Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Gazeteci Elijah Magnier: Trump askeri müdahale tehdidiyle İran’dan taviz koparamaz

Yayınlanma

Kıdemli gazeteci Elijah Magnier, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD ile İran arasındaki savaşı ve yürütülen kapalı kapılar ardındaki müzakereleri değerlendirdi.

Uluslararası sahada ve çatışma bölgelerinde uzun yıllardır sürdürdüğü saha çalışmalarıyla tanınan kıdemli gazeteci ve askeri analiz uzmanı Elijah Magnier, yayıncı Mario Nawfal’ın bölgedeki savaşa ve diplomatik arka plana odaklanan programında değerlendirmelerde bulundu.

Mülakat sırasında küresel savunma sanayisi veri akışları, diplomatik yazışmalar ve Ortadoğu’daki askeri konuşlandırma faaliyetleri üzerinden gelişen nükleer dosya ile bölgesele yayılan çatışma dinamikleri masaya yatırıldı.

Gazeteci Elijah Magnier, özellikle ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ekseninde gelişen askeri harekat hazırlığı iddialarına ve Körfez ülkelerinin bu yeni denklemdeki kırılgan konumlarına ilişkin çarpıcı saptamalar paylaştı.

Yayıncı Mario Nawfal, ABD merkezli düşünce kuruluşları ve haber platformlarında yer alan, Donald Trump’ın salı günü ulusal güvenlik ekibini toplayarak İran’a yönelik askeri seçenekleri masaya yatıracağına dair iddiaları gündeme getirdi.

Bu iddiaların askeri bir hazırlık mı yoksa bir müzakere taktiği mi olduğunu soran Nawfal, Tahran’ın taleplerinin son dönemde azami seviyeye ulaştığı yönündeki haberleri hatırlattı.

Gazeteci Elijah Magnier, bu askeri söylemlerin ve tehditlerin yeni olmadığını, son bir aydır sürekli olarak benzer ifadelerin tekrarlandığını belirtti.

Donald Trump’ın tehdit dili üzerinden bir diplomasi yürütmeye çalıştığını ifade eden Magnier, askeri güçle elde edilemeyen bir sonucun müzakere masasında Tahran’dan koparılmasının mümkün olmadığını kaydetti.

“Müzakere savaşı bitirmek için değil savaş sonrası nizamı tanımlamak için yapılıyor”

Gazeteci Elijah Magnier, Washington ile Tahran arasında yürütülen diplomatik temasların mahiyetine ilişkin şu analizleri paylaştı:

“Bugün Trump ile İran arasındaki görüşmeler savaşın bitirilmesiyle ilgili değil, savaş sonrasındaki durumla ilgilidir. Taraflar şu an müzakere masasında savaşı nasıl sonlandıracaklarını değil, bu sürecin ardından kurulacak olan siyasi, iktisadi ve stratejik nizamda ne kadarlık bir pay alacaklarını tartışıyorlar. Washington yönetimi çatışmayı mağlup ve yenilmiş görünmeden nihayete erdirmek istiyor. Tahran ise modern tarihin en yoğun ABD-İsrail askeri kampanyasına karşı koymasını sağlayan stratejik kaldıraçlarını teslim etmeden bu savaştan sağ çıkmayı hedefliyor. Eğer savaş bugün biterse, yaptırımlar yürürlükte kalırsa, ülkenin yeniden imarı için herhangi bir tazminat ödenmezse ve İran nükleer programından bütünüyle mahrum bırakılırsa Tahran bunu kendi halkına açıklayamaz. Bu durum asla gerçekleşmeyecektir. Donald Trump’ın anlamadığı husus tam olarak budur. İranlılar, Trump’ın kendisine sunamayacakları bir zaferin peşinde koştuğunu çok iyi biliyorlar ve bu yüzden şu an için bir anlaşma sağlanamıyor.”

Mülakatta, Tahran merkezli Fars Haber Ajansı’nın yayımladığı ve ABD’nin İran’da yalnızca tek bir nükleer uranyum zenginleştirme tesisinin kalmasını kabul ettiğine dair iddiaları içeren haber de tartışıldı.

Haberde ayrıca savaş tazminatlarının ödenmemesi, İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmaması ve müzakerelerin gidişatına bağlı şartlı bir ateşkes yapılması gibi maddelerin yer aldığı aktarıldı.

Gazeteci Elijah Magnier, taraflar arasında mutlak bir güvensizlik ikliminin hakim olduğunu, İran’ın nükleer müzakereler yürütülürken dahi iki kez askeri saldırıya uğradığını hatırlattı.

Magnier, bu şartlar altında Tahran’ın elindeki yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stokunu veya yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş nükleer envanterini doğrudan ABD’ye devretmeyeceğini vurguladı.

“İran nükleer programını Trump’ın yeni bir yöne sapmasını engelleyecek bir pazarlık kozu olarak tutuyor”

Nükleer envanterin gelecekteki olası bir müzakere sürecinde üstleneceği işleve değinen gazeteci Elijah Magnier, eldeki stratejik kapasitenin askeri tırmanışı dizginleyici bir unsur olarak muhafaza edildiğini dile getirdi.

Magnier, konuya dair şu tespitleri aktardı:

“İran bu kapasiteyi elinde bir pazarlık kozu olarak tutmak istiyor. Eğer Trump yaptırımları kaldırmazsa, İran’a yeniden saldırırsa ya da dondurulan paraların tamamını serbest bırakmazsa, Tahran’ın istediği doğrultuda hareket edebileceğini görerek Trump’ın sürekli bir çekince ve korku içinde kalmasını amaçlıyorlar. ABD tek bir nükleer tesisten bahsettiğinde, ya Tahran’daki araştırma reaktörünü ya da Rusya kontrolünde olan ve elektrik üreten Buşehr Nükleer Güç Santrali’ni kastetmektedir. Dolayısıyla aslında yeni bir şey verilmiş olmuyor zira Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı zaten Buşehr santralini ve Tahran’daki nükleer tesisi tam olarak denetlemektedir. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın bir parçası olduğu için barışçıl amaçlarla nükleer araştırma yapma ve nükleer enerjiye sahip olma hakkına yasal olarak sahiptir. İran’ın yüzde 60 seviyesinde uranyum zenginleştirmeye başlamasının çok somut gerekçeleri vardı. Tahran, nükleer bilimci Muhsin Fahrizade’nin suikasta uğramasının ardından 2020 yılında yüzde 20 zenginleştirme seviyesine geçti. 2021 yılında ise Natanz nükleer tesisinin Mossad ve CIA tarafından hedef alınması üzerine zenginleştirme oranını yüzde 60’a çıkardı. Bunlar tamamen askeri misilleme adımlarıydı.”

Elijah Magnier, ABD yönetiminin dürüst bir yaklaşım sergilemesi durumunda öncelikle ekonomik yaptırımları kaldırması ve İran halkına ait olan paraları iade etmesi gerektiğini ifade etti.

Tahran’ın elindeki nükleer malzemeyi seyreltmeye ya da üçüncü bir ülkeye, örneğin Rusya veya Çin’e aktarmaya hazır olduğunu ancak bunun ancak uluslararası garantiler barındıran net bir anlaşma metniyle mümkün olabileceğini kaydetti.

Magnier, İran’ın ekonomik olarak ülkeyi yeniden inşa etmek zorunda olduğunu, savaş hali sürdüğü müddetçe halkın mevcut yönetim sistemini desteklemeye devam edeceğini, ancak talepler karşılanmadan savaşın bitmesi durumunda iç dengelerin değişebileceğini ve Washington ile Tel Aviv’in de tam olarak askeri sahada başaramadıklarını bu yolla elde etmeye çalıştıklarını bildirdi.

“Ortadoğu’da eğer bizim ekonomimiz batarsa hepiniz bizimle birlikte batarsınız denilen bir dönemdeyiz”

Mülakatın önemli bir bölümü, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Baraka Temiz Enerji Santrali’nin jeneratör kompleksine yönelik gerçekleştirilen İHA saldırısına ayrıldı.

Birleşik Arap Emirlikleri Başkanlık Danışmanı tarafından yapılan ve saldırıyı “tüm uluslararası hukuk ve normları ihlal eden, sivillerin hayatını hiçe sayan tehlikeli bir tırmanış” olarak nitelendiren resmi açıklama Mario Nawfal tarafından izleyicilere aktarıldı.

Nawfal, nükleer altyapı tesislerinin hedef alınmasının savaşta çok kritik bir kırmızı çizginin aşılması anlamına geldiğini belirtti. Gazeteci Elijah Magnier, nükleer reaktör binalarından biraz uzakta bulunan jeneratörün hedef alınmasının çok net bir askeri mesaj içerdiğini ifade etti.

Elijah Magnier, birkaç gün önce Suudi Arabistan Prensi Türki el-Faysal’ın kaleme aldığı ve Donald Trump’ı uyararak “İran nükleer santrallerini vuramazsınız, zira böyle bir durumda tüm Körfez nükleer ve enerji altyapısı hedef olur” dediği makaleyi hatırlattı.

Bölgedeki savaş hukukunun bütünüyle ortadan kalktığını kaydeden Magnier, Körfez güvenliğine dair şu değerlendirmelerde bulundu:

“Donald Trump sürekli olarak İran’ı yok etmekle ve tüm medeniyet altyapısını çökertmekle tehdit ediyor. Bu tehditler karşısında İran bugün fiilen bir savunma savaşı yürütmektedir. Tüm savaş en başından itibaren hukuka aykırı şekilde başlatıldığı için artık sahada geçerli bir hukuk kalmamıştır. İran savunma pozisyonundayken savaşın maliyetini ve yıkımını bölgedeki her bir aktöre eşit şekilde bölüştürmek isteyecektir. İran bugün Ortadoğu’da ve Körfez ülkelerinde şu mesajı veriyor: ‘Eğer bizim ekonomimiz batarsa, hepiniz bizimle birlikte batarsınız.’ Körfez ülkeleri topraklarındaki askeri üslerde Amerikalılara ev sahipliği yapmaya devam ediyorlar. ABD ordusu üsleri zarar görse dahi bölgedeki daha güvenli noktalara taşınarak Körfez ülkelerinden, bilhassa Birleşik Arap Emirlikleri’nden operasyonlarını yürütmeyi sürdürüyor. Dolayısıyla İran’a yönelik olası bir askeri harekatta Körfez’in lojistik merkezleri doğrudan hedef sahasına girmektedir.”

Askeri operasyonların hedef gözetmeksizin genişlemesini eleştiren Magnier, İsrail ordusunun Buşehr Nükleer Santrali kompleksindeki iki binayı savaş sürecinde iki kez hedef aldığını ve Rusya’nın bu sebeple tesisteki yüzlerce teknik personelini aşamalı olarak tahliye etmek zorunda kaldığını açıkladı.

Netanyahu yönetiminin ABD’den yüzlerce stratejik hedefi bombalamak adına askeri ve lojistik onay koparmaya çalıştığını belirten Magnier, asıl amacın İran ekonomisini tamamen felç ederek ülkeyi büyük bir kaosa sürüklemek olduğunu kaydetti.

“Tarihte bu seviyede bir belirsizliğin ve stratejik kırılmanın yaşandığı başka bir dönem görülmedi”

Gazeteci Elijah Magnier, Ortadoğu’da on yıllardır biriktirilen askeri mühimmatın ve kurulan ittifakların İran nizamını çökertmek üzere tasarlandığını ancak gelinen noktada küresel bir gücün askeri gerileme dönemine girdiğini belirtti.

Magnier, bölgesel ittifaklar ve tarihsel arka plana dair şu ifadeleri kullandı:

“On yıllar boyunca İran ortak düşman olarak kabul edildi ve Ortadoğu’da milyarlarca dolarlık silah bu ülkeye karşı savaşmak için toplandı. Bunu İran-Irak savaşı döneminde de denediler. Ben o dönem hem İran hem de Irak sahasında gazeteci olarak bulunuyordum. Körfez ülkelerinin o dönemki arzusunu çok iyi biliyorum; hepsi Saddam Hüseyin’i İran’a karşı askeri ve finansal olarak destekledi. Batı dünyası ve Amerikalılar da aynı şeyi yaptı. Ancak sonuç istedikleri gibi olmadı, İran ayakta kaldı. İran ayakta kaldığı için yeni bir savaşa hazırlandılar ve işte bugün karşı karşıya kaldığımız bu süreç, tarihin en büyük askeri kampanyasıdır. ABD’nin muazzam askeri gücüne ve kendisini bölgenin süper gücü olarak gören İsrail’e rağmen İran’ı boyunduruk altına almayı başaramadılar. Bu durum, Donald Trump için çok ciddi bir askeri ve siyasi başarısızlıktır. ABD imparatorluğunun gerileme süreci tam olarak buradan başlamaktadır. Bu gerileme sadece İran’ın teslim olmamasından değil, 47 yıllık ağır ekonomik yaptırımlara rağmen rejimi değiştirme ve ülkeyi imha etme planlarının hayata geçirilememesinden kaynaklanmaktadır.”

ABD’nin geçmişte Afganistan ve Irak’ta da benzer askeri doktrin hatasına düştüğünü ifade eden Magnier, Kabil’in işgal edilmesinin ya da 2003 yılında Bağdat’a girilmesinin ilk aşamada askeri birer başarı gibi sunulduğunu ancak yirmi yılın sonunda stratejik birer mağlubiyete dönüştüğünü belirtti.

Dokuz yıl boyunca Irak’ta savaş muhabirliği yaptığını aktaran kıdemli gazeteci, Amerikan askerlerinin başlangıçta nasıl karşılandığını ve ardından tüm yerel dinamiklerin nasıl onlara karşı silahlı direnişe geçtiğini bizzat müşahede ettiğini dile getirdi.

Fiziksel yıkım gerçekleştirmenin askeri bir zafer getirmeyeceğini vurgulayan Magnier, İsrail’in Lübnan’ın güneyinde yürüttüğü ağır bombardımana rağmen Hizbullah’ın askeri kapasitesinin yüzde 70 ile yüzde 90 arasında bir oranda varlığını koruduğunu ve savaşmaya devam ettiğini bildirdi.

“Lübnan ordusunun İsrail askeri kapasitesiyle rekabet edebilecek bir silah envanterine kavuşmasına izin verilmiyor”

Mülakatın son bölümünde, Lübnan sahasındaki askeri ve siyasi gelişmeler, Lübnan ordusunun konumu ve Hizbullah’ın ülkedeki silahlı varlığının meşruiyeti üzerine yoğun bir tartışma gerçekleşti.

Yayıncı Mario Nawfal, Lübnan’da devlet otoritesinin tesisi için Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin ülkenin tek meşru askeri gücü olarak tahkim edilmesi gerektiğini belirtti.

Gazeteci Elijah Magnier ise Ortadoğu’da askeri ve teknolojik açıdan İsrail ordusuyla rekabet edebilecek seviyede bir düzenli devlet ordusunun bulunmadığını ifade ederek bu yaklaşıma karşı çıktı.

Lübnan ordusunun uluslararası askeri yardımlar noktasında tamamen engellendiğini belirten gazeteci Elijah Magnier, sahada yaşanan askeri ve lojistik gerçekleri şu sözlerle aktardı:

“İran, Lübnan ordusuna ücretsiz askeri teçhizat ve silah sağlama teklifinde bulundu. Rusya, Lübnan Hava Kuvvetleri’ne savaş uçakları hibe etmeyi önerdi. Ancak Beyrut’taki hükümet, Amerikalıların doğrudan müdahalesi ve ‘bu silahları alamazsınız’ yönündeki kesin talimatı sebebiyle bu tekliflerin tamamını reddetti. Dönemin Başbakanı Saad Hariri ve savunma bakanlığı bu askeri yardımları geri çevirdi. Çünkü Lübnan ordusunun İsrail’in hava ve kara hakimiyetini tehdit edebilecek nitelikte stratejik silahlarla donatılmasına küresel sistem tarafından izin verilmemektedir. Bu ordunun envanteri sadece iç güvenlik operasyonlarını yürütebilecek ve sınır hattında sınırlı görevler yapabilecek seviyede tutulmaktadır. Ayrıca ordunun stratejik mühimmat depoları sadece belirli bölgelerde muhafaza edilmektedir zira Amerikalılar bu silahların ne zaman ve hangi askeri operasyonda kullanılacağını doğrudan dikkate almaktadır.”

Elijah Magnier, terör örgütleri IŞİD ve El-Kaide’ye karşı yürütülen sınır operasyonları sırasında ABD’nin Lübnan ordusuna altı adet Hellfire füzesi sağladığını ancak her bir füzenin ateşlenmesi için Lübnan Savunma Bakanlığı’nda konuşlu Amerikalı subaylardan telsiz kanalıyla askeri onay alınması şartı koşulduğunu açıkladı.

İsrail’in Lübnan topraklarından kendi rızasıyla çekilmeyeceğini, nitekim 1982 işgalinin ardından askeri çekilmenin ancak 18 yıllık bir silahlı direniş neticesinde 2000 yılında gerçekleşebildiğini belirten Magnier, Binyamin Netanyahu’nun mevcut askeri doktrininin sivil yaşam alanlarını bütünüyle yok ederek insansızlaştırılmış tampon bölgeler yaratmaya dayandığını kaydetti.

Kıdemli gazeteci, bölgedeki kalıcı güvenlik mimarisinin ancak sahadaki askeri gerçeklerin ve yerel toplum kesimlerinin güvenlik kaygılarının bütünüyle dikkate alınmasıyla inşa edilebileceğini vurgulayarak sözlerini tamamladı.

Ortadoğu

Ensarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’

Yayınlanma

Ensarullah lideri Abdülmelik Husi, Yemen güçlerinin Mekke şehrine SİHA saldırısı girişiminde bulunduğu yönündeki Suudi iddiasını kesin biçimde reddetti.

Husi, Riyad’ın Mekke’nin kutsallığını Yemen’e yönelik saldırı ve ablukayı meşrulaştırmak için istismar ettiğini söyledi.

Yemen’deki Ensarullah hareketinin lideri Abdülmelik Husi, Yemen Silahlı Kuvvetlerinin Mekke’ye SİHA saldırısı girişiminde bulunduğu yönündeki Suudi Arabistan iddiasını “büyük, çirkin ve iğrenç bir yalan” olarak nitelendirerek reddetti.

Perşembe akşamı El-Mesire televizyonunda yayımlanan konuşmasında Husi, Riyad’ın bu suçlamayı Yemen’e yönelik saldırılarını ve ablukayı meşrulaştırmak amacıyla ortaya attığını söyledi.

“Halkımıza yönelik yalanlarla başkalarını kandırmak amacıyla Mekke’nin kutsallığını istismar ettiklerinde, onun kutsallığına saygı göstermemiş olurlar” diyen Husi, Müslümanların Mekke’nin kutsallığının bu şekilde kullanılmasını kınaması gerektiğini belirtti.

Husi, “Suudi Arabistan, Müslüman halkımıza yönelik saldırganlığını ve haksız ablukasını meşrulaştırmak için Mekke ile bağlantılı asılsız suçlamalara başvuruyor” dedi.

“Mekke uğruna her şeyimizi feda etmeye hazırız”

Yemen halkı ile silahlı kuvvetlerinin İslam’ın kutsal mekânlarına derin bir saygı beslediğini vurgulayan Husi, Suudi Arabistan’ın suçlamasının Yemen halkının İslami, insani ve ahlaki onuruna yönelik doğrudan bir saldırı olduğunu söyledi.

Husi şöyle devam etti:

“Kutsal mekânlara en derin saygıyı besleyen, Mekke’yi korumaya en bağlı ve kutsal mekânlar tehlikeyle karşılaştığında harekete geçmeye en hazır halklardan biriyiz. Canlarımız, ruhlarımız, mallarımız ve sahip olduğumuz her şey Mekke ve bütün İslami kutsal mekânlar uğruna feda edilmeye hazırdır.”

İslami kimliğine saygı duyan hiçbir Müslümanın, Hz. Muhammed’in “iman ve hikmet ehli” olarak nitelendirdiği Yemen halkına yöneltilen bu suçlamayı kabul edemeyeceğini söyleyen Husi, Yemenlilerin İslam’a, Kur’an’a ve kutsal mekânlara yönelik saldırılar karşısında daima ilk harekete geçen halklardan biri olduğunu hatırlattı.

Husi, “Bu asılsız suçlamayı kendine bayrak edinen Suudi rejimi, fitne ve yalanın kaynağıdır. Mekke’nin kutsallığına hakaret eden büyük yalanları ve uydurmaları istismar edecek kadar alçalmıştır”, ifadelerini kullandı.

Yemen halkına yöneltilen suçlamanın “asrın yalanı” olarak nitelenmeyi hak ettiğini belirten Husi, Suudi Arabistan’ın iddialarının doğrulanmadan kabul edilmemesi gerektiğini söyledi.

“Suudi Arabistan, insanların hemen inanması gereken bir kaynak değildir. Tüm İslam dünyasında ve küresel ölçekte yolsuzluk, adaletsizlik ve suçlulukla tanınmaktadır” diyen Husi, Riyad’ı Yemen halkına karşı suç işlemek, “eğlence adı altında yozlaşmayı yaymak” ve Siyonizmle ittifakı çerçevesinde İslam dünyasında bölünmeyi körüklemekle suçladı.

Doğrulamadan kınayanlara tepki

Ensarullah lideri, Suudi Arabistan’ın iddiasını araştırmadan kınama açıklaması yayımlayan hükümetler, devlet başkanları, din adamları ve siyasi şahsiyetlere de sert tepki gösterdi.

Husi, “Bu tür vahim suçlamalar karşısında takınılması gereken doğru tavır; doğrulamak, araştırmak ve gerçeği ortaya çıkarmaktır,” dedi.

Kur’an’ın güvenilir olmayan kaynaklardan gelen haberlerin araştırılmasını emrettiğini hatırlatan Husi, “Suudi Arabistan’ın iddialarını reddetmeli ya da en azından kabul etmeden önce doğrulamalıydılar. Suudi rejimi asılsız bir haber ve büyük bir iftira ortaya attı. Asgari yükümlülük, yalancıyla birlikte yalancı durumuna düşmemek için bu iddiayı doğrulamaktı,” ifadelerini kullandı.

Husi, suçlamayı araştırmadan tekrarlayanların “yalana ve ahlaki çöküşe ortak olduğunu” belirterek şunları söyledi:

“Halkımıza yönelik bu iftirayı benimseyenler, Allah katında Suudi Arabistan’la birlikte bütün sorumluluğu taşımaktadır. Halkımıza iftira atmak, İslam’daki en büyük suçlardan biridir. Bu suçlamayı dillendiren devlet başkanları, krallar, prensler, hükümetler, din adamları ve siyasi şahsiyetler rezilliği, utancı ve kınanmayı hak ediyor. Batıla kulak verip yalancı şahitlik yaptılar.”

“Petrodolar ve mali çıkarlar”

Bazı devletlerin Suudi Arabistan’la mali ilişkilerinin tepkilerinde belirleyici olduğunu savunan Husi, “Onlar için önemli olan petrodolarlar ve mali çıkarlardır,” dedi.

Bazı hükümetlerin İslam’ın kutsal mekânlarını ve ümmeti yüzüstü bırakmalarına rağmen kutsal mekânları savunduklarını ileri sürdüğünü söyleyen Husi, bu çevrelerin tepkilerini “gerçek ve açık düşmana” yöneltmesi gerektiğini belirtti.

Siyonist rejimin açıklama, yayın ve siyasi planlarında Mescid-i Aksa, Mekke ve Medine’ye yönelik tehditlerin açıkça yer aldığını kaydeden Husi, İslam dünyasına Suudi Arabistan’ın anlatılarına kapılmak yerine bu tehditle mücadele etme çağrısı yaptı.

Husi, Yemen halkı ile silahlı kuvvetlerinin kendilerine yöneltilen iftiraya ve süregelen haksızlıklara karşılık verme konusunda hukuki, ahlaki ve dini haklarını saklı tuttuğunu vurguladı.

Suudi Arabistan, Yemen’e yönelik askeri harekâtın başladığı 2015’ten bu yana Yemen Silahlı Kuvvetlerini çeşitli dönemlerde Mekke’ye ve diğer Suudi kentlerine balistik füze ve SİHA göndermekle suçladı.

Yemenli yetkililer ise askeri operasyonlarının savunma amaçlı olduğunu; Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonu saldırılarını durdurmaya, Yemen’in egemenliğine saygı göstermeye ve ülkeye uygulanan kara, deniz ve hava ablukasını kaldırmaya zorlamayı hedeflediğini belirtiyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD, Yemen ile görüştü iddiası

Yayınlanma

İddiaya göre ABD’li diplomatlar hafta sonu Umman’daki ABD büyükelçiliğinde Yemen direnişinin temsilcileriyle bir araya geldi.

Axios’a konuşan bölgeden bir kaynak, Umman hükümetinin yardımıyla düzenlenen Maskat’taki toplantının, ABD ile Ensarullah arasındaki ateşkesi sürdürmeye ve Bab el-Mendeb Boğazı’nın açık kalmasını sağlamaya odaklandığını belirtti.

ABD, Yemen direnişine karşı Suudi Arabistan’ın Yemen’de yürüttüğü savaşa çekilmeden hayati önem taşıyan bir deniz ticaret yolunu açık tutmak istediği için hassas bir konumda bulunuyor.

Washington, Suudi Arabistan’ın askeri müdahale taleplerini şu ana kadar reddetti.

Kaynak, toplantıda ABD’yi büyükelçilikten diplomatların temsil ettiğini fakat büyükelçinin toplantıya katılmadığını belirtti.

Söz konusu kişi, Yemenli temsilcilerin toplantı sırasında ABD ile Mayıs 2025’te imzalanan ateşkesin devam etmesini istediklerini açıkça ifade ettiklerini ekledi.

Suudi Arabistan, Yemen direnişine karşı İngiltere’den askeri yardım istedi

Kaynak ayrıca, Yemen temsilcilerinin, iki taraf arasında yeniden alevlenen çatışmalar kapsamında saldırılarının yalnızca Suudi gemilerini hedef aldığını vurguladıklarını belirtti.

Temsilciler, Bab el-Mendeb Boğazı’ndan geçen diğer tüm gemilerin serbestçe seyrüsefer etmesine izin vereceklerini taahhüt ettiler.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü yaptığı açıklamada, “ABD’nin Orta Doğu’daki temel çıkarları arasında Kızıldeniz ve bölgede seyir özgürlüğünün sağlanması ve terörizmin yayılmasının önlenmesi yer almaktadır. Trump Yönetimi, İran ve onun vekillerinden gelen saldırılara karşı bu çıkarları savunma konusundaki kararlılığını açıkça ortaya koymuştur,” dedi.

Açıklama şöyle devam etti:

“Söz konusu toplantı hakkında yorum yapmayacağı. Fakat Yemen konusunda bölgesel müttefiklerimiz ve ortaklarımızla düzenli iletişim halindeyiz ve bölgede kaos yaratan Husi milisleri ve diğer terörist gruplara karşı ortak terörle mücadele hedeflerimize odaklanıyoruz.”

Toplantıdan bir gün sonra, Başkan Yardımcısı JD Vance gazetecilere, ABD’nin Ensarullah ile müzakere halinde olduğunu söyledi.

Bin Selman, Trump’tan Husilere saldırmasını talep etti

Vance, “Husilerle de doğrudan görüşmeler yürütüyoruz; bu nedenle durumun kontrolümüz altında olduğunu düşünüyoruz,” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Dışişleri Bakanı Marco Rubio salı günü Umman Dışişleri Bakanı Seyyid Bedr el-Busaydi ile bölgedeki gerginliği azaltmaya yönelik çabalar hakkında görüştü.

Bu görüşme, ABD ile Umman arasında haftalarca süren gerginliğin ardından gerçekleşti.

Başkan Trump, Umman’ın Hürmüz Boğazı konusunda İran ile yürüttüğü görüşmeler nedeniyle ülkeyi bombalamakla tehdit etmişti.

Son günlerde Yemen direnişi ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmalar şiddetleniyor. Yemenliler, Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki kıyı şeridini ve birkaç adayı hâlâ kontrol altında tutuyor.

Suudiler, Yemen’deki direniş güçlerine yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı. Ne var ki Yemen’de destekledikleri güçler, şu ana kadar etkili bir kara karşı saldırısı başlatamadı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez ülkelerinde ABD’nin güvenlik şemsiyesine dair şüpheler artıyor

Yayınlanma

İran savaşı, Körfez ülkelerinde ABD’nin sağladığı korumaya dönük güveni sarstı. Bölge yönetimleri, Washington’ın çatışma başlattığını ancak sonuçlarını yönetme iradesi gösteremediğini savunuyor. Time dergisinin haberine göre bölgedeki Arap monarşileri, Amerikan güvenlik şemsiyesine duyulan kuşkular nedeniyle Tahran ile doğrudan uzlaşı ve gerilimi azaltma yolları arıyor.

Ortadoğu’daki savaş, Körfez ülkelerinde ABD’nin sağladığı “güvenlik şemsiyesine” duyulan güveni sarstı.

Amerikan Time dergisi, bölge ülkelerinden yetkililere dayandırdığı haberinde, ABD ile İran arasındaki çatışmaların başlaması üzerine Körfez yönetimlerinin Amerikan korumasını artık güvenilir görmediğini yazdı.

Derginin aktardığına göre bölgedeki savaş, Körfez başkentlerinin Washington’a bakışını değiştirdi.

Arap ülkelerinin itirazlarına rağmen Washington yönetiminin İsrail ile birlikte bölgesel bir savaşa girmeye hazır olduğu, ancak doğacak sonuçları yönetme kabiliyetine veya niyetine sahip olmadığı değerlendirmesi öne çıkıyor.

Körfez ülkeleri, ABD’nin İran politikasına yönelik tutarlı bir strateji geliştiremediği görüşünü uzun süredir koruyor.

Savaş sürecinde ABD hedeflerinin her hafta değiştiği belirtilen haberde, Hürmüz Boğazı kapalıyken dahi savaştan çekilmeye çalışan Donald Trump yönetiminin müttefiklerini uyarısız, istişaresiz ve korumasız bıraktığı hissini yarattığı kaydedildi.

ABD’ye duyulan şüpheler nedeniyle bölge yönetimlerinin büyük bölümü Tahran ile cepheleşmek yerine gerilimi azaltma ve caydırıcılık stratejilerine yöneldi.

Katar ve Umman, Washington yönetimini Tahran ile bir mutabakat imzalamaya teşvik ederken, Suudi Arabistan Pakistan’ın arabuluculuk girişimine destek verdi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Bahreyn de barış odaklı diplomatik temaslara katıldı.

Bahreyn, Katar, Kuveyt, BAE, Umman ve Suudi Arabistan’ı kapsayan Körfez bloğu, on yılı aşkın süredir “güven vermeyen bir Washington ile tehdit oluşturan Tahran arasında” kalarak dış politikalarında çeşitlendirme arayışını sürdürüyor.

ABD egemenliğinin azaldığı bölgede nasıl hareket edileceğine dair ortak bir uzlaşı oluşmasa da, Arap başkentlerinde yeni bir güvenlik mimarisinin inşası bekleniyor.

Ağustos ayı sonunda İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney, Körfez ülkelerine seslenerek “gerçek düşmanı” doğru tespit etme ve onun “sinsi planlarına” alet olmama çağrısı yaptı.

Hamaney açıklamasında, ABD ve İsrail yönetimlerini yalnızca Tahran’ın ve “İslami direniş cephesinin” değil, Batı Asya ve Kuzey Afrika halkları dahil bütün İslam toplumunun ortak düşmanı ilan etti.

The Washington Post gazetesi, ABD’nin müttefikleri konumundaki Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt ve Bahreyn cephesinde Trump’ın İran politikasına dönük hoşnutsuzluğun arttığını yazdı.

Gazetenin ulaştığı kaynaklar, kimi ülkelerin kendi topraklarındaki devasa ABD askeri üslerinin varlığını sorgulamaya başladığını dile getirdi. Haberde, tepkilere karşın Körfez ülkelerinin kısa vadede başka bir müttefik seçeneğine sahip olmadığı da vurgulandı.

Financial Times gazetesi ise, İran’ın Ortadoğu’daki ABD üslerine düzenlediği saldırıların Washington’ın bölgedeki askeri varlığının geleceğine gölge düşürdüğünü aktardı.

Politico dergisi ise Tahran’ın misillemelerinden etkilenen Körfez devletlerinin İran ile barış zemini arayışında ortaklaşmaya çalıştığını, fakat Arap monarşileri arasındaki geçmişe dayalı anlaşmazlıkların uzlaşı sürecini engellediğini belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English