatışma bölgelerinde ve jeopolitik fay hatlarında bulunan Suudi Arabistan ve BAE şu anda bölgede gerilimi azaltmaya yönelik son hamlelerin öncüsü konumunda. Suudi Arabistan ve BAE’nin başkentleri Riyad ve Abu Dabi’deki hükümetler, ortaya çıkmakta olan çok kutuplu küresel düzeni bir gerçeklik olarak kabul ediyor ve genellikle ABD’nin itirazlarına rağmen kendilerini, kısa ve uzun vadede kendi çıkarlarına en uygun şekilde konumlandırıyorlar.
Bölgedeki güç Körfez’e doğru kayarken, Suudi Arabistan ve BAE’deki bu yeni milliyetçilik hamlesinin evriminin ve kendilerini yurtdışına yansıtma çabalarının Orta Doğu ve ABD dış politikası için derin sonuçları olacak.
Milliyetçilik, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed’in kontrollerini sağlamayı amaçladıkları yeni otoriter temeldir. Her iki lider de halihazırda ülke içinde, ülkelerinin geçmişindeki tüm yöneticilerden daha fazla güce sahip ve uzun vadede mutlak otoritelerini korumak istiyorlar.
Bu hedefin merkezinde ulusal kimliklerin yeniden yapılandırılması yer alıyor; Muhammed bin Selman ve bin Zayed, hem yerli hem de yabancı kitlelere yönelik ve kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için tasarlanmış bir tür kimlik mühendisliğine giriştiler.
Suudi Arabistan’da Muhammed bin Selman sadece din vurgusuna dayanan ulusal kimliği, “Suudi” olmanın ne anlama geldiğine dair yeni bir fikre doğru yönlendirmeye çalışıyor. Kuruluşundan bu yana modern Suudi devleti ortak bir siyasi-dini projeydi. Geleneksel olarak bu, Suudi Arabistan’ı saf bir İslami ütopya olarak tasvir eden anlatılara dayanan dini milliyetçiliğe dayanıyordu. İktidardaki el-Suud ailesi tarihsel olarak meşruiyetini bu vizyondan almaya çalıştı.
Muhammed bin Selman bunun yerine Suudi milliyetçiliğini ülkedeki birincil meşrulaştırıcı ve birleştirici güç haline getirmek istiyor. Riyad için din hâlâ devlet yönetiminin kritik bir aracı olarak kalsa da İslam bu yeni milliyetçi çabayı desteklemek amacıyla yeniden konumlandırılıyor.
Veliaht Prens’in talimatıyla Suudi Arabistan’ın resmi tarihini Vahhabilik’ten uzaklaştırma çabaları; kadınların araba kullanmasına, yalnız yaşamasına ve bir erkek vasi olmadan seyahat etmesine izin verilmesi; dini polisin yetkilerinin sınırlandırılması; sinema ve konser gibi halka açık eğlence mekanlarına izin verilmesi; yolsuzlukla mücadele gerekçesiyle hükümet yetkilileri ve kraliyet mensuplarının tasfiye edilmesi ve rejimin aşırılık yanlısı olarak nitelendirdiği din adamlarının ve alimlerin tutuklanması gibi çeşitli reformlar bu durumun en belirgin örnekleri. Ders kitapları ve devlet eğitimi, ülkeyi pan-Arap veya pan-İslami davalardan uzaklaştırırken bu yeni milliyetçi anlatıyı benimseyecek şekilde yenilendi.
Riyad ayrıca bu milliyetçi projeyi güçlendirmenin bir yolu olarak militarizasyona da büyük ölçüde eğildi ve askeri sembolizmi toplumu bir araya getirmek ve ortak bir sadakat ve bağlılık duygusunu teşvik etmek için kullanırken savunma harcamalarını da önemli ölçüde artırdı.
BAE’de de bin Zayed, ulusal kimliği daha tutarlı bir “Emirlik” kimliği haline dönüştürmeye çalışıyor. Bugün BAE’yi oluşturan yedi emirlik -Abu Dabi, Dubai, Acman, Füceyre, Resü’l-Hayme, Şârika ve Ümmü’l-Kayveyn- 1971’de İngiltere’den bağımsızlığını kazandı; altısı hemen bir federasyon kurdu ve Resü’l-Hayme ise 1972’de katıldı. Kuruluşunun ardından BAE’de ulusal kimlik duygusu çok az olan bir kabile hiyerarşisi hâkimdi.
Başlangıcından itibaren BAE’de ulus inşası, büyük ölçüde devlet otoritesinin sağlamlaştırılması ve meşrulaştırılması ile ortak kimlik duygusu oluşturulmasına odaklandı.
Bin Zayed, Muhammed bin Salman gibi sıfırdan başlamak yerine, Abu Dabi’deki diğer emirlikler üzerindeki gücü pekiştirirken ve devlet otoritesini kendi ellerinde merkezileştirirken, ortak bir Emirlik kimliğini geliştirmeye yönelik mevcut çabaları önemli ölçüde hızlandırdı.
Ortak bir kimlik duygusunu teşvik etmek üzere tasarlanan girişimler arasında 2018’in “Zayed Yılı” ilan edilmesi, çeşitli ulusal müze ve kütüphanelerin açılması ve yıllık Ulusal Gün kutlamalarına verilen önemin artırılması yer alıyor. Bin Zayed’in müfredatı ağırlıklı olarak Emirlik ulusal kimliğine odaklanan ve akademisyenler Zeynep Özgen ve Şerif İbrahim El Shishtawy Hassan’ın tanımladıkları gibi “girişimci, kendine güvenen ve başarı odaklı Emirlik vatandaşları” yaratacak şekilde reforme edilmeye devam ediyor.
Muhammed bin Selman’a benzer şekilde, bin Zayed de bu milliyetçi programı desteklemek için militarizasyonu kullanıyor; Emirlik ordusunu ve şehit askerleri onurlandırmak için Anma Günü (veya “Şehitler Günü”) gibi bayramlar getirirken, aynı zamanda savunma harcamalarında belirgin bir artışı ve BAE’nin önemli bir bölgesel güç merkezi olarak yükselişini yönetti.
Bu artan milliyetçilik için kritik olan ekonominin önemi. Muhammed bin Selman ve bin Zayed, ülkelerinin petrol sonrası sürdürülebilir bir geleceğe doğru ekonomik olarak yeniden yapılandırılması girişimlerini yönetiyor. Hem Suudi hem de BAE refah devletleri baskı altında, bu da Riyad ve Abu Dabi’nin sübvansiyonları keserken, uluslarına sadakatle ekonomiye katkıda bulunan “girişimci vatandaşların” gelişimini teşvik etmesine ve böylece bu ülkelerde onlarca yıldır devlet-toplum ilişkilerinin temelini oluşturan sosyal sözleşmeyi değiştirmesine neden oluyor.
Riyad ve Abu Dabi’nin yeni Vizyon 2030 girişimleri, Suudi Arabistan ve BAE’yi Orta Doğu’nun başlıca ekonomik merkezleri ve uluslararası sermaye için kârlı pazarlar haline getirmek üzere tasarlanan bu yeni hamlenin ekonomik temellerini oluşturuyor. İki ülke bunu başarmak için yabancı destek ve yatırım toplama umuduyla uluslararası modern, ilerici ve istikrar imajı çizdi. Buna turizmi teşvik çabaları, uluslararası spor müsabakalarına ev sahipliği, uluslararası yatırım zirveleri düzenleme ve bu aktörleri sözde ılımlı İslam’ın savunucuları olarak gösteren çeşitli uluslararası dini girişimler de dahil.
Ekonomik girişimlere rağmen petrol gelirleri Riyad ve Abu Dabi için büyük önem taşımaya devam ediyor. Muhammed bin Selman ve bin Zayed’in bu milliyetçi planları için paraya ihtiyaçları var ve ekonomileri -özellikle de Suudi Arabistan’ınki- büyük ölçüde petrole bağımlı olmaya devam ediyor.
Suudi Arabistan’da Vizyon 2030’a yönelik atılım, özellikle iki kritik alanda, ağır bir şekilde gecikiyor: özel sektör büyümesi ve petrol dışı devlet gelirleri. Suudi Arabistan ekonomisi yüksek petrol fiyatları sayesinde 2022’de yüzde 8,7 oranında büyümüş olsa da (krallığın neredeyse 10 yıldır ilk kez bütçe fazlası vermesi) Uluslararası Para Fonu bu büyümenin 2023’te yüzde 1,9’a yavaşlayacağını öngörüyor ki bu da büyük dünya ekonomileri arasında en sert büyüme düşüşü.
BAE’de devlet vergileri artırmaya devam ederken gençler yüksek işsizlikle karşı karşıya. Ekonomik ilerleme geciktikçe, Riyad’ın üretim kesintilerine devam etmesi ve Abu Dabi’nin OPEC+ üretim tavanları konusunda Suudi Arabistan ile yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle hayal kırıklığına uğraması, yüksek petrol gelirlerinin öngörülebilir gelecekte kritik önemini koruyacağını gösteriyor.
Muhammed bin Selman ve bin Zayed’in Suudi Arabistan ve BAE’yi Orta Doğu’nun jeostratejik manzarasında ön plana çıkarma çabaları, içeride milliyetçiliğe doğru bu yönelişlere paralel olarak gerçekleşti.
Riyad ve Abu Dabi, Arap Baharı ayaklanmalarını takip eden yaklaşık 13 yıl boyunca bölgesel karşı devrime öncülük ederek Orta Doğu’daki hâkim statükoya meydan okuyan hareketleri engellemek için müttefik otoriter aktörleri destekledi. Muhammed bin Selman ve bin Zayed 2015 yılında Yemen’de dünyanın en kötü insani krizine ve 377.000’den fazla kişinin ölümüne yol açan bir askerî harekât başlattılar. Ve birlikte 2017’de Katar’a yönelik 2021’e kadar sürecek ve ABD tarafından caydırılmadan önce askeri operasyon planları içerdiği bildirilen bir hava, kara ve deniz ablukasına öncülük ettiler.
Riyad ve Abu Dabi Kudüs ile stratejik ilişkilerini önemli ölçüde genişletti ve BAE, İbrahim Anlaşmaları’nın bir parçası olarak 2020’de İsrail ile ilişkilerini normalleştirdi. Suudi Arabistan ve BAE ayrıca stratejik varlıklarını geleneksel operasyon alanlarının dışında, yani Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu gibi yerlerde de genişletmeye çalıştılar.
Kendilerini gösterme arzusu artık küreselleşti: Hem Muhammed bin Selman hem de bin Zayed, Suudi Arabistan ve BAE’nin Rusya ve Çin ile siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkilerinin önemli ölçüde büyümesini denetledi.
Riyad ve Abu Dabi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde taraf tutmaktan kaçındı; Washington’un itirazına rağmen petrol üretimi konusunda Moskova ile koordinasyon sağlamaya devam etti ve şimdiye kadar Rusya’ya karşı yaptırım uygulamayı reddetti. Riyad, Abu Dabi ve Moskova arasındaki güvenlik ilişkileri de derinleşti ve esas olarak silah satışlarına odaklandı. Hatta Suudi Arabistan ve BAE, Çin’in kendi Müslüman toplumuna yönelik sert politikalarına desteklerini defalarca dile getirdiler.
Çin, Suudi Arabistan ve BAE ile ekonomik ilişkilerini önemli ölçüde artırdı ve Pekin şu anda hem Riyad hem de Abu Dabi’nin en büyük ticaret ortağı ve birincil petrol alıcısı konumunda. Suudi Arabistan, BAE ve Çin arasındaki yatırımlar da önemli ölçüde arttı ve gelecekte de büyümeye devam edecek. Güvenlik ilişkileri de silah satışları gibi alanlarda güçlenmiştir ve Çin’in BAE’de askeri bir tesisin yeniden inşasına dair haberler var.
Son zamanlarda Muhammed bin Selman ve bin Zayed, diplomasiyi çıkarlarını ilerletmenin en iyi yolu olarak görmeye başlamış gibi. Suudi Arabistan ve BAE Katar’a yönelik ablukayı sona erdirdi ve Türkiye ile ihtilaflı ilişkilerini onarıyor; Muhammed bin Selman ve bin Zayed, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı yeniden bölgeye entegre etmeye çalışıyor; Suudi Arabistan Yemen’de (büyük ölçüde başarısız olan) müzakerelere girişiyor ve her iki ülke de İran ile gerilimi azaltıyor, Riyad ve Tahran 2016’da kopan diplomatik ilişkileri yeniden kuruyor.
Diplomasiye doğru bu yöneliş, esas olarak, şu anda gerilimi yatıştırma lehine olan değişen içsel, bölgesel ve uluslararası bağlamların sonucu.
Muhammed bin Selman ve bin Zayed, içeride nispeten güvenli bir ortam gerektiren büyük planlarını umutsuzca uygulamaya çalışıyorlar. 2019’da Suudi Arabistan’ın doğusundaki Abkayk ve Hureys’teki Aramco tesislerine İran tarafından yapıldığı düşünülen füze saldırıları ve 2022’de Yemen’deki Husilerin BAE’ye yönelik füze saldırıları -Riyad ve Abu Dabi’nin, yetersiz bulduğu ABD tepkisiyle birleşince- Suudi ve Emirliklerin kırılganlığını ortaya çıkardı. Bu tür saldırılar, Riyad ve Abu Dabi’nin yurt dışından yatırım çekme arayışında olduğu bir dönemde uluslararası algı açısından özellikle kötü.
Orta Doğu genelinde, otoriter dirilişin bir işareti olarak karşı devrimci güçler büyük ölçüde başarılı oldu, ayaklanmalardan ve yarattığı stratejik açılımlardan kaynaklanan yoğun devlet-toplum ve jeopolitik rekabet, en azından şimdilik geriledi.
Yemen’de Suudi Arabistan ve BAE, Husileri yenme girişimlerinde başarısız olurken bu süreçte önemli miktarda kaynak harcadı. Savaş en yoğun döneminde Riyad’a ayda 5 ila 6 milyar dolara mal olurken, Tahran bunun çok altında bir maliyetle Husilere silah sağladı. Bölgesel otoriter statükoyu güvence altına alan ve Yemen’de çıkmaza giren Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin açık saldırganlığı şimdilik gereksiz hale geldi.
Buna ek olarak, Rusya ve Çin’in bölgedeki varlığı artarken Suudi Arabistan ve BAE’nin güvenlik garantörü Amerika Birleşik Devletleri, yeni çok kutuplu dünyaya uyum sağlayabilecek tutarlı bir Orta Doğu politikası oluşturmak için çabalıyor. Muhammed bin Selman ve bin Zayed, çok kutupluluğun bölgeye ve dünyaya geri dönüşünü yönetmeye çalışırken, her şeyden önce büyük güç politikalarına sıfır toplamlı bir yaklaşım benimsemekten kaçınıyor, bunun yerine yalnızca kendi çıkarlarını en iyi nasıl ilerletecekleri perspektifinden hareket ediyorlar.
Bu milliyetçi eksenler, Suudi Arabistan ve BAE’deki yönetici elitlerin değişen yerel, bölgesel ve uluslararası bağlamlara yanıt verme arayışlarının ürünü. Yine de bu girişimler, eski ve yeni bölgesel fay hatları ve değişen dünya düzeninin yanı sıra aşağıdan gelen meydan okumalara da açık olmaya devam ediyor.
Muhammed bin Selman ve bin Zayed ülke içinde milliyetçi projelerinin başarısını ve otoriter temellerinin yeniden şekillenmesini varoluşsal bir mesele olarak görüyor. Kişisel diktatörlük yönetiminin yeni ve sürdürülebilir bir temelini inşa etme arzusu, Suudi Arabistan ve BAE’de politikaların ve toplumun artan bir şekilde güvenlikleştirilmesine neden oldu. Muhammed bin Selman ve bin Zayed, politikalarını eleştirenleri susturmak için hâlâ şiddetli baskılara başvuruyor. Bu milliyetçi stratejilerin başarısını çevreleyen riskler artmaya devam ettikçe baskının da artması muhtemel.
Bu girişimlerin geleceği açısından kritik olan bir diğer husus da hükümetlerin ekonomik başarı vaatlerini yerine getirip getiremeyecekleri ve Muhammed bin Selman ve bin Zayed’in kendilerini ülke içinde ulusal çıkarların en iyi garantörleri gösterip gösteremeyecekleri. Yoğun milliyetçilik kolaylıkla devletin kontrolü dışında güçler -hatta son derece otoriter güçler- yaratabilir ve eğer Muhammed bin Selman ve bin Zayed bu konuda başarısız olurlarsa, aktif olarak teşvik ettikleri milliyetçi güçler tarafından hedef alınma riskiyle karşı karşıya kalırlar.
Bölgedeki mevcut gerilimi azaltma eğilimine rağmen Suudi Arabistan, BAE ve bölgesel rakipleri arasındaki güvensizlik ve jeopolitik gerilimler ortadan kalkmış değil ve kolaylıkla yeniden alevlenebilir. Bu çatışmalar en iyi şekilde “donmuş” olarak düşünülebilir; yerel, bölgesel ve uluslararası bağlamlar şu anda gerilimin azaltılmasını destekliyor. Ancak Riyad ve Abu Dabi’deki hırslı yöneticilerin stratejik hesapları gibi, bu bağlamlar da hızla değişebilir.
Milliyetçiliğe doğru bu sert dönüşler gerilimin artma riskini de beraberinde getiriyor. Çatışan çıkarlar kolaylıkla eski rekabetleri yeniden alevlendirebilir ya da çatışma potansiyeli taşıyan yeni fay hatları yaratabilir. Hem Muhammed bin Selman hem de bin Zayed kendilerini Körfez’de ve daha genel olarak Orta Doğu’da başat aktörler olarak konumlandırmaya çalıştıkça Suudi Arabistan ve BAE arasındaki milliyetçilik rekabeti giderek daha aleni hale geldi. Yabancı yatırım, petrol üretimi ve Yemen ve Sudan gibi yerlerdeki stratejik kaygılar üzerindeki rekabet, Riyad ve Abu Dabi arasındaki çatlağı derinleştirdi.
ABD’nin bu gelişmelere nasıl tepki vereceği kritik önem taşıyacak. ABD, Suudi Arabistan ve BAE arasında farklılaşan hedefler, Washington’un Riyad ve Abu Dabi’ye karşı izlediği “açık çek” politikalarını sorgulatmalı. ABD neden Muhammed bin Selman ve bin Zayed’in güvenliğini desteklemeye devam etsin ki, bu iki lider bir yandan yurt içinde otoriter yönetimi yeniden yapılandırmaya çalışırken diğer yandan da yurt dışına kendi nüfuzlarını yansıtmaya çalışıyorlar ki bu hedeflerin hiçbiri ABD için özünde faydalı değil?
Yine de Biden yönetimi, değişen bölgesel ve uluslararası bağlamların farkına varamayarak Suudi Arabistan ve BAE’ye daha fazla angaje olmaya niyetli görünüyor. Biden’ın Riyad’ın Kudüs ile ilişkilerini normalleştirmesi karşılığında Suudi Arabistan ile karşılıklı bir güvenlik anlaşması imzalamayı düşündüğü bildiriliyor. Bu, Washington’un Temmuz 2022’de BAE’ye resmi bir savunma anlaşması taslağı sunduğuna dair benzer haberlerin ardından geldi. Biden yönetimi, yeni gerçeklere adapte olmak yerine, kendi çıkarlarını veya değerlerini paylaşmayan hırslı otokratlar için Amerika Birleşik Devletleri’ni güvenlik garantörü olarak tuzağa düşürme riski taşıyor.
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Dünya Basını
Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.
Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.
Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.
Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.
Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.
“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”
Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.
Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”
Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.
Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”
“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”
Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.
Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.
Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.
“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”
Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.
Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.
Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”
“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”
Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.
Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.
“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”
Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.
Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”
Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.
“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”
Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.
İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”
Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.
“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”
Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.
Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”
Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.
“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”
İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.
Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.
Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.
Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.
“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”
Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.
Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.
“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”
ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.
İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”
Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.
“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”
Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.
Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.
Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”
Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.
Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’








