Ortadoğu
Gazeteci Elijah Magnier: Trump askeri müdahale tehdidiyle İran’dan taviz koparamaz

Kıdemli gazeteci Elijah Magnier, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD ile İran arasındaki savaşı ve yürütülen kapalı kapılar ardındaki müzakereleri değerlendirdi.
Uluslararası sahada ve çatışma bölgelerinde uzun yıllardır sürdürdüğü saha çalışmalarıyla tanınan kıdemli gazeteci ve askeri analiz uzmanı Elijah Magnier, yayıncı Mario Nawfal’ın bölgedeki savaşa ve diplomatik arka plana odaklanan programında değerlendirmelerde bulundu.
Mülakat sırasında küresel savunma sanayisi veri akışları, diplomatik yazışmalar ve Ortadoğu’daki askeri konuşlandırma faaliyetleri üzerinden gelişen nükleer dosya ile bölgesele yayılan çatışma dinamikleri masaya yatırıldı.
Gazeteci Elijah Magnier, özellikle ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ekseninde gelişen askeri harekat hazırlığı iddialarına ve Körfez ülkelerinin bu yeni denklemdeki kırılgan konumlarına ilişkin çarpıcı saptamalar paylaştı.
Yayıncı Mario Nawfal, ABD merkezli düşünce kuruluşları ve haber platformlarında yer alan, Donald Trump’ın salı günü ulusal güvenlik ekibini toplayarak İran’a yönelik askeri seçenekleri masaya yatıracağına dair iddiaları gündeme getirdi.
Bu iddiaların askeri bir hazırlık mı yoksa bir müzakere taktiği mi olduğunu soran Nawfal, Tahran’ın taleplerinin son dönemde azami seviyeye ulaştığı yönündeki haberleri hatırlattı.
Gazeteci Elijah Magnier, bu askeri söylemlerin ve tehditlerin yeni olmadığını, son bir aydır sürekli olarak benzer ifadelerin tekrarlandığını belirtti.
Donald Trump’ın tehdit dili üzerinden bir diplomasi yürütmeye çalıştığını ifade eden Magnier, askeri güçle elde edilemeyen bir sonucun müzakere masasında Tahran’dan koparılmasının mümkün olmadığını kaydetti.
“Müzakere savaşı bitirmek için değil savaş sonrası nizamı tanımlamak için yapılıyor”
Gazeteci Elijah Magnier, Washington ile Tahran arasında yürütülen diplomatik temasların mahiyetine ilişkin şu analizleri paylaştı:
“Bugün Trump ile İran arasındaki görüşmeler savaşın bitirilmesiyle ilgili değil, savaş sonrasındaki durumla ilgilidir. Taraflar şu an müzakere masasında savaşı nasıl sonlandıracaklarını değil, bu sürecin ardından kurulacak olan siyasi, iktisadi ve stratejik nizamda ne kadarlık bir pay alacaklarını tartışıyorlar. Washington yönetimi çatışmayı mağlup ve yenilmiş görünmeden nihayete erdirmek istiyor. Tahran ise modern tarihin en yoğun ABD-İsrail askeri kampanyasına karşı koymasını sağlayan stratejik kaldıraçlarını teslim etmeden bu savaştan sağ çıkmayı hedefliyor. Eğer savaş bugün biterse, yaptırımlar yürürlükte kalırsa, ülkenin yeniden imarı için herhangi bir tazminat ödenmezse ve İran nükleer programından bütünüyle mahrum bırakılırsa Tahran bunu kendi halkına açıklayamaz. Bu durum asla gerçekleşmeyecektir. Donald Trump’ın anlamadığı husus tam olarak budur. İranlılar, Trump’ın kendisine sunamayacakları bir zaferin peşinde koştuğunu çok iyi biliyorlar ve bu yüzden şu an için bir anlaşma sağlanamıyor.”
Mülakatta, Tahran merkezli Fars Haber Ajansı’nın yayımladığı ve ABD’nin İran’da yalnızca tek bir nükleer uranyum zenginleştirme tesisinin kalmasını kabul ettiğine dair iddiaları içeren haber de tartışıldı.
Haberde ayrıca savaş tazminatlarının ödenmemesi, İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmaması ve müzakerelerin gidişatına bağlı şartlı bir ateşkes yapılması gibi maddelerin yer aldığı aktarıldı.
Gazeteci Elijah Magnier, taraflar arasında mutlak bir güvensizlik ikliminin hakim olduğunu, İran’ın nükleer müzakereler yürütülürken dahi iki kez askeri saldırıya uğradığını hatırlattı.
Magnier, bu şartlar altında Tahran’ın elindeki yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stokunu veya yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş nükleer envanterini doğrudan ABD’ye devretmeyeceğini vurguladı.
“İran nükleer programını Trump’ın yeni bir yöne sapmasını engelleyecek bir pazarlık kozu olarak tutuyor”
Nükleer envanterin gelecekteki olası bir müzakere sürecinde üstleneceği işleve değinen gazeteci Elijah Magnier, eldeki stratejik kapasitenin askeri tırmanışı dizginleyici bir unsur olarak muhafaza edildiğini dile getirdi.
Magnier, konuya dair şu tespitleri aktardı:
“İran bu kapasiteyi elinde bir pazarlık kozu olarak tutmak istiyor. Eğer Trump yaptırımları kaldırmazsa, İran’a yeniden saldırırsa ya da dondurulan paraların tamamını serbest bırakmazsa, Tahran’ın istediği doğrultuda hareket edebileceğini görerek Trump’ın sürekli bir çekince ve korku içinde kalmasını amaçlıyorlar. ABD tek bir nükleer tesisten bahsettiğinde, ya Tahran’daki araştırma reaktörünü ya da Rusya kontrolünde olan ve elektrik üreten Buşehr Nükleer Güç Santrali’ni kastetmektedir. Dolayısıyla aslında yeni bir şey verilmiş olmuyor zira Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı zaten Buşehr santralini ve Tahran’daki nükleer tesisi tam olarak denetlemektedir. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın bir parçası olduğu için barışçıl amaçlarla nükleer araştırma yapma ve nükleer enerjiye sahip olma hakkına yasal olarak sahiptir. İran’ın yüzde 60 seviyesinde uranyum zenginleştirmeye başlamasının çok somut gerekçeleri vardı. Tahran, nükleer bilimci Muhsin Fahrizade’nin suikasta uğramasının ardından 2020 yılında yüzde 20 zenginleştirme seviyesine geçti. 2021 yılında ise Natanz nükleer tesisinin Mossad ve CIA tarafından hedef alınması üzerine zenginleştirme oranını yüzde 60’a çıkardı. Bunlar tamamen askeri misilleme adımlarıydı.”
Elijah Magnier, ABD yönetiminin dürüst bir yaklaşım sergilemesi durumunda öncelikle ekonomik yaptırımları kaldırması ve İran halkına ait olan paraları iade etmesi gerektiğini ifade etti.
Tahran’ın elindeki nükleer malzemeyi seyreltmeye ya da üçüncü bir ülkeye, örneğin Rusya veya Çin’e aktarmaya hazır olduğunu ancak bunun ancak uluslararası garantiler barındıran net bir anlaşma metniyle mümkün olabileceğini kaydetti.
Magnier, İran’ın ekonomik olarak ülkeyi yeniden inşa etmek zorunda olduğunu, savaş hali sürdüğü müddetçe halkın mevcut yönetim sistemini desteklemeye devam edeceğini, ancak talepler karşılanmadan savaşın bitmesi durumunda iç dengelerin değişebileceğini ve Washington ile Tel Aviv’in de tam olarak askeri sahada başaramadıklarını bu yolla elde etmeye çalıştıklarını bildirdi.
“Ortadoğu’da eğer bizim ekonomimiz batarsa hepiniz bizimle birlikte batarsınız denilen bir dönemdeyiz”
Mülakatın önemli bir bölümü, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Baraka Temiz Enerji Santrali’nin jeneratör kompleksine yönelik gerçekleştirilen İHA saldırısına ayrıldı.
Birleşik Arap Emirlikleri Başkanlık Danışmanı tarafından yapılan ve saldırıyı “tüm uluslararası hukuk ve normları ihlal eden, sivillerin hayatını hiçe sayan tehlikeli bir tırmanış” olarak nitelendiren resmi açıklama Mario Nawfal tarafından izleyicilere aktarıldı.
Nawfal, nükleer altyapı tesislerinin hedef alınmasının savaşta çok kritik bir kırmızı çizginin aşılması anlamına geldiğini belirtti. Gazeteci Elijah Magnier, nükleer reaktör binalarından biraz uzakta bulunan jeneratörün hedef alınmasının çok net bir askeri mesaj içerdiğini ifade etti.
Elijah Magnier, birkaç gün önce Suudi Arabistan Prensi Türki el-Faysal’ın kaleme aldığı ve Donald Trump’ı uyararak “İran nükleer santrallerini vuramazsınız, zira böyle bir durumda tüm Körfez nükleer ve enerji altyapısı hedef olur” dediği makaleyi hatırlattı.
Bölgedeki savaş hukukunun bütünüyle ortadan kalktığını kaydeden Magnier, Körfez güvenliğine dair şu değerlendirmelerde bulundu:
“Donald Trump sürekli olarak İran’ı yok etmekle ve tüm medeniyet altyapısını çökertmekle tehdit ediyor. Bu tehditler karşısında İran bugün fiilen bir savunma savaşı yürütmektedir. Tüm savaş en başından itibaren hukuka aykırı şekilde başlatıldığı için artık sahada geçerli bir hukuk kalmamıştır. İran savunma pozisyonundayken savaşın maliyetini ve yıkımını bölgedeki her bir aktöre eşit şekilde bölüştürmek isteyecektir. İran bugün Ortadoğu’da ve Körfez ülkelerinde şu mesajı veriyor: ‘Eğer bizim ekonomimiz batarsa, hepiniz bizimle birlikte batarsınız.’ Körfez ülkeleri topraklarındaki askeri üslerde Amerikalılara ev sahipliği yapmaya devam ediyorlar. ABD ordusu üsleri zarar görse dahi bölgedeki daha güvenli noktalara taşınarak Körfez ülkelerinden, bilhassa Birleşik Arap Emirlikleri’nden operasyonlarını yürütmeyi sürdürüyor. Dolayısıyla İran’a yönelik olası bir askeri harekatta Körfez’in lojistik merkezleri doğrudan hedef sahasına girmektedir.”
Askeri operasyonların hedef gözetmeksizin genişlemesini eleştiren Magnier, İsrail ordusunun Buşehr Nükleer Santrali kompleksindeki iki binayı savaş sürecinde iki kez hedef aldığını ve Rusya’nın bu sebeple tesisteki yüzlerce teknik personelini aşamalı olarak tahliye etmek zorunda kaldığını açıkladı.
Netanyahu yönetiminin ABD’den yüzlerce stratejik hedefi bombalamak adına askeri ve lojistik onay koparmaya çalıştığını belirten Magnier, asıl amacın İran ekonomisini tamamen felç ederek ülkeyi büyük bir kaosa sürüklemek olduğunu kaydetti.
“Tarihte bu seviyede bir belirsizliğin ve stratejik kırılmanın yaşandığı başka bir dönem görülmedi”
Gazeteci Elijah Magnier, Ortadoğu’da on yıllardır biriktirilen askeri mühimmatın ve kurulan ittifakların İran nizamını çökertmek üzere tasarlandığını ancak gelinen noktada küresel bir gücün askeri gerileme dönemine girdiğini belirtti.
Magnier, bölgesel ittifaklar ve tarihsel arka plana dair şu ifadeleri kullandı:
“On yıllar boyunca İran ortak düşman olarak kabul edildi ve Ortadoğu’da milyarlarca dolarlık silah bu ülkeye karşı savaşmak için toplandı. Bunu İran-Irak savaşı döneminde de denediler. Ben o dönem hem İran hem de Irak sahasında gazeteci olarak bulunuyordum. Körfez ülkelerinin o dönemki arzusunu çok iyi biliyorum; hepsi Saddam Hüseyin’i İran’a karşı askeri ve finansal olarak destekledi. Batı dünyası ve Amerikalılar da aynı şeyi yaptı. Ancak sonuç istedikleri gibi olmadı, İran ayakta kaldı. İran ayakta kaldığı için yeni bir savaşa hazırlandılar ve işte bugün karşı karşıya kaldığımız bu süreç, tarihin en büyük askeri kampanyasıdır. ABD’nin muazzam askeri gücüne ve kendisini bölgenin süper gücü olarak gören İsrail’e rağmen İran’ı boyunduruk altına almayı başaramadılar. Bu durum, Donald Trump için çok ciddi bir askeri ve siyasi başarısızlıktır. ABD imparatorluğunun gerileme süreci tam olarak buradan başlamaktadır. Bu gerileme sadece İran’ın teslim olmamasından değil, 47 yıllık ağır ekonomik yaptırımlara rağmen rejimi değiştirme ve ülkeyi imha etme planlarının hayata geçirilememesinden kaynaklanmaktadır.”
ABD’nin geçmişte Afganistan ve Irak’ta da benzer askeri doktrin hatasına düştüğünü ifade eden Magnier, Kabil’in işgal edilmesinin ya da 2003 yılında Bağdat’a girilmesinin ilk aşamada askeri birer başarı gibi sunulduğunu ancak yirmi yılın sonunda stratejik birer mağlubiyete dönüştüğünü belirtti.
Dokuz yıl boyunca Irak’ta savaş muhabirliği yaptığını aktaran kıdemli gazeteci, Amerikan askerlerinin başlangıçta nasıl karşılandığını ve ardından tüm yerel dinamiklerin nasıl onlara karşı silahlı direnişe geçtiğini bizzat müşahede ettiğini dile getirdi.
Fiziksel yıkım gerçekleştirmenin askeri bir zafer getirmeyeceğini vurgulayan Magnier, İsrail’in Lübnan’ın güneyinde yürüttüğü ağır bombardımana rağmen Hizbullah’ın askeri kapasitesinin yüzde 70 ile yüzde 90 arasında bir oranda varlığını koruduğunu ve savaşmaya devam ettiğini bildirdi.
“Lübnan ordusunun İsrail askeri kapasitesiyle rekabet edebilecek bir silah envanterine kavuşmasına izin verilmiyor”
Mülakatın son bölümünde, Lübnan sahasındaki askeri ve siyasi gelişmeler, Lübnan ordusunun konumu ve Hizbullah’ın ülkedeki silahlı varlığının meşruiyeti üzerine yoğun bir tartışma gerçekleşti.
Yayıncı Mario Nawfal, Lübnan’da devlet otoritesinin tesisi için Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin ülkenin tek meşru askeri gücü olarak tahkim edilmesi gerektiğini belirtti.
Gazeteci Elijah Magnier ise Ortadoğu’da askeri ve teknolojik açıdan İsrail ordusuyla rekabet edebilecek seviyede bir düzenli devlet ordusunun bulunmadığını ifade ederek bu yaklaşıma karşı çıktı.
Lübnan ordusunun uluslararası askeri yardımlar noktasında tamamen engellendiğini belirten gazeteci Elijah Magnier, sahada yaşanan askeri ve lojistik gerçekleri şu sözlerle aktardı:
“İran, Lübnan ordusuna ücretsiz askeri teçhizat ve silah sağlama teklifinde bulundu. Rusya, Lübnan Hava Kuvvetleri’ne savaş uçakları hibe etmeyi önerdi. Ancak Beyrut’taki hükümet, Amerikalıların doğrudan müdahalesi ve ‘bu silahları alamazsınız’ yönündeki kesin talimatı sebebiyle bu tekliflerin tamamını reddetti. Dönemin Başbakanı Saad Hariri ve savunma bakanlığı bu askeri yardımları geri çevirdi. Çünkü Lübnan ordusunun İsrail’in hava ve kara hakimiyetini tehdit edebilecek nitelikte stratejik silahlarla donatılmasına küresel sistem tarafından izin verilmemektedir. Bu ordunun envanteri sadece iç güvenlik operasyonlarını yürütebilecek ve sınır hattında sınırlı görevler yapabilecek seviyede tutulmaktadır. Ayrıca ordunun stratejik mühimmat depoları sadece belirli bölgelerde muhafaza edilmektedir zira Amerikalılar bu silahların ne zaman ve hangi askeri operasyonda kullanılacağını doğrudan dikkate almaktadır.”
Elijah Magnier, terör örgütleri IŞİD ve El-Kaide’ye karşı yürütülen sınır operasyonları sırasında ABD’nin Lübnan ordusuna altı adet Hellfire füzesi sağladığını ancak her bir füzenin ateşlenmesi için Lübnan Savunma Bakanlığı’nda konuşlu Amerikalı subaylardan telsiz kanalıyla askeri onay alınması şartı koşulduğunu açıkladı.
İsrail’in Lübnan topraklarından kendi rızasıyla çekilmeyeceğini, nitekim 1982 işgalinin ardından askeri çekilmenin ancak 18 yıllık bir silahlı direniş neticesinde 2000 yılında gerçekleşebildiğini belirten Magnier, Binyamin Netanyahu’nun mevcut askeri doktrininin sivil yaşam alanlarını bütünüyle yok ederek insansızlaştırılmış tampon bölgeler yaratmaya dayandığını kaydetti.
Kıdemli gazeteci, bölgedeki kalıcı güvenlik mimarisinin ancak sahadaki askeri gerçeklerin ve yerel toplum kesimlerinin güvenlik kaygılarının bütünüyle dikkate alınmasıyla inşa edilebileceğini vurgulayarak sözlerini tamamladı.
Ortadoğu
BAE, Hürmüz’ü baypas eden yeni hattan petrol ihracatına başlayacak

BAE ulusal enerji şirketi ADNOC, önümüzdeki yılın başlarında yeni bir boru hattı üzerinden açık deniz petrol sevkiyatına başlamayı planlıyor.
Bu boru hattı ile birlikte ülke, Hürmüz Boğazı’nı baypas ederek petrol ihraç etme kapasitesini iki katına çıkaracak.
Bloomberg’in haberine göre ADNOC, bazı Asyalı rafinerilere, 2027’nin başlarında BAE’nin Fuceyre terminali üzerinden açık deniz sahalarından Upper Zakum ham petrolünü almaya başlayabileceklerini bildirdi.
ADNOC, Japonya, Hindistan ve Çin’i Asya’daki en büyük petrol müşterileri olarak görüyor.
Bu boru hattı, ADNOC’un tehdit altındaki su yolunu atlayarak petrol taşıma kapasitesini iki katına çıkaracak ve alıcıların, İran saldırılarına maruz kalan sulardan tanker geçirmeksizin yüklerini alabilmelerini sağlayacak.
ADNOC, karasal Murban ham petrolünü halihazırda Fuceyre’ye boru hattıyla taşıyor fakat açık deniz kaynaklarından gelen arzın hâlâ gemilerle Hürmüz Boğazı’ndan geçmesi gerekiyor.
Bu genişletme, BAE’nin OPEC’ten ayrılmasının ardından da gerçekleşiyor ve ülkeye, boğaza olan bağımlılığını ortadan kaldırma yolunda ilerlerken üretimi artırma konusunda daha fazla özgürlük sağlıyor.
Ortadoğu
ABD ara seçim sonrası İran’a saldırı için Körfez’i uyardı

Wall Street Journal gazetesinin haberine göre ABD yönetimi, ara seçimlerin hemen ardından İran’a yönelik kısa süreli fakat yoğun bir askeri saldırı ihtimaline karşı Körfez ülkelerini uyardı. Bölgeye yeni Patriot bataryaları sevk edilirken, Pentagon verileri savaşın Amerikan bütçesine maliyetinin 47 milyar doları aştığını ortaya koyuyor.
ABD yönetimi, Körfez’deki bazı müttefiklerine 3 Kasım’da düzenlenecek Kongre ara seçimlerinin hemen ertesinde İran’a yönelik kısa süreli fakat yoğun bir askeri harekât başlatabileceğini iletti. Washington, bölge ülkelerinden bu ihtimale karşı hazırlıklı olmalarını istedi.
Wall Street Journal gazetesinin haberinde, görüşmeler hakkında doğrudan bilgiye sahip kaynaklara dayandırılan bu uyarıda hangi ülkelerin bilgilendirildiği belirtilmedi. Sahadaki askeri hareketlilik ise iddialarla eşzamanlı olarak hız kazandı.
Amerikan ordusu, Teksas’tan Orta Doğu’ya bir Patriot hava savunma bataryası sevk ederken, bölgedeki askerlerini de İran’ın balistik füze ve insansız hava aracı menzilinde kalan açık üslerden daha güvenli noktalara çekmeye başladı. Bu adımlar, ABD ve İsrail’in Tahran yönetimiyle doğrudan ve kapsamlı bir çatışmaya hazırlandığı yönündeki işaretleri güçlendiriyor.
Beyaz Saray yönetimi, var olup olmadığı resmen doğrulanmayan hassas askeri planlar hakkında yorum yapmaktan kaçındı. Buna karşılık yapılan resmi açıklamada, Başkan Donald Trump’ın İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek amacıyla elindeki bütün seçenekleri geçerli tuttuğu vurgulandı.
New York Times da geçen hafta yayımladığı haberde, ABD ve İsrail ordularının kısa süreli fakat yoğun bir operasyon senaryosu üzerinden ortak askeri tatbikatlarını sıklaştırdığını duyurmuştu. Gazetenin işaret ettiği olası hedefler arasında İran’ın nükleer tesisleri, kritik enerji altyapısı ile füze ve silahlı insansız hava aracı üretim merkezleri yer alıyor.
Aynı haberde, düşük bir ihtimal olarak görülse de Trump’ın operasyon onayını ekim ayı bitmeden verebileceği, öte yandan hiçbir askeri eyleme izin vermeme seçeneğini de tercih edebileceği kaydedildi. Nitekim Trump’ın son aylarda yeniden sıcak çatışmaya girme kararını birçok kez son anda askıya aldığı biliniyor.
İki ülke arasındaki mevcut sıcak çatışma süreci, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran hedeflerine yönelik ortak saldırısıyla tetiklenmişti. Trump operasyonun temel gerekçesini Tahran’ın hiçbir koşulda nükleer silaha ulaşamamasını sağlamak olarak açıklamıştı.
Bu askeri hamleler, Haziran 2025’te yaşanan 12 günlük savaşın devamı niteliğini taşıyor. Washington, o dönemde yürüttüğü hava harekâtında İran’ın Fordo, Natanz ve İsfahan’da kurduğu ana nükleer tesisleri doğrudan hedef alarak vurmuştu.
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Başkanı Rafael Grossi ise BM Güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmada sahadaki son tabloyu aktardı. Grossi, Tahran yönetiminin 2025 ve 2026 yıllarındaki saldırılarda hasar gören nükleer altyapısını onardığına veya sıfırdan yeniden inşa ettiğine dair herhangi bir ize rastlamadıklarını bildirdi.
Tesislerin kapalı devre tutulmasını eleştiren Grossi, İran’a hasar gören sahalar dahil olmak üzere bütün nükleer tesislerinin kapılarını uluslararası denetçilere derhal açması çağrısında bulundu. UAEK, Haziran 2025’teki Amerikan bombardımanından bu yana Tahran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun güncel durumunu bağımsız olarak teyit edemiyor.
Kurumun resmi kayıtlarına göre İran, Haziran 2025’teki savaştan önce elinde yüzde 60 saflıkta 440,9 kilogram zenginleştirilmiş uranyum tutuyordu. Nükleer fizikte yüzde 60 saflık düzeyi, silah yapımı için eşik kabul edilen yaklaşık yüzde 90 seviyesine teknik olarak son derece yakın sayılıyor.
Bombardımanların ardından Tahran yönetimi uluslararası müfettişlerin vurulan tesislere girişini engelledi. Bu kısıtlama nedeniyle denetim organı, söz konusu kritik stokun ne kadarının korunduğunu ve güncel olarak hangi noktalarda saklandığını kesinleştiremiyor.
Askeri faturanın büyümesi iç siyasetteki baskıyı tırmandırıyor
Başkan Trump, Haziran 2025’teki hava saldırılarının İran’ın nükleer kapasitesini yerle bir ettiğini savunmayı sürdürüyor. Buna karşın uzayan askeri operasyonların ekonomik dengeleri sarsması ve özellikle iç piyasada tırmanan akaryakıt fiyatları, yaklaşan ara seçimler öncesinde iktidardaki Cumhuriyetçi Parti grubunu ciddi bir siyasi baskıyla yüz yüze bırakıyor.
Trump ise yükselen enerji maliyetlerine yönelik eleştirilere karşı durarak, Tahran’ın nükleer silah edinmesinin engellenmesi uğruna pompaya yansıyan yüksek fiyatlara katlanmanın gerekli olduğunu öne sürüyor.
Reuters’ın incelediği Pentagon bütçe kayıtlarına göre Amerikan ordusunun İran merkezli savaştaki toplam harcaması 47 milyar dolar sınırını aştı. Ortaya çıkan bu tablo, savunma yönetiminin temmuz ayında kamuoyuyla paylaştığı resmi tahminlerin yüzde 25 üzerinde gerçekleşti.
Toplam harcama kalemlerinin 29 milyar dolarlık ana gövdesini operasyonlarda harcanan mühimmat stokunun ikamesi oluştururken, 6 milyar dolarlık pay ise yıpranan askeri teçhizatın yenilenmesine ayrıldı. İran’ın misilleme olarak fırlattığı füze ve kamikaze insansız hava araçlarının hasar verdiği Amerikan üslerindeki onarım faturalarının bu 47 milyar dolarlık resmi toplama dahil edilip edilmediği ise henüz netlik kazanmadı.
Ortadoğu
İsrail’de rekor katılımlı seçim: İki blok da 61 sandalyeye ulaşamıyor

İsrail’de 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı operasyonundan bu yana yapılan ilk parlamento seçimlerinde oyların yüzde 41,9’u sayıldı. Katılımın yüzde 77,7 ile 1999’dan beri en yüksek seviyeye çıktığı oylamada, ilk verilere göre Binyamin Netanyahu bloku 57, muhalefet ise 47 sandalyede kalarak 61 vekillik çoğunluğu yakalayamadı.
İsrail’de seçmenler, 27 Ekim’de 120 sandalyeli tek kamaralı parlamento Knesset’in yeni üyelerini belirlemek üzere sandık başına gitti.
Bu oylama, 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı operasyonu ve ardından Gazze Şeridi, Lübnan ve İran’da başlayan savaştan bu yana yapılan ilk parlamento seçimi oldu.
28 Ekim saat 05.58 (Türkiye saatiyle 06.58) itibarıyla oyların yüzde 41,9’u sayıldı. İlk sonuçlar, Başbakan Binyamin Netanyahu’yu destekleyen blokun 57, muhalefetin ise 47 sandalye kazandığını gösteriyor. Ağırlıklı olarak Arap seçmenleri temsil eden Ortak Liste ile Birleşik Arap Listesi (RAAM) ise toplamda mevcut 16 sandalyesini koruyor. Yani iki ana blok da meclis çoğunluğu için gereken 61 sandalyeye şimdilik ulaşamıyor.
Parti bazındaki ilk dağılımda Likud 28, Yaşar 21, Beyahad ise 11 milletvekili çıkarıyor. Ortak Liste 12 sandalyeye ulaşırken, Birleşik Tevrat Yahudiliği ve Evimiz İsrail (Yisrael Beiteinu) sekizer sandalye alıyor. Yahudi Gücü (Otzma Yehudit), Dini Siyonizm, Şas ve Demokratlar yedişer vekillik kazanıyor; RAAM ise ilk verilere göre dört sandalyede kalıyor.
Seçim barajı olan yüzde 3,25’i şimdilik aşamayan partiler de var. Yedek Askerler (Rezervistler) yüzde 2,7, İsrail Halkı yüzde 1,8 ve Haredim partisi yüzde 0,3 oy oranıyla baraj altında kalıyor.
Seçim öncesi son anketler de ne iktidar koalisyonuna ne de ana muhalefet blokuna 61 sandalyelik çoğunluğu veriyordu. Kanal 12’nin araştırmasına göre Netanyahu karşıtları 56, Başbakan’ın koalisyonu 50, Arap listeleri ise 14 sandalye alabiliyordu.
Son 27 yılın en yüksek katılımına ulaşıldı
Yaklaşık 7,3 milyon seçmenin oy kullanma hakkına sahip olduğu ülkede sandıklar 27 Ekim’de yerel saatle 07.00’de (Türkiye saatiyle 08.00) açıldı ve büyük çoğunluğu 22.00’de (Türkiye saatiyle 23.00) kapandı.
Ynet’in Merkez Seçim Komisyonu’na dayandırdığı haberine göre ilk üç saatte 1,2 milyondan fazla kişi oy kullandı. Saat 10.00’da (Türkiye saatiyle 11.00) yüzde 16,68’e ulaşan katılım, 2022’deki bir önceki seçimin aynı saatine kıyasla 0,78 yüzde puan artış gösterdi.
Ynet’e konuşan Merkez Seçim Komisyonu Genel Müdür Vekili Din Livne, yerel saatle 14.00’te (Türkiye saatiyle 15.00) 3,29 milyondan fazla seçmenin sandığa gittiğini açıkladı. Yüzde 44,9’a çıkan katılım oranı, 1973’ten bu yana bu saat dilimi için kaydedilen en yüksek seviye oldu. Livne bu tabloyu, “Seçim komisyonunun 1973’ten beri kaydettiği tüm rekorları kırdık. Daha önce böyle rakamlar görülmemişti” sözleriyle değerlendirdi.
Saat 20.00’de (Türkiye saatiyle 21.00) katılım yüzde 74,3’e vurarak son 38 yılın o saatteki zirvesine çıktı. Aynı saatte 2022 seçimlerinde seçmenlerin yüzde 66,3’ü, 1973’te ise yüzde 73,4’ü oy kullanmıştı; daha yüksek bir oran en son yüzde 75,6 ile 1988 yılında kaydedilmişti.
Sandıkların kapandığı 22.00’de (Türkiye saatiyle 23.00) toplam katılım oranı yüzde 77,7’ye ulaştı. 2022 parlamento seçimlerindeki yüzde 70,6’lık orana göre 7,1 yüzde puanlık bir artış yaşandı ve 1999’dan bu yana İsrail parlamento seçimlerindeki en yüksek katılım kayıtlara geçti.
Koalisyon pazarlıkları için 28 günlük takvim işleyecek
Ülke genelinin tek seçim bölgesi sayıldığı İsrail’de nispi temsil sistemi uygulanıyor; seçmenler tek tek adaylara değil, kapalı parti listelerine oy veriyor. Meclise girmek için gereken yüzde 3,25’lik baraj en az dört sandalyeye karşılık geliyor ve bu seçimde Knesset’e girmek için 37 parti yarıştı.
Ülke tarihinde hiçbir parti tek başına 61 sandalyeye ulaşamadığı için hükümetler her zaman koalisyonla kuruluyor. Oy sayımının 30 Ekim’e kadar tamamlanması, resmi sonuçların ise 4 Kasım’da ilan edilmesi bekleniyor. Ardından Cumhurbaşkanı İzhak Herzog meclise giren partilerle istişare yürütecek ve hükümeti kurma şansı en yüksek milletvekilini görevlendirecek; müzakereler için tanınan 28 günlük süre gerekirse 14 gün daha uzatılabilecek.
Liderler sandık çıkış anketlerini farklı yorumladı
Sandık çıkış anketlerinin yayımlanmasının ardından Kudüs’te Likud destekçilerine seslenen Başbakan Binyamin Netanyahu, sağ blokun Yahudi seçmenler ve İsrail devleti destekçileri arasında “açık ve kesin bir çoğunluk” elde ettiğini söyledi. Buna rağmen zafer ilan etmeyen Başbakan, nihai oy sayım sonuçlarının beklenmesi gerektiğini vurguladı.
“Likud, İsrail’in en büyük partisidir” diyen Netanyahu, ülkede “güçlü bir sağcı ulusal hükümet” kurulması gerektiğini savundu. Arap partilerinin desteğine bağımlı bir hükümete karşı çıkan Başbakan, İsrail’in varlığına karşı duran siyasi güçlerle koalisyon kurulamayacağını belirtti.
İran ile yaşanan çatışmaya ayrı bir parantez açan Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte İran tehdidini kalıcı olarak ortadan kaldırmak için “tarihi, eşsiz bir fırsat” yakaladıklarını dile getirdi. “İran her zamankinden daha zayıf, İsrail ise her zamankinden daha güçlü” diyen Başbakan, İsrail’in hasımlarına karşı üstünlük sağladığını ve bunu yeniden başarabileceğini ifade etti.
Yaşar lideri Gadi Eisenkot ise ilk sandık çıkış anketlerini yorumlarken, bu verilerin İsrail vatandaşlarının çoğunluğunun “Netanyahu ve hükümetine hiç güvenmediğini” kanıtladığını söyledi. Destekçilerine hitap eden Eisenkot, nihai sonuçların henüz bilinmediğini ve sayımın tamamlanması gerektiğini hatırlatmakla birlikte, Netanyahu’yu seçmenin güvensizliğini kabul edip siyaseti bırakmaya çağırdı.
Yüksek katılımın vatandaşların değişim arzusunu gösterdiğini belirten siyasetçi, böyle bir ortamda yeni bir seçime gitmenin hata olacağını savundu. Tüm İsraillilerin çıkarlarını temsil edecek bir hükümet kurmak için elinden geleni yapacağına söz veren Eisenkot, önceliklerini zorunlu askerlik hizmetinin herkesi kapsaması ve Hamas’ın tasfiyesi olarak sıraladı; güvenlik güçleri ile kamu görevlilerini de yalnızca ülkenin ve vatandaşların çıkarları doğrultusunda hareket etmeye davet etti.
Likud üyesi Dışişleri Bakanı Gideon Saar, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda muhalefetin sevincini erken bulduğunu belirtti. Saar, “Sol erken kutlama yapıyor. Önyargılı yorumcuların kesin konuşmaları gülünç. Tek bir şey yeterli güvenle söylenebilir: Likud, İsrail’in en büyük partisidir” ifadelerini kullandı. Çıkış anketlerinin Netanyahu destekçileri lehine güncellenmesinin ardından Saar, sağ blokun “açık bir Yahudi çoğunluğuna” sahip olduğunu söyleyerek “Üstelik gece daha yeni başladı” diye ekledi.
Muhalefet ve Arap partileri hükümet arayışına girdi
Eski Başbakan Yair Lapid, ilk sonuçları Netanyahu bloku için “ezici bir yenilgi” diye nitelendirdi ve seçmenin mevcut hükümete gitmesi gerektiği mesajını verdiğini söyledi. Demokratlar lideri Yair Golan da İsraillilerin Netanyahu’yu fiilen “kovduğunu” savunarak yeni hükümetin kurulması için diğer partilerle çalışmaya hazır olduğunu açıkladı.
Beyahad birliği lideri Naftali Bennett, nihai sonuçların değişebileceğini kabul etse de Netanyahu’nun yenildiğini ilan etti. Yeni bir hükümet kurmak uğruna kişisel hırslarını bir kenara bırakacağına söz veren Bennett, muhalefet siyasetçilerinin koalisyon görüşmelerine şimdiden başladığını duyurdu.
Arap partisi RAAM’ın lideri Mansur Abbas, sandık çıkış anketlerinin yayımlanmasından sonra her iki siyasi kamptan temsilcilerin kendisiyle temasa geçtiğini açıkladı.
Partisinin Eisenkot liderliğindeki bir hükümette yer alabileceğini belirten Abbas, böyle bir koalisyon için şimdilik yeterli oy çıkmadığını da kabul etti; tahminlere göre Arap listeleri hariç muhalefet partileri 52, RAAM ise yedi sandalye alıyor ve toplam sayı gereken 61’in altında, 59’da kalıyor.
Evimiz İsrail partisi lideri Avigdor Liberman ise asker oylarının sayılmasını beklemeye çağırdı ve partisinin ana televizyon kanallarının öngördüğü sekiz sandalye yerine 14 ila 15 vekillik çıkarabileceğini öne sürdü. Liberman ayrıca yeni bir sağ hükümet kurmak amacıyla Likud milletvekillerine Netanyahu’dan desteği çekme çağrısı yaptı.
İktidar cephesinde ise aşırı sağcı Yahudi Gücü partisi lideri İtamar Ben-Gvir, Netanyahu’yu Eisenkot’un partisiyle ulusal birlik hükümeti kurmaması konusunda uyardı ve böyle bir senaryoyu “korkunç bir hata” olarak adlandırdı.
Dini Siyonizm partisine liderlik eden Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, muhalefetin iktidar blokunun yenildiği yönündeki açıklamalarını reddetti.
Destekçilerine seslenen Smotrich, hükümet karşıtlarının Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin genişlemesini durduramayacağını söyledi ve Gazze Şeridi’nde Yahudi yerleşimleri kurma sözü verdi.
Dini parti Şas’ın lideri Aryeh Deri ise sandık çıkış anketleri arasındaki farklara işaret ederek seçmenlerini resmi sonuçları beklemeye davet etti.
Amerika2 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Diplomasi1 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını1 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Söyleşi1 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Görüş2 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Dünya Basını1 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Dünya Basını2 hafta önce“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Amerika2 hafta önceMilenyum kuşağı tarihin en büyük nostalji dalgasını başlattı









