Ortadoğu
Gazeteci Elijah Magnier: Trump askeri müdahale tehdidiyle İran’dan taviz koparamaz

Kıdemli gazeteci Elijah Magnier, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD ile İran arasındaki savaşı ve yürütülen kapalı kapılar ardındaki müzakereleri değerlendirdi.
Uluslararası sahada ve çatışma bölgelerinde uzun yıllardır sürdürdüğü saha çalışmalarıyla tanınan kıdemli gazeteci ve askeri analiz uzmanı Elijah Magnier, yayıncı Mario Nawfal’ın bölgedeki savaşa ve diplomatik arka plana odaklanan programında değerlendirmelerde bulundu.
Mülakat sırasında küresel savunma sanayisi veri akışları, diplomatik yazışmalar ve Ortadoğu’daki askeri konuşlandırma faaliyetleri üzerinden gelişen nükleer dosya ile bölgesele yayılan çatışma dinamikleri masaya yatırıldı.
Gazeteci Elijah Magnier, özellikle ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ekseninde gelişen askeri harekat hazırlığı iddialarına ve Körfez ülkelerinin bu yeni denklemdeki kırılgan konumlarına ilişkin çarpıcı saptamalar paylaştı.
Yayıncı Mario Nawfal, ABD merkezli düşünce kuruluşları ve haber platformlarında yer alan, Donald Trump’ın salı günü ulusal güvenlik ekibini toplayarak İran’a yönelik askeri seçenekleri masaya yatıracağına dair iddiaları gündeme getirdi.
Bu iddiaların askeri bir hazırlık mı yoksa bir müzakere taktiği mi olduğunu soran Nawfal, Tahran’ın taleplerinin son dönemde azami seviyeye ulaştığı yönündeki haberleri hatırlattı.
Gazeteci Elijah Magnier, bu askeri söylemlerin ve tehditlerin yeni olmadığını, son bir aydır sürekli olarak benzer ifadelerin tekrarlandığını belirtti.
Donald Trump’ın tehdit dili üzerinden bir diplomasi yürütmeye çalıştığını ifade eden Magnier, askeri güçle elde edilemeyen bir sonucun müzakere masasında Tahran’dan koparılmasının mümkün olmadığını kaydetti.
“Müzakere savaşı bitirmek için değil savaş sonrası nizamı tanımlamak için yapılıyor”
Gazeteci Elijah Magnier, Washington ile Tahran arasında yürütülen diplomatik temasların mahiyetine ilişkin şu analizleri paylaştı:
“Bugün Trump ile İran arasındaki görüşmeler savaşın bitirilmesiyle ilgili değil, savaş sonrasındaki durumla ilgilidir. Taraflar şu an müzakere masasında savaşı nasıl sonlandıracaklarını değil, bu sürecin ardından kurulacak olan siyasi, iktisadi ve stratejik nizamda ne kadarlık bir pay alacaklarını tartışıyorlar. Washington yönetimi çatışmayı mağlup ve yenilmiş görünmeden nihayete erdirmek istiyor. Tahran ise modern tarihin en yoğun ABD-İsrail askeri kampanyasına karşı koymasını sağlayan stratejik kaldıraçlarını teslim etmeden bu savaştan sağ çıkmayı hedefliyor. Eğer savaş bugün biterse, yaptırımlar yürürlükte kalırsa, ülkenin yeniden imarı için herhangi bir tazminat ödenmezse ve İran nükleer programından bütünüyle mahrum bırakılırsa Tahran bunu kendi halkına açıklayamaz. Bu durum asla gerçekleşmeyecektir. Donald Trump’ın anlamadığı husus tam olarak budur. İranlılar, Trump’ın kendisine sunamayacakları bir zaferin peşinde koştuğunu çok iyi biliyorlar ve bu yüzden şu an için bir anlaşma sağlanamıyor.”
Mülakatta, Tahran merkezli Fars Haber Ajansı’nın yayımladığı ve ABD’nin İran’da yalnızca tek bir nükleer uranyum zenginleştirme tesisinin kalmasını kabul ettiğine dair iddiaları içeren haber de tartışıldı.
Haberde ayrıca savaş tazminatlarının ödenmemesi, İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmaması ve müzakerelerin gidişatına bağlı şartlı bir ateşkes yapılması gibi maddelerin yer aldığı aktarıldı.
Gazeteci Elijah Magnier, taraflar arasında mutlak bir güvensizlik ikliminin hakim olduğunu, İran’ın nükleer müzakereler yürütülürken dahi iki kez askeri saldırıya uğradığını hatırlattı.
Magnier, bu şartlar altında Tahran’ın elindeki yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stokunu veya yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş nükleer envanterini doğrudan ABD’ye devretmeyeceğini vurguladı.
“İran nükleer programını Trump’ın yeni bir yöne sapmasını engelleyecek bir pazarlık kozu olarak tutuyor”
Nükleer envanterin gelecekteki olası bir müzakere sürecinde üstleneceği işleve değinen gazeteci Elijah Magnier, eldeki stratejik kapasitenin askeri tırmanışı dizginleyici bir unsur olarak muhafaza edildiğini dile getirdi.
Magnier, konuya dair şu tespitleri aktardı:
“İran bu kapasiteyi elinde bir pazarlık kozu olarak tutmak istiyor. Eğer Trump yaptırımları kaldırmazsa, İran’a yeniden saldırırsa ya da dondurulan paraların tamamını serbest bırakmazsa, Tahran’ın istediği doğrultuda hareket edebileceğini görerek Trump’ın sürekli bir çekince ve korku içinde kalmasını amaçlıyorlar. ABD tek bir nükleer tesisten bahsettiğinde, ya Tahran’daki araştırma reaktörünü ya da Rusya kontrolünde olan ve elektrik üreten Buşehr Nükleer Güç Santrali’ni kastetmektedir. Dolayısıyla aslında yeni bir şey verilmiş olmuyor zira Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı zaten Buşehr santralini ve Tahran’daki nükleer tesisi tam olarak denetlemektedir. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın bir parçası olduğu için barışçıl amaçlarla nükleer araştırma yapma ve nükleer enerjiye sahip olma hakkına yasal olarak sahiptir. İran’ın yüzde 60 seviyesinde uranyum zenginleştirmeye başlamasının çok somut gerekçeleri vardı. Tahran, nükleer bilimci Muhsin Fahrizade’nin suikasta uğramasının ardından 2020 yılında yüzde 20 zenginleştirme seviyesine geçti. 2021 yılında ise Natanz nükleer tesisinin Mossad ve CIA tarafından hedef alınması üzerine zenginleştirme oranını yüzde 60’a çıkardı. Bunlar tamamen askeri misilleme adımlarıydı.”
Elijah Magnier, ABD yönetiminin dürüst bir yaklaşım sergilemesi durumunda öncelikle ekonomik yaptırımları kaldırması ve İran halkına ait olan paraları iade etmesi gerektiğini ifade etti.
Tahran’ın elindeki nükleer malzemeyi seyreltmeye ya da üçüncü bir ülkeye, örneğin Rusya veya Çin’e aktarmaya hazır olduğunu ancak bunun ancak uluslararası garantiler barındıran net bir anlaşma metniyle mümkün olabileceğini kaydetti.
Magnier, İran’ın ekonomik olarak ülkeyi yeniden inşa etmek zorunda olduğunu, savaş hali sürdüğü müddetçe halkın mevcut yönetim sistemini desteklemeye devam edeceğini, ancak talepler karşılanmadan savaşın bitmesi durumunda iç dengelerin değişebileceğini ve Washington ile Tel Aviv’in de tam olarak askeri sahada başaramadıklarını bu yolla elde etmeye çalıştıklarını bildirdi.
“Ortadoğu’da eğer bizim ekonomimiz batarsa hepiniz bizimle birlikte batarsınız denilen bir dönemdeyiz”
Mülakatın önemli bir bölümü, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Baraka Temiz Enerji Santrali’nin jeneratör kompleksine yönelik gerçekleştirilen İHA saldırısına ayrıldı.
Birleşik Arap Emirlikleri Başkanlık Danışmanı tarafından yapılan ve saldırıyı “tüm uluslararası hukuk ve normları ihlal eden, sivillerin hayatını hiçe sayan tehlikeli bir tırmanış” olarak nitelendiren resmi açıklama Mario Nawfal tarafından izleyicilere aktarıldı.
Nawfal, nükleer altyapı tesislerinin hedef alınmasının savaşta çok kritik bir kırmızı çizginin aşılması anlamına geldiğini belirtti. Gazeteci Elijah Magnier, nükleer reaktör binalarından biraz uzakta bulunan jeneratörün hedef alınmasının çok net bir askeri mesaj içerdiğini ifade etti.
Elijah Magnier, birkaç gün önce Suudi Arabistan Prensi Türki el-Faysal’ın kaleme aldığı ve Donald Trump’ı uyararak “İran nükleer santrallerini vuramazsınız, zira böyle bir durumda tüm Körfez nükleer ve enerji altyapısı hedef olur” dediği makaleyi hatırlattı.
Bölgedeki savaş hukukunun bütünüyle ortadan kalktığını kaydeden Magnier, Körfez güvenliğine dair şu değerlendirmelerde bulundu:
“Donald Trump sürekli olarak İran’ı yok etmekle ve tüm medeniyet altyapısını çökertmekle tehdit ediyor. Bu tehditler karşısında İran bugün fiilen bir savunma savaşı yürütmektedir. Tüm savaş en başından itibaren hukuka aykırı şekilde başlatıldığı için artık sahada geçerli bir hukuk kalmamıştır. İran savunma pozisyonundayken savaşın maliyetini ve yıkımını bölgedeki her bir aktöre eşit şekilde bölüştürmek isteyecektir. İran bugün Ortadoğu’da ve Körfez ülkelerinde şu mesajı veriyor: ‘Eğer bizim ekonomimiz batarsa, hepiniz bizimle birlikte batarsınız.’ Körfez ülkeleri topraklarındaki askeri üslerde Amerikalılara ev sahipliği yapmaya devam ediyorlar. ABD ordusu üsleri zarar görse dahi bölgedeki daha güvenli noktalara taşınarak Körfez ülkelerinden, bilhassa Birleşik Arap Emirlikleri’nden operasyonlarını yürütmeyi sürdürüyor. Dolayısıyla İran’a yönelik olası bir askeri harekatta Körfez’in lojistik merkezleri doğrudan hedef sahasına girmektedir.”
Askeri operasyonların hedef gözetmeksizin genişlemesini eleştiren Magnier, İsrail ordusunun Buşehr Nükleer Santrali kompleksindeki iki binayı savaş sürecinde iki kez hedef aldığını ve Rusya’nın bu sebeple tesisteki yüzlerce teknik personelini aşamalı olarak tahliye etmek zorunda kaldığını açıkladı.
Netanyahu yönetiminin ABD’den yüzlerce stratejik hedefi bombalamak adına askeri ve lojistik onay koparmaya çalıştığını belirten Magnier, asıl amacın İran ekonomisini tamamen felç ederek ülkeyi büyük bir kaosa sürüklemek olduğunu kaydetti.
“Tarihte bu seviyede bir belirsizliğin ve stratejik kırılmanın yaşandığı başka bir dönem görülmedi”
Gazeteci Elijah Magnier, Ortadoğu’da on yıllardır biriktirilen askeri mühimmatın ve kurulan ittifakların İran nizamını çökertmek üzere tasarlandığını ancak gelinen noktada küresel bir gücün askeri gerileme dönemine girdiğini belirtti.
Magnier, bölgesel ittifaklar ve tarihsel arka plana dair şu ifadeleri kullandı:
“On yıllar boyunca İran ortak düşman olarak kabul edildi ve Ortadoğu’da milyarlarca dolarlık silah bu ülkeye karşı savaşmak için toplandı. Bunu İran-Irak savaşı döneminde de denediler. Ben o dönem hem İran hem de Irak sahasında gazeteci olarak bulunuyordum. Körfez ülkelerinin o dönemki arzusunu çok iyi biliyorum; hepsi Saddam Hüseyin’i İran’a karşı askeri ve finansal olarak destekledi. Batı dünyası ve Amerikalılar da aynı şeyi yaptı. Ancak sonuç istedikleri gibi olmadı, İran ayakta kaldı. İran ayakta kaldığı için yeni bir savaşa hazırlandılar ve işte bugün karşı karşıya kaldığımız bu süreç, tarihin en büyük askeri kampanyasıdır. ABD’nin muazzam askeri gücüne ve kendisini bölgenin süper gücü olarak gören İsrail’e rağmen İran’ı boyunduruk altına almayı başaramadılar. Bu durum, Donald Trump için çok ciddi bir askeri ve siyasi başarısızlıktır. ABD imparatorluğunun gerileme süreci tam olarak buradan başlamaktadır. Bu gerileme sadece İran’ın teslim olmamasından değil, 47 yıllık ağır ekonomik yaptırımlara rağmen rejimi değiştirme ve ülkeyi imha etme planlarının hayata geçirilememesinden kaynaklanmaktadır.”
ABD’nin geçmişte Afganistan ve Irak’ta da benzer askeri doktrin hatasına düştüğünü ifade eden Magnier, Kabil’in işgal edilmesinin ya da 2003 yılında Bağdat’a girilmesinin ilk aşamada askeri birer başarı gibi sunulduğunu ancak yirmi yılın sonunda stratejik birer mağlubiyete dönüştüğünü belirtti.
Dokuz yıl boyunca Irak’ta savaş muhabirliği yaptığını aktaran kıdemli gazeteci, Amerikan askerlerinin başlangıçta nasıl karşılandığını ve ardından tüm yerel dinamiklerin nasıl onlara karşı silahlı direnişe geçtiğini bizzat müşahede ettiğini dile getirdi.
Fiziksel yıkım gerçekleştirmenin askeri bir zafer getirmeyeceğini vurgulayan Magnier, İsrail’in Lübnan’ın güneyinde yürüttüğü ağır bombardımana rağmen Hizbullah’ın askeri kapasitesinin yüzde 70 ile yüzde 90 arasında bir oranda varlığını koruduğunu ve savaşmaya devam ettiğini bildirdi.
“Lübnan ordusunun İsrail askeri kapasitesiyle rekabet edebilecek bir silah envanterine kavuşmasına izin verilmiyor”
Mülakatın son bölümünde, Lübnan sahasındaki askeri ve siyasi gelişmeler, Lübnan ordusunun konumu ve Hizbullah’ın ülkedeki silahlı varlığının meşruiyeti üzerine yoğun bir tartışma gerçekleşti.
Yayıncı Mario Nawfal, Lübnan’da devlet otoritesinin tesisi için Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin ülkenin tek meşru askeri gücü olarak tahkim edilmesi gerektiğini belirtti.
Gazeteci Elijah Magnier ise Ortadoğu’da askeri ve teknolojik açıdan İsrail ordusuyla rekabet edebilecek seviyede bir düzenli devlet ordusunun bulunmadığını ifade ederek bu yaklaşıma karşı çıktı.
Lübnan ordusunun uluslararası askeri yardımlar noktasında tamamen engellendiğini belirten gazeteci Elijah Magnier, sahada yaşanan askeri ve lojistik gerçekleri şu sözlerle aktardı:
“İran, Lübnan ordusuna ücretsiz askeri teçhizat ve silah sağlama teklifinde bulundu. Rusya, Lübnan Hava Kuvvetleri’ne savaş uçakları hibe etmeyi önerdi. Ancak Beyrut’taki hükümet, Amerikalıların doğrudan müdahalesi ve ‘bu silahları alamazsınız’ yönündeki kesin talimatı sebebiyle bu tekliflerin tamamını reddetti. Dönemin Başbakanı Saad Hariri ve savunma bakanlığı bu askeri yardımları geri çevirdi. Çünkü Lübnan ordusunun İsrail’in hava ve kara hakimiyetini tehdit edebilecek nitelikte stratejik silahlarla donatılmasına küresel sistem tarafından izin verilmemektedir. Bu ordunun envanteri sadece iç güvenlik operasyonlarını yürütebilecek ve sınır hattında sınırlı görevler yapabilecek seviyede tutulmaktadır. Ayrıca ordunun stratejik mühimmat depoları sadece belirli bölgelerde muhafaza edilmektedir zira Amerikalılar bu silahların ne zaman ve hangi askeri operasyonda kullanılacağını doğrudan dikkate almaktadır.”
Elijah Magnier, terör örgütleri IŞİD ve El-Kaide’ye karşı yürütülen sınır operasyonları sırasında ABD’nin Lübnan ordusuna altı adet Hellfire füzesi sağladığını ancak her bir füzenin ateşlenmesi için Lübnan Savunma Bakanlığı’nda konuşlu Amerikalı subaylardan telsiz kanalıyla askeri onay alınması şartı koşulduğunu açıkladı.
İsrail’in Lübnan topraklarından kendi rızasıyla çekilmeyeceğini, nitekim 1982 işgalinin ardından askeri çekilmenin ancak 18 yıllık bir silahlı direniş neticesinde 2000 yılında gerçekleşebildiğini belirten Magnier, Binyamin Netanyahu’nun mevcut askeri doktrininin sivil yaşam alanlarını bütünüyle yok ederek insansızlaştırılmış tampon bölgeler yaratmaya dayandığını kaydetti.
Kıdemli gazeteci, bölgedeki kalıcı güvenlik mimarisinin ancak sahadaki askeri gerçeklerin ve yerel toplum kesimlerinin güvenlik kaygılarının bütünüyle dikkate alınmasıyla inşa edilebileceğini vurgulayarak sözlerini tamamladı.
Ortadoğu
İran, Hürmüz Boğazı geçiş ücretinden vazgeçmek istemiyor

ABD’nin Hürmüz Boğazı’nda serbest geçiş karşılığında İran’a dondurulmuş 100 milyar dolarlık varlığını serbest bırakmayı teklif ettiği, ancak Tahran’ın bu öneriyi geri çevirdiği iddia edildi. The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre İran, boğazdan geçen gemilerden yıllık yaklaşık 40 milyar dolar gelir elde etmeyi planlıyor.
ABD yönetimi, yurtdışında bloke edilen yaklaşık 100 milyar dolar değerindeki İran varlığının bir kısmını serbest bırakma karşılığında, Tahran’dan Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma planından vazgeçmesini talep etti.
The Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin konuya vakıf kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Tahran bu teklifi geri çevirdi.
Haberde, ABD Başkanı’nın Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in bu hafta Katar’ın başkenti Doha’yı ziyaret ederek Katarlı arabulucularla bir araya geldiği belirtildi.
Görüşmede, geçen ay Hürmüz Boğazı’nın seyrüsefere açılması konusunda varılan mutabakatın uygulanmasının ele alındığı kaydedildi. Kaynaklar, tarafların Lübnan’daki son durumu da masaya yatırdığını aktardı.
Katar’daki müzakerelerin ardından İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, Hürmüz Boğazı’nın ABD’nin değil, “İran’ın komutası altında” yer aldığını ifade etti.
Bu açıklamanın ardından İran askeri yetkilileri, Tahran ile koordine edilmemiş rotaları kullanan her geminin “derhal ve güçlü” bir yanıtla karşılaşacağı uyarısında bulundu.
Tahran yıllık 40 milyar dolar gelir hedefliyor
WSJ’nin ulaştığı bilgilere göre Tahran, seyrüsefer güvenliğini sağlama maliyetlerini gerekçe göstererek Hürmüz Boğazı’ndan geçen tüm gemilerden ücret almayı hedefliyor.
İran tarafı bu mekanizmanın yılda yaklaşık 40 milyar dolar gelir getirebileceğini hesaplarken, ABD ve Körfez ülkeleri bu uygulamaya karşı çıkıyor.
Sürece alternatif bir çözüm getirmek isteyen Umman, denizcilik ve petrol şirketlerinin gönüllü katkılarıyla finanse edilecek özel bir fon kurulmasını önerdi.
Bu fonun, boğazın güney kesiminde güvenliğin sağlanmasında kullanılması öngörülüyordu. Ancak gazetenin haberine göre İran, kendisine doğrudan bir ödeme yapılmasını içermediği gerekçesiyle bu girişimi de reddetti.
Haziran ayı ortasında ABD ve İran, aylarca süren çatışmaların ardından İslamabad Mutabakat Muhtırası’nı imzalamıştı.
Belge; çatışmaların durdurulmasını, Hürmüz Boğazı’nın uluslararası deniz taşımacılığına açılmasını, İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerin başlamasını, yaptırımların aşamalı olarak hafifletilmesini ve İran’ın yurtdışındaki bazı dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasını öngörüyor.
Bu anlaşmanın ardından ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), ABD ordusunun Trump’ın talimatı doğrultusunda İran limanlarına ve kıyı bölgelerine çıkan tüm deniz yollarındaki ablukayı kaldırdığını duyurmuştu.
İran da Hürmüz Boğazı’ndan gemi geçişlerine izin vermiş, ancak yabancı gemilerin geçişten en az 48 saat önce bildirimde bulunmasını zorunlu kılmıştı.
Haziran ayı sonunda New York Times gazetesi, İranlı bir yetkiliye dayandırdığı haberinde İran ve Umman’ın boğazdan geçen gemilerden ücret alınmasına yönelik planlar hazırladığını yazmıştı. ABD Başkanı ise boğazdan geçişlerin ücretsiz olması gerektiğini açıklamıştı.
Ortadoğu
Suriye Dışişleri Bakanı: Hizbullah’la görüşmeye açığız

Lübnan resmi haber ajansının aktardığına göre Suriye Dışişleri Bakanı, perşembe günü Beyrut’a yaptığı ziyarette, “çıkarlar gerektirirse” Suriye’nin Hizbullah’la görüşmeye açık olduğunu söyledi.
Esad Şeybani, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Hizbullah’ın müttefiki olan Meclis Başkanı Nebih Berri dahil Lübnan hükümetinin önde gelen isimleriyle görüştü. Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah’la mücadele etmesi ihtimalini gündeme getirmesinden bu yana Şeybani’nin ülkeye yaptığı ilk ziyaretti.
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, daha önce Suriye güçlerinin Lübnan’a gireceğine dair iddiaları “söylenti” olarak nitelendirerek reddetmişti.
Lübnan resmi haber ajansının aktardığına göre Şeybani, perşembe günü Lübnan’daki görüşmelerinde “Hizbullah dosyasının” gündeme gelmediğini, ancak Suriye’nin örgütle görüşmeye açık olduğunu söyledi. Ajans, Şeybani’nin açıklamalarına ilişkin daha fazla ayrıntıyı hemen yayımlamadı.
Cumhurbaşkanı Avn’ın ofisinden yapılan açıklamada, komşu ülkeler Suriye ve Lübnan’ın birbirlerinin istikrarını istediği belirtildi. Açıklamada ayrıca Şara’nın, Suriye’nin Lübnan’ın iç meselelerinde taraf olmayacağı konusunda Avn’a güvence verdiği ifade edildi.
Eski El Kaide komutanı Şara yönetimindeki Suriye’nin yeni hükümeti, güçlerinin 2024’te Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirmesinden bu yana ABD’nin müttefiki olarak öne çıktı. Şam yönetimi, ABD ve İsrail ile İran arasındaki bölgesel savaşın büyük ölçüde dışında kaldı.
Hizbullah ise İsrail’le savaş halinde. İsrail saldırıları Lübnan’ın güneyindeki geniş bölgelerde büyük yıkıma yol açtı.
Trump geçen ay, Lübnan’da çok fazla sivil öldürdüğü gerekçesiyle İsrail’i eleştirdikten sonra Şara ile Hizbullah’la mücadele konusunu görüştüğünü söyledi. Trump, “İsrail’e, Hizbullah meselesini Suriye’nin halletmesine izin vermesini önerdim. Çünkü açıkçası, bence bu işi daha iyi yaparlar,” dedi.
Şam savaşa çekilme konusunda temkinli
Şara daha sonra, Suriye devlet medyasına göre, “Suriye’nin Lübnan’a gireceğine dair dolaşıma sokulan söylentilerin tamamen asılsız olduğunu” söyledi.
Reuters mart ayında, ABD’nin Suriye’yi, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yardımcı olmak için Lübnan’ın doğusuna asker göndermeyi değerlendirmeye teşvik ettiğini bildirmişti. Ancak habere göre Şam, savaşa sürüklenme ve Suriye ile Lübnan’da mezhep gerilimlerini tırmandırma endişesiyle böyle bir göreve girişmekte isteksizdi.
Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, ABD’nin Suriye’yi Lübnan’a güç göndermeye teşvik ettiği yönündeki haberi “yanlış ve hatalı” diye nitelendirerek reddetti.
Herhangi bir Suriye müdahalesi, hem Suriye’de hem de Sünni Müslümanlar, Şii Müslümanlar, Hristiyanlar ve Dürziler dahil çok sayıda mezhep ve dini topluluğa ev sahipliği yapan Lübnan’da mezhep gerilimlerini körükleyebilir.
Ortadoğu
Beyrut’ta askeri komuta krizi: Cumhurbaşkanı Avn iddiaları reddetti

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Hizbullah kanadından gelen uyarıların ardından Lübnan Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Rudolphe Heykel’in görevden alınacağına dair iddiaları asılsız olarak nitelendirerek yalanladı. Meclis Başkanı Nebih Berri askeri kurumun kendileri için kırmızı çizgi olduğunu vurguladı.
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, bir Hizbullah yetkilisinin ordu komutasında değişiklik yapılacağına dair uyarılarının ardından, Beyrut yönetiminin Lübnan Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Rudolphe Heykel’i görevden almayı planladığı yönündeki iddiaları yalanladı.
Cumhurbaşkanlığı ofisinden yapılan açıklamada, genelkurmay başkanının veya güvenlik kurumu liderlerinin görevden alınacağına dair iddiaların asılsız olduğu, bu kurumların güvenliğin sağlanmasında ve devlet egemenliğinin tesis edilmesinde temel bir rol oynadığı ifade edildi.
Cumhurbaşkanı Avn, açıklamalarında ayrıca Lübnan yasalarına aykırı olarak yürütülen birkaç tur doğrudan görüşmenin ardından geçen ay varılan Lübnan-İsrail çerçeve anlaşmasını da savundu.
Washington’daki müzakerelerden çıkan çerçeve anlaşmasının, maddeleriyle devlet mantığını yansıttığını belirten Avn, Lübnan’ın egemen bir devlet olduğunu, kendi adına müzakereler yürüttüğünü ve savaşın başarısızlığa uğramasının ardından mevcut en iyi seçenek olarak müzakere yolunu seçtiklerini aktardı.
Hizbullah’ın müttefiki olan Emel Hareketi’nin lideri ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri de 29 Haziran’da yayımlanan mülakatında Heykel’in görevden alınacağı iddialarına değindi.
El-Ahbar gazetesine konuşan Berri, bu tür bir fikirle şaka bile yapılmaması ve ordu üzerinden oyunlar oynanmaması gerektiğini vurguladı.
Meclis Başkanı, askeri kurumun kendileri için kırmızı çizgi, ulusal istikrarın temel unsurlarından biri ve iç barışın korunmasının en önemli güvencesi olduğunu sözlerine ekledi. Berri, açıklamalarında Beyrut ile Tel Aviv arasında Washington’da varılan anlaşmayı da eleştirdi.
Lübnan Silahlı Kuvvetlerinden yapılan açıklamaya göre Genelkurmay Başkanı Heykel, pazartesi günü ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı ile bir araya gelerek Beyrut-Tel Aviv çerçeve anlaşmasını ele aldı. Görüşmede Heykel, ABD’ye desteklerinden ötürü teşekkür ederek askeri işbirliğinin sürdürülmesinin Lübnan’ın güvenlik ve istikrarının korunması açısından hayati önem taşıdığını söyledi.
Hizbullah’ın üst düzey yetkililerinden Nevvaf el-Musevi, Lübnan Cumhurbaşkanı’nı ordu komutanını görevden almaya çalışmakla suçlamıştı.
Musevi, 28 Haziran’da yaptığı açıklamada, “Lübnan’da iç savaş çıkarmaya çalışan kişi Cumhurbaşkanı Joseph Avn’dır. Avn, Heykel’e istifa etmesi için baskı yapıyor ancak komutan bunu reddetti” ifadelerini kullandı. Musevi ayrıca, “Halkımızı temin ederim ki Washington’da Lübnan ile İsrail arasında imzalanan çerçeve anlaşmanın hiçbir değeri yoktur. Bu yüzden endişelenmeyin” dedi.
Heykel’in geçen yıl boyunca, Lübnan işgal altında ve saldırı altındayken Hizbullah’ın silahsızlandırılması planlarını ilerletmeyi reddettiği bildiriliyor. Ayrıca 2025’te bu konu nedeniyle istifa tehdidinde bulunduğu da belirtiliyor.
Mart başında başlayan son savaştan haftalar önce Washington’a yaptığı bir ziyaret sırasında Heykel, buradaki bir toplantıda Hizbullah’ı terör örgütü olarak tanımlamayı reddederek ABD’li yetkililerin tepkisini çekmişti.
Musevi’nin iddiası, geçen ay İsrail’le imzalanan anlaşmaya yönelik ülke çapındaki tepkiyle aynı döneme denk geldi. ABD, Lübnan ve İsrail arasında varılan anlaşma, işgal güçlerinin çekilmesinden önce Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını şart koşuyor. Anlaşma aynı zamanda, bu yılın mart ayından bu yana 4 binden fazla Lübnan vatandaşının ölümüne ve 1 milyondan fazla insanın yerinden edilmesine yol açan İsrail’e karşı Lübnan’ın uluslararası hukuki şikayetlerde bulunmasını engelliyor.
Çerçeve anlaşmasının maddeleri, sadece Hizbullah tabanı tarafından değil, örgüt dışındaki geniş kesimler tarafından da İsrail’in Lübnan topraklarındaki varlığını meşrulaştırma girişimi olarak değerlendiriliyor.
Bu hafta Lübnan medyasına yansıyan bilgilere göre, Meclis Başkanı Berri yeni Lübnan-İsrail anlaşmasına karşı duracak geniş tabanlı ve mezhepler üstü bir siyasi cephe inşa etmek için çalışmalar yürütüyor.
Hem Berri hem de Hizbullah, bu anlaşmanın yürürlüğe girmesine izin vermeyeceklerini açıkça ilan etmiş durumda. Lübnan toplumunun büyük bir kesimi ise yetkililerin, Lübnan ordusu ile Hizbullah’ı karşı karşıya getirmeyi amaçlayan ABD çağrılarına kulak vermesi halinde ülkede yeni bir çatışma ortamının oluşmasından endişe duyuyor.
Avrupa1 hafta önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Görüş2 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Rusya4 gün önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Dünya Basını2 hafta önceVaroufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi
Söyleşi5 gün önce“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”
Dünya Basını2 hafta önceİran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?
Dünya Basını2 hafta önceProf. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi
Dünya Basını1 hafta önceCSIS: Ankara Zirvesi ‘NATO 3.0’ın Sahadaki Yansıması











