Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Gazeteci Elijah Magnier: Trump askeri müdahale tehdidiyle İran’dan taviz koparamaz

Yayınlanma

Kıdemli gazeteci Elijah Magnier, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD ile İran arasındaki savaşı ve yürütülen kapalı kapılar ardındaki müzakereleri değerlendirdi.

Uluslararası sahada ve çatışma bölgelerinde uzun yıllardır sürdürdüğü saha çalışmalarıyla tanınan kıdemli gazeteci ve askeri analiz uzmanı Elijah Magnier, yayıncı Mario Nawfal’ın bölgedeki savaşa ve diplomatik arka plana odaklanan programında değerlendirmelerde bulundu.

Mülakat sırasında küresel savunma sanayisi veri akışları, diplomatik yazışmalar ve Ortadoğu’daki askeri konuşlandırma faaliyetleri üzerinden gelişen nükleer dosya ile bölgesele yayılan çatışma dinamikleri masaya yatırıldı.

Gazeteci Elijah Magnier, özellikle ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ekseninde gelişen askeri harekat hazırlığı iddialarına ve Körfez ülkelerinin bu yeni denklemdeki kırılgan konumlarına ilişkin çarpıcı saptamalar paylaştı.

Yayıncı Mario Nawfal, ABD merkezli düşünce kuruluşları ve haber platformlarında yer alan, Donald Trump’ın salı günü ulusal güvenlik ekibini toplayarak İran’a yönelik askeri seçenekleri masaya yatıracağına dair iddiaları gündeme getirdi.

Bu iddiaların askeri bir hazırlık mı yoksa bir müzakere taktiği mi olduğunu soran Nawfal, Tahran’ın taleplerinin son dönemde azami seviyeye ulaştığı yönündeki haberleri hatırlattı.

Gazeteci Elijah Magnier, bu askeri söylemlerin ve tehditlerin yeni olmadığını, son bir aydır sürekli olarak benzer ifadelerin tekrarlandığını belirtti.

Donald Trump’ın tehdit dili üzerinden bir diplomasi yürütmeye çalıştığını ifade eden Magnier, askeri güçle elde edilemeyen bir sonucun müzakere masasında Tahran’dan koparılmasının mümkün olmadığını kaydetti.

“Müzakere savaşı bitirmek için değil savaş sonrası nizamı tanımlamak için yapılıyor”

Gazeteci Elijah Magnier, Washington ile Tahran arasında yürütülen diplomatik temasların mahiyetine ilişkin şu analizleri paylaştı:

“Bugün Trump ile İran arasındaki görüşmeler savaşın bitirilmesiyle ilgili değil, savaş sonrasındaki durumla ilgilidir. Taraflar şu an müzakere masasında savaşı nasıl sonlandıracaklarını değil, bu sürecin ardından kurulacak olan siyasi, iktisadi ve stratejik nizamda ne kadarlık bir pay alacaklarını tartışıyorlar. Washington yönetimi çatışmayı mağlup ve yenilmiş görünmeden nihayete erdirmek istiyor. Tahran ise modern tarihin en yoğun ABD-İsrail askeri kampanyasına karşı koymasını sağlayan stratejik kaldıraçlarını teslim etmeden bu savaştan sağ çıkmayı hedefliyor. Eğer savaş bugün biterse, yaptırımlar yürürlükte kalırsa, ülkenin yeniden imarı için herhangi bir tazminat ödenmezse ve İran nükleer programından bütünüyle mahrum bırakılırsa Tahran bunu kendi halkına açıklayamaz. Bu durum asla gerçekleşmeyecektir. Donald Trump’ın anlamadığı husus tam olarak budur. İranlılar, Trump’ın kendisine sunamayacakları bir zaferin peşinde koştuğunu çok iyi biliyorlar ve bu yüzden şu an için bir anlaşma sağlanamıyor.”

Mülakatta, Tahran merkezli Fars Haber Ajansı’nın yayımladığı ve ABD’nin İran’da yalnızca tek bir nükleer uranyum zenginleştirme tesisinin kalmasını kabul ettiğine dair iddiaları içeren haber de tartışıldı.

Haberde ayrıca savaş tazminatlarının ödenmemesi, İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmaması ve müzakerelerin gidişatına bağlı şartlı bir ateşkes yapılması gibi maddelerin yer aldığı aktarıldı.

Gazeteci Elijah Magnier, taraflar arasında mutlak bir güvensizlik ikliminin hakim olduğunu, İran’ın nükleer müzakereler yürütülürken dahi iki kez askeri saldırıya uğradığını hatırlattı.

Magnier, bu şartlar altında Tahran’ın elindeki yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stokunu veya yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş nükleer envanterini doğrudan ABD’ye devretmeyeceğini vurguladı.

“İran nükleer programını Trump’ın yeni bir yöne sapmasını engelleyecek bir pazarlık kozu olarak tutuyor”

Nükleer envanterin gelecekteki olası bir müzakere sürecinde üstleneceği işleve değinen gazeteci Elijah Magnier, eldeki stratejik kapasitenin askeri tırmanışı dizginleyici bir unsur olarak muhafaza edildiğini dile getirdi.

Magnier, konuya dair şu tespitleri aktardı:

“İran bu kapasiteyi elinde bir pazarlık kozu olarak tutmak istiyor. Eğer Trump yaptırımları kaldırmazsa, İran’a yeniden saldırırsa ya da dondurulan paraların tamamını serbest bırakmazsa, Tahran’ın istediği doğrultuda hareket edebileceğini görerek Trump’ın sürekli bir çekince ve korku içinde kalmasını amaçlıyorlar. ABD tek bir nükleer tesisten bahsettiğinde, ya Tahran’daki araştırma reaktörünü ya da Rusya kontrolünde olan ve elektrik üreten Buşehr Nükleer Güç Santrali’ni kastetmektedir. Dolayısıyla aslında yeni bir şey verilmiş olmuyor zira Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı zaten Buşehr santralini ve Tahran’daki nükleer tesisi tam olarak denetlemektedir. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın bir parçası olduğu için barışçıl amaçlarla nükleer araştırma yapma ve nükleer enerjiye sahip olma hakkına yasal olarak sahiptir. İran’ın yüzde 60 seviyesinde uranyum zenginleştirmeye başlamasının çok somut gerekçeleri vardı. Tahran, nükleer bilimci Muhsin Fahrizade’nin suikasta uğramasının ardından 2020 yılında yüzde 20 zenginleştirme seviyesine geçti. 2021 yılında ise Natanz nükleer tesisinin Mossad ve CIA tarafından hedef alınması üzerine zenginleştirme oranını yüzde 60’a çıkardı. Bunlar tamamen askeri misilleme adımlarıydı.”

Elijah Magnier, ABD yönetiminin dürüst bir yaklaşım sergilemesi durumunda öncelikle ekonomik yaptırımları kaldırması ve İran halkına ait olan paraları iade etmesi gerektiğini ifade etti.

Tahran’ın elindeki nükleer malzemeyi seyreltmeye ya da üçüncü bir ülkeye, örneğin Rusya veya Çin’e aktarmaya hazır olduğunu ancak bunun ancak uluslararası garantiler barındıran net bir anlaşma metniyle mümkün olabileceğini kaydetti.

Magnier, İran’ın ekonomik olarak ülkeyi yeniden inşa etmek zorunda olduğunu, savaş hali sürdüğü müddetçe halkın mevcut yönetim sistemini desteklemeye devam edeceğini, ancak talepler karşılanmadan savaşın bitmesi durumunda iç dengelerin değişebileceğini ve Washington ile Tel Aviv’in de tam olarak askeri sahada başaramadıklarını bu yolla elde etmeye çalıştıklarını bildirdi.

“Ortadoğu’da eğer bizim ekonomimiz batarsa hepiniz bizimle birlikte batarsınız denilen bir dönemdeyiz”

Mülakatın önemli bir bölümü, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Baraka Temiz Enerji Santrali’nin jeneratör kompleksine yönelik gerçekleştirilen İHA saldırısına ayrıldı.

Birleşik Arap Emirlikleri Başkanlık Danışmanı tarafından yapılan ve saldırıyı “tüm uluslararası hukuk ve normları ihlal eden, sivillerin hayatını hiçe sayan tehlikeli bir tırmanış” olarak nitelendiren resmi açıklama Mario Nawfal tarafından izleyicilere aktarıldı.

Nawfal, nükleer altyapı tesislerinin hedef alınmasının savaşta çok kritik bir kırmızı çizginin aşılması anlamına geldiğini belirtti. Gazeteci Elijah Magnier, nükleer reaktör binalarından biraz uzakta bulunan jeneratörün hedef alınmasının çok net bir askeri mesaj içerdiğini ifade etti.

Elijah Magnier, birkaç gün önce Suudi Arabistan Prensi Türki el-Faysal’ın kaleme aldığı ve Donald Trump’ı uyararak “İran nükleer santrallerini vuramazsınız, zira böyle bir durumda tüm Körfez nükleer ve enerji altyapısı hedef olur” dediği makaleyi hatırlattı.

Bölgedeki savaş hukukunun bütünüyle ortadan kalktığını kaydeden Magnier, Körfez güvenliğine dair şu değerlendirmelerde bulundu:

“Donald Trump sürekli olarak İran’ı yok etmekle ve tüm medeniyet altyapısını çökertmekle tehdit ediyor. Bu tehditler karşısında İran bugün fiilen bir savunma savaşı yürütmektedir. Tüm savaş en başından itibaren hukuka aykırı şekilde başlatıldığı için artık sahada geçerli bir hukuk kalmamıştır. İran savunma pozisyonundayken savaşın maliyetini ve yıkımını bölgedeki her bir aktöre eşit şekilde bölüştürmek isteyecektir. İran bugün Ortadoğu’da ve Körfez ülkelerinde şu mesajı veriyor: ‘Eğer bizim ekonomimiz batarsa, hepiniz bizimle birlikte batarsınız.’ Körfez ülkeleri topraklarındaki askeri üslerde Amerikalılara ev sahipliği yapmaya devam ediyorlar. ABD ordusu üsleri zarar görse dahi bölgedeki daha güvenli noktalara taşınarak Körfez ülkelerinden, bilhassa Birleşik Arap Emirlikleri’nden operasyonlarını yürütmeyi sürdürüyor. Dolayısıyla İran’a yönelik olası bir askeri harekatta Körfez’in lojistik merkezleri doğrudan hedef sahasına girmektedir.”

Askeri operasyonların hedef gözetmeksizin genişlemesini eleştiren Magnier, İsrail ordusunun Buşehr Nükleer Santrali kompleksindeki iki binayı savaş sürecinde iki kez hedef aldığını ve Rusya’nın bu sebeple tesisteki yüzlerce teknik personelini aşamalı olarak tahliye etmek zorunda kaldığını açıkladı.

Netanyahu yönetiminin ABD’den yüzlerce stratejik hedefi bombalamak adına askeri ve lojistik onay koparmaya çalıştığını belirten Magnier, asıl amacın İran ekonomisini tamamen felç ederek ülkeyi büyük bir kaosa sürüklemek olduğunu kaydetti.

“Tarihte bu seviyede bir belirsizliğin ve stratejik kırılmanın yaşandığı başka bir dönem görülmedi”

Gazeteci Elijah Magnier, Ortadoğu’da on yıllardır biriktirilen askeri mühimmatın ve kurulan ittifakların İran nizamını çökertmek üzere tasarlandığını ancak gelinen noktada küresel bir gücün askeri gerileme dönemine girdiğini belirtti.

Magnier, bölgesel ittifaklar ve tarihsel arka plana dair şu ifadeleri kullandı:

“On yıllar boyunca İran ortak düşman olarak kabul edildi ve Ortadoğu’da milyarlarca dolarlık silah bu ülkeye karşı savaşmak için toplandı. Bunu İran-Irak savaşı döneminde de denediler. Ben o dönem hem İran hem de Irak sahasında gazeteci olarak bulunuyordum. Körfez ülkelerinin o dönemki arzusunu çok iyi biliyorum; hepsi Saddam Hüseyin’i İran’a karşı askeri ve finansal olarak destekledi. Batı dünyası ve Amerikalılar da aynı şeyi yaptı. Ancak sonuç istedikleri gibi olmadı, İran ayakta kaldı. İran ayakta kaldığı için yeni bir savaşa hazırlandılar ve işte bugün karşı karşıya kaldığımız bu süreç, tarihin en büyük askeri kampanyasıdır. ABD’nin muazzam askeri gücüne ve kendisini bölgenin süper gücü olarak gören İsrail’e rağmen İran’ı boyunduruk altına almayı başaramadılar. Bu durum, Donald Trump için çok ciddi bir askeri ve siyasi başarısızlıktır. ABD imparatorluğunun gerileme süreci tam olarak buradan başlamaktadır. Bu gerileme sadece İran’ın teslim olmamasından değil, 47 yıllık ağır ekonomik yaptırımlara rağmen rejimi değiştirme ve ülkeyi imha etme planlarının hayata geçirilememesinden kaynaklanmaktadır.”

ABD’nin geçmişte Afganistan ve Irak’ta da benzer askeri doktrin hatasına düştüğünü ifade eden Magnier, Kabil’in işgal edilmesinin ya da 2003 yılında Bağdat’a girilmesinin ilk aşamada askeri birer başarı gibi sunulduğunu ancak yirmi yılın sonunda stratejik birer mağlubiyete dönüştüğünü belirtti.

Dokuz yıl boyunca Irak’ta savaş muhabirliği yaptığını aktaran kıdemli gazeteci, Amerikan askerlerinin başlangıçta nasıl karşılandığını ve ardından tüm yerel dinamiklerin nasıl onlara karşı silahlı direnişe geçtiğini bizzat müşahede ettiğini dile getirdi.

Fiziksel yıkım gerçekleştirmenin askeri bir zafer getirmeyeceğini vurgulayan Magnier, İsrail’in Lübnan’ın güneyinde yürüttüğü ağır bombardımana rağmen Hizbullah’ın askeri kapasitesinin yüzde 70 ile yüzde 90 arasında bir oranda varlığını koruduğunu ve savaşmaya devam ettiğini bildirdi.

“Lübnan ordusunun İsrail askeri kapasitesiyle rekabet edebilecek bir silah envanterine kavuşmasına izin verilmiyor”

Mülakatın son bölümünde, Lübnan sahasındaki askeri ve siyasi gelişmeler, Lübnan ordusunun konumu ve Hizbullah’ın ülkedeki silahlı varlığının meşruiyeti üzerine yoğun bir tartışma gerçekleşti.

Yayıncı Mario Nawfal, Lübnan’da devlet otoritesinin tesisi için Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin ülkenin tek meşru askeri gücü olarak tahkim edilmesi gerektiğini belirtti.

Gazeteci Elijah Magnier ise Ortadoğu’da askeri ve teknolojik açıdan İsrail ordusuyla rekabet edebilecek seviyede bir düzenli devlet ordusunun bulunmadığını ifade ederek bu yaklaşıma karşı çıktı.

Lübnan ordusunun uluslararası askeri yardımlar noktasında tamamen engellendiğini belirten gazeteci Elijah Magnier, sahada yaşanan askeri ve lojistik gerçekleri şu sözlerle aktardı:

“İran, Lübnan ordusuna ücretsiz askeri teçhizat ve silah sağlama teklifinde bulundu. Rusya, Lübnan Hava Kuvvetleri’ne savaş uçakları hibe etmeyi önerdi. Ancak Beyrut’taki hükümet, Amerikalıların doğrudan müdahalesi ve ‘bu silahları alamazsınız’ yönündeki kesin talimatı sebebiyle bu tekliflerin tamamını reddetti. Dönemin Başbakanı Saad Hariri ve savunma bakanlığı bu askeri yardımları geri çevirdi. Çünkü Lübnan ordusunun İsrail’in hava ve kara hakimiyetini tehdit edebilecek nitelikte stratejik silahlarla donatılmasına küresel sistem tarafından izin verilmemektedir. Bu ordunun envanteri sadece iç güvenlik operasyonlarını yürütebilecek ve sınır hattında sınırlı görevler yapabilecek seviyede tutulmaktadır. Ayrıca ordunun stratejik mühimmat depoları sadece belirli bölgelerde muhafaza edilmektedir zira Amerikalılar bu silahların ne zaman ve hangi askeri operasyonda kullanılacağını doğrudan dikkate almaktadır.”

Elijah Magnier, terör örgütleri IŞİD ve El-Kaide’ye karşı yürütülen sınır operasyonları sırasında ABD’nin Lübnan ordusuna altı adet Hellfire füzesi sağladığını ancak her bir füzenin ateşlenmesi için Lübnan Savunma Bakanlığı’nda konuşlu Amerikalı subaylardan telsiz kanalıyla askeri onay alınması şartı koşulduğunu açıkladı.

İsrail’in Lübnan topraklarından kendi rızasıyla çekilmeyeceğini, nitekim 1982 işgalinin ardından askeri çekilmenin ancak 18 yıllık bir silahlı direniş neticesinde 2000 yılında gerçekleşebildiğini belirten Magnier, Binyamin Netanyahu’nun mevcut askeri doktrininin sivil yaşam alanlarını bütünüyle yok ederek insansızlaştırılmış tampon bölgeler yaratmaya dayandığını kaydetti.

Kıdemli gazeteci, bölgedeki kalıcı güvenlik mimarisinin ancak sahadaki askeri gerçeklerin ve yerel toplum kesimlerinin güvenlik kaygılarının bütünüyle dikkate alınmasıyla inşa edilebileceğini vurgulayarak sözlerini tamamladı.

Ortadoğu

Irak, ABD güçlerinin kalış süresini uzatma önerisini reddetti

Yayınlanma

Irak hükümeti, Washington’ın bazı uluslararası koalisyon güçlerinin 30 Eylül’den sonra ülkede kalmasına yönelik talebini reddetti. Bağdat yönetimi ayrıca Şii silahlı grupların silah teslimini iki yıl erteleme ve faaliyetleri dondurma teklifini de kabul etmedi. Hükümet Sözcüsü Haydar el-Abudi, silahların devlet denetimine alınması sürecinin kararlılıkla sürdüğünü açıkladı.

Irak hükümeti, uluslararası koalisyon bünyesindeki bazı ABD güçlerinin 30 Eylül tarihinden sonra da ülkede kalmasını öngören Washington merkezli öneriyi reddetti.

Irak Hükümet Sözcüsü Haydar el-Abudi, Başbakan Ali Zeydi’nin direniş gruplarının silahsızlandırılması süreciyle bağlantılı olarak sunulan bu talebi geri çevirdiğini 31 Ağustos’ta düzenlediği basın toplantısında duyurdu.

Devlet medyasında yer alan bilgilere göre Abudi, Başbakan Zeydi’nin uluslararası koalisyona bağlı bazı askeri unsurların belirlenen tarihten sonra da Irak’ta kalması teklifini kabul etmediğini kaydetti.

Irak resmi haber ajansı INA’nın aktardığı açıklamada Abudi, “Hükümet; silahların devletin kontrolü altına alınması, bulundurulması ve kullanımının düzenlenmesi ve karar alma mekanizmasının birleştirilmesiyle ilgili prosedürleri ve taahhütleri tamamlamayı sürdürüyor. Devlet, toplumun işlerini yönetmek için yasal yetkisini kullanıyor” dedi.

Abudi, silahlı gruplarla yürütülen diyalog takviminin düzenli biçimde ilerlediğini, kararların ulusal çıkarlar doğrultusunda alındığını ve bölgesel gelişmeleri yakından takip eden Irak’ın herhangi bir çatışmanın tarafı olmayacağını vurguladı.

Grupların iki yıllık dondurma planına ret

The New Arab’ın haberine göre Iraklı silahlı gruplar, silahlarını doğrudan devlete teslim etmek yerine kendi depolarına kaldırmayı ve askeri faaliyetlerini iki yıl süreyle askıya almayı önerdi.

Şii öncülüğündeki ve söz konusu yapılarla bağlantılı Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın kaynaklar, Bağdat yönetiminin bu teklifi de geri çevirdiğini bildirdi.

Iraklı üç siyasi kaynak, hükümete yakın zamanda sunulan tasarıda ismi açıklanmayan grupların silahlı operasyonlarını durdurmayı ve cephanelerini iki yıl boyunca belirlenen depolara yerleştirmeyi öngördüğünü, ancak kontrolü güvenlik güçlerine devretmeyi kabul etmediğini belirtti.

Habere göre Ketaib Hizbullah’ın da dahil olduğu gruplar, bu adımı ABD güçlerinin ülkedeki geleceğine bağladı ve liderlerinin hedef alınmayacağına dair güvence talep etti.

Silahsızlanma takviminde son durum ne?

ABD ve Suudi Arabistan’ın son dönemde Irak’ta Haşdi Şabi unsurlarını hedef alan hava saldırıları can kayıplarına ve yaralanmalara yol açmıştı.

2014 yılında IŞİD ile mücadele amacıyla kurulan ve zamanla resmi güvenlik mimarisiyle bütünleşen Haşdi Şabi, ülkedeki silahlı direniş gruplarıyla yakın temasını koruyor.

Hükümetin ABD askerlerinin kalışına yönelik olumsuz kararı, Ketaib Hizbullah’ın Bağdat’a karşı “sabrın tükenmekte olduğu” uyarısının ardından geldi.

Örgüt yetkilileri bu ay başında Irak güvenlik güçlerinin operasyonlar düzenlediğini ve üst düzey isimleri gözaltına aldığını açıklamıştı.

Bağdat yönetimi, ABD yönetiminin baskısı doğrultusunda geçen ay sonunda tüm silahlı grupların silahsızlanması için 30 Eylül’ü son tarih olarak belirlemişti.

Bazı örgütler silah teslimini kabul ederken Ketaib Hizbullah ve Nüceba Hareketi’nin aralarında bulunduğu yapılar bu karara karşı çıktı.

Gruplar, Washington ile Bağdat arasında varılan ve muharip güçlerin danışmanlık rolüne geçmesini öngören kademeli geçiş modeli yerine ABD güçlerinin Irak’tan tamamen çekilmesini talep ediyor.

Bu yıl İran’a yönelik ABD-İsrail savaşı sürecinde Iraklı gruplar, ülkedeki Amerikan unsurlarını hedef almıştı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Doğu Kudüs’teki Hristiyan okulları grevde

Yayınlanma

Doğu Kudüs’teki birçok Hristiyan özel okulu, İsrail’in 70’den fazla öğretim görevlisinin giriş izinlerini yenilemediği bildirildikten sonra bir sonraki duyuruya kadar greve gitti.

Kudüs Hristiyan Eğitim Kurumları Genel Sekreterliği, bu kararın, İsrail’in önceden herhangi bir uyarıda bulunmaksızın giriş izinlerini yenilememesi ve bu durumun yeni eğitim-öğretim yılının başlamasını imkansız hale getirmesi üzerine alındığını belirtti.

Açıklamada ayrıca, personel eksikliği nedeniyle eğitim, idari ve sağlıkla ilgili okul faaliyetlerinin yanı sıra temizlik hizmetleri ile güvenlik ve emniyet prosedürlerinin düzgün bir şekilde yürütülememesi nedeniyle öğrencilerin öğrenim görebilecekleri “güvenli ve istikrarlı” bir ortamdan mahrum kaldıkları vurgulandı.

Doğu Kudüs’teki Ir Amim örgütünün verilerine göre, grevdeki okullar yaklaşık 15.000 öğrenciye hizmet veriyor.

Açıklamada şunlar söylendi:

“Bu krizin bir an önce çözülmesini, bu tür önlemlerin sona ermesini ve gelecekte tekrarlanmamasını diliyor ve umuyoruz. Böylelikle eğitim kurumlarımızın istikrarı korunacak, öğrencilerin düzenli ve güvenli eğitim alma hakkı garanti altına alınacak ve okullarımızın özgün eğitim, pedagojik ve insani misyonlarını sürdürmeleri mümkün olacaktır.”

Filistin Yönetimi tarafından yönetilen WAFA’ya göre grev, Doğu Kudüs’teki birinci sınıftan yedinci sınıfa kadar 45.000 öğrenciye İsrail müfredatının dayatılması planlarına ilişkin endişeler üzerine gerçekleşti.

İsrail, 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan sonra kendi müfredatını uygulamaya koymaya çalışmış olsa da bu girişim büyük tepkiyle karşılanmış ve planlar nihayetinde rafa kaldırılmıştı.

Daha yakın zamanda alınan önlemler, Filistinlilerin İsrail eğitim sistemi ve kamu hizmetleri sistemlerinde İsrail eğitimi almadan çalışma imkânlarını kısıtladı.

2018 yılında İsrail Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Kudüs Üniversitesi de dahil olmak üzere Filistin kurumlarından alınan sosyal hizmet diploması tanınmasını iptal etti.

Ocak 2026’da Knesset, Filistin üniversitelerinden mezun olanların, İsrail akreditasyonu olmadan İsrail ve Doğu Kudüs’teki okullarda öğretmenlik yapmasını kısıtlayan bir yasa kabul etti.

Bu grevler, Filistin eğitim sektörünün zorluklarla boğuşmaya devam ettiği bir dönemde gerçekleşiyor.

Filistin Yönetimi’ne bağlı okullar, finansman sorunları nedeniyle dersleri haftada sadece üç güne indirmek zorunda kalırken, İsrail ise Doğu Kudüs’teki UNRWA faaliyetlerini durdurdu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Şeybani: İsrail ile diplomatik çözüm peşindeyiz

Yayınlanma

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, Şam’ın ABD’nin arabuluculuğuyla İsrail ile “diplomatik bir çözüm” arayışında olduğunu belirtti.

Şeybani, Şam’ı ziyaret eden Danimarka Dışişleri Bakanı Lars Lokke Rasmussen ile birlikte düzenlediği basın toplantısında, “Saldırılar hâlâ devam ediyor. Yalnızca Temmuz ayında 65, Ağustos ayının ilk 18 gününde ise 52 sınır ihlali tespit ettik,” dedi.

“Kuneytra vilayetinde ve Şam kırsalında evlere yönelik baskın kampanyasını” kınayan Şeybani, Suriye makamlarının bu yıl İsrail işgal güçleri tarafından gözaltına alınan Suriyelilerin sayısını 147 olarak kaydettiğini ve “bunlardan 49’unun hâlâ gözaltında olduğunu” belirtti.

Şeybani şöyle devam etti:

“Bu zorluklara rağmen, hâlâ diplomatik bir çözüm seçeneğine bağlıyız ve bunu başarmak için ciddi bir şekilde çalışıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’nin arabuluculuğunda müzakereler yürütüyoruz.”

Danimarka Dışişleri Bakanı dün Şam’daki büyükelçiliği açtı. Danimarka, Suriye’deki büyükelçiliğini yeniden açan ilk AB ülkelerinden biri.

Suriye ve Danimarka, iki ülke arasındaki işbirliğine kurumsal bir çerçeve sağlamak üzere ikili bir ortaklık anlaşması hazırlama konusunda mutabık kaldı.

İki bakan ayrıca, Şam ile Kopenhag arasında 21 Eylül’de başlayacak olan direkt uçuşların, Danimarka’daki Suriyeli topluluğa hizmet edecek ve iki ülke arasındaki bağları güçlendireceğini duyurdu.

Tişrin Sarayı’nda düzenlenen ortak basın toplantısında Şeybani, tarafların Suriye-Danimarka İş Konseyi’ni ilke anlaşmasından pratik işbirliği için işleyen bir mekanizmaya dönüştürmeyi görüştüklerini söyledi.

Rasmussen, Danimarka iş dünyasının Suriye’ye yatırım yapmaya hazır olduğunu ve iki ülkenin, ekonomik ve güvenlik işbirliği de dahil olmak üzere karşılıklı çıkarlar temelinde kapsamlı bir ortaklık kurmayı hedeflediğini belirtti.

Danimarka Dışişleri Bakanı, ülkesinin Şam’daki Danimarka Enstitüsü’nü de en kısa sürede yeniden açacağını söyledi.

Rasmussen, Danimarka’nın tarım alanında önemli bir uzmanlığa sahip olduğunu ve bu sektörün geliştirilmesi konusunda Suriye’ye destek vermeye hazır olduğunu belirterek, Suriye’nin bölgenin “tahıl ambarı” haline gelme potansiyeline sahip olduğunu da sözlerine ekledi.

İki taraf ayrıca, daha geniş kapsamlı iktisadi işbirliği ve Danimarka’nın Suriye’deki yatırım fırsatlarını da ele aldı.

Bakanlar, Danimarka’daki Suriyelilerin durumunu ve gönüllü geri dönüşü ele aldılar.

Şeybani, Suriye’nin kapılarının istisnasız tüm vatandaşlarına açık olduğunu ve Şam’ın onların güvenli ve gönüllü geri dönüşünü desteklediğini belirtti.

Rasmussen ise Danimarka’nın vatanlarına dönmek isteyen Suriyelileri desteklemek için planlar hazırladığını söyledi.

Şeybani, Suriye savaşı yıllarında Danimarka’nın sağladığı insani yardımı övdü ve Danimarka Mülteci Konseyi’nin mayın temizleme, su temini ve tarım ile geçim kaynaklarının desteklenmesi alanlarındaki çalışmalarını vurguladı.

Ayrıca, BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’nin birliğini ve bağımsız ulusal karar alma sürecini destekleyen Danimarka’nın tutumunu memnuniyetle karşıladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English